Bunlardan birincisi, Batı bilim ve teknolojisinin etkisi altına giren “mütefennin”lerin (fen adamları’nın) “Fenn”i, diğeri ise Geleneksel İslâm Öğretisi’nin etkisi altındaki âlimlerin “ilm”i idi.
İngiliz yazar ve bilgin Charles Percy Snow’un (1905-1980) Türkçemize İki Kültür adıyla çevrilen The Two Cultures and the Scientific Revolution (1959) adlı eserinde kültür, iki karşıt grubun düşünsel faaliyetlerinin sonucu olarak görülmüş ve birinci grubun “Bilginler”den ve ikinci grubun ise “Edebiyatçılar”dan oluştuğu savlanmıştı:
“Batı toplumunun tamamında düşünsel hayatın gittikçe iki kutba, iki zıt gruba ayrılmakta olduğunu düşünüyorum. Düşünsel hayat derken, buna pratik hayatımızın büyük bir kısmını da katıyorum; çünkü en derin düzeyde bu ikisinin birbirinden ayrılabileceğini ileri sürecek en son kişi benim. Pratik hayata biraz sonra döneceğim. İki kutup, iki zıt grup: Bir kutupta edebî entelektüeller var, bunlar “entelektüel” sıfatını, onlardan başka kimse yokmuş gibi sadece kendilerinden bahsetmek için kullanmayı alışkanlık edinmişler. G. H. Hardy’nin 1930’larda bir gün, biraz da şaşkınlıkla, bana şöyle dediğini hatırlıyorum: “Bugünlerde ‘entelektüel’ sözcüğünün nasıl kullanıldığına dikkat ettin mi? Rutherford’ı, Eddington’ı, Dirac’ı, Adrian’ı ya da beni kesinlikle kapsamayan yeni bir tanımlama var gibi. Bu bana biraz garip geliyor, doğrusu.”
Bir kutupta edebi entelektüeller varken, öbüründe de öncelikle fizikçilerin temsil ettiği bilim adamları var. Bu ikisi arasında da karşılıklı bir anlama uçurumu -hatta bazen (özellikle gençler arasında) bir düşmanlık ve hazzetmeme hali, ama en çok da anlayış eksikliği söz konusudur. Birbirlerine ilişkin tuhaf, çarpık bir imgeleri vardır. Tavırları o kadar farklıdır ki, duygu düzeyinde bile ortak bir zemin bulamazlar pek.”[1]
Bu eser sonraki dönemde tartışmalara neden olmuş ve birçok yayına ilham vermiştir. Biz de bu denemede, söz konusu tartışmayı kendi düşünce dünyamıza taşımaya ve son yıllarda giderek güçlenen bir entelektüel ayrışmanın tehlikelerine dikkat çekmeye çalışacağız.
Şimdi çok daha iyi idrak ediyoruz ki uygulanan kültür politikalarının bir sonucu olarak Tanzimat’tan günümüze kadar uzanan süreçte, Türkiye’de de iki kültür teşekkül etmişti: Bunlardan birincisi, Batı bilim ve teknolojisinin etkisi altına giren “mütefennin”lerin (fen adamları’nın) “Fenn”i, diğeri ise Geleneksel İslâm Öğretisi’nin etkisi altındaki âlimlerin “ilm”i idi. Sınırlı da olsa, âlimlerin fen ile ve mütefenninlerin ise ilim ile meşgul oldukları oldu, ama bu durum, hiçbir zaman taraflar arasında bir uzlaşımın sağlanabilmesini mümkün kılacak olgunluğa ulaşmadı; çünkü medreseler dinî-hukukî bir anlayışla molla yetiştirirken, mektepler dünyevî-mülkî anlayışla talebe yetiştirdi.

Bu süreç Cumhuriyet Dönemi’ne kadar böylece sürüp geldi. 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu, bu duruma son verdi. Kanun’un ikinci maddesinde şu hüküm yer almıştı:
“Şer‘iye ve Evkaf Vekaleti veyahut hususî vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekaletine devir ve raptedilmiştir.”
Böylece “iki kültür”den birinin üreticisi ve yaşatıcısı olan medreseler kapatılmış oluyordu. Bu belki “ilim”in tamamen ortadan kalkmasıyla sonuçlanmadı, ama hiç değilse bir süre boyunca olabildiğince zayıflamasına yol açtı; ancak bu durum, malumunuz olduğu üzere çok uzun sürmedi; özellikle de 1950’den sonra İmam-Hatip Okulları’nın açılması ve yayılması sonrasında “ilim kültürü” zümrüd ü anka gibi yeniden küllerinden doğdu.
Bugün kültürümüz, “iki kültür”e bölünmüş durumdadır; postmodernist bir açıdan bakılınca bunun mahsuru yoktur, hatta bu bölünme “çok seslilik”e imkân yarattığı için iyi de olmuştur, denilebilir.
Buna karşın içinde bulunduğumuz durum gerçekten de bu kadar iyimser bir gözle değerlendirilebilir mi?
1950’den sonra İmam-Hatip Okulları’nın açılması ve yayılması sonrasında “ilim kültürü” zümrüd ü anka gibi yeniden küllerinden doğdu.
Çünkü dünyevî okullar ağırlıklı olarak dünyevî bilimleri öğretirken, dinî okullar ağırlıklı olarak dinî ilimleri tedris ettikleri için, kültürel bütünlük bozulmakta ve toplum birbirlerine yabancı ve hatta yer yer düşman iki sınıfa bölünmektedir. Bu sadece [Bilginler grubunun Doğa Bilimciler ve İnsan Bilimciler gibi benzer yöntemlerle bilgi üreten topluluklardaki ayrışma türünden] epistemik bir bölünme olsaydı, çok da önemsenmeyebilirdi, ancak bu aynı zamanda siyasî hayatı yönlendiren partilerin ideolojileri doğrultusunda toplumsal bir bölünmeye de karşılık gelmektedir ki işte işin asıl endişe verici yanı burasıdır.
Bu bölünmenin şiddetini azaltan sebepler vardır, elbette; Mesela İmam-Hatip Okulları’nda yetersiz olmakla birlikte bilim eğitiminin de verilmesi, bir dereceye kadar burada yetişen öğrencilerin dünya hakkında fikir edinmelerine yardımcı olmaktadır, ama bu eğitim o kadar zavallı bir düzeydedir ki bütün iyi niyetlere karşın, buradan yetişen şahısların diğer kültür üyeleri ile sağlıklı bir ilişki kurmaları için yeterli gelmemektedir.
Kısa vadede bu sorunun çözümü güç görünmektedir. Burada asıl yapılması gereken, herhalde Hükûmetler’in ülkemizin sosyal ve siyasal koşulları çerçevesinde oluşan bu iki kültür arasındaki uçurumu derinleştirme politikasından vaz geçmeleri ve sorunun vahametini giderecek demokratik bir kültür programı benimsemeleridir. Çünkü halen takip edilen politikalar,
1. Modernleşme girişimlerinin yavaşlamasına ve hatta duraklamasına ve
2. Daha da kötüsü toplumsal birlik ve bütünlük duygusunun yitirilmesine yol açmaktadır.
Çözüm, sorunun “bilimsel bir biçimde” incelenmesi ve “birlikte yaşama iradesi”nin partilerin ideolojik icraatlarından üstün tutulması ile alakalı görünmektedir.
[1] C. P. Snow, İki Kültür, Çeviren: Tuncay Birkan, Ankara 2001, s. 92-93.

