İnsanların gezegenin topoğrafyasına getirdiği inanılmaz değişimin büyük ölçeği; artık küresel jeolojik gücün insan olduğu yeni bir çağı açıyor. İnsan, kıtaların düzenini değiştiriyor, hatta dünya haritasını yeniden oluşturuyor.
Jeolojik Zaman ölçeğinde içinde bulunduğumuz Holosen devresinin sonuna gelindiği ve insan türünün (Homo sapiens) baskın bir ekolojik faktör gibi hareket ederek, kendine has kural ve kriterleri olan yeni bir jeolojik devri başlattığı, “Antroposen” kavramı kullanılarak kabul ediliyor. Antroposen; eski Yunanca’da anthropos (insan) ve cene (ceinos-kainos-yeni) kelimelerinden türetilmiş bir terim. Bu terimle; ileri teknolojiye sahip, ancak bunu kullanarak ekolojik çöküşe neden olan “İnsan Çağı” kastedilmiş. Yani Antroposen; insanın dünya üzerinde hâkimiyet kurması ve özellikle iklim olmak olmak üzere doğal süreçlere olan etkisinin en üst düzeye çıktığı, sanayi devriminden- bugüne kadar olan ve devam eden süreci ifade eden bir kavram.
Başka bir anlamıyla da günümüzdeki sera etkisi, küresel ısınma, okyanusların asitlenmesi, ormansızlaşma, stratosferdeki ozon tabakasının incelmesi, denizlerdeki planktonların, mercanların yok olması gibi türlerin yokolma hızında görülen olağanüstü artış, gezegendeki fosfor döngüsünün bozulması, kovid örneğinde olduğu gibi salgınlara neden olan virüslerin ortaya çıkmasıyla temsil edilen “ekolojik çöküş” dönemine verilen ad Antroposen.
Sanayi Devrimi öncesindeki iklim değişikliklerine baktığımızda, bu değişikliklerdeki insan rolünün çok da baskın olmadığını görüyoruz. Oysa; Sanayi Devrimi sonrasında insan giderek doğayı daha çok kontrolü altına almış ve artık doğadan etkilenen değil, doğayı etkileyen role taşınmış. Böylece; sera etkisi, küresel ısınma gibi iklimsel süreçler tartışmasız olarak Sanayi Devrimi yoluyla başlamış.
İnsanın doğa üzerindeki etkisi üzerine yapılan ilk kapsamlı çalışma George Perkins Marsh’a ait. Günümüzdeki Antroposen kavramına en yakın kullanım ilk kez 1873’de İtalyan Jeolog Antonio Stoppani, daha sonra 1922’de Rus Jeolog Alexei Petrovich Pavlov tarafından yapılmış. Bu çalışmalarda insanların dünya ekolojisi üzerinde giderek artan etkisi ifade edilmiş.

Stoppani, insanlığın yer sistemleri üzerindeki artan hakimiyeti ve etkisini gözönüne alarak bu çağın “Antropozoic Era” (İnsan Zamanı) olduğunu belirtmiş. Pavlov ise insanın doğa üzerinde kirlilik boyutuna varan olumsuz etkisini “Antropojenik Etki/Kirlenme” olarak tanımlamış.
1926’da Rus Jeokimyager Vladimir Ivanovich Vernadsky, Yunanca nous (düşünce) ile sphaira (katman) kelimelerinden oluşan noosphere (noosfer) kavramını ortaya atmış. Daha sonra Édouard Le Roy ve Teilhard de Chardin gibi araştırıcılarca desteklendiği şekliyle bu kavram, insanın gelişen beyin gücü yoluyla hem kendi geleceğini hem de çevresini şekillendirmede giderek artan rolünü ifade etmek için kullanılmış.
1980’lerde bir biyoloji profesörü olan Eugene F. Stoermer “Antroposen” terimini türetmiş, daha sonra da 1995 yılında Ozon tüketen bileşiklerin etkilerini keşfettiği için Nobel Ödülü alan kimyager Paul J. Crutzen, bu terimi bir konferansta kullanmış. Crutzen’in bu kullanımı ciddi tartışmalara sebep olmuş. Daha sonra Antroposen teriminin literatürde yer alması, Crutzen’in önermesiyle 2002 yılında gerçekleşmiş. Crutzen’e göre; artan nüfüsu, ekonomik ve teknolojik gelişmesiyle, küresel çapta belirleyici gücü olan, artık biyolojik, kimyasal ve jeolojik bir aktör haline gelmiş olan insan nedeniyle içinde bulunduğumuz jeolojik devir olan Holosen’den çıkılıp, insan etkinliklerinin sonucu olarak iklimin giderek daha çok kararsızlaştığı yeni bir zamana, Antroposen’e girilmiş. Crutzen ve Deniz Biyoloğu Eugene F. Stoermer, Antroposen’in başlangıcını küresel boyutta karbondioksit ve metan gaz düzeylerinin kesintisiz bir şekilde yükselişe geçtiği 18. yüzyıl sonlarına yani Sanayi Devrimi’nin başlangıcına tarihlemişler. Crutzen, yaptığı konuşmalarda Antroposen’in önemini farklı bir açıdan da ele alarak; bu terimin aslında bir uyarı niteliğinde olması gerektiğini, dünyada sebep olduğumuz olumsuz etkileri azaltmak için yapabileceklerimizi düşünmemizi sağlayacak şekilde kullanılmasını önermiş.
Sebep olduğumuz olumsuz etkilerden bazılarına birlikte bakalım: Öncelikle ve en önemlisi dünyadaki insan nüfusu hızla artıyor. Şöyle ki; insan nüfusunun 1 milyar civarında olduğu 1800’ler başından, 1800-1900’lerde 2 milyara, 2000’lerde 6 milyara, 2020’de 7.8 milyara, şimdilerde ise 8 milyara ulaşılmış. Artan nüfus artışı; gereksinim duyulan yakıt, kullanılacak maden, içilecek su, yenilecek yemek anlamında da artan bir faaliyet demek.

Artan insan nüfusunun doğaya olan etkisi; tektonik hareketler, volkanik faaliyetler, depremler gibi Dünya’nın iç kuvvetleri ya da akarsular, buzullar, rüzgârlar, dalga ve akıntılar gibi dış kuvvetlerinin etkisini neredeyse geride bırakan bir jeolomorfolojik faktör haline gelmiş durumda. İnsan topluluklarının farklı amaçtaki faaliyetleriyle meydana getirilmiş olan, sürekli gelişen ve genişleyen yeni yapay yer şekillerini tanımlamak için “Antropojenik Jeomorfoloji” kavramı kullanılıyor. Bunlar; yeni ve yapay yer şekillerine neden olan değişiklikler. Mayıs 2019’da yapılan “Antroposen Çalışma Grubu” (AWG) Panelinde, “…hızla artan insan nüfusunun; sanayi üretiminin hızını, tarım kimyasallarının kullanımını ve dolayısıyla diğer insan faaliyetlerini de arttırdığı, aynı zamanda ilk atom bombası patlamalarının tortullara ve buzullara gömülmüş olarak dünyayı radyoaktif enkazlarla kirletmesiyle birlikte jeolojik zamanın bir parçası haline getirdiği” vurgulanmış. Böylece, insan nüfusunun artık bağımsız bir “Jeolojik Faktör” gibi hareket ettiği kabulü öne çıkmış.
Araştırmacıların dikkat çektiği bir başka nokta; teknolojinin yardımıyla yaptığımız ya da yerle bir edebildiğimiz maden işletmeleri gibi yapılar olmuş. Bir taraftan hayatımızı kolaylaştıran bu yapılar, diğer taraftan dünyamızda çok ciddi fiziksel değişimlere yol açıyor. Rusya’daki Mir Elmas Madeni bu fiziksel değişimlere önemli bir örnek. Mir Elmas Madeni 1955’te Rus jeologlar Yuri Khabardin, Ekaterina Elagina ve Viktor Avdeenko tarafından keşfedilip 1957’de üretime açılmış. Sovyetlerin sahip olduğu ilk ve en derin elmas madeni olan Mir, ABD’deki Bingham Kanyonu Madeni’nden sonra insanların açtığı 2. en büyük çukur olma özelliğine sahip. Bugün çalıştırılmayan madenin çapı 1,2 kilometre, derinliği ise 525 metre. Madenin bulunduğu saha -çukurun derinliği havada türbülansa sebep olduğu için- uçuşlara kapalı.

Genel bir karşılaştırma yapacak olursak: Bir arazi şeklinin doğal süreçlerle aşınması yaklaşık olarak 0,01-1 mm/yıl sürüyor. Yani 500 metre yüksekliğindeki bir yüzey şeklinin aşınması için 500 bin yıl ile- 50 milyon yıl arası bir zaman geçmesi gerekiyor. Aradaki inanılmaz fark, insanın yer süreçlerindeki değişimlerdeki etkisinin sandığımızdan daha fazla olduğunun korkutucu bir örneği. Aynı şekilde Çin’de; Güney Çin Denizi’ndeki Spratley Adaları’nın haritası, yeni adalar oluşturmak için mercan yataklarının kazınması sonucunda sadece birkaç yılda tamamen değiştirilmiş. İngiltere’de ise güneyindeki tebeşir kayalıklarında doğal yoldan yılda 5-10 cm olan gerileme, insanların yaptıkları kıyı faaliyetleri, iklim değişimi nedeniyle daha da hırçınlaşan deniz, yoğunlaşan fırtınalar nedeniyle artık metre düzeyinde gerçekleşiyor. Mısır’da Nil Deltası, Assuan ve diğer barajların tortul iletimini kesmiş olması nedeniyle yılda 2.5-5cm batıyor. Amerika’da Louisiana Eyaleti’nin kıyı kesimleri, mühendislik müdahalelerinin tortul iletimini azaltması, petrol ve doğalgaz üretimi nedeniyle yüzeyin çökmesi ve buna bağlı olarak deniz seviyesinin yükselişi nedeniyle saatte 4 dönüm toprak kaybediyor.
İnsanların gezegenin topoğrafyasına getirdiği inanılmaz değişimin büyük ölçeği; artık küresel jeolojik gücün insan olduğu yeni bir çağı açıyor. İnsan, kıtaların düzenini değiştiriyor, hatta dünya haritasını yeniden oluşturuyor. Yapılan bu değişiklikler; gelecekte insanlığın gündemini belki de yüzyıllarca belirleyecek oşinografik, hidrolojik, biyolojik, jeolojik, coğrafik, sosyolojik, ekonomik ve politik sonuçların patlak vermesine yol açacak.
Dikkat çekici bir başka konu da insan yapımı nesnelerin ağırlığının ilk kez gezegendeki tüm canlıların ağırlığını (biyokütle) aşmış durumda olması. Weizmann Bilim Enstitüsü’nden (İsrail) bir ekip; insanın dünya üzerindeki etkisini göstermek amacıyla 1900’den bu yana üretilmiş insan yapımı nesnelerin ağırlığını, gezegenimizdeki tüm canlıların ağırlığı (biyokütle) ile kıyaslayan bir araştırma yapmış. Buna göre; 2020 yılı sonu itibarıyla yeryüzündeki tüm plastik, tuğla, beton ve diğer insan yapımı nesnelerin tahmini ağırlığı bir teratona (1 trilyon ton) ulaşmış olarak ilk kez gezegendeki bitki ve hayvanların ağırlığını aşmış durumda!
Tüm bunlar, içinde bulunduğumuz devreyi Antroposen olarak adlandırabileceğimiz görüşünü destekleyen veriler. Dünya genelinde insanlar artık madencilik, barajlar, hiroelektrik santralleri gibi etkinliklerle, tarımsal faaliyet alanları açmak ve kentleşmeyle erozyonu hızlandırarak Dünya’nın tüm nehirlerinin taşıdığı tortudan daha fazla kaya ve tortulu yerinden taşıyor. Artık, jeolojik şekillerin jeolojik süreçlerin ürünü olduğunu söylemek mümkün değil. İnsanlar karar veriyor artık dünyanın morfolojisine ve coğrafyasına….

Günümüzde insan nüfusunun 8 milyarı geçmiş olması, aynı zamanda 1 milyar civarında olduğu 1800’lü yıllara göre reel üretimin 60 kat, enerji tüketiminin de 50 kat artmış olmasına karşılık geliyor. Bu faaliyetleri nedeniyle insanoğlu; jeolojik geçmişte 20 bin yıl süren ısı değişimini sadece son 200 yılda hızla ve katlanarak gerçekleştirmiş. Acaba neden son 200 yıl sorusunun cevabı ise çok güç değil. Değişen izotop oranları ve madde döngüleri Antroposen’in başlangıcının Sanayi Devrimi’ni de içine alan son 200 yıl öncesi olduğunu işaret ediyor. Antroposen devrinin başlamasıyla dünyamızın karbondioksit (CO2) yayılımı artmış, bu durum dünyamızın giderek ısınmasına neden olmuş. Antroposen’i Sanayi Devrimiyle birlikte başlatan bilim insanlarına göre; sanayi devrimiyle birlikte başlayan teknolojik gelişme ve fosil yakıt kullanımı dünyamızı çok hızlı bir şekilde etkilemiş. Fosil yakıt kullanımı ve doğal kaynakların hızla tüketimi dünyamızın daha fazla CO2 salınımına, sera gazlarına ve küresel ısınmaya sebep olmuş. 1800’lü yıllarda henüz karbon yakıtlarını büyük miktarlarda tüketmeye başlamamış olduğumuzdan atmosferimizdeki karbondioksit (CO2), Holosen devrindeki değerinden sadece 35 ppm yüksek olarak 280 ppm düzeyindeymiş. Yani; bu yıllarda dünyamızın karbon döngüsü denge durumundaymış. Sanayi Devrimini izleyen yıllarda ise durum değişmeye başlamış. 1960 yılında küresel atmosferik karbondioksit (CO2)düzeyi yılda 0.22 ppm yani dünyanın ciddi bir şekilde ısınmaya başladığı Geç Buz Çağı’ndaki değerinin 20 katından fazla artışla 160 yıl içinde daha önceki 11.000 yıldaki kadar artarak 315 ppm ulaşmış. Atmosferik karbondioksit (CO2)düzeyinin 350 ppm değeri iklim kararlılığında yıkıcı gücün tetikleneceği değer olup, 1990 yılında geçilmiş. 2000 yılına gelindiğinde CO2 düzeyi 370 ppm düzeyine erişmiş. 2020 yılında ise 400 ppm tavanını geçmiş!
İnsan nüfusunun 1 milyarı aştığı 19. yüzyıldan itibaren fosil yakıtların saçtığı karbon nedeniyle hem atmosferdeki hem de okyanuslardaki karbon 12/13 (C 12/13) izotop oranının değişimi Antroposen’i destekleyen ölçütlerin en belirgini. Sadece 1 yıl içinde havaya saldığımız karbon, dünyanın oluşumundan bu yana gerçekleşenlerin en hızlısı.
Antroposen’e destek veren bir başka ayırt edici özellik doğadaki azot dengesinin köklü derecede değişimi. Azot doğal döngüye bir kere girdiğinde artık döngüyü terk etmiyor. Besin zinciri boyunca her zerresi canlılarca kullanılıyor.

Antroposen döneminin başlangıcından bu yana insan etkinliklerinin en gözle görülür sonuçları kutuplarda olmuş. Günümüzden 34 milyon yıl önce buz tutmaya başlayan koskoca bir kıta tüm insanlığın gözü önünde erimeye başlamış durumda. Kutuplardaki erime deniz düzeyini yükselterek yüzer durumdaki buzulların kopmasını hızlandırıyor. Örneğin; Antarktika’nın Pine Island Buzulu’ndan yırtılmayla ayrılan 847 kilometrekare büyüklüğündeki buz dağının önemli bir bölümü deniz üzerinde yüzer durumda. Artan buzdağı etkinliği sadece deniz düzeyini yükseltmekle kalmıyor, aynı zamanda denizlerdeki besin zincirini de derinden etkiliyor.
Dünya’nın ısınması sadece yeryüzüne gelen ışığın miktarına değil, yeryüzünden yansıyan güneş ışığı miktarına ve yeniden yansıyan bu ışınların atmosferde tutulmasına bağlı. Bu durum, gelen enerji ile giden enerji arasında bir denge oluşturuyor. Yerküreden yansıyan ışınların başta karbondioksit (CO2), metan (CH4) ve su buharı olmak üzere atmosferde bulunan gazlar tarafından tutulmasına sera gazı etkisi deniyor. Bunlar doğal süreçler. Ancak; son yıllarda yapılan çalışmalar çok miktarda fosil yakıtın yanması sonucunda, yapay etkenler sonucunda küresel ısınma dönemi yaşadığımıza işaret ediyor. Atmosferde belli bir dengede olan bu gazların miktarındaki artış yerkürede ısınmayı artırıyor.
Sera etkisi her ne kadar doğal bir olgu olsa da fosil yakıt tüketimi, ormanların yok oluşu, aşırı tarım yapılması gibi insan etkinlikleri, atmosferde büyük oranda karbondioksit (CO2 ) ve diğer sera gazlarının birikmesine sebep oluyor.
Karbon salımı durmadan böyle devam ederse 1861-2100 arasında 5.10 artış öngörüyor. Yeryüzündeki canlıların bu kadar kısa bir sürede, böylesine hızlı bir ısınmaya uyum sağlayabilmesi ise mümkün değil.
Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO)’nün Küresel İklimRaporu’na göre; 2020 yılı şimdiye kadar kaydedilen en sıcak 3 yıldan biri olurken, kasırga, sıcak hava dalgaları, sel ve orman yangınları gibi büyük ölçüde hidrometeorolojik tehlikeler ve afetlerle, aşırı hava olayları da dünya genelinde en yüksek seviyelere ulaşmış durumda. Zaten 2015 yılından- günümüze kadar geçen zaman en sıcak yıllar olarak kayda geçmişken, özellikle 2020 yılının sanayi öncesi döneme göre 1.2 0 C daha sıcak olduğu belirtilmiş.
Raporda; küresel sıcaklık artışının 1.5 0C tutulması, karbon salınımının indirilebilmesi ve “Paris İklim Anlaşması” hedeflerinin karşılanması için zamanın giderek tükendiği de vurgulanarak, iklim değişikliğini önüne geçebilmek için “Yeşil Ekonomi”ye geçişin gerekli olduğu öneriliyor.
Boston MIT araştırmacılarının geliştirdiği en güncel iklim modellerinden “Integrated Global System Model” (MIT-IGSM) ile yapılan hesaplamalar, eğer karbon salımı durmadan böyle devam ederse 1861-2100 arasında 5.10 artış öngörüyor. Yeryüzündeki canlıların bu kadar kısa bir sürede, böylesine hızlı bir ısınmaya uyum sağlayabilmesi ise mümkün değil. İnsan dâhil pek çok cins ve tür için yokolma kaçınılmaz!
“Kendisinden başka her şeyi yok edecek derecede amansız bir rekabete giren tür sonuçta boş bir zafer kazanmış olacaktır…”
Kaynaklar
Bjornerud, M., 2020, Yeryüzünün Zamanı, Bir Jeolog Gibi Düşünerek Dünyayı Kurtarabilirmiyiz?, Metis Yayıncılık, 210s.
Bridle, J., 2020, Yeni Karanlık Çağ. Teknoloji ve Geleceğin Sonu. Metis Yayınevi, 280s.
Işıkara, G., 2019, Ekolojik Çöküş: Kavramlar ve Tartışmalar (http://www.abstraktdergi.net/ekolojik-cokus-kavramlar-ve-tartismalar/)
İnan, N., Tarihsel Jeoloji, 2017, Jeolojik Devirlerde Yaşam ve Önemli Evrim Adımları, Seçkin Yayıncılık , 224s.
İnan, N., 2019, Yerbilim Tarihi, Gündoğan Yayıncılık, 224s.
İnan, N., 2021, Ekolojik Çöküşle Girdiğimiz Yeni Jeolojik Devre : Antroposen (İnsan Çağı), Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 324, 50-60.
Gürbüz, E., 2013, Jeolojik İmzamız : Antroposen, Bilim ve Teknik Dergisi, 74-77. (https://e- dergi.tubitak.gov.tr/edergi/yazi.pdf?dergiKodu=4&cilt=46&sayi=806&sayfa=74&yaziid=34687
Ertek, T.A., 2017, Antropojenik Jeomorfoloji, İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi, Coğrafya Lisans Programı, Ders Notu, 421 s.
(http://auzefkitap.istanbul.edu.tr/kitap/cografya_lisans_ao/antropojenik_jeomorfoloji.pdf)
Kolbert, E., 2011, İnsan Çağı: Antroposen, National Geographic, Sayı 119, s. 106-127.
Kurt, L., Özdeniz, E., Kayabaş, A. ve Özbey, G.B., 2016, Küresel İklim Değişikliği ve Etkileri, Chapter: Antroposen Çağ’da Küresel İklim Değişikliğinin Türkiye’nin Biyoçeşitliliğine Etkileri (Ed. Somuncu, M.), Türkiye Çevre Vakfı, 257-287.
(https://www.researchgate.net/publication/305791692_Kuresel_Iklim_Degisikligi_ve_Etkileri_Chapter_Antroposen_Cag’da_Kuresel_Iklim_Degisikliginin_Turkiye’nin_Biyocesitliligine_Etkileri)
Sezen, U., 2012, Antroposen Yeni Bir Çağ, Atlas Dergisi, 3-7. (http://www.johnkyrk.com/Sezen_2012_AT228_antroposen.pdf)
Tekin, A., 2018, Antroposen’de İnsan-İklim İlişkisi, Gorgon Dergisi, Sayı 3 (https://gorgondergisi.com/antroposeninsaniklim/).
Ünal, B., 2019, Antroposen ve Yeni Dünya Tasarıları, Dergipark, Cilt 14, sayı 3, 186-199 (https://dergipark.org.tr/tr/pub/nwsafine/issue/46935/581216)
Williams, M., Zalasiewicz, J., Haywood, A. ve Ellis M., 2011, The Anthropocene: A new epoch of geological time?”, Philosophical Transactions of the Royal Society A 369, s. 835-1111, Özel Sayı.
Zalasiewicz, J., Williams, M., 2008, Are we now living in the Anthropocene?, GSA Today, 18/ 2, s. 4-8 .
https://ipfs.io/ipfs/QmQP99yW82xNKPxXLroxj1rMYMGF6Grwjj2o4svsdmGh7S/out/A/Antroposen.html
https://listelist.com/antroposen-cagi-nedir/
https://tr.wikipedia.org/wiki/Antroposen
https://tr.wikipedia.org/wiki/Holosen

