İklim değişiminin yol açtığı yeni koşullarda biyosfer tümüyle çökmeyecek, ekosistemlerin hepsi yok olmayacak fakat değişmiş olacaklar, yaşamlarını sürdürenler de eskisi gibi olmayacaklardır.
A. Vedat OYGÜR
Dr. Jeoloji Müh.
Bu duruma nasıl geldik
Önceleri, küresel ve bölgesel iklim değişimlerinin bir insanın yaşamı süresinde algılanmayacağı, çok uzun zaman ölçeğinde ve yavaş yavaş oluştuğu, hatta 200 yıl kadar zamanımız olduğu (Ruddiman, 2005, sf. 53) düşünülüyordu. Bu bağlamda iklim koşullarının sabit biçimde değişeceği ve toplumların da bununla kolayca başa çıkabilecek zamanları olduğu öngörülüyordu. Fakat son yıllardaki ölçümler, sistemdeki nicelik birikiminin niteliğe dönüşümü olan “taşma noktası”nın çok hızla geçileceğini ve tepki verebilecek fazla zaman kalmayacağını göstermektedir (Angus, 2021, sf. 82). İklim değişimi üstel hareket ettiğinden, günümüzdeki oldukça yavaş işleyen politika oluşturma ve değişimi önleyecek yatırım kararları yetersiz kalmaktadır (Panos ve diğ., 2023, sf. 5).
Küresel ısınmanın Sanayi Devrimi öncesi düzeyden 1,50C daha fazla artma sınırına yakın zamanda ulaşması, çoklu iklim tehlikelerine ve ekosistem ile insanlar üzerinde çoklu risklere ilişkin kaçınılmaz artışlara neden olacaktır (IPCC[1], 2022, sf. 13). Tüm kaygılara ilişkin risk düzeyleri, çok yüksek olasılıkla, 1,20C ile 4,50C ısınma düzeyinde gerçekleşecektir. Orman ekosistemlerinde ve deniz yosunu ile çayırları ekosistemlerinde görülen biyoçeşitlilik kaybına ilişkin yakın erimli riskler orta ile yüksek düzeyde, kutuplarda deniz buzulu ve karasal ekosistemler ve ılık sulardaki mercan resifleri ekosistemlerinde yüksek ve çok yüksek düzeydedir. Deniz düzeyi yükselmesindeki hızlanma kıyılardaki yerleşimleri ve alt yapıları aşacaktır. Kutuplardaki buzulların erimesi sonucunda, 2100’e dek küresel olarak deniz düzeyinin, 1995-2014 dönemi ortalamasından SSP1[2] senaryosuna göre olasılıkla 0,28-0,55 m ve SSP5[3] senaryosuna göre de 0,63-1,01 m yükseleceği öngörülmüştür (IPCC, 2021, sf. 77). Daha yüksek CO2 salımları senaryosuna göreyse küresel olarak deniz düzeyinde yükseliş 2150’ye dek 5 m kadar olabilecektir. Kentlerde enerji, su ve diğer hizmetler kısıtlanacaktır. İklim değişimi ve ilişikli biyoçeşitlilik kaybından ileri gelen risk altındaki insan sayısı giderek artacaktır. İklim değişiminden değil fakat sosyoekonomik koşullar ve yönetime bağlı olarak yakın erimde toplu göçler görülecektir.
Yerküre tarihinde, milyonlarca yıl öncesinde yaşanan her Kitlesel Yok Oluş döneminde[4] o zamanlara ait canlı türlerinin %75-96’sı yok olmuş ve sonrasında, dengelenen yeni yaşam koşullarına uygun yeni canlı türleri ortaya çıkmıştır. Sanayi Devrimi’nin başladığı 18’inci yüzyılın ortasından bu yana, giderek artan miktarlarda kullanılan fosil yakıtların yanması sonucunda açığa çıkan gazların atmosfere salınmasıyla CO2 miktarının aşırı artması ve bunun da küresel ısınmaya yol açması günümüzdeki yaşamı felakete götürecek kritik eşiğe getirmiştir (IPCC, 2023, sf. 10). Üstelik Antroposen’in canlı küresi (biyosfer), insanın ve evrimi insanın kontrolündeki evcil hayvanların egemenliği ile insanlığa hizmet etmesi için Dünya’nın ekosistemlerinin çoğunun vahşi türler pahasına dönüşümünü içererek 20. yüzyılın ortalarından bu yana (Barnosky ve Hadly, 2026, sf. 1) öncülü olan ve kararlı iklime sahip Holosen’den belirgin ve ani bir şekilde ayrılmıştır. Bu süreç bugünkü hızıyla sürdüğü takdirde, birçok distopik (kötümser bakışlı) araştırmacının yazdıklarından, bu kez kendisini yeryüzündeki en akıllı canlı olarak nitelendiren insanın kendi elinden yeni bir Yok Oluş’un hem de çok uzağımızda olmayan bir zamanda yaşanması kaçınılmaz gibi durmaktadır.
Uygarlık, tarih boyunca pek çok kez çevresel krizlerle karşılaştı. Kimileri bu krizleri aştı, kimileri aşamadı. Ancak hiçbiri, bugünkü kadar çok şey bilip bu kadar az şey yapmadı. Bilim uyarıyor, veriler çığlık atıyor ama egemen sınıflar ve temsilcileri “üç maymunu” oynuyor. Enerji Enstitüsü’nün 2024 Dünya Enerji raporunu[5] incelediğimizde, 2014’te 8,2 milyar ton olan toplam kömür üretiminin ve 4 milyar 221 milyon ton olan dünya petrol üretiminin, BM ve IPCC’nin insanlığı felakete götüren iklim değişimi raporlarına ve tüm uyarılarına karşın 2024’e gelindiğinde azalmadığını tersine kömür üretiminin 1,05 milyar ton ve petrolün 321 milyon varil artmış olduğunu görüyoruz. Bu üretim artışlarının yarısından fazlası kömürde Çin’den ve petrolde ABD’den gelmiş.
Hâlbuki insanlık ilk kez, kendisinden çok daha hızla “düşünen”, karmaşık sorunlara kısa sürede çözümler üretebilen, birçok dilde birden çalışabilen, kendini geliştirme becerisi de edinmeye başlayan bir teknolojiyi (“yapay zekâ”) yaratmış durumda. Ancak YZ alanında da insanlığın geleceğini tehlikeye sokan bir paradoks gelişiyor. YZ teknolojisi, bir yandan, küresel ısınma gibi son derecede karmaşık yaşamsal sorunlara kısa sürede çözüm üretme olasılığını getirirken aynı zamanda, var olması için gerekli minerallerin çıkarılması, işlenmesi ve “düşünmeye” devam etmesi için gerekli dev veri bankalarının ve bilgisayar kapasitesinin olağanüstü enerji ile su kullanma gereksinimi, öte yandan, ekosistemleri, su kaynaklarını yıpratıyor, küresel ısınmanın etkilerini ağırlaştırıyor.
Ne kadar zamanımız kaldığını bilmiyoruz! Elimizdeki veriler, iklim değişikliğinde tehlike sınırına çoktan geldiğimizi ve harekete geçmek için neredeyse hiç zamanımızın kalmadığını gösteriyor. Eğer biraz daha oyalanırsak artık çok geç olacak, “aşırı tehlike” çizgisine varmış bile olacağız, belki. İnsanın, yepyeni bir evreden geçerek önceki bildiklerimizden niteliksel ve niceliksel olarak tamamen farklı yeni bir dünyaya girdiği Antroposen çağında, eylemlerimizin Dünya sistemini nasıl değiştirdiğini bilen ve böylece yerküreyle ilişkimizi değiştirme sorumluluğu ve gücüne sahip ilk kuşak bizleriz (Steffen ve diğ., 2011b, sf. 757).
İçinde bulunduğumuz durumun farkında (!) değiliz
Özellikle Sanayi Devrimi’nden bu yana yaşadığımız, günlük yaşantımızda da sıklıkla yararlandığımız teknik ve teknolojilere, çeşitli alet ve araçlara, karmaşık düzeneklere bakarak insanlığın gelişmiş olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa doğaya verdiğimiz geri dönülemez hasar (IPCC, 2022, sf. 5), iklim değişimi, dünyanın artık sıklıkla yaşamaya başladığı doğal felaketler ile insanın giderek bencil ve açgözlü bir hale gelmesi gelişmenin tam tersini mi gösterir?
İnsanların doğal varlıkları tüketmelerinin hızlanmasıyla gezegenin ekolojik dengesinin bozulduğu gerçeği karşısında Antroposen Çağı dünya için artık bir gelişme değil düpedüz tehdittir. Bisiklet sürücüsünün düşmemek için sürekli pedal çevirmesi gerektiği gibi, kapitalist sistem de yaşamını sürdürmek için sürekli sermaye artırmak, bunun için de gerek olup olmadığına bakmadan sınırsız üretim yapmak zorundadır. Dünyaya egemen durumdaki kapitalist ekonomik sistem, yaşam koşulu olan hesapsız üretim yani koşulsuz büyüme önceliğinden dolayı ölçüsüz tüketim toplumu yaratmayı hedeflemiştir. Bu koşullarda yaşamayı benimseyen toplumun bireyi, aşırı çalışması sonunda eline geçen “sınırsız sandığı” geliriyle kendisine, gerçekte sistemin reklamlarla pompaladığı bir “tüketim çemberi” (Baudrillard, 2008, sf. 82) oluşturur. Bu çember, bireyin “seçme özgürlüğüne” dayandığını sandığı gerçek “fizyolojik gereksinimlerinden” farklı olduğundan sistem tarafından istenildiği gibi güdülenen yapay “psikolojik gereksinimlerden” oluşur. Bu aşırı tüketim toplumunda, gerçekleriyle yetinmeyerek sahte gereksinimlerle fark yarattığını sanan birey, “bilinçsiz tüketim” mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin kendisine toplumsal bir ayrıcalık (“en küçük marjinal fark”) ve “prestij” getirdiğine inanır (Baudrillard, 2008, sf. 106-7). İhtiyaç artık bir nesneye duyulan ihtiyaçtan çok, bir farklılaşma ihtiyacıdır. Bu kullan-at ekonomisinin dayandığı sınırsız üretim ise doğanın yani hammadde kaynaklarının kullanıma hazır beklediğini kabul etmektedir. Bu koşulsuz büyüme odaklı modelde gerekenin çok ötesinde bir genişleme yaşanmaktadır. Bu aşırı tüketimin sonucunda, Dünya Aşım Günü 2025 yılı için 24 Temmuz olarak[6] hesaplanmıştır; 2024, 2023 ile 2022 için 25 Temmuz ve 2021’de 29 Temmuz, 2020’deyse 9 Ağustos olduğuna[7] göre geçtiğimiz yıl, bütün uyarılara karşın, önceki yıllardan daha çok kaynak tüketmişiz. İnsanlık, günümüzde, doğanın kaynaklarını, Dünya’nın kendini yenileme kapasitesinden %80 daha hızlı tüketiyor yani 1,8 dünya kaynağımız varmış gibi yaşıyoruz (WWF, 2025). Bu hızla sürdürürsek 2030’da iki, 2050’de üç dünyanın kaynağını tüketiyor olacağız (Yücel ve Kurnaz, 2021, sf. 26).

Bu korkutucu tüketim ekonomisi maliye politikalarına da yansımış durumdadır. Üretimin ya da hizmetin niteliğiyle ilgilenmeyen GSMH hesaplamasında her bir girdinin insan sağlığı ya da doğa açısından yararı ya da zararı dikkate alınmaz. Hem çevreyi kirleterek yapılan bir iş hem de bu kirliliği temizlemek için yapılan harcama GSMH’ye (+) değer olarak yansır, yani yıksak da yapsak da GSMH şişer. Oysa bu yanlışı önlemek için ekonomik büyüme yerine gelişme hedeflenebilir.
Beklenen son yakın mı?
İklim değişimine uyum ve azaltma çalışmaları yapılsa da bunlar ile geçerli uygulama hızı arasındaki boşluk var olacak ve değerler artmayı sürdürecektir (IPCC, 2023, sf. 8). Buna bağlı olarak olasılıkla, küresel ısınma 21. yüzyılda 1,50C’yi aşacak ve ısınmayı 20C altında sınırlamak daha da zorlaşacaktır (IPCC, 2023, sf. 10). CO2 salımları nedeniyle artmayı sürdürecek olan küresel ısınma için 2081-2100 döneminde en iyi ısınma tahmini çok düşük sera gazı salımları senaryosu eşliğinde 1,4°C ile başlayacak, orta düzeyde sera gazı salımlarıyla 2,70C ve çok yüksek sera gazı salımlarıyla da 4,40C’ye ulaşacaktır (IPCC, 2023, sf. 12). Salımların sürmesi, çok ıslak ya da çok kurak hava gibi tüm ana iklim olaylarını da kuvvetle etkileyecektir.
Bu gelişmeye bağlı olarak yakın erimde, yerkürenin her bölgesi artan iklim tehlikeleriyle karşı karşıya kalacaktır (IPCC, 2023, sf. 15). Isıya bağlı insan hastalığı ve ölümü, akıl sağlığı bozulması, açlık ve kuraklık hastalıkları, kıyıda ve alçak yükseltilerde taşkın, karada biyoçeşitlilik yitimi, su ekosistem yitimi ve yiyecek üretiminde azalma gibi insanları ve ekosistemleri etkileyen çoklu riskler artacaktır. Daha da artan ısıda, iklim değişimi riskleri giderek daha karmaşık ve yönetimi daha güç duruma gelecektir. Kitlesel göç, büyüyen eşitsizlik ve çarpık kentleşme gibi nedenlerle sosyoekonomik gidiş eğilimlerine bağlı olarak gelecekte iklimsel tehlikelerle karşı karşıya kalma olasılığı küresel biçimde artacaktır. Geçmişteki, bugünkü ve gelecekteki sürdürülebilir olmayan tüketim ve üretim kalıpları, artan nüfus baskıları ile toprak ve suyun sürdürülebilir olmayan kalıcı kullanımı ve yönetimi yüzünden ekosistemlerin kırılganlığı şiddetle etkilenecektir.
Bu bağlamda iklim değişimi, 2022 yılında tüm Dünya’da, orman yangınları, taşkınlar, kasırgalar, kuraklık gibi şiddetli ve korkutucu felaketlerle sonuçlanan çok sayıda ciddi hava olaylarına neden olmuştur (Ripple ve diğ., 2022, sf. 1149). 2023 yılındaysa, Copernicus (Avrupa Komisyonu’na bağlı AB Uzay Programı) raporuna (8 Ağustos 2023) göre, her ay bir öncekinden daha sıcak olmaktadır. Güney Amerika’da kış mevsimi olmasına karşın, Temmuz 2023’te And Dağları’nda sıcaklık 370 olmuş ve üç bin metrenin altındaki karların erimesiyle kuraklık başlamıştır[8]. NOAA’nın (ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi) 2023 Kuzey Kutbu Raporu, 6,40C ile 2023 yazının Kuzey Kutbu’nun kaydedilen en sıcak yazı ve deniz buzu genişliğinin son 17 yılda kaydedilen en düşük düzey olduğunu belirtir[9]. NOAA 2024 Küresel İklim Raporu’nda[10], 2024 yılının küresel ortalama yüzey sıcaklığının, 20. yüzyıl ortalaması olan 13,90C’nin 1,29 derece üzerinde 15,190C kaydedildiğini ve küresel ölçümlerin başladığı 1850’den bu yana en sıcak yıl olduğunu açıkladı. Yine NOAA 2025 yılındaki küresel ortalama yüzey sıcaklığının, 20. yüzyıl ortalamasının 1,17 derece üzerinde 15,070C olduğunu açıkladı[11]. Copernicus 2025 raporuna[12] göreyse bu sıcaklık 14,970C’dir.
İnsan kaynaklı küresel ısınmayı sınırlandırmak için diğer sera gazı salımlarındaki güçlü düşüş ile birlikte CO2 salımlarının “net sıfır” olması gerekir (IPCC 2023, sf. 19). İnsan eylemiyle yayılan her bir 1000 Gt[13] CO2 için küresel yüzey sıcaklığı 0,450C artmaktadır. 2020 başından bu yana, %50 olasılıkla küresel ısınmayı Sanayi Devrimi öncesi düzeyden 1,50C fazla ile sınırlandırmak için kalan karbon bütçesi en iyi tahminle 500 Gt CO2 ve aynı değeri %67 olasılıkla 20C ile sınırlandırmak için 1150 GtCO2’tir. Karbon bütçesi, belirli bir sıcaklık düzeyi altındaki ısınmayı korumak için hâlâ ne kadar insan kaynaklı CO2 yayılabileceğini gösterir (IPCC, 2021, sf. 28, Dipnot 43). Eğer 2020-2030 döneminde yıllık CO2 salımları 2019’dakiyle aynı düzeyde, ortalamada kalırsa sonuçlanan birikimli salımlar 1,50C için (%50 olasılıkla) kalan karbon bütçesini neredeyse tüketecek ve 20C için (%67 olasılıkla) kalan karbon bütçesinin üçte birinden çoğunu bitirecektir. Sadece ortalama tahminlere dayalı olarak, 1850 ile 2019 arasındaki tarihsel birikimli net CO2 salımları, küresel ısınmayı %50 olasılıkla 1,50C’de tutmak için toplam karbon bütçesinin beşte dördüne (ortalama tahmin yaklaşık 2900 Gt CO2) ve %67 olasılıkla 20C’de tutmak için ise üçte ikisine (ortalama tahmin yaklaşık 3350 Gt CO2) ulaşmıştır.
Copernicus verilerine[14] göre 2026 Şubat ayında küresel sıcaklık, Sanayi Devrimi öncesi düzeyden 1,420C daha yüksek olmuştur. Oysa aynı verilere göre, 2025 Aralık ayında küresel sıcaklık artışı 1,410C ve 2015 Aralık ayında ise 1,040C’dir. 2000 yılından bu yana, bu artış değerleri gidişinin ekstrapolasyonu sonucunda 1,50C sınırına 2015 Aralık ayı değerine göre Mart 2042’de, 2025 Aralık ayı değerine göre Mart 2029’da ve 2026 Şubat ayı değerine göreyse Şubat 2029’da ulaşılacağı kestirilmiştir. Veriler, her geçen zaman biriminde eskisinden daha çok insan kaynaklı CO2 salımı yapıldığını ve sonucunda, 1,50C sınırına varılacak tarihin her geçen zaman ile daha da öne çekildiğini çok açık olarak göstermektedir.
CO2 salımı yerküredeki yaşamı tehdit ederken G-7 iklim bakanları, 15-16 Nisan 2023 günlerinde Japonya Sapporo’da yaptıkları iklim, enerji ve çevre toplantısında kömür yakıtlı santrallerin aşamalı olarak devre dışı bırakılmasına yönelik son hedef tarihi belirlenmesinde anlaşmaya varamadı[15]. Sadece enerji sistemlerinde en geç 2050’ye kadar net sıfır hedefine ulaşılması amacıyla, azaltılamayan fosil yakıtların kademeli devreden çıkarılmasının hızlandırılması taahhüt edildi. AB’nin resmi iklim örgütü Copernicus verileri son tarihin 2029 Şubat olduğunu gösterirken sanayileşmiş ülkelerin yöneticileri 2050’ye kadar zamanımız olduğu umudunu yeğlemişlerdi. Bu aymazlığa karşılık, 2021’de doğrudan fosil yakıt ödenekleri 200 milyar Dolar’dan 440 milyar Dolar’a yükselmiştir (Ripple ve diğ., 2022, sf. 1150). Türkiye ise, 2030 yılı itibarıyla sera gazı emisyonlarını referans senaryoya kıyasla yüzde 41 azaltacağını ve en geç 2038’de emisyonları tepe noktaya ulaştıracağını belirten güncellenmiş Ulusal Katkı Beyanı’nı (Nationally Determined Contribution /NDC) Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası’na 2022’de sunmuştu. Başından beri, yaklaşmakta olan tehlikeye karşı hiçbir somut önlemin alınmadığı her BM iklim toplantısının başarısızlığı, önümüzde kalan kısa zamanda küresel salımdaki 20C’lik yaşamsal artışı durdurmak için gerekli düzenlemelerin yapılacağı umudunu hiç vermemektedir.
Toprak, orman, su gibi doğal kaynakları ulusun geleceği adına korumak bir zamanlar, yurt sevgisinin bir kanıtı sayılırdı (Bjornerud, 2022, sf. 23). Şimdiyse tüketim ve aklınıza gelen hemen her şeyi parasallaştırma, tuhaf bir biçimde, sanki iyi yurttaşlığın simgesi durumundadır ve insan, sürekli bir “tüketici” olması için zorlanmaktadır. İklim değişimini denetim altına alarak yeryüzündeki yaşamın bir felakete dönüşmesini engellemenin yolu tüketim ekonomisine dolaysıyla kaynak savurganlığına son vermekten geçmektedir. Aşırı, gereksiz tüketim yerine kaynakları koruyarak ölçülü bir yaşam için gerektiği miktarda tüketmeyi benimsemektir. Bu ekonominin bir yanı da atıkların dönüştürülerek yeniden kullanılmasıdır. Gereksiz tüketimin anlamı aşırı kaynak kullanımı ile üretim için çok fazla enerji gereksinimi ve sonucunda atmosfere, bizi kritik eşiğe götürecek CO2 salımı demektir. Bu ekonomik yaklaşım tek başına yeterli değildir; iklim değişimini durdurma çabalarında başarılı olmak için bir düşük karbon toplumu[16] yaratmak üzere düşünce, kavrayış anlamında bir sosyal dönüşüme de gerek vardır. Gündemdeki iklim politikaları, temel sorun olarak artan sera gazını ve dolayısıyla karbonu görür (Çoban, 2022, sf. 35). Bu karbon fetişizmi hem iklim sorununun gerçek nedenlerini, sistemin yapısal sorunlarını ve çelişkilerini örter hem de sorunu ve çözümü belirleyen bir maddeye dönüşür. İklim sorununa getirilen yüzeysel çözüm önerilerinden birisi de gaz salımlarının önlenmesi yerine aşırı üretimle sorunu yaratan şirketler arasında para ödeyerek karbon yükünün el değiştirmesine olanak tanıyan “karbon ticareti”dir. Bu tıpkı AB’nin temel çevre yasasında yer alan “kirleten öder” yaklaşımı gibi sermayenin egemen olduğu sistemde “parayı veren düdüğü çalar” mantığıdır.
Bu aşırı büyüme, sadece kâr düşüncesiyle yürütülmüş tarihin en büyük yanlış kaynak dağılımıdır (Angus, 2021, sf. 187). Sistem, üretimin, paketlemenin, dağıtımın ve tüketimin her aşamasında fosil yakıt girdilerine dayalı olarak büyüdü. Her bir kalorisi 10 fosil enerji kalorisine gereksinim duyan gıda üretimi artık o gıdayı yerken kazanılandan daha çok enerji gerektiriyor. Bir ton yapay azot gübresi üretmek için yaklaşık 950 m3 doğal gaz (metan) gerekiyor. Dünyada 2007’de kullanılan 2,3 milyon ton kimyasal haşere ilacının sadece % 0,1 kadarı hedefine ulaşmış geri kalanı alıcı ortama karışmıştır. Küresel askeri harcamalar 2013’te toplam 1,7 trilyon Dolar olmuştur. 1939’da 100 bin tonla başlayan plastik üretimi 1953’te 1,3 milyon, 1964’te 15 milyon ve 2014’te 311 milyon tona yükselmiştir. Bu plastik üretiminin % 26’sı asla yok olmayan kullan-at türünden paketleme ürünleridir. Bu veriler, Antroposen’in bitişini simgeleyen büyük Yok Oluş’a doğru insanın koşar adım gittiğini göstermektedir.
2100’e kadar küresel ısı artışının modellemesi ( The Royal Society UK ve US National Academy of Sciences, 2020, sf. B8)
Salımlar birden dursa bile, atmosferdeki CO2 fazlasının orada daha uzun zaman kalacak ve ısınma etkisi yaratacak olmasından dolayı küresel ısının düşmeye başlaması uzun zaman alacaktır ( The Royal Society UK ve US National Academy of Sciences, 2020, sf. 22).


Küresel ısınmanın düzeyi, atmosferdeki sera gazı birikiminin miktarına bağlıdır ve yüzyılı aşkın süredir bu gazlar, doğal süreçlerin onları ortadan kaldırma kapasitesini aşan bir hızda atmosfere yayılmaktadır (Angus, 2021, sf.125). Tüm salımlar bugün durdurulsa bile CO2 yoğunluğunun Holosen düzeylerine dönmesi yüz yıllar alabilir. IPCC’nin iklim değişimi öngörülerine göre, küresel ısı artışında 2030-2052 yıllarında gerçekleşmesi olası 1,50C’lik kritik sınıra ulaşmamıza şunun şurasında sadece 4 yıl, 2100 yılında beklenen insan eliyle küresel felâketeyse yaklaşık 75 yıl kaldı. UNEP, “olasılıkla neredeyiz” ile “nerede olmalıydık” arasındaki sera gazı salımlarına ilişkin değerler aralığını birleştirecek bir köprü kurma yolunda mıyız sorusunu “kesinlikle hayır” diye yanıtlıyor (UNEP, 2020, sf. XIV). İklim politikası anlamında 2020’deki en önemli ve cesaretlendirici gelişme, yüzyıl ortalarında net sıfır salım hedefine ulaşmayı yüklenen ülkelerin sayısının artmasıdır[17]. Ancak antlaşmayı onaylayan ülkeler söz verdikleri oranda salımlarını azaltsalar bile 2030 için IPCC’nin öngördüğü %45 azaltma hedefinin çok uzağında kalacaktır (Çoban, 2022, sf. 14).
Buna karşılık, iklim değişimine karşı alınacak önlemlerin maliyeti her geçen gün daha da yükselecektir. Küresel ekonominin karbonsuzlaştırılması oldukça pahalıdır; ortalama olarak, ısı artışını 1,50C ile sınırlamak için 2030’da 8 trilyon Dolar ve 2050’deyse 16 trilyon Dolar tutarında enerji sistemi yatırımı gereklidir (Panos ve diğ., 2023, sf. 7). 2030’daki 1,50C senaryolarının %25’inde bu maliyet %60 ve 2050’dekilerde %85 daha fazla olabilir. Gelişmekte olan ekonomilerdeyse bu miktarın üçte ikisinden çok bir ek yatırım gereklidir. Bu devasa maliyetler karşısında Panos ve diğerleri, ‘iklim eyleminin 20C hedefine ulaşmak için geciktirilmesi şimdi 1,50C hedefine varmak için harekete geçmek ile neredeyse aynı maliyettedir’ diyerek (a.g.e.) büyüksermayeye aradıkları bahaneyi sunmaktadır.
Sonucunda ne olacak?
Gelecekteki küresel çevresel değişim, insan gelişimin farklı sosyoekonomik gidişleri ve politika seçimleri doğrultusunda öngörülen uzun erimli senaryolar ile canlandırılabilir (Lyon ve diğ., 2026, sf. 7). Bu senaryoların en bilinenleri olan Paylaşılmış Sosyoekonomik Patikalar, sera gazı salımlarının gidişlerine bağlanarak küresel gelişim ile küresel sıcaklık düzeyleri arasındaki bağlantıyı gösterirler. Doğal sermayenin böyle hoyratça harcanmasının iki birlikte giden sonucu vardır (Wilson, 2002, sf. 150). Birincisi, zengin daha çok zengin olurken yoksulun daha da fakirleşeceği anlamında ekonomiktir. İkincisiyse, doğal ekosistemlerin ve türlerin hızlanarak yok olacağıdır. Bütün jeoloji tarihindeki kitlesel yok oluşlarda görüldüğü gibi3, denizlerdeki ısının olağandan daha sıcak duruma gelmesiyle zehirlenen mercan resiflerinde toplu yok olmalar gözlemlenmiştir (Walther ve diğ., 2002, sf. 392). Antroposen’de, yani 1952’den günümüze omurgalı soylarının tükenmesi, Pleyistosen’den Holosen’e geçişteki iri canlıların yok olmasından daha fazla ve hızlıdır (Barnosky ve Hadly, 2026, sf. 2). Geçen 50 yılda, dünyanın küresel vahşi yaşam toplumunda %73’lük bir kayıp gerçekleşmiştir, yani Holosen’deki vahşi yaşamın sadece %23’ü günümüzde sürmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü 2023’te[18], 2030 ile 2050 arasında iklim değişikliğinin her yıl milyonlarca insanın ölümüne neden olacağını ve ölüm oranlarının yüz yılın ikinci yarısında önemli oranda artacağını öngörmüştür. Bu durumda, iklim değişiminin sadece bir çevresel olay olmadığını yaşamın sürdürülebilirliği sorunu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Acaba bu korkutucu geri sayımı durdurmada başarılı olup gelecekteki çevresel hayallerimiz hakkında yeni öyküler anlatabilecek miyiz?
Antroposen’deki insanın eylemleri sonucunda iklim değişimi olarak görünür duruma gelen yerküre sisteminin bozulmasının insanlığı hızla bilinmeyen bir sona doğru götürmekte olduğu kabul edilen bir gerçektir. Bu gerçeğin bilemediğimiz tek yanı, bu sonucun hafif mi yoksa şiddetli mi hissedileceğidir. Küçük bir azınlık, kötümser bakışla (distopik) azgın bir tutum içindeki durmak bilmeyen insanın bir kıyamet gibi kendisini yok edecek olan kabul edilemez sona gideceğine inanmaktadır (Ferreira ve diğ., 2005, sf. 50). Kötümser Antroposen inancı, insan odaklı kirlenmenin sonucu olan çevreye bakışı hastalıklı, iklim değişimine duyarsız ve ekosistemlerin bozulmasını umursamayan salt büyümeye odaklı eşitliksiz ve sosyal adaletsiz bir küresel ekonominin egemenliğinden ileri gelir (McPhearson ve diğ., 2021, sf. 3). Başka bir azınlık da, ulaşma olanağı olmayan bir ütopya olarak, insanın yapacağı bir teknolojik gelişme sayesinde gezegeni kurtaracak kapasiteye sahip olduğuna inanmaktadır (Ferreira ve diğ., 2005, sf. 50). Değişen çevre koşullarına hem uyum sağlamak hem de etkilerini azaltmak için, bazıları altyapı inşasında yer alan sentetik malzemeleri veya ekolojik süreçleri kullanan doğa temelli çözümleri içeren teknolojik yenilikleri şimdiden görmekteyiz (Lyon ve diğ., 2026, sf. 7). Oldukça büyük bir grup ise, küresel egemen sistemin etkisiyle, insanı etkileyecek fazlaca bir değişim olmayacağına inanmaktadır. Zaten kurak alanlarda yaşayan toplulukların daha yaşanabilir yerlere doğru göç etmeye başlaması insanın, iklim değişimi nedeniyle ortaya çıkan yeni çevresel koşullara uyum sağlamasının işareti sayılmaktadır (Link ve diğ., 2025, sf. 6). Fakat önümüzdeki en büyük tehlike, “Çok Küçük Çok Geç” veciz anlatımındaki (Dixson-Decleve ve diğ., 2022, sf. 54) gibi, günümüzde müdahale edilemeyecek bir noktaya gelmiş olan içinde bulunduğumuz tehdit karşısında insanlığın bu yaşamsal tehlikeyi önleme yönünde birlikte adım atmaya başlamamış olmasıdır. Oysa yerküre üzerindeki insan etkinliklerinin Dünya’nın Sınırları[19] içinde kalması ve sürdürülebilirliğe ulaşması için var olan durumdan köklü sapmalar gerekir.
Yaşamakta olduğumuz öykü değiştirilmeden bu biçimiyle sürerse belki birkaç yüzyıl belki de bin yıl sonra dünyayı saran atmosfer koşulları günümüzdeki insanın yaşamını sürdürmesine olanak vermeyecek duruma gelecektir. Bu da insan türünü ortadan kaldıracak bir yeni Büyük Yok Oluş olabilecektir. Ancak bu koşullarda, Darwin’in değişen doğa koşullarına uygun yeni türlerin görüldüğü biçiminde doğal seçilim ile açıkladığı mutasyon (evrim) kuralı belki de çok önceden çalışmaya başlamış olacaktır. Günümüzde iklim değişimlerinin, farklı coğrafyalarda dağılıma sahip canlıların geniş bir yelpazesini etkilediğine ilişkin yeterli kanıt vardır (Walther ve diğ., 2002, sf. 389). 1929’da New Yorklular Hudson Nehri’ne PCB (bir tür endüstriyel zehir) dökmeye başladıklarında, nehirdeki vahşi yaşamın büyük bir kısmını yok ettiler[20]. Tomcod adı verilen bir balık, doğal seçilim yoluyla zehre karşı direnç geliştirerek hayatta kaldı ve gelişti. Bu özel balık türü, New York şehrinin en kirli nehrinin zehirli kirliliğini yenmeyi başardı. En güncel evrimleşme örneklerinden birisi, 1930’larda ilk defa ortaya çıkan ve 1940’larda türleşerek HIV-1 ve HIV-2 türlerine ayrılan HIV virüsüdür[21]. Sonradan, yüksek mutasyon hızına bağlı olarak onlarca alt türü ortaya çıkmıştır.
İnsan, arkeolojik kayıtlardan öğrenildiğine göre (Lyon ve diğ., 2026, sf. 2), uzun bir tarihsel süreç boyunca çok farklı ortamlara uyum sağlamak için çeşitli kapasiteleri kullanarak yaşamayı öğrenmiştir. Eski örneklerden, çevresel baskıların sonucunda insan topluluklarının toplumsal çökme, daha uygun yere göçme ya da buluş yaparak yaratıcı yenilik gibi toplumsal tepkiler verdikleri bilinmektedir (Costanza ve diğ., 2007, sf. 523). Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, çevresel felaketin küresel olarak aynı zamanda ve aynı şiddette mi toplulukları etkilediğidir. Şu halde, yakın gelecekte yaşayacağımız ortamın yaşanmaz olması durumunda, topluluklar içinde yer aldıkları toplumsal, ekonomik ve politik bağların gücüne göre tepki verebileceklerdir. Fakat bu yaşamsal koşulun küresel olarak geçerli olmayacağı da çok açıktır. İnsanlığın karşı karşıya kalacağı bu beklenen felaketten sadece üst düzeydeki gelişmiş toplumların kendilerini belki kurtarabilecek olmaları olasıdır.
Kuşkusuz gelecekte de, insanların biyosferde algılanan ‘olumsuz’ değişikliklere uyum sağlama ve türlerin uyum sağlamasına olanak tanıma kapasitesi vardır (Lyon ve diğ., sf. 9). Arkeolojik kayıtlar, insanlık tarihinin bir sonraki bölümüne geçişte ‘krizlerin’ köprü görevi gördüğünü göstermektedir. Önceki her yok oluş sonrasında yerkürede oluşan yeni yaşam koşullarına uygun canlı türlerinin ortaya çıkmış olması3 bizi bekleyen istenmeyen sondan kurtuluşun Darwin’in evrim kuramına uygun yol göstericisidir. Biyosfer, canlıların iklim değişikliğiyle evrimleşerek başa çıkmaya başladığı dayanıklı ekosistemlerin bir bütünüdür (Brooks ve Agosta, 2024, sf. 170). Bu felaket sonrasında dengelenecek yeni koşullara canlıların pek çoğu evrim yoluyla kendisini uyduracak ve bu yeni koşullara uygun yeni canlılar da mutlaka türeyecektir. Bu yolla, belki insanların bir kısmı yaşamı sürdürme şansını kendi lehine çevirebilecektir. İklim değişiminin yol açtığı yeni koşullarda biyosfer tümüyle çökmeyecek, ekosistemlerin hepsi yok olmayacak fakat değişmiş olacaklar, yaşamlarını sürdürenler de eskisi gibi olmayacaklardır (a.g.e., sf. 191).
Ya da bugünden bilim kurgu olarak öngördüğümüz gibi insanın ütopyası sonunda, bilim ve teknolojiyi o düzeye yükseltecektir ki evrendeki yaşanabilir başka bir gezegene yerleşmiş olacaktır. Bu ütopyanın da yakın bir gelecekte gerçekleşmesinin olanaksız olduğu açıktır[22].
Kaynakça
Angus, I., 2021, Antroposen’le Yüzleşmek – Fosil Kapitalizm ve Dünya Sisteminin Krizi, Marx-21 Yayınları, 320 sf.
Barnosky, A. ve Hadly, E., 2026, The New Anthropocene Biosphere, Philosophical Transactions of Royal Society of London, B Biological Sciences, c. 381, no 1942, 11 sf., http://royalsocietypublishing.org/rstb/article-pdf/doi/10.1098/rstb.2024.0428/5665416/rstb.2024.0428.pdf
Baudrillard, J., 2008, Tüketim Toplumu, Ayrıntı Yayınları, 3. Basım, 278 sf.
Bjornerud, M., 2022, Yeryüzünün Zamanı – Bir Jeolog Gibi Düşünerek Zamanı Kurtarabilir miyiz? Metis Bilim, 2. Basım, 210 sf.
Brooks, D.R. ve Agosta, S.J., 2024, A Darwinian Survival Guide – Hope for the Twenty-First Century, The MIT Press, 378 sf.
Costanza, R. ve diğerleri, 2007, Sustainability or Collapse: What Can We Learn from Integrating the History of Humans and the Rest of Nature? Ambio, c. 36, no 7, sf. 522-527.
Çoban, A., 2022, İklim Krizi Nasıl Çözülür? Ceylan Yayınları, 223 sf.
Dixson-Declève, S., Gaffney, O., Ghosh, H., Randers, J., Rockström, J. ve Stoknes, P.E., 2022, Earth for All: A Survival Guide for Humanity, A Report to the Club of Rome, New Society Publishers, 233 sf.
Ferreira, P. ve diğerleri, 2005, Apocalypse Soon – A Study of Ideas about Future, Worcester Polytechnic Institute project report, 75 sf.
IPCC, 2021, Climate Change 2021 – The Physical Science Basis, 6th Assessment Report, Technical Summary, 144 sf.
IPCC, 2022, Climate Change 2022 – Impacts Adaptation and Vulnerability, 6th Assessment Report, Summary for Policymakers, 33 sf.
IPCC, 2023, Climate Change 2023 – Synthesis Report, 6th Assessment Report, Summary for Policymakers, 34 sf.
Link, A-C. ve diğerleri, 2025, To What Extent Do Climatic Stressors Drive Human Mobility in the World’s Drylands, Population and Environment, c. 47, no 16, 46 sf. https://doi.org/10.1007/s11111-025-00486-7
Lyon, C. ve diğerleri, 2026, Life on New Earth: Biodiversity Change and Humanity in a Novel Future, Phil. Trans. R. Soc. B, c. 381, no 1942, 14 sf., https://doi.org/10.1098/rstb.2024.0426
McPhearson, T. ve diğerleri, 2021, Radical Changes Are Needed for Transformations to a Good Anthropocene, Urban Sustainability, c. 1, no 5, 13 sf., https://doi.org/10.1038/s42949-021-00017-x
Panos, E. ve diğerleri, 2023, Deep Decarbonisation Pathways of the Energy System in Times of Unprecedented Uncertainty in the Energy Sector, Energy Policy, Cilt 180, sf. 1-18.
Ripple, W.J. ve diğerleri, 2022, World Scientists’ Warning of a Climate Emergency 2022, BioScience, Cilt 72, Sayı 12, sf. 1149-1155.
Ruddiman, W.F., 2005. How Did Humans First Alter Global Climate, Scientific American, Cilt 292, Sayı 3, pp. 46-53.
Steffen, W. ve diğerleri, 2011, The Anthropocene: From Global Change to Planetary Stewardship, AMBIO, Sayı 40, sf. 739-761.
The Royal Society UK ve US National Academy of Sciences, 2020, Climate Change – Evidence & Causes, 24 sf.
UNEP, 2020, Emissions Gap Report, 101 sf.
Walther, G.-R. ve diğerleri, 2002, Ecological Responses to Recent Climate Change, Nature, c. 416, 28 Mart 2002, sf. 389-395.
Wilson, E.O., 2002, The Future of Life, Vintage Books, 229 sf.
WWF, 2025, Limitimizi Yine Aştık, 23 Temmuz 2025, https://www.wwf.org.tr/?16280/limitimizi-yine-astik#:~:text=Ekolojik%20Ayak%20%C4%B0zi%20kavram%C4%B1n%C4%B1n%20%C3%B6nc%C3%BCs%C3%BC,n%C3%BC%2024%20Temmuz%20olarak%20belirledi.
Yücel, G. ve Kurnaz, L., 2021, Yeni Gerçeğimiz Sürdürülebilirlik, Yeni İnsan Yayınevi, 173 sf.
[1] Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli) 2023’deki 6’ncı değerlendirme dönemi (6AR) sonrasında yeni dönem raporu henüz yayımlanmamıştır.
[2] SSP1, 2100 yılında 1,5°C’nin altında ısınmaya ve 21. yüzyıl boyunca 1,5°C’nin sınırlı aşılmasına yol açan gelecekteki salınım gidişlerinin düşük ucunu temsil eder.
[3] SSP1 dizisinin karşı ucunda yer alan SSP5, gelecekteki salınım senaryolarının çok yüksek ısınma ucunu temsil etmektedir. 2100 ve 2050 yılına kadar var olan düzeylerinin yaklaşık iki katına çıkacak yüksek ve çok yüksek sera gazı salınımları ve CO2 salınımları içeren senaryoları kapsar.
[4] Yazarın, Gazete Bilim’in 10 Mart 2025 tarihli sayısında yayımlanmış olan Jeoloji Tarihinde Büyük Toplu Yok Oluşlar makalesi: https://gazetebilim.com.tr/jeoloji-tarihinde-buyuk-toplu-yok-oluslar/
[5] https://www.energyinst.org/statistical-review
[6] https://www.footprintnetwork.org/our-work/earth-overshoot-day/
[7] https://overshoot.footprintnetwork.org/newsroom/past-earth-overshoot-days/
[8] https://yesilgazete.org/and-daglarinda-kis-ortasinda-sicak-dalgasi/
[9] https://www.noaa.gov/news-release/warmest-arctic-summer-on-record-is-evidence-of-accelerating-climate-change
[10] https://www.ncei.noaa.gov/access/monitoring/monthly-report/global/202413
[11] https://www.ncei.noaa.gov/access/monitoring/monthly-report/global/202513
[12] https://www.climate.copernicus.eu/global-climate-highlights-2025
[13] Gt – Giga ton, 1 milyar tona karşılık gelir.
[14] https://www.climate.copernicus.eu
[15] https://tr.euronews.com/2023/04/16/g-7-bakanlari-komur-santrallerinin-devreden-cikarilmasinda-tarihe-takildi
[16] Düşük Karbon Toplumu hedefinin gerçekleştirilebilir olup olmadığı ayrı bir tartışma, inceleme konusudur. Bu amaçla AB’nin yürürlüğe koyduğu Yeşil Mutabakat, 2050 yılına kadar, net sera gazı salımını sıfırlamak amacıyla doğal kaynak kullanımı olmaksızın büyümeyi hedef göstermektedir. AB’nin belli başlı devletleri dışında bu uygulanabilir bir gerçek midir? Bize, doğal kaynak kullanmadan büyüme için nasıl bir yol ve yöntem önerilir? Yani bu yaklaşımı uygulamamız için önerilen yol olanaklı mıdır ve 30 yıl içinde gerçeğe dönüştürebilir miyiz? Ekonomik ve teknik altlığı dikkate almadan kurulan yaklaşımlar kurgu olarak kalacaktır.
[17] Küresel sera gazı salımlarının % 51’ini elinde tutan 126 ülke benimsenmiş, duyurulmuş ya da oluşmaya başlamış net sıfır salım hedefine sahiptir26. Eğer 2050’ye dek ABD de net sıfır salım hedefini benimserse bu oran % 63’e çıkabilecektir.
[18] https://www.who.int/news-room/fact-sheets/detail/climate-change-and-health
[19] Yazarın, Gazete Bilim’in 22 Şubat 2024 tarihli sayısında yayımlanmış olan İnsanlığın Güvenle Sığınacağı Yer: Dünyamızın Sınırları makalesi: https://gazetebilim.com.tr/insanligin-guvenle-siginacagi-yer-dunyamizin-sinirlari/
[20] https://www.businessinsider.com/examples-of-evolution-happening-right-now-2015-2#a-special-fish-managed-to-beat-the-toxic-pollution-of-new-york-citys-dirtiest-river-9
[21] https://evrimagaci.org/turlesme-8-evrim-devam-ediyor-guncel-turlesme-ve-evrim-ornekleri-161
[22] https://t24.com.tr/yazarlar/gunec-kiyak/marsta-yasam-hayal-mi,54257

