İster monarşist bir Rus dükü veya Osmanlı halefi olsun, ister Türkiye’nin veya Rusya’nın bağrından kopup gelmiş bir devrimci ya da sanatçı; Paris’in yağmuru hepsini aynı soğukla ıslatır.
Aydın Kemirtlek
Küçük ve Ortaylı Hocalarımın Anısına…
Paris… Kimsesizlerin kimsesi, vatansızların acılarını katlayan ikinci vatanı, tarihin tozlu raflarında unutulmuş göçmen dilekçelerinin o devasa, taş kalpli Fransız başkenti. Seine Nehri, bir salyangoz kabuğunda yürüyormuş hissini verdiren Paris sokaklarının altından sessiz bir yılan gibi süzülüp giderken, farklı dillerden ama aynı yaralı kalpten yükselen o kadim feryadı da taşır. Vatanlarını canlarından çok sevenlerin vatan hasretiyle yanıp tutuşmalarının dile geldiği yerdir, her köşesi.
Bir yanda 1917’nin Bolşevik fırtınasından kaçan, omuzlarında hayali apoletleriyle garsonluk ve konsomatrislik yapan Beyaz Ruslar; diğer yanda ataları, Abdülhamit’in zulmünden kaçarak Paris’e sığınmış Namık Kemal’in, Mithat Paşa’nın rövanşını alan Cumhuriyet’in sürgün ettiği, elde avuçta kalan son aile yadigarlarını satarak geçimini zar zor sağlayan son Osmanlılar. Bir yanda KGB kovuşturmalarından bıkıp usanarak kaçan, Sovyetlere Sovyet Polit-bürosu’ndan daha çok inanmış, yeteneklerini üç kuruş paraya Batılı kapitalistlere pazarlamaya çalışan Sovyet çocukları; diğer yanda 12 Mart’ın balyozundan ve 12 Eylül’ün demir pençesinden kurtulup gelen, ne iş olursa yapmaya hazır Anadolu çocukları.
Şimdilerdeyse, tarih tekerrür ediyor: Bir yanda Putin-Zelenski Savaşı’nın gölgesindeki Rusya’dan apar topar kaçıp Montparnasse kafelerine sığınan yeni kuşak Rus aydınları…Öte yanda Türkiye’de Müslümanı müslümanlaştırmaya çalışanlara, kendilerini işsiz ve aşsız bırakanlara inat, kendi bildikleri gibi yaşamayı seçerek “seküler hicretle” Saint Denis’e savrulan genç Türk aydınları… Hepsi aynı duygudaşlık köprüsü üzerinde, ellerinde Nansen pasaportunun hayaletiyle Paris göçmenlik büroları önünde bekleşiyorlar.
Kaybedilmiş cennetin melankolisi: Şimelev’den Necip Fazıl’a
Dostoyevski kahramanları gibi, Paris’in görkemli caddelerinde yürürken bile kendi içlerindeki karanlık zindanlarda yaşayan bu insanlar için bu yeni şehir, bir sığınak değil, buzdan bir saraydır. Rus monarşist yazar İvan Şimelev, Paris’in tavan aralarında kaybettiği “Kutsal Rusya”yı bir cennet bahçesi gibi düşlerken, aslında ruhsal bir açlık çekiyordu.
Bu mistik acı, Necip Fazıl Kısakürek’in Paris sokaklarında hissettiği o metafizik ürpertiyle kardeştir. Zorunlu bir siyasi sürgün olmasa da ruhunun gurbetinde, esrarlı Paris sokaklarında, otel odalarında kıvranan Necip Fazıl, Paris’i bir boşluk olarak görür:
“Sokak katil, sokak dilsiz, sokak bir kör döğüşü / Sokaklarda bir yabancı, sokaklarda bir ölü…”
Onlar için Paris, Büyük Doğu’nun ya da Çarlık Rusyası’nın ihtişamının yanında ruhsuz bir dekorasyondan ibarettir. Şimelev’in kilise çanlarına sığınması ile Türk muhafazakâr aydınının seccadesini bir Paris otel odasına sermesi, aslında aynı yabancı gökyüzü altında ibadet etme telaşıdır. Ruhsuz modern dünyalardan kaçarken inandırıldıkları idealar dünyasının en ufak yansısı, son halife Abdülmecid Efendi gibi sığındıkları bu Batı’nın Kabesinde de yoktur. İnandırıldıkları dünyanın nerede ve nasıl gerçekleşeceği ise meçhuldür.

Bir Rus şairi için Paris, Neva’nın buz gibi sularının özlemidir. Marina Tsvetaeva, 1925’te Paris banliyölerinde yoksullukla boğuşurken şöyle fısıldar:
“Vatan hasreti! Çoktan / İfşa olmuş bir beyhude çaba! / Nerede tamamen yalnız kalacağım / Hiç fark etmez artık bana.”
Tsvetaeva’nın “fark etmez” deyişindeki bu derin keder, yıllar sonra bir başka Paris sürgününde, Abidin Dino’nun fırçasında ve kaleminde hayat bulur. Abidin Dino, sürgünlüğü bir “mutluluk resmi” çizememek değil, o resmi çizecek toprağın kokusundan mahrum kalmak olarak görür. Güzin Dino’ya yazdığı mektuplarda Paris’in görkemli caddeleri değil, Anadolu’nun tozlu yolları parıldar. Onlar için Paris, kaçtıkları bir sığınak değil, içlerindeki yangını söndüremeyen buzdan bir saraydır.
Yeraltından notlar: Yalçın Küçük ve Yılmaz Güney’in öfkesi
Eğer Dostoyevski bugün Paris’te yaşasaydı; muhtemelen Yalçın Küçük’ün o kendine has, aykırı ve entelektüel hiddetiyle ya da Yılmaz Güney’in “Çirkin Kral” lakabına yaraşır o mağrur ve sert bakışıyla karşılaşırdı. Paris, bu isimler için sadece bir şehir değil, vatanın yokluğunda kurulan, gerçek vatanlarının yargılandığı bir mahkemedir.

Bir Fransız sömürgesinde dünyaya gelmiş olsa da Paris’teki sürgün zamanlarında Fransız vatandaşı olmayı reddeden Sovyetolog Yalçın Küçük, Paris kahvelerinde, Rusya tarihine paralel Türkiye’nin tarihini yeniden yazar. Aslında Paris’teki üretkenliği, çalışkanlığıyla tıpkı Bakuninci bir Rus anarşisti gibi “fikirle yaşayan” bir sürgün portresi çizer. “Niçin Türkiye’ye dönmek için can attığını” kendisine soran Fransız gazetecilerine; “Ben bir aydınım. Aydın, yapmamayı yapamayandır. Türümüz sizde tükenmiştir. Bunları yapmaya mahkûmum. Mahkûm olduğum, özgürlüğümdür. Ben döndüğümde, tüm Türkiye ayağa kalkacak…” diye beyanat verir. Tam o sırada, sonradan görme zenginlerin Paris sevdasını gidermek için onlara rehberlik eden, Ruslardan kaçan ailesinin sığındığı Viyana’da dünyaya getirdiği bir başka sürgün İlber Ortaylı, Cafe de Flore önünden geçerken eski günlerin hatırına uzaktan Yalçın Hoca’yı sol yumruğunu kaldırarak selamlar.
Yılmaz Güney ise, Père Lachaise’e doğru yürürken, arkasında sadece filmlerini değil, Anadolu’nun tozlu yollarının hıncını da taşır. O, Paris’in parıltısına hiçbir zaman teslim olmamış, kalbiyle hep Siverek’te kalmıştır. Onların yaşadığı, tam da Çehov’un karakterlerindeki “burada ama aslında orada olma” halidir.
Fırçanın ve şişenin ucundaki vatan: Fikret Mualla ve Soutine
Sürgünlük, bazen bir renk damlasında, bazen de bir kadeh votkada boğulmaktır. Fikret Mualla, Paris’in arka sokaklarında, akıl hastaneleri ve ucuz pansiyonlar arasında savrulurken, aslında vatansızlığın en saf resmini çiziyordu. Onun hırçın fırçası, Rus ressam Soutine’in o çarpık ve kanayan çizgileriyle aynı kuyuya bakar.
Her ikisi de vatanlarını yanlarında götürememiş; onu bir imgeye, bir kelimeye hapsetmişlerdir. Mualla için Paris, kaçtığı bir cehennem; Rus mülteciler için ise taksi şoförlüğü yaparak geçindikleri, cennetten düşülmüş ve ne kadar bekleneceği belirsiz son bir duraktır. Nobel ödüllü Bunin’in o aristokratik kibriyle söylediği şu söz, hepsinin ortak anayasasıdır:
“Bize her şeyi kaybettirdiler ama ruhumuzu asla.”
Yeni bir dalga: Savaştan kaçanlar ve bitmeyen döngü
Bugün Gare du Nord’da trenden inen genç bir Rus yazar, 1920’lerin Nansen belgeli dedesiyle aynı soğuk rüzgârı iliklerinde hissediyor. Zelenski-Putin Savaşı sonrası Paris’e sığınanlar, tıpkı 12 Eylül mültecileri gibi, yarım kalan devrimlerin ve kaybedilen bir geleceğin yasını tutuyorlar.
Seine Nehri, kâh İgor Stravinski’nin ve Ahmet Kaya’nın besteleri gibi durgun, hüzünlü; kâh, Prokofiev’in ve Yorum’un besteleri gibi hırçın, coşkun akmaya devam ediyor. Sularında bazen bir Rus halk şarkısının hüzünlü melodisi, bazen de bir Anadolu bozlağının yanık tınısı birbirine karışıyor. Nuriyev’in dansıyla sahnelerine Ufa Nehri semalarındaki bir turnanın süzülüşünü, Türk ülkücülerin teptikleri horonla sokaklarına Karadeniz’in hırçın dalgalarını taşıdıkları Paris; dünyanın tüm sürgünlerini iki yüz yıldır inandırdığı ve aslında kendisinde olmayan özgürlük, eşitlik, adalet çağrısıyla davet etmeye devam ediyor.

Sürgünlük, dili farklı olsa da acısı evrensel olan tek ülkedir ve Paris, bu ülkenin ebedi başkentidir.
Sonuçta; ister monarşist bir Rus dükü veya Osmanlı halefi olsun, ister Türkiye’nin veya Rusya’nın bağrından kopup gelmiş bir devrimci ya da sanatçı; Paris’in yağmuru hepsini aynı soğukla ıslatır. Biri kılıcını duvara asmış eski bir imparatorluğu özler, diğeri ise göklerdeki ay yıldızı veya hürriyeti… Hepsi, puslu Paris akşamlarının sıkıntısını dindirmek için hüzünle baktıkları Seine Nehri’nin ulaşmaya çalıştığı denizlerin, bir gün kendilerini de anavatanlarına kavuşturmasını dileyerek, farklı dillerde ortak şarkılar söylerler. Ne de olsa vatan, ayağını bastığın yer değil, kalbinin attığı yerdir. Ve Paris, kalbi başka yerde atanların, “vatan hasretini bir hırka gibi sırtında taşıyanların” şehridir.

