Gerçekten bilime güvenme sebebimiz Oreskes’in iddia ettiği gerekçelere mi dayanmalıdır? Yoksa bilimin daha başka hususiyetleri mi mevcut?
2020 yılında Koronavirüs Pandemisi’nin dünya geneline yayılması ile beraber aşılar ve aşı şirketlerinin güvenilirliği kamuoyunda tartışılmıştır. Her ne kadar bu konular daha önce tartışılsa da pandemideki aciliyet, meseleyi merkezi bir noktaya taşımıştır. Bunun yanı sıra küresel ısınmanın gerçekliği, anti-depresanların etkisi veya evrimin var olup olmadığı gibi sorular da uzman olsun ya da olmasın bütün kesimlerin hakkında fikir belirtebileceği bir hal almıştır.
Hem Dünya hem de Türkiye kamuoyunda bunlar tartışılırken Harvard Üniversitesi profesörlerinden Naomi Oreskes’in “Bilime Neden Güvenmeliyiz?” adlı çalışması 2023 yılında Utku Umut Bulsun ve Taner Gezer tarafından Türkçeye kazandırıldı. Kitap, pandemi başlamadan bir sene önce 2019’da yazıldı. Buna karşın Pandemi Dönemi’nde gerçekleşen tartışmalara da cevap niteliğinde bölümler var.
Kitabın başlığında Prof. Oreskes, bilime güvenmemiz gerektiğini okura baştan söylüyor zaten. Bense bu kısa yazıda daha temkinli bir başlık attım. Ancak sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Evet! Bilime güvenmeliyiz.
Gerçekten bilime güvenme sebebimiz Oreskes’in iddia ettiği gerekçelere mi dayanmalıdır? Yoksa bilimin daha başka hususiyetleri mi mevcut? Prof. Oreskes’in görüşleri uzlaşımcı bilim yaklaşımının bir uzantısı gibi görünüyor. Çünkü ona göre “bilimsel bilgi temel itibariyle karşılıklı mutabakata dayanır. Bilim konusunda gösterilen bu mutabakat anlayışı mevcut güven krizini aşmamıza yardımcı olabilir (s. 31)”.

Oreskes, yine ilerleyen sayfalarda (s. 64) bilime hangi temelde güvenebiliriz sorusunun cevabını “onun dünyaya olan ilgisinde” ve “sosyal karakterinde” aranması gerektiğini veriyor. Burada özellikle eğitimli uzmanlara olan güveni ön plana çıkarıyor. Bilimin sosyal karakterinin nesnellik yaklaşımına, dolayısıyla da ona güven duymamıza zemin hazırladığı görüşünü savunuyor. Bilimin ilerlediği fikrini de Auguste Comte’dan (1798-1857) ödünç aldığı birtakım düşüncelerle ifade ediyor.
Prof. Oreskes, güvenilir bilgi üretmek için beş adet tema olduğunu ifade eder. Bunlar 1- Mutabakat, 2- Yöntem, 3- Kanıt, 4- Değerler ve 5- Alçakgönüllülük. Ona göre eğitimli uzman bilim insanları özellikle de çeşitli topluluklara mensup olan homojen olmayan topluluklardan oluşuyorlarsa, hemfikir oldukları iddialar bilimsel olgulardır ve uzmanların mutabakata vardıkları hususlarda onlara güven duymalıyız. Çünkü bu toplulukların kendi muhalefetini de içinde barındırdığını ve yine muhalefetin de son derece bilinçli olduğunu iddia eder (s. 132).
Prof. Oreskes, güvenilir bilgi üretmek için beş adet tema olduğunu ifade eder. Bunlar 1- Mutabakat, 2- Yöntem, 3- Kanıt, 4- Değerler ve 5- Alçakgönüllülük.
İkinci tema olan yöntem konusunda Oreskes plüralist bir yaklaşım sergileyerek tek bir yönteme odaklanmanın bir tür fetiş olduğunu ifade eder (s. 137). Tümevarım, tümdengelim, istatistik, deney ve gözlem bilgi edinmek için farklı biçimlerde kullanılabilir.
Oreskes’e göre üçüncü tema kanıttır. Bilimsel teoriler kanıtlara dayanmalıdır. Değerler ise bazen çeşitlilik katabilir. Buna örnek olarak da sosyalist bilim insanlarının değerlerinden dolayı öjeniye karşı getirdikleri eleştirilerin, öjeninin reddi için bir dayanak noktası olduğunu verir. Son tema olarak bilimin alçak gönüllüğü teorilerinin her zaman yanlış olabileceğini akılda tutmasıyla gerçekleştiğini ifade eder.
Klasik bilim yorumlarında genellikle bilimin ve bilim insanlarının değer-tarafsızlığı nesnelliğin bir ölçütü olarak görülür. Ancak Oreskes’e göre bilim insanlarının değerden muaf olması düşünülemez. Hatta yukarıdaki örnekte değerler, bazen bilim için gerekli bile olabilir.
Oreskes’in uzlaşımcılığa kayan bilim anlayışı yol gösterici argümanlar ortaya koymaktadır. Onun bilime güvenme sebepleri bilimin sosyal ve mutabakata dayalı yapısından gelmektedir. Uzlaşımcı bilim yaklaşımının kurucularından Fransız düşünür ve matematikçi Henri Poincaré (1854-1912) de uzlaşımların keyfî olmadığını, kusurlu olsalar dahi deneylerin varlığının uzlaşıların haklı olmasına yeterli olduğunu ifade etmektedir (Bilim ve Hipotez, 125). Bu, Oreskes’in başvurduğu kanıt nosyonuna tekabül eder.
Bilim Akademisi üyesi Gürol Irzık, Oreskes’in eksik bıraktığı bazı noktaları açıklamıştır.[1] Burada özellikle epistemik denetimin önemine dikkat çekmiştir.
Bilime güven duymamızda, konularında uzmanlaşmış kişilerin mutabakatı önemlidir. Hatta Irzık’ın ifade ettiği gibi sosyo-epistemik denetim modern bilim için elzemdir de. Ancak Oreskes’in iddia ettiği gibi mutabakatı temele alıp “kanıt”ı ikinci sıraya koymak biraz problemli görünüyor.
Bilimin güvenilirliğinin temeline uzman mutabakatını koymak, bilim tarihindeki bazı gelişmeleri açıklamaya yetmiyor. Bilim tarihinde iyi bilinen yer merkezlilik – güneş merkezlilik tartışması veya atomculuğun kabulü meselesi buna misal olarak verilebilir. Malum olduğu üzere Sisamlı Aristarkos MÖ III. yüzyılda güneş merkezli bir evren modeli önermiştir. Buna karşın bilginler topluluğu uzunca bir süre -yaklaşık iki bin yıl- yer merkezli evren modelinin geçerli olduğu hususunda mutabık kalmışlardır. Şüphesiz o zaman zarfında bu modeli eleştirenler de vardı. Ama sesleri cılızdı ve temel görüşü değiştirecek güçte değillerdi.

1543’te Kopernik’in devrimci sonuçlar doğuran kitabı Göksel Kürelerin Devinimi Üzerine’yi yayımlaması doğa anlayışımızın değişmesinde önemli bir rol oynadı. Bunu takip eden 150 yılda güneş merkezli evren anlayışı, Kuhn’un deyişiyle yeni paradigma haline geldi. Bilginler topluluğu bu mutabakata vardı. Onları bu mutabakata götüren pek çok sebep sayılabilir. Bunların bir kısmı şüphesiz sosyal ve iktisadi meselelerle ilgilidir. Ancak önemli bir kısmı da bilimin içsel gelişmeleri ile alakalıdır. Herhalde Galileo, Kepler ve Newton’un Kopernik’i destekleyen kanıtları olmasaydı bu mutabakatın sağlanması güç olurdu. Hatta bu mutabakatın ya da uzlaşımın sağlanmasında teknik gelişmelerin rolü de inkâr edilemez. Galileo’nun teleskobu kullanması diğer bilim insanlarını ikna etmekte hayli yardımcı olmuştur. Aynı durum atomcu teori için de geçerlidir. Antik dönemlerden beri hem Grek hem de İslam uygarlıklarında atom teorisini savunan hatırı sayılır sayıda düşünür mevcuttu. XIX. yüzyılın başında Dalton’la başlayan bilimsel atom görüşü, 1897’de elektronun keşfini mümkün kılan teknolojik gelişmelerle atomculuk üzerindeki mutabakat güçlenmeye başlamıştır. Eter üzerindeki mutabakatı da yine bir deney, Michelson-Morley Deneyi yıkmıştır.
Mutabakatları mümkün kılan şey deneysel ve gözlemsel kanıtların varlığıdır. Bunu mümkün kılan şeyse dış dünyanın bizden yani özneden bağımsız varlığını kabul etmektir.
Tekniğin gelişmesi bilimsel mutabakatların değişiminde önemli roller üstlenmiştir. Yani mutabakatları mümkün kılan şey deneysel ve gözlemsel kanıtların varlığıdır. Bunu mümkün kılan şeyse dış dünyanın bizden yani özneden bağımsız varlığını kabul etmektir. Bu varsayım deney ve gözlemin doğayı anlamaktaki rolünü açıklayabilir. Diğer türlü sosyal epistemolojik bilim yaklaşımları bilimin nesnel yönünü ıskalamaktadır.
Kaynaklar
Naomi Oreskes, Bilime Neden Güvenmeliyiz?, çev. Utku Umut Bulsun ve Taner Gezer, Optimist Yay: 2023
[1] https://sarkac.org/2020/08/bilime-neden-guvenmeliyiz/#:~:text=A%C3%A7%C4%B1kt%C4%B1r%20ki%20uydurma%20verilere%20dayanan,dolay%C4%B1s%C4%B1yla%20bilime%20g%C3%BCven%20i%C3%A7in%20elzemdir.

