İnsan evrimi tartışmaları genellikle geriye dönük olarak yapılmaktadır. Ancak teknoloji ve kültür sürekli değişirken, genlerimiz de oldukları gibi kalmayacaktır.
Yazan: Nicholas R. Longrich
Çeviren: Okan Nurettin Okur
İnsan, 4 milyar yıllık evrim sürecinin beklenmedik bir sonucudur. Archean denizlerinde kendi kendini kopyalayan moleküllerden Kambriyen derinliklerindeki gözsüz balıklara, sonrasında karanlıkta dinozorların arasında koşuşturan memelilere ve son olarak beklenmedik bir şekilde bugünkü halimize gelinceye kadar gelişen evrimsel süreç, hepimizi farklı yollarla şekillendirmiştir.
Bu süreçte organizmalarda oluşan genetik çeşitlilikler bazen canlının ölümüne bazen çevresine daha iyi uyum sağlamasına neden olmuştur. Dolayısıyla bu genler seçilmiş ve nesiller boyunca daha çok aktarılmıştır. Seçili genlerin aktarılması yeni genetik değişiklikleri takip etmiş, bu süreç milyarlarca nesil boyunca tekrarlanmıştır. Sonunda bugünkü halimizle, Homo sapiens’ler ortaya çıkmıştır.
Fakat bu, hikâyenin sonu değildir. Evrim bizimle bitmeyecek, hatta belki de her zamankinden daha hızlı ilerleyecektir. Peki insan türü, önümüzdeki 10.000 yıl içinde yaşanabilecek bir iklim krizinden ya da asteroit çarpmasından sağ çıkmayı başarabilirse, şu anda olduğumuzdan daha gelişmiş bir türe doğru evrimleşebilir mi?
Geleceği tahmin etmek imkânsızdır, çünkü Dünya muhtemelen hayal edemeyeceğimiz şekilde değişmektedir. Ancak bilinçli tahminler yapmak mümkündür. Paradoksal olarak, geleceği tahmin etmenin en iyi yolu geçmişe bakmak ve geçmiş eğilimlerin devam edeceğini varsaymaktır. Bu, geleceğimizle ilgili bazı şaşırtıcı tahminlerde bulunmamıza imkân sağlayacaktır. Mesela gelecekte daha uzun yaşamamız, daha uzun boylu ve daha hafif olmamız muhtemeldir.
Ayrıca daha az agresif ve daha uyumlu olmanın yanı sıra beyinlerimiz de daha küçük olacaktır. Yani gelecekte Golden Retriever’lar gibi arkadaş canlısı ve neşeli olabiliriz. Bütün bunların neden muhtemel olduğunu ise ancak biyoloji sayesinde açıklayabiliriz.
Peki insan türü, önümüzdeki 10.000 yıl içinde yaşanabilecek bir iklim krizinden ya da asteroit çarpmasından sağ çıkmayı başarabilirse, şu anda olduğumuzdan daha gelişmiş bir türe doğru evrimleşebilir mi?
Doğal seçilim devam ediyor mu?
Bazı bilim insanları uygarlığın yükselişinin doğal seçilimi sona erdirdiğini savunur. Geçmişte hâkim olan seçici faktörlerin (yırtıcı hayvanlar, kıtlık, veba, savaş) büyük ölçüde ortadan kaybolduğu bir gerçektir. Çünkü açlık ve kıtlıklar; yüksek verimli mahsuller, gübreler ve aile planlaması sayesinde büyük ölçüde sona ermiştir.
Bunun yanı sıra nükleer silahlara sahip modern ordulara rağmen şiddet ve savaş her zamankinden daha az yaygındır. Karanlıkta bizi avlayan aslanlar, kurtlar ve kılıç dişli kedilerin nesli tükenmek üzeredir; milyonlarca insanı öldüren çiçek hastalığı, kara ölüm (veba), kolera gibi hastalıklar ise aşılar, antibiyotikler ve temiz su ile kontrol altına alınmış durumdadır. Ancak evrim hâlâ devam etmektedir!
Evrim, en uygun olanın hayatta kalmasından ziyade en uygun olanın üremesi ve çoğalmasıyla ilgilidir. Bugün doğanın bizi öldürme olasılığı daha düşük olsa bile yine de eş bulmamız ve çocuk yetiştirmemiz gerekmekte, dolayısıyla cinsel seçilim artık evrimimizde daha büyük bir rol oynamaktadır. Eğer doğa artık evrimimizi kontrol etmiyorsa, yarattığımız doğal olmayan çevre (kültür, teknoloji, şehirler), buzul çağında karşılaştığımızdan çok daha farklı ve yeni seçici baskılar üretiyor demektir.

Modern dünyaya uyum sağlama sürecimiz ise çoktan başlamış durumdadır. Örneğin diyetlerimiz tahıl ve süt ürünlerini içerecek şekilde değiştikçe, nişasta ve sütü sindirmemize yardımcı olacak genler gelişmiştir. Kalabalık şehirler hastalıkların yayılması için koşullar yarattığında, hastalıklara karşı direnç geliştiren mutasyonlar yayılmış ve bazı nedenlerden dolayı beyinlerimiz küçülmüştür. Böylece doğal olmayan ortamlar, doğal olmayan seçilimler yaratmıştır.
Bu evrimsel yolculuğun nereye doğru ilerleyeceğini tahmin etmek içinse geçmişe, son 6 milyon yıllık evrimsel eğilimlere bakmak gerekmektedir. Tarım ve uygarlığın gelişmesinden sonra, özellikle son 10.000 yılda ortaya çıkan bazı eğilimler gelecekte de varlığını sürdürecektir.
Ayrıca ölüm oranlarının azalması gibi yeni seçici baskılarla da karşı karşıya kalınacaktır. Geçmişi incelemek burada işe yaramasa da diğer türlerin benzer baskılara nasıl tepki verdiğini görmek, bize bir bakış açısı sunabilir. Bu noktada evcil hayvanlardaki evrim, konuyla alakalı olabilir. Çünkü insanın bir tür evcilleştirilmiş maymuna dönüştüğü bir gerçektir, fakat ilginçtir ki kendi kendini evcilleştiren bir maymun.
Bu yaklaşımı sürekli olmasa da bazı tahminlerde bulunmak için kullanacağım. Yani spekülasyon yapacağım.
Ömrün uzaması
İnsanların çok daha uzun yaşayacak şekilde evrimleşeceği neredeyse kesindir. Yaşam döngülerimiz yırtıcı hayvanların ve diğer tehditlerin bizi öldürme olasılıklarına bağlı olarak gelişmektedir. Ölüm oranları yüksek olduğunda hayvanlar ya genç yaşta üremek zorunda kalmakta ya da hiç üreyememektedir. Ayrıca yaşlanmayı veya kanseri önleyen mutasyonların evrimleşmesinin de hiçbir avantajı yoktur, çünkü bunların gerçekleştiği organizma bunlardan fayda sağlayacak kadar uzun yaşamayacaktır.
Ölüm oranları düşük olduğunda ise tam tersi geçerlidir. Cinsel olgunluğa erişmenin mümkün olduğunca geç gerçekleşmesi canlıya avantaj sağlayacaktır. Ömür ve doğurganlık dönemini uzatan, üremek için daha fazla zaman tanıyan adaptasyonlara sahip olmak da faydalıdır. Bu nedenle az sayıda avcısı olan hayvanlar (adalarda, derin okyanuslarda yaşayan ya da devasa büyüklükte hayvanlar) daha uzun ömürlüdür. Grönland köpekbalıkları, Galapagos kaplumbağaları ve balinalar geç olgunlaşmakta ve yüzyıllarca yaşayabilmektedirler.
Genlerimizin ortalama bir insanın 100 yıl veya daha fazla yaşamasına olanak sağlayacak kadar evrimleşebileceğini düşünmek için haklı nedenlerimiz var.
Üstelik medeniyetten önce bile insanlar düşük ölüm oranı ve uzun yaşam açısından maymunlar arasında benzersizdi. Örneğin mızrak ve yaylarla silahlanmış avcı-toplayıcılar yırtıcı hayvanlara karşı savunma yapabiliyordu. Yiyecek paylaşımı açlığı önlediğinde cinsel olgunluğa ve 70 yıla varan uzun yaşam sürelerine sahip oldular. Yine de çocuk ölüm oranı yüksekti. Bir çocuğun 15 yaşına gelene kadar hayatta kalma ihtimali yarı yarıyaydı. Ortalama yaşam beklentisi ise sadece 35 yıldı. Medeniyetin yükselişinden sonra bile çocuk ölümleri 19. yüzyıla kadar yüksek seyrederken, salgın hastalıklar ve kıtlıklar nedeniyle ortalama yaşam süresi 30 yıla kadar düşmüştü.
Daha sonra, son iki yüzyılda daha iyi beslenme, ilaç ve hijyen; gelişmiş ülkelerde genç ölüm oranlarını %1’in altına düşürdü. Yaşam beklentisi dünya çapında 70 yıla, gelişmiş ülkelerde ise 80 yıla çıktı. Bu artışlar evrimden değil, sağlık hizmetlerinin iyileşmesinden kaynaklanıyordu; ancak bunlar, evrimin yaşam süresini uzatmasına zemin hazırlamıştı. Böylece erken üremeye gerek kalmamıştı. Aksine bir meslek edinmek için gereken ve yıllar süren eğitim bunu ertelemeyi teşvik ediyordu. Yaşam beklentimiz iki katına çıktığı için yaşam süresini ve çocuk doğurma yıllarını uzatacak adaptasyonlar avantajlı hale gelmişti.
Son olarak giderek daha fazla insanın 100, hatta 110 yıla kadar (rekor 122 yıl) yaşadığı göz önüne alındığında, genlerimizin ortalama bir insanın 100 yıl veya daha fazla yaşamasına olanak sağlayacak kadar evrimleşebileceğini düşünmek için haklı nedenlerimiz var.
Büyüklük ve güç
Hayvanlar genellikle zamanla daha büyük boyutlara evrimleşir. Bu tiranozorlar, balinalar, atlar ve homininler dâhil olmak üzere primatlarda görülen bir eğilimdir. Australopithecus afarensis ve Homo habilis gibi ilk homininler küçüktür ve 120 ila 150 cm boyundadır. Daha sonra ortaya çıkan homininlerin (Homo erectus, Neandertaller, Homo sapiens) boyları ise daha uzundur. Kısmen gelişmiş beslenmenin etkisiyle tarihi zamanlarda boylarımız uzamaya devam etmiştir.
Neden bu kadar büyüdüğümüz üzerine çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Örneğin ölüm oranı vücut büyüklüğünün evrimini yönlendirebilir; çünkü büyüme zaman alır; dolayısıyla daha uzun ömür, büyümek için daha fazla zaman anlamına gelmektedir. Ancak insan dişilerinin geneli de çiftleşmek için uzun boylu erkekleri tercih etmektedir. Yani hem düşük ölüm oranı hem de cinsel tercihler muhtemelen insanların boyunun uzamasına neden olmaktadır.
Geçtiğimiz 2 milyon yılda kaba kuvvete daha az, aletlere ve silahlara ise daha çok güvendiğimiz için iskeletlerimiz daha hafif bir yapıya kavuşmuştur. Çiftçilik bizi yerleşik hayata zorladıkça hayatlarımız daha hareketsiz hale gelmiş, dolayısıyla kemik yoğunluğumuz azalmıştır. Masaların, klavyelerin ve direksiyonların başında daha fazla zaman geçirdikçe bu değişim muhtemelen devam edecektir. Diğer maymunlara kıyasla özellikle üst vücudumuzda kas miktarı azalmıştır. Bu değişim de muhtemelen devam edecektir. Çünkü atalarımız antilop avlamak; kök ve meyve toplamak, tarlaları işleyip biçmek için kaslara ihtiyaç duysa da modern insanlar olarak bizlerin böyle bir zorunluluğu yoktur.

Modern işler artık daha fazla insanla, kelime ve kodla çalışmayı; yani kas değil beyin gücünü gerektirmektedir. Çiftçiler, balıkçılar ve oduncular gibi ağır işçiler için bile traktör, hidrolik ve motorlu testere gibi makineler artık işin büyük bir kısmını üstlenmektedir. Fiziksel güce olan ihtiyaç azaldıkça kaslarımız küçülmeye devam edecektir.
Çenelerimiz ve dişlerimiz de değişmiş, ilk zamanlarda bitki yiyen homininlerin lifli sebzeleri öğütmek için büyük azı dişleri ve alt çeneleri varken et yemeye ve yemek pişirmeye başladığımızda çene ve dişlerimiz küçülmüştür. Modern işlenmiş yiyecekler daha da az çiğnemeye ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle çeneler küçülmeye devam edecek ve muhtemelen yirmilik dişlerimiz zamanla kaybolacaktır.
Güzellik
İnsanlar 100.000 yıl önce Afrika’yı terk ettikten sonra birbirlerinden uzak kabileler kurmuştur. Çöller, okyanuslar, dağlar, buzullar ve uçsuz bucaksız mesafeler nedeniyle birbirlerinden izole olmuşlardır. Dünyanın çeşitli yerlerinde farklı seçici baskılar (farklı iklimler, yaşam tarzları ve güzellik standartları) görünümümüzün farklı şekillerde gelişmesine yol açmıştır. Böylelikle kabileler kendilerine özgü ten rengi, göz, saç ve yüz özellikleri geliştirmiştir.
Medeniyetin yükselişi ve yeni teknolojilerle birlikte bu nüfuslar yeniden birbirine bağlanmıştır. Fetih savaşları, imparatorluk kurma, sömürgeleştirme ve ticaret popülasyonları değiştirmiş ve melezleştirmiştir. Bugün karayolu, demiryolu ve uçaklar bütün dünyayı birbirine bağlamaktadır.
Atalarımız bir insana rastlamak için 40 mil yürüyordu, bizse giderek Dünya çapında tek bir nüfus haline geliyoruz. Bu durum muhtemelen açık kahverengi tenli, koyu saçlı, Afro-Avrupa-Avustralya-Amerika-Asyalılardan oluşan, ten renkleri ve yüz özellikleri küresel ortalamaya yaklaşan melezlerden oluşan bir dünya yaratacaktır.
Atalarımız bir insana rastlamak için 40 mil yürüyordu, bizse giderek Dünya çapında tek bir nüfus haline geliyoruz.
Cinsel seçilim ise görünümümüzün evrimini daha da hızlandıracaktır. Doğal seçilimin birçok mekanizması artık işlemediği için eş seçimi bu değişimde daha büyük bir rol oynayacaktır. İnsanlar daha “çekici” fakat daha sıradan olacaktır. Küreselleşen medya böylece güzellik standartları yaratarak tüm insanları tek bir ideale doğru yönlendirecektir.
Zekâ ve kişilik
Son olarak, en belirgin insani özelliğimiz olan beyinlerimiz ve zihinlerimiz, belki de çarpıcı biçimde gelişecektir. Geçtiğimiz 6 milyon yıl içinde homininlerin beyin büyüklüğü kabaca üç katına çıkmıştır. Bu da büyük beyinlerin seçilimini akla getirmektedir. Bu eğilimin devam etmesi kaçınılmaz gibi görünse de muhtemelen devam etmeyecektir. Bizim ve diğer birçok hayvanın beyinleri küçülmektedir. Avrupa’da beyin büyüklüğü 10.000-20.000 yıl önce, biz çiftçiliği icat etmeden hemen önce zirveye ulaşmıştır.
Modern insanların beyinleri eski atalarımızdan, hatta Orta Çağ insanlarından daha küçüktür. Bunun nedeni kesin olmamakla beraber, çiftçiliğe geçişimizle değişen beslenme alışkanlıklarımız, özellikle yağ ve protein ağırlıklı beslenmenin zorlaşmasıdır. Beyin aynı zamanda enerji açısından da son derece mâliyetlidir ve günlük toplam kalorimizin yaklaşık %20’sini tek başına tüketir. Yani kıtlığın sık yaşandığı tarım toplumlarında büyük bir beyin insanlara yük olmaktadır.
Evet, belki avcı-toplayıcı yaşamı çiftçiliğin gerektirmediği kadar zorludur. Medeni bir toplumda aslanları ve antilopları alt etmenize ya da 1000 mil karelik alandaki her meyve ağacını ve su birikintisini ezberlemenize gerek yoktur. Yay ve mızrak kullanmak ise ince motor kontrolü, koordinasyon, hayvanları ve yörüngeleri takip etme yeteneğini gerektirir; belki de avlanmayı bıraktığımızda beynimizin bu şeyler için kullanılan kısımları küçülmüştür.
Belki de belirli konularda uzmanlaşan insanlardan oluşan geniş bir toplumda yaşamak, her konuda uzman insanlardan oluşan bir kabilede yaşamaktan daha az beyin gücü gerektirmektedir. Taş devri insanları; avlanma, iz sürme, bitki toplama, bitkisel ilaçlar ve zehirler, aletler yapma, savaş, müzik gibi pek çok beceride ustalaşmıştır. Modern insanlar olarak bizler ise iş bölümü sayesinde geniş sosyal ağların bir parçası olarak daha az sayıda fakat daha uzmanlaşmış roller üstleniriz. Medeniyette, bir işte uzmanlaşır, sonra diğer her şey için başkalarına güveniriz.
Bununla birlikte, beyin büyüklüğü her şey değildir: Fillerin beyinleri bizden daha büyüktür ve Einstein’ın beyni ortalamadan daha küçüktür. Neandertallerin beyni bizimkine benzerdir ancak beynin daha büyük bir kısmı görme ve vücudun kontrolüne ayrılmıştır, bu da dil ve alet kullanımı gibi şeyler için daha az kapasiteye işaret etmektedir. Dolayısıyla beyin kütlesi kaybının genel zekâyı ne kadar etkilediği belirsizdir.

Bazı yeteneklerimizi kaybederken modern yaşamla daha alakalı olanları geliştirmiş olmamız da muhtemeldir. Modern dünyada daha az sayıdaki daha küçük nöronlarla işlem gücümüzü korumamız mümkündür. Yine de gri maddenin kayıp %10’unun ne işe yaradığı konusunda tartışmalar sürmektedir.
İlginçtir ki evcil hayvanlar da zamanla daha küçük beyinler geliştirmiştir. Koyunlar evcilleştirildikten sonra beyin kütlelerinin %24’ünü, inekler %26’sını; köpekler %30’unu kaybetmiştir. Bu da rahatsız edici bir olasılığı gündeme getirmektedir: Belki evcilleştirilmiş bir hayvan gibi pasif bir şekilde akışa uymaya istekli olmak (hatta belki daha az düşünmek), onlar için olduğu gibi bizim için de yeni bir normdur.
Diğer özelliklerimizin yanında muhakkak kişiliklerimiz de gelişiyor olmalıdır. Örneğin avcı-toplayıcıların yaşamları saldırganlığı gerektirmektedir. Büyük hayvanlar avlamak, eş ve çocuklar için ölmek, komşu kabilelerle savaşmak gibi… Bugün ise etleri marketten alıyor, anlaşmazlıkları çözmek için polise ve mahkemelere başvuruyoruz. Savaş ortadan kalkmamış olsa da nüfusa oranla tarihin herhangi bir döneminde olduğundan daha az sayıda ölüme neden oluyor. Artık uyumsuz bir özellik olan saldırganlık ortadan kalkıyor gibi görünüyor.
Değişen sosyal kalıplar kişilikleri de değiştirebilir. İnsanlar diğer maymunlara göre çok daha büyük gruplar halinde yaşamış ve avcı-toplayıcılardan oluşan yaklaşık 1000 kişilik kabileler oluşturmuştur. Ancak günümüz dünyasında milyonlarca insanın yaşadığı büyük şehirlerde yaşıyorlar. Avcı-toplayıcı iken ilişkilerimiz zorunlu olarak daha sınırlıydı ve çoğu zaman ömür boyu sürüyordu. Artık iş için sık sık hareket eden ve bu süreçte çoğu geçici ve giderek sanallaşan, binlerce ilişki kuran insan denizinde yaşıyoruz. Bu da bizi daha dışa dönük, açık ve hoşgörülü olmaya yöneltiyor. Ancak bu kadar geniş bir sosyal ağda gezinmek, kendimizi bunlara uyarlamaya, yani daha konformist olmaya da mecbur bırakıyor.
Herkes bu varoluşa psikolojik olarak iyi uyum sağlayamadı. İçgüdülerimiz, arzularımız ve korkularımız büyük ölçüde, aileleri için avlanma ve yiyecek aramada, komşularıyla savaşmada ve karanlıkta ata ruhlarına dua etmede anlam bulan taş devri atalarımıza ait. Modern toplum, maddi ihtiyaçlarımızı iyi karşılıyor; ancak ilkel mağara adamı beyinlerimizin psikolojik ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalıyor. Belki de bu yüzden giderek artan sayıda insan yalnızlık, kaygı ve depresyon gibi psikolojik sorunlar yaşıyor.
Bunların bir kısmı, bu durumlarla başa çıkmak için alkole ve diğer maddelere başvuruyor. Elbette bunun bir bedeli var. Pek çok büyük dâhinin kendi “şeytanları” vardı: Abraham Lincoln ve Winston Churchill gibi liderler, Isaac Newton ve Charles Darwin gibi bilim insanları ve Herman Melville ve Emily Dickinson gibi sanatçılar depresyonla mücadele ettiler. Virginia Woolf, Vincent Van Gogh ve Kurt Cobain kendi hayatına son verdi. Billy Holliday, Jimi Hendrix ve Jack Kerouac gibi diğerleri ise madde bağımlılığı yüzünden harap oldular.
Abraham Lincoln ve Winston Churchill gibi liderler, Isaac Newton ve Charles Darwin gibi bilim insanları ve Herman Melville ve Emily Dickinson gibi sanatçılar depresyonla mücadele ettiler.
Sorunlu zihinlerin gen havuzundan uzaklaştırılacağı rahatsız edici bir düşüncedir. Çünkü bunun bedeli potansiyel olarak ileri görüşlü liderler, büyük yazarlar, sanatçılar ve müzisyenler yaratan kıvılcımın ortadan kalkması demektir. Geleceğin insanları daha iyi uyum sağlayabilir; ancak onlarla parti yapmak daha az eğlenceli ve bilimsel bir devrim başlatma olasılıkları daha düşüktür; yani gelecek istikrarlı, mutlu ve sıkıcı olabilir.
Yeni türler?
Bir zamanlar dokuz insan türü vardı, şimdi sadece biz varız. Peki yeni insan türleri evrimleşebilir mi? Bunun gerçekleşebilmesi için farklı seçici baskılara maruz kalan izole popülasyonlara ihtiyacımız var. Mesafeler artık bizi izole etmiyor ama üreme izolasyonu teorik olarak seçici çiftleşmeyle sağlanabilir. İnsanlar kültürel olarak ayrışmış olsaydı (din, sınıf, kast ve hatta siyasete dayalı olarak evlenirlerse) farklı popülasyonlar, hatta türler bile evrimleşebilirdi.
Zaman Makinesi romanında bilimkurgu yazarı H.G. Wells, sınıfın farklı türler yarattığı bir gelecek öngörür. Üst sınıflar güzel ama işe yaramaz Eloi’lere dönüşür ve çalışan sınıflar, Eloi’ye isyan edip köleleştirilen çirkin, yer altı Morlock’larına dönüşür. Geçmişte din ve yaşam tarzı bazen Yahudi ve çingene popülasyonlarında görüldüğü gibi genetik olarak farklı gruplar oluşturmuştur. Bugün siyaset de bizi bölmektedir, peki siyaset bizi genetik olarak da bölebilir mi?
Sonuçta liberaller artık liberallere, muhafazakârlar da muhafazakârlara yakın olmaya yöneliyor; sol görüşe sahip pek çok kişi Trump destekçileriyle birlikte olmuyor ve bunun tam tersi de geçerli.
Peki bu durum, içgüdüsel olarak farklı görüşlere sahip iki tür yaratabilir mi? Muhtemelen hayır. Yine de kültür bizi böldüğü ölçüde, farklı insanlar da evrimi farklı şekillerde yönlendirebilir. Kültürler daha çeşitli hale gelirse, insanın genetik çeşitliliğini koruyabilir ve arttırabilir.
Tuhaf yeni olasılıklar
Şu ana kadar çoğunlukla tarihsel bir bakış açısı sunduk. Ancak bazı açılardan gelecek geçmişten tamamen farklı olabilir.
En uç olasılıklardan biri, türümüzün evrimini aktif olarak kontrol ettiğimiz yönlendirilmiş evrimdir. Bugün görünüşü ve kişiliği hoşumuza giden partnerler seçtiğimizde, kendimizi çoktan bir birey olarak yetiştirmiş oluyoruz. Ancak binlerce yıl boyunca avcı-toplayıcılar, kızları için iyi avcılar arayarak evlilikler düzenlediler. Çocukların eşlerini seçtiği durumlarda bile, erkeklerin genellikle gelinin ebeveynlerinin onayını alması bekleniyordu. Benzer gelenekler bugün başka yerlerde de varlığını sürdürüyor. Başka bir deyişle kendi çocuklarımızın üremesini sağlama alıyoruz.
İleride bunu ne yaptığımıza dair çok daha fazla bilgi sahibi olarak ve nesillerimizin genleri üzerinde daha fazla kontrol sahibi olarak yapacağız. Zaten kendimizi ve embriyolarımızı genetik hastalıklar açısından tarayabiliyoruz. Mahsullerde yaptığımız gibi arzu edilen genlere sahip embriyoları potansiyel olarak seçebiliriz. İnsan embriyo DNA’sının doğrudan düzenlenmesinin mümkün olduğu kanıtlandı, ancak ahlâki açıdan halen tartışmalı bir konu olmaya devam ediyor. Yine de bu tür teknolojilerin güvenli olduğu kanıtlanırsa, çocuklara mümkün olan en iyi genleri vermek mümkün olacaktır.
Bilgisayarlar aynı zamanda tamamen yeni bir seçici baskı da sağlıyor. Akıllı telefonlarda ve flört uygulamalarında giderek daha fazla “eşleşme” yapıldıkça, gelecek neslin neye benzeyeceğine ilişkin kararlar, potansiyel eşleşmelerimizi öneren bilgisayar algoritmalarına devredilmektedir. Dijital düzen artık tıpkı çevrimiçi yayınladığınız veya satın aldığınız içerikleri şekillendirdiği gibi, gelecek nesillere aktarılacak genetik kodun seçilmesine de yardımcı olmaktadır. Bu, kulağa karanlık bir bilim kurgu gibi gelebilir; fakat genlerimiz tıpkı çalma listelerimiz gibi bilgisayar tarafından düzenlenmektedir. Bunun nereye varacağını bilmek zor olsa da türümüzün geleceğini iPhone’lara, internete ve onların arkasındaki şirketlere devretmenin tamamen akıllıca olup olmadığı tartışmalıdır.
İnsan evrimi tartışmaları genellikle geriye dönük olarak yapılmaktadır. Ancak teknoloji ve kültür sürekli değişirken, genlerimiz de oldukları gibi kalmayacaktır. Tartışmasız, evrimin en ilginç yanı yaşamın kökenleri, dinozorlar veya Neandertaller değil; şu anda olup bitenler, şimdiki zamanımız ve geleceğimizdir.
Kaynak: https://theconversation.com/future-evolution-from-looks-to-brains-and-personality-how-will-humans-change-in-the-next-10-000-years-176997 (son erişim tarihi: 10.02.2024).
Orijinal Başlık: Future evolution: from looks to brains and personality, how will humans change in the next 10,000 years?

