Yarışlar kritik dönemlerle çakışırsa, gürültü, ışık ve insan baskısı; hassas popülasyonlarda rota değişiklikleri, yuva terkleri, yavru kayıpları ve üreme başarısında düşüşler yaratabilir.
Prof. Dr. Utku Perktaş
Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü
Binali Furkan Alper
GazeteBilim Yazı İşleri
İstanbul Park gibi devasa bir asfalt yerleşkesinin ve yarış haftasında bölgeye akın eden yüz binlerce insanın yarattığı kentsel ısı adası ve habitat baskısı hakkında ne düşünüyorsunuz?
İstanbul Park zaten bölgesel ölçekte asfalt ve sert zeminle tanımlı bir alan. Yarış haftasında buna yoğun araç trafiği, gece aydınlatmaları ve on binlerce insanın hareketliliği eklendiğinde, mikro ölçekte ama ciddi bir kentsel ısı adası etkisi ortaya çıkıyor. Bu durum özellikle kenar habitatlarda yaşayan kuşlar, sürüngenler ve küçük memeliler için önemli bir baskı anlamına gelir. Türlerde kaçınma davranışları, alan terkleri, beslenme ve aktivite ritimlerinde değişimler görülebilir.
Bence burada mesele yalnızca pistin kendisi değil. Pist çevresinde gelişen otoyol, otopark, ticari yapılaşma ve konut baskısı da habitat parçalanmasını hızlandırıyor. Formula 1 çoğu zaman bu dönüşümün güçlü bir katalizörü haline geliyor.
Yarışların göç ve üreme dönemleriyle çakışması ne tür sonuçlar doğurabilir?
İstanbul, özellikle Boğaz hattıyla birlikte Palearktik göç yollarının en önemli kavşaklarından biri. İlkbahar ve sonbahar göçleri ile yerel türlerin üreme dönemleri son derece hassas zaman aralıkları. Eğer yarışlar bu kritik dönemlerle çakışırsa, gürültü, ışık ve insan baskısı; hassas popülasyonlarda rota değişiklikleri, yuva terkleri, yavru kayıpları ve üreme başarısında düşüşler yaratabilir.

Bu etkinin büyüklüğünü nicel olarak ortaya koyabilmek için uzun dönemli yerel izleme çalışmaları gerekir. Ancak riskin varlığı bilimsel açıdan oldukça açık. Bu nedenle yarış takvimi belirlenirken yalnızca ekonomik veya lojistik kriterler değil, ekolojik hassasiyetler de dikkate alınmalı.
Biyoyakıt kullanımı gerçekten sürdürülebilir bir çözüm mü?
Formula 1’in kullandığı HVO tipi biyoyakıtlar teorik olarak önemli bir emisyon avantajı sağlıyor. Özellikle atık yağ ve artıklar üzerinden üretilen ikinci nesil biyoyakıtların belirli ölçüde olumlu etkisi var. Ancak sorun ölçek büyüdüğünde başlıyor. Küresel biyoyakıt talebi arttıkça sistem tarımsal hammaddelere yaslanmaya başlıyor. Bu da yeni tarım alanları, monokültürler, ormansızlaşma ve gıda güvenliği üzerinde baskı anlamına geliyor.
Dolayısıyla çözüm gibi görünen şey, başka bir ekolojik problemi büyütebilir. Enerji için tarım alanlarının genişlemesi ve doğal habitatların kaybı, sürdürülebilirlik söyleminin gölgesinde kalabiliyor.
Lastik aşınması sonucu ortaya çıkan mikroplastikler ve partikül maddeler nasıl bir çevresel risk yaratıyor?
Yüksek hızda lastik aşınması ciddi bir mikroplastik ve partikül kaynağı. Bu parçacıklar hava, toprak ve drenaj sistemleri yoluyla su ekosistemlerine taşınabiliyor. Asfalt aşınması da ağır metal içeren ince partiküller üretebilir. Bunlar zamanla toprağa birikerek omurgasızlardan kuşlara kadar uzanan trofik ağlara girebilir.
Burada mesele küresel ölçekte devasa bir yükten çok, lokal ve kronik bir birikim riski. İstanbul Park çevresinde hava, toprak ve su kalitesinin düzenli izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu tür etkiler genellikle kısa vadede görünmez ama uzun vadede ekosistem üzerinde kalıcı baskılar yaratabilir.

İstanbul Park’ın su ayak izi yönetimi nasıl olmalı?
İstanbul zaten ciddi su stresi yaşayan bir megakent. Formula 1 hafta sonu; pist temizliği, soğutma sistemleri, tesis kullanımı ve seyirci yoğunluğu nedeniyle ciddi bir ek tüketim yaratabilir. Burada kritik olan yalnızca kullanılan su miktarı değil, suyun kaynağı.
Eğer sistem doğrudan kent şebekesine yük bindiriyorsa, bu ciddi bir problem yaratır. İstanbul Park’ın yağmur suyu hasadı, gri su geri dönüşümü ve kapalı devreye yakın bir su yönetim modeli geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Büyük spor organizasyonlarında sürdürülebilirlik artık yalnızca “daha az tüketmek” değil; kullanılan kaynağın niteliğini değiştirmek meselesi haline geldi. Sürdürülebilirlik basit bir tanım olarak bugünün kaynaklarını yarına aktarmak gibi algılanmamalı. Krizler çağında bu tanım artık gerçek anlamda değerlendirilmeli.
Gürültü kirliliğinin kuşlar ve yaban hayatı üzerindeki etkileri neler olabilir?
Formula 1 motorlarının yarattığı yüksek desibel seviyeleri, kuşlar ve diğer yaban hayvanları için yalnızca rahatsız edici bir unsur değil; doğrudan fizyolojik stres yaratan bir baskı. Kuşlarda iletişim frekanslarının değişmesi, şarkıların bozulması, habitat terkleri ve üreme başarısında düşüşler gibi sonuçlar görülebiliyor.
Özellikle yarışların tekrar eden sezonlar boyunca aynı bölgede yapılması, akut etkinin kronik baskıya dönüşmesine neden olabilir. Tuzla–Akfırat hattındaki habitatlar açısından bunun dikkatle izlenmesi gereken bir mesele olduğunu düşünüyorum.
Motor sporları felsefi olarak sürdürülebilirlikle çelişiyor mu?
Bence burada iki farklı düzlem var. Bir tarafta gerçekten önemli mühendislik gelişmeleri bulunuyor. Formula 1 düşük karbonlu yakıtlar, enerji verimliliği ve malzeme teknolojileri açısından önemli bir Ar-Ge alanı oluşturabiliyor. Ancak diğer tarafta sporun kültürel dili hâlâ hız, tüketim, lüks ve aşırılık üzerine kurulu.
Bu nedenle Formula 1’in tamamen doğayla barışık bir alan haline geldiğini söylemek zor. Belki kendi çelişkilerini azaltmaya çalışan bir dönüşümden söz edebiliriz; ama yapısal gerilimin ortadan kalktığını düşünmüyorum.
Elektrikli araçlar ve “yeşil kapitalizm” tartışması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Elektrikli araçlar çoğu zaman “sıfır emisyon” söylemiyle sunuluyor. Ancak bu anlatı genellikle üretim zincirindeki ekolojik maliyeti görünmez kılıyor. Lityum, kobalt ve nikel madenciliği mesela; habitat kaybı, ormansızlaşma, su tüketimi ve biyoçeşitlilik üzerinde ciddi baskılar yaratıyor.
Dolayısıyla bazen gerçekten doğayı kurtarmaktan çok, ekolojik tahribatın coğrafyasını değiştiren bir süreçle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Yeşil kapitalizm çoğu zaman toplam tüketim modelini sorgulamıyor; yalnızca daha “temiz” görünen yeni bir tüketim biçimi üretiyor. Formula 1 vitrini de bu teknolojik dönüşümü oldukça güçlü biçimde pazarlıyor.
2031 yılında nasıl bir İstanbul Park ve ekolojik miras görmek isterdiniz?
Benim umudum, geride yalnızca birkaç unutulmaz yarış değil; gerçekten ölçülmüş, izlenmiş ve iyileştirilmiş bir çevresel model bırakılması olurdu. İstanbul Park’ın hava kalitesi, su kullanımı, gürültü düzeyi ve biyolojik çeşitlilik açısından düzenli izleme yapan şeffaf bir sisteme sahip olması gerektiğini düşünüyorum.
Yarış takviminin göç ve üreme dönemleriyle çakışmaması, habitat koridorlarının güçlendirilmesi, yenilenebilir enerji kullanımı, yağmur suyu hasadı ve atık yönetiminin geliştirilmesi önemli başlıklar. Ama belki en önemlisi, Formula 1’in İstanbul ayağının yalnızca hız ve teknoloji vitrini değil; aynı zamanda topluma ekolojik farkındalık kazandıran bir platforma dönüşmesi. Aksi halde elimizde yalnızca iyi hazırlanmış sürdürülebilirlik söylemleriyle kaplanmış büyük bir asfalt ada kalır.

