Konuyu bilimsel araştırma, eğitimin niteliği ve üniversitelerin demokratik işleyişi bakımından akademisyenlere sormaya devam ediyoruz. Prof. Dr. Hüseyin Özel ve Prof. Dr. Savaş Arapoğlu görüşlerini bizimle paylaştı.
“Yedek sanayi ordusu”nun büyümesi hedefleniyor
Prof. Dr. Hüseyin Özel
Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi (E)
YÖK her zaman yaptığı gibi, üniversite bileşenlerine ve öğretim elemanlarına haber bile vermeden üniversite eğitimini 3 yıla indirme planını yürürlüğe koymuş görünüyor. Bunun da yolu anlaşılan bir yıl içerisinde 3 sömestre içinde, ders sayısında bir azaltma olmaksızın, eğitimi sürdürmeye dayanan bir sistemi (“trimester” sistemi) ya da eğitim yılını dörde bölerek üç dönemde zorunlu dersler sürdürülürken yaz döneminde de yaz okulu dersleri ya da yaz döneminde açılacak dersleri alabilmeye izin veren “çeyreklik” (“quarter”) sistemi benimsemek. Bu iki sistem, hızlandırılmış bir üniversite eğitiminin benimsenmesi anlamına gelmektedir. Böyle bir planın yaratabileceği sakıncaları dört başlık altında toplamak mümkündür:
Öğrencilerin ve hocaların yükü artacak
İlk olarak, sıkıştırılmış bir müfredat, birbirinin devamı niteliğinde tasarlanan zorunlu derslerin 3 döneme yayılması bakımından yararlı gibi görünse de böyle olmayan, bir tek ders olarak tasarlanan ya da seçmeli derslerin müfredatının sıkıştırılması anlamına gelir. Bu da öğrencilerin ve hocaların yüklerini artıracaktır, çünkü sömestre sistemine göre tasarlanan bir ders müfredatının daha uzun süre alacağı ortadadır. Bu durumda, seçmeli derslerin sayısının azaltılması da beklenebilir. Bundan daha önemlisi, müfredatı daha kısa bir süreye sıkıştırmak, ya işlenmesi gereken konuların sayısının azaltılmasını ya da aynı konuların daha yüzeysel bir biçimde işlenmesini gerektirecektir. Bu durumda, bir başka seçenek de gerekli görülen konuların hepsini işleyebilmek için aynı dersin devamını bir sonraki dönemde açmak olur, ki bu da hem ders sayısını hem de ders yükünü artıracaktır. Herhalde istenen bu değildir. Bu konuda bir başka sorun da derslerin üç döneme sıkıştırılmasının, ara tatillerin de kısalmasına yol açacağıdır; bunun da öğrenci ve hocaların dinlenmesi için yeterli zamanın olmaması yüzünden yorgunluk ve tükenmişlik sendromunun artması sonucunu vereceği açıktır.
Hoca-öğrenci ilişkisi zayıflayacak
İkinci olarak, sömestre sisteminin, hoca-öğrenci ilişkisinin kurulması bakımından 3 dönemlik eğitim süresine göre daha fazla zorluk yaratacağı söylenebilir. Bir dersten alınacak verimin yeterince yüksek olmasının koşullarından birisi de hocanın öğrencilerle kuracağı ilişkinin ve diyaloğun daha güçlü olmasıdır. Sömestre sisteminde dersin süresi daha uzun olduğundan hoca ve öğrencilerin birbirini tanıması, sınıf içi etkileşimin artması ve yoğunlaşması konusunda hem hocanın hem de öğrencilerin daha fazla şansa sahip olacağı söylenebilir.
Hocaların niteliği
Üçüncü bir sorun, bu yeni sistemde, hocaların ders yükünün artmasının kaçınılmaz olmasıdır. Üniversite hocalarının öğretim etkinliğinden başka araştırma etkinliğini de yerine getirmesi beklenir. Ancak bu sistemde, hocalar kendilerini belirli bir müfredatı yerine getirmek baskısıyla, sürekli olarak öğretim etkinliğine ağırlık vermek zorunda bulacaklardır. Bu da, zaten araştırma performansı zayıf olan üniversite sisteminin daha da geri kalmasına yol açacaktır. Belki de istenen budur; sürekli olarak ders vermek zorunda olan hocalar, başka işlerle uğraşmasın, hatta kafaları “yanlış” düşüncelerle dolmasın diye ders yüklerini artırmak, üniversitenin “yönetilebilirliğini” artırırken, bilimin gereksindiği sorgulama ve eleştirel düşünebilme yeteneğinin öğrencilere verilmesini de engelleyecektir. Bu yeni sistem, üniversitelerde epeydir süren, niceliğin niteliğin yerine geçmesi, eğitimin kalitesinden çok okul bitirmenin hedef olarak benimsenmesi politikasını güçlendirecektir. Artık, öğrencilerin ve hocaların iyi yetişmesinden çok üniversite mezunu olmanın yeterli görüldüğü bir üniversite sisteminde, bu sorunun daha da ağırlaşması kaçınılmazdır.
“Üniversiteler daha çok fizikçi değil daha çok pastacı yetiştirsin”
Dördüncüsü, 3 yılla sınırlandırılan bir eğitim sonucunda üniversite mezun sayısının daha da artması, bu yolla da olabildiğince çok gencin “yedek sanayi ordusuna” katılmasının hedeflenmesi, belki de en önemli sorun olarak kendisini gösteriyor. İşsizliğin yüksek olduğu bir ekonomide, üniversite mezunlarının iş bulamaması, bulanların da asgari ücret düzeyinde hatta daha da altında ücretlerle çalışmaya zorlanması, ortalama ücretlerin de “fiziksel geçimlik” düzeye itilmesine katkı sağlayan bir adımdır. Bu yeni plan, lise öğrencilerinin emeklerinin meta haline gelmesine ve patronların tahakkümü altında ezilip hayatlarının bile tehlikeye girmesine yol açan MESEM sisteminin bir uzantısı gibi görünmektedir: üniversite mezunlarının vasıflarının daha da düşeceği gerçeği bir yana, yeni mezun olacak gençlerin iş olanaklarının daha da daralması, iş bulabilmek için insanlık dışı ücretlere ve tehlikeli çalışma koşullarına katlanmalarının kolaylaşması kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Öyle görünüyor ki bu planın asıl hedefi de bu. Bir dönem bir bakanın “üniversiteler daha çok fizikçi değil daha çok pastacı yetiştirsin” biçimindeki isteği de, anlı şanlı YÖK’ün de temel hedefi olarak görünüyor.
Üniversite eğitimi üç yıla indirilirken: Ne tartışıldı, ne tartışılmadı?
Prof. Dr. Savaş Arapoğlu
İTÜ Fizik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi
Geçtiğimiz günlerde YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar’ın açıklamalarıyla, üniversite eğitiminin üç yıla düşürülmesi meselesinin yalnızca bir tartışma konusu olmaktan çıkıp ilke düzeyinde karara bağlandığı ve muhtemelen 2026–2027 öğretim yılında uygulamaya konulacağı öğrenildi. Detayları henüz kamuoyuyla net biçimde paylaşılmamış olsa da, bu düzenlemenin sosyal bilimler alanında ve isteyen öğrenciler için geçerli olacağı yönünde açıklamalar yapılıyor.
Ancak böylesine kapsamlı bir değişikliğin akademik düzlemde nasıl tartışıldığı, hangi kurullarda ve hangi ölçütlere göre kararlaştırıldığı henüz bilinmiyor. Değişikliğe neden ihtiyaç duyulduğu, uygulamanın nasıl işleyeceği, dünyadaki benzer örneklerin nasıl sonuçlar doğurduğu ve bu örneklerle sağlıklı bir karşılaştırma yapılıp yapılmadığı da açıklığa kavuşmuş değil. Bu nedenle, düzenlemenin olası avantaj ve dezavantajlarını bugün itibarıyla sağlıklı biçimde değerlendirmek oldukça güç görünüyor.
Daha derin sorunların ortaya çıkma ihtimali
YÖK’ün internet sitesinde 21 Ekim tarihli haberde, düzenlemeye ilişkin olarak öğrenci ve velilerin görüşlerine yer verilmiştir. Bu görüşlerde, “Bir an önce kendi ayaklarımız üzerinde durmak, meslek hayatına hızlı adapte olmak istiyoruz”, “Kim kısa sürede mezun olmak istemez ki?” ve “Kalbim dört yıl olmasını istiyor ama mantığım üç yılın daha uygun olduğunu söylüyor” gibi ifadeler dikkat çekmektedir. Veliler ise düzenlemeyi, “İmkânlarından kısarak çocuklarını okutan aileler için olumlu bir adım” olarak değerlendirmektedir.
Eğer bu ölçekte bir değişiklik, ağırlıklı olarak bu tür beklentilere yanıt verme amacıyla planlandıysa, var olan bazı sorunları çözmek yerine çok daha derin ve yapısal problemlerin ortaya çıkması ihtimali göz ardı edilmemelidir. Dört yıl süren lise eğitiminin ardından üniversite eğitiminin üç yıla indirilmeye çalışılması, eğitim sistemi bütünlüğü açısından tutarlılık ve fayda–zarar dengesi bakımından ciddi biçimde tartışılmalıdır.
Üniversite sadece meslek edindirme kurumu değildir
Bu tür kararlar alınırken, yalnızca süreye odaklanmak yeterli değildir. Akademik bir analiz yapılması; müfredatın, eğitim süresinin ve uygulama koşullarının ayrıntılı biçimde belirlenmesi gerekir. Bunun yanı sıra, düzenlemenin ekonomik, sosyal ve psikolojik etkilerinin de bütüncül bir değerlendirmeden geçirilmesi zorunludur. Mevcut tablo ise, konunun tüm yönleriyle ele alınmadan ve farklı görüşler yeterince tartışılmadan sonuçlandırılmış bir sürece işaret etmektedir.
Üniversitenin ne olduğu ve üniversite eğitiminin hangi amaçlara hizmet ettiği konusunda toplumsal bir görüş birliği sağlanmadan yapılan bu tür değişikliklerin kalıcı ve sağlıklı sonuçlar üretmesi beklenmemelidir. Üniversiteyi yalnızca daha kısa sürede mezun olunan bir meslek edindirme kurumu olarak görmek eksik bir yaklaşımdır. Üniversite, aynı zamanda eleştirel düşünmenin geliştiği, akademik formasyonun kazanıldığı ve bireyin toplumsal olgunluğunun şekillendiği bir alandır.
Daha şeffaf, katılımcı ve akademik temellere dayalı bir tartışma süreci
Üniversite eğitiminin günümüz ekonomik koşullarında aileler için ciddi bir yük haline gelmiş olması elbette önemli bir sorundur; ancak bu durum, eğitimin niteliğini ve süresini daraltmanın başlıca gerekçesi hâline getirilmemelidir. Ekonomik zorluklar, eğitimi kısaltarak değil, eğitimi destekleyici sosyal ve kamusal politikalarla aşılmalıdır.
Elbette düzenlemenin tüm ayrıntıları açıklandıktan sonra, olası sonuçları üzerine daha somut değerlendirmeler yapmak mümkün olacaktır. Ancak böylesine köklü bir değişikliğin, daha şeffaf, katılımcı ve akademik temellere dayalı bir tartışma süreci yürütülmeden hayata geçirilmesi, üniversite eğitiminin geleceği açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

