Son zamanlarda özellikle Göbeklitepe’de gündeme gelen spiritüel törenler, yaşamla-ölüm arasında var olduğuna inanılan eşik kapıları, zamanda yolculuk kapıları gibi tanımlamalar giderek Ağrı Dağı’nda bulunan ve mekik benzeri şekliyle gemiye benzetilerek Nuh’un Gemisi olduğu iddia edilen oluşuma kadar uzandı. Bu oluşumla, Göbeklitepe ve Troya arasında geçişler olduğundan bahsedilirken, konu Büyük Okyanus’un güneydoğusunda bulunan Paskalya Adası’na kadar ilişkilendirildi. Bu hikâyeler özellikle dijital mecralarda hızla yer ve taraftar bulmaya başladı. Bu anlamda; büyük tufan, Nuh Tufanı, yerleşik insan toplulukları, kültür, göç, paleocoğrafya ve jeoloji gibi başlıklarla konuyu kısaca tarihlendirip, özetlemeye ihtiyacımız var.
Prof.Dr.Nurdan İnan
Mersin Üniversitesi/Paleontoloji
Kutsal kitapların tümünde ve “Gılgamış Destanı” gibi söylencelerde geçen büyük tufan, her dönemde çok sayıda araştırıcının ilgisini çeken bir konu olmuş. 1820 yılında Oxford’da (İngiltere) yapılan “Jeoloji’nin Din ile İlişkisi” başlıklı toplantıda açılış konuşmasını, o dönemin en etkin jeoloğu sayılan Rahip William Buckland yapmış. Buckland, yaygın yüzeylemeler sunan tüm katmanlaşmamış çökellerin, küresel ölçekte etkili olan Nuh Tufanı’yla oluşturulduğunu ileri sürmüş ve çalışmalarının amacını “dinbilimin kanıtları üzerine odaklanmak ve bu kanıtlardan geliştirilecek gerçeklerin, Musa’nın kaydettiği tufan ve yaradılış öyküleriyle uyumlu olduğunu göstermek” olarak belirtmiş. 1850’li yıllarda Ninova Harabelerinden (Kuzey Irak, Musul yakın yöresi) çıkarılan çok sayıdaki tablette tufan efsanesinin işlenmiş olması, tufan izlerini arayan araştırıcıları Dicle-Fırat nehirlerine yönlendirmiş. Ancak, yörede yapılan araştırmalarda böylesi bir taşkının ipuçları bulunamamış.
Buckland, yaygın yüzeylemeler sunan tüm katmanlaşmamış çökellerin, küresel ölçekte etkili olan Nuh Tufanı’yla oluşturulduğunu ileri sürmüş ve çalışmalarının amacını “dinbilimin kanıtları üzerine odaklanmak ve bu kanıtlardan geliştirilecek gerçeklerin, Musa’nın kaydettiği tufan ve yaradılış öyküleriyle uyumlu olduğunu göstermek” olarak belirtmiş.
1950’li yıllarda yaşlandırma tekniklerinin geliştirilmesiyle birlikte, iklim değişikliklerinin tarihi tartışmasız olarak ortaya konmaya başlanmış. Bu iklim değişiklikleri içinde en ilginç olanı, 5 milyon yıl önce Akdeniz’in çöl hâline geldiği ve jeolojik tarihe “Messiniyen Krizi” olarak geçen olay olmuş. 1970 yılında, Glomar Challenger gemisiyle Akdeniz tabanında sondaj çalışmaları yapılmış. Bu çalışmalar sonucunda, Messiniyen Kriz döneminde buzullaşma, okyanus sularının alçalması ve sıcak iklim nedeniyle kuruyan Akdeniz’in, buzulların erimesi, okyanus sularının yükselmesi ve ılıman iklim koşullarına geçilmesi sayesinde kriz döneminden kurtulup yeniden suya kavuşmuş olduğu ve Cebelitarık üzerinden taşan suların Akdeniz havzasını yeniden doldurduğu kesin kanıtlarla ortaya konmuş.

İstanbul Boğazı’nın oluşması öncesinde Karadeniz Gölü’nün yalıtılmış hali ve
Günümüzde İstanbul ve Çanakkale Boğazları yoluyla suyun iki yönlü akımı ( Ryan &Pıtman, 2003, s.187’den)
Messiniyen krizinin neden-sonuç ilişkileriyle tartışmasız olarak ortaya çıkarılması, tufan araştırıcılarını daha yakın tarihte gerçekleşmiş ve böylece söylencelere konu olabilmiş benzer bir taşkın olayını aramaya yönlendirmiştir.
Zaten ellerindeki pek çok veri, olası bir taşkının Karadeniz kıyılarında aranması gerektiğini gösteriyormuş.
Jeofizikçi William Ryan ve Walter Pitman da bu taşkın araştırıcılarından ikisi. Ryan ve Pitman, ilk denizbilim araştırmalarını 18 Ekim 1961’de Woods Hole Deniz Bilimleri Enstitüsü adına yapılmış olan Karadeniz’deki çalışmalarına Türk, Rus ve Bulgar araştırmacılarla birlikte başlamışlar. Zaten ellerindeki pek çok veri, olası bir taşkının Karadeniz kıyılarında aranması gerektiğini gösteriyormuş. Çünkü, daha önce de Bob Karlin, 1988 yılında Woods Hole Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün araştırma teknesiyle Karadeniz tabanında sondaj çalışmaları ve karot incelemeleri yapmış ve Karadeniz tabanında dev bir sualtı çığı tarafından oluşturulmuş bir birikim bulmuş. Bu birikimin kalınlığı ve tane boyutundaki değişimler göz önüne alındığında bu malzemenin İstanbul Boğazı’nın Karadeniz girişi kuzeyindeki bir kaynaktan geldiği saptanmış. Ayrıca, ses yansıma çalışmaları, büyük bir denizaltı kanyonunun varlığını göstermiş. Bu kanyonun radyal bir çökel kuşağıyla sonlandığı da tespit edilmiş.
Karadeniz tabanında dev bir sualtı çığı tarafından oluşturulmuş bir birikim bulmuş.

Karlin, Akdeniz’den gelen tuzlu suyun çığı tetikleyerek, kanyonu bastığını ileri sürmüş. Böylece kanyon dolgusu birkaç yüz millik bir alan boyunca yayılmış. Bu dolgu çökelleri, Buzul Çağı’nın tatlı su gölü döneminin açık gri renkli kil litolojileriyle, tuzlu Akdeniz’den taşkınla gelen göçmen hayvan ve bitki türleri içeren denizel özellikli siyah çamur litolojileri arasında kalmış. Bu karotlama çalışmasının verileri, çığ oluşumunun daha sonra İstanbul Boğazı’nı oluşturacak setin yıkıldığı dönemle eşleştiğini göstermiş.
Ryan ve Pitman, Atlantis II gemisiyle Karadeniz’in tabanında haritalama ve örnekleme çalışması yapmış. Yapılan sondaj çalışmaları, dünya okyanuslarının yükseldiği son buzul devrinde Karadeniz’in deniz seviyesinin birkaç yüz metre altında bir tatlı su gölü olduğunu göstermiş.
Bulgar Bilimler Akademisi Denizbilimleri Enstitüsü araştırıcılarından Petko Dimitrov da, bir cep denizaltısıyla yaptığı çalışmaları Ryan ve Pitman’la paylaşmış. Dimitrov, Karadeniz’in derinliklerine gömülmüş bir kumsal tespit etmiş ve 9750 yıl önce Karadeniz’in seviyesinin günümüzdeki seviyesinden 100 metre daha aşağıda olduğuna ilişkin kanıtlar bulmuş. Pitman da taşkın öncesi kumsalların güncel deniz yüzeyinden 120 metre daha aşağıda olduğunu ortaya koymuş.
Dimitrov, Karadeniz’in derinliklerine gömülmüş bir kumsal tespit etmiş ve 9750 yıl önce Karadeniz’in seviyesinin günümüzdeki seviyesinden 100 metre daha aşağıda olduğuna ilişkin kanıtlar bulmuş.
M.Ö. 12.500’de kuzeydeki Avrasya Buzul yaygısından erimeye başlayan suların yayılma yolları da antik Tuna, Dinyeper ve Don nehirleri boyunca Karadeniz’i beslediklerini gösteriyor. Buzul erime suyunun Karadeniz’e boşalması evresinde Buzul Çağı Gölü, Sakarya çıkışı boyunca akmış. Boğaziçi’nin oluşması öncesinde Yeni Karadeniz Gölü’nün geçici olarak yalıtılmasıyla birlikte su düzeyi de düşmüş.
Karadeniz Gölü, M.Ö. 10.000 yılına kadar hep okyanus düzeyinin altında kalmış. M.Ö. 5.600 yılına gelindiğinde Karadeniz kıyı çizgisinin o zamanlar bir baraj seti gibi suyu engellemekte olan Boğaziçi’nin 106-107 metre altında bulunduğu ortaya konmuş.
Yapılan yaşlandırma çalışmaları, Karadeniz’in 7600 yıl önce yükselen denizlerin etkisiyle bir taşkın dönemi geçirdiğini, Karadeniz’e tuzlu su girişinin, okyanus düzeyi günümüzdeki düzeyinden 15 metre aşağıdayken başladığını ve Akdeniz’in tuzlu sularının dar Boğaziçi vadisi boyunca Karadeniz’e boşaldığını ortaya koymuş. Bu nedenle Karadeniz tabanından alınan sondaj karotlarında bol miktarda taşkınla Karadeniz’e taşınmış olan Akdeniz’e ait mollusca (yumuşakça) örneği bulunmuş.
Yapılan yaşlandırma çalışmaları, Karadeniz’in 7600 yıl önce yükselen denizlerin etkisiyle bir taşkın dönemi geçirdiğini, Karadeniz’e tuzlu su girişinin, okyanus düzeyi günümüzdeki düzeyinden 15 metre aşağıdayken başladığını ve Akdeniz’in tuzlu sularının dar Boğaziçi vadisi boyunca Karadeniz’e boşaldığını ortaya koymuş.
Karadeniz’in hızla yükselmesi, ilk yerleşim ve limanların M.Ö. 8. yüzyıl ortalarında olduğu göl kenarında yerleşik insan topluluklarının göç etmesine neden olmuş. Göl insanlarının bir kısmı Batı Avrupa’ya kadar uzanırken, bir kısmı Orta Asya ve Çin’e, bir kısmı da İran ve Mısır’a doğru yayılmış.
Taşkın döneminde gelen suyun, Karadeniz gölünün düzeyini günde 15 cm yükselttiği hesaplanmış. Buna göre, yükselen sudan kaçmak isteyen bir kişinin günde 1-1.5 km yol alması gerekiyormuş.
Bu göçleri, arkeolojik, genetik ve dilbilimsel bulgularla desteklemek isteyen Ryan ve Pitman, 1995 yılında Avrupa’daki ilk çiftçileri araştırmaya başlamış.
M.Ö. 5600’da İstanbul Boğazı’ndan boşalan okyanus nedeniyle taşkına uğrayan Karadeniz Gölü kenarındaki insan topluluklarından kuzey ve batı kıyısında yaşayanların Avrupa ve Ukrayna içlerine, güney kıyılarında yaşayanların ise Anadolu içleri ve daha da ötelere göçtüğü konusunda kanıtlar toplanmaya başlanmış.
Sherratt’ın M.Ö. 6.000’e ilişkin olarak yaptığı ayrıntılı paleobiyocoğrafya haritaları, tüm Doğu Avrupa boyunca, güncel Karadeniz kıyılarına değin yayılan ormanlık alanları işaret etmiş ve bu ormanlık alanlar boyunca dağılmış yerel avcı/toplayıcı toplulukların varlığını belirtmiş.
Oxford Üniversitesi’nde Avrupa Taş Çağı insan toplulukları üzerinde çalışan Andrew Sherratt, Doğa Akdeniz ve Bereketli Hilal’de çiftçiliğin M.Ö. 10.000’de ortaya çıktığını, bunun Avrupa’da çiftçiliğin başlamasından 2.000 yıl önce olduğunu belirtmiş. Sherratt’ın M.Ö. 6.000’e ilişkin olarak yaptığı ayrıntılı paleobiyocoğrafya haritaları, tüm Doğu Avrupa boyunca, güncel Karadeniz kıyılarına değin yayılan ormanlık alanları işaret etmiş ve bu ormanlık alanlar boyunca dağılmış yerel avcı/toplayıcı toplulukların varlığını belirtmiş. Zaten Karadeniz taşkını öncesindeki binyıl içinde Çatalhöyük’deki Yeni Taş Çağı Çiftçi Köyü de ayrıntılarıyla biliniyor.
Avrupa Taş Çağı insan toplulukları üzerinde çalışan Andrew Sherratt, Doğa Akdeniz ve Bereketli Hilal’de çiftçiliğin M.Ö. 10.000’de ortaya çıktığını, bunun Avrupa’da çiftçiliğin başlamasından 2.000 yıl önce olduğunu belirtmiş.
“Vinca topluluğu”, 1908 yılında Miloje Vasic tarafından bulunmuş bir topluluk. Tuna üzerinde bir taraçayı kaplayan Vinca alanı, daha yaşlı bir kültürün terk edilmiş kalıntıları üzerinde yapılmış. Sazlardan örülü ve sıvalı evler, çizgisel kuşaklı seramik denen ince işlenmiş çömleklerle karakterize olan Vinca kültürü, taşkını izleyen 125 yıllık dönemde Bulgaristan, Makedonya ve Macar ovalarında birdenbire görülmüş ve Avrupa’da daha önce hiç görülmemiş bir toplu yaşam yapı tekniğini beraberlerinde getirmiş.
Renk uygulamasından yoksun, birbirine paralel oluklar, çizgisel bantlar, spiraller, ortak merkezli dörtgenler gibi geometrik biçimlerle süslü “Çizgisel kuşaklı seramik çömlekçilik” Vinca topluluğunun izini sürmede önemli bir ipucu olmuş. Suriye ve Mezopotamya’da da Karadeniz taşkını yüzyıllarında bu tip çömlekler bırakan toplulukların yaşadığı tespit edilmiş.
“Vinca kültürü”, Avrupa’da, taşkının hemen ardından görülmüş ve “dışarıdan gelenler” olarak tanımlanmış. Daha önce Doğa Akdeniz’den geldiği düşünülen bu toplulukların taşkın sonrası Karadeniz kıyılarından gelmiş olmalarının daha yüksek ihtimal olduğunu düşünen Ryan ve Pitman, Karadeniz insanlarının, Mezopotamya’da ilk büyük uygarlığı kuran Sümerlerin de öncüleri olduğunu ve çok da uzak olmayan bu geçmişte (7600 yıl önce) Karadeniz taşkınından kaçan insanların çağlar boyunca aktarılan söylencelerin kaynağı olabileceğini ileri sürüyorlar.
Bu durumda, Kutsal kitapların tümünde ve Gılgamış Destanı gibi söylencelerde geçen büyük tufan, Karadeniz kıyılarında gerçekleşen büyük taşkına karşılık geliyorsa, “gemi” nerededir? “Gemi”nin nerede olduğu konusu da, aynen büyük tufan’da olduğu gibi çok sayıda araştırıcının ilgisini çekmiş.
Nuh Tufanı’ndaki geminin Ağrı Dağı eteklerinde karaya vurduğu yönünde yaygın bir inanış var. Bu inanışı bulgularıyla desteklemek isteyen birçok araştırıcı Ağrı Dağı’nda farklı metodolojilerle çalışmış. Bu çalışmaları tetikleyen en temel unsur ise Ağrı Dağı üzerinde gemi benzeri bir oluşumun varlığı olmuş.
Nuh Tufanı’ndaki geminin Ağrı Dağı eteklerinde karaya vurduğu yönünde yaygın bir inanış var.
Gemi benzeri oluşum ilk kez 11 Eylül 1959’da gözlenmiş. Harita Genel Müdürlüğü çalışanlarından Yüzbaşı İlhan Duruer, hava fotoğrafları üzerinde çalışırken dağın üzerinde diğer yer şekillerinden farklı, mekiğe benzeyen bir şekil tespit etmiş. Kenarları kalkık, içi çukur, ortası kabarık bu şeklin gemiye benzer olması çok büyük heyecan yaratmış. Nuh’un Gemisi’nin en inandırıcı bulgusunun elde edildiği düşünülmüş. Dönemin basını da bu bulguya geniş yer vermiş. En çok satan haftalık dergilerinden “Hayat Dergisi” Yüzbaşı Duruer’le bir röportaj gerçekleştirmiş. Bu röportajda Duruer, bir yerbilimci olmamasına ve verilerini arazi gözlemine değil, sadece geometriye dayandırmasına rağmen gemi görüşünü ısrarla savunmuş.
Gemi şekli, Doğubeyazıt ilçesinin Üzengili Köyü’nün 300 metre doğusunda, Ağrı Dağı’nın eteğinde bulunuyor. Arazide yapılan ilk gözlemler, bu yer şeklinin bir erozyon (aşınma) süreci sonucunda oluştuğunu gösteriyor. Zaten arazide incelemesi yapılan 150 metre uzunluğunda, 50 metre genişliğinde ve 4 metre yüksekliğindeki bu şekil, hava fotoğrafında görüldüğü kadar da çok gemiye benzemiyor.
Daha sonra kayda değer kapsamlı bir çalışma, Yılmaz Güner tarafından yapılıp, 1986’da yayınlanıyor. Güner, dağın eteğinde oluşan şeklin çamur akması tarafından şekillendirildiğini ileri sürüyor. Daha sonra yapılan çalışmalar, bu erozyonal sürecin çamur akması değil, yer akması olduğu yönünde.
Yörede temeli Üst Kretase (100-65 milyon yıl önce) yaşlı ofiyolitler oluşturuyor. Ofiyolitlerin kaya birimleri serpantin, kireçtaşı ve konglomeratik kireçtaşlarından oluşuyor. Birimin yüksek oranda kil içermesi, üzerindeki birimlerden sızan suyun tutulmasını sağlıyor. Ofiyolitlerin üzerinde Eosen yaşı (56-34 milyon yıl önce) verilen marn, kumtaşı, kiltaşı ve killi kireçtaşı ardalanması sunan kaya birimleri bulunuyor. Yataya yakın eğime sahip bu birimler, yarıklar tarafından bloklanmış durumda bulunuyor. Bu özellik, Eosen katmanlarının altdaki ofiyolitik malzeme üzerinde kaymasına, oturmasına ve yer değiştirmesine neden oluyor. Erozyon süreciyle birlikte civar birimlerin yamaç döküntülerinden oluşan Kuvaterner (2 milyon yıl önce-Günümüz) yaşlı çökellerin kalınlığı 10 metreye kadar ulaşabiliyor. İşte, gemi şeklini içeren büyük yer akması, bu malzemenin 1.5 km kadar akması sonucunda oluşuyor.
Bu özellik, Eosen katmanlarının altdaki ofiyolitik malzeme üzerinde kaymasına, oturmasına ve yer değiştirmesine neden oluyor.
Ağrı Dağı eteğinde bulunan “Gemi” benzeri sertleşmiş yer parçası, yer akmasının içinde yer akmasıyla birlikte hareket etmemiş, tam tersine yer akmasının itmesine karşı durarak ya da enine ekseni boyunca salınarak birkaç yerinden kırılmış.
Gemi (mekik) şekli, nehir yataklarında gelişen mekik şeklindeki kum adacıklarının gelişimine benzer bir yapılaşma sunuyor. Burada, yer akması malzemesinin daha önce sertleşmiş olan bir yer şeklinin etrafından hızla akarken, onu yontarak mekik şekline dönüştürmesi olayı da mevcut.
Mekiğin kenarlarının yukarı doğru kalkık oluşunun nedeni, yer akması malzemesinin kütlenin etrafından hızla geçerken kenarlarını yukarı doğru itmesi. Orta bölümün çukur olmasının nedeniyse mekiğin üstünde bulunan buzulun erime sürecinde altta bulunan malzemenin sıkılaşma ve çimentolanmasıyla oturmuş olması.
Ayrıca, yörede yer akması evreleriyle eş zamanlı olarak, aşınma süreciyle gelişmekte olan vadi oluşumu, erozyonal döngü ve iklimsel genlik değişimi evreleri de mevcut. Gemiye benzeyen şekil, bu etkilerle birlikte, bölgede hakim olan buzullaşma ve erime süreçleriyle de ilgili olarak gelişmiş.
Gemiye benzeyen şekil, bu etkilerle birlikte, bölgede hakim olan buzullaşma ve erime süreçleriyle de ilgili olarak gelişmiş.
Tüm bu karmaşık jeolojik süreçler; sadece ilginç bir görünüş değil, bilinmeyen/değişik bir litolojik birim izlenimini de veren “Gemi”nin doğmasına neden olmuş.
Kaynaklar
Ryan, W., ve Pıtman, W., 2003, (Çev. Bayrak, D.), Nuh Tufanı, Tarihi Değiştiren Olaya İlişkin Yeni Bilimsel Keşifler, Arkadaş Yayınevi, 381.s.
Avcı, M., 2001, Ağrı Dağında Karmaşık Bir Yer Akması, Nuh’un Gemisi, Mavi Gezegen Popüler Bilim Dergisi, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yayını, 4, 32-36.

