GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Freud Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nöropsikanaliz Dersleri
  • E-Dergi
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Şehre inen yaban hayatı mı, yoksa yabanı yutan şehirler mi?
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Freud Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nöropsikanaliz Dersleri
  • E-Dergi
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Bilim > Ekoloji > Şehre inen yaban hayatı mı, yoksa yabanı yutan şehirler mi?
Ekoloji

Şehre inen yaban hayatı mı, yoksa yabanı yutan şehirler mi?

Yazar: GazeteBilim Yayın Tarihi: 13 Ağustos 2026 15 Dakikalık Okuma
Paylaş
şehir
Görsel: Pixabay

Ormanların, sulak alanların ve doğal vadilerin dev beton bloklar ve otoyollarla bölünmesi, yaban canlılarını kendi evlerinde birer “sığınmacı” konumuna düşürdü. Peki, şehirlerimizde aniden beliren bu canlılar gerçekten kontrolsüzce çoğalan birer tehdit mi, yoksa sınırları sürekli genişleyen beton denizinde hayatta kalmaya çalışan çaresiz sığınmacılar mı?

İçindekiler
Son yılların yaz aylarında şehir merkezlerinde tilki, domuz, ayı, yılan ve hatta vaşak gibi yaban hayvanı popülasyonlarını daha sık görmeye başladık. Bu durum gerçekten bir “istila” veya popülasyon patlaması mı, yoksa sadece görünürlükleri mi arttı?Şehirlerin yaban hayatıyla bu denli iç içe geçmesi modern kentleşmenin kaçınılmaz bir sonucu mu, yoksa ekolojik dengenin alarm verme şekli mi?Bu hareketliliğin yaz ve kış aylarında tavan yapmasının arkasındaki temel itici güçler nelerdir?Şehirler yaban hayvanları için neden cazip birer “vaha” haline geldi? Çöplerimiz, açık su kaynaklarımız ve yeşil alanlarımız bu canlıların beslenme davranışlarını nasıl manipüle ediyor?Aydın’daki yaban domuzları artık kent kimliğinin bir parçası gibi oldu. Benzer şekilde Doğu Anadolu bölgesinde tilkiler ve ayılar da insan varlığına alışıyor. Yaban hayvanlarının insana karşı olan bu “yabanilik/korku” eşiğinin düşmesi tehlikeli midir?Yılan gibi sürüngenlerin akrep gibi eklembacaklı grubuplarının ya da kurt ve vaşak gibi büyük memelilerin şehre iniş motivasyonları arasında ne gibi farklar var?Medyada bu tarz haberler genellikle “Şehre inen kurt korkuttu!” gibi sansasyonel ve hedef gösteren başlıklarla veriliyor. Bu durum toplumsal bir fobi yaratıyor mu? Halkın bu canlılara yaklaşımındaki en büyük “doğru bilinen yanlış” nedir?Sokakta bir tilkiyle, yaban domuzuyla ya da mahalle arasında bir yılanla karşılaştığımızda yapmamız gereken ilk adımlar nelerdir? Ne yaparsak durumu bir krize dönüştürürüz?“Yaban hayatı koridorları” veya “ekolojik köprüler” gibi kentsel planlama stratejileri Türkiye’deki şehirlerde ne kadar uygulanabilir? Belediyelere ve şehir plancılarına düşen görevler nelerdir?Küresel iklim değişikliğinin bu hızla devam ettiğini düşünürsek, önümüzdeki 10-20 yıl içinde şehirlerimizde yaban hayatıyla ortak yaşamımız nasıl bir boyut kazanacak? Gelecekte sokak köpekleri gibi sokak tilkilerini mi bekleyeceğiz?Şehir parkları ve kampüslerde sıkışıp kalan tosbağa ile kirpi gibi yavaş hayvanlar betonlaşmaya karşı nasıl hayatta kalıyor?Tüm bu kent-doğa çatışmasını ve yaşanan habitat daralmalarını göz önüne aldığımızda, insan-yaban hayatı etkileşimini sürdürülebilir bir ortak yaşama dönüştürmek için toplum ve karar alıcılar olarak aşmamız gereken en büyük zihinsel eşik nedir?

Doç. Dr. Mehmet Kürşat Şahin
Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümü, Zooloji A.B.D

Röportaj: Emre Çevik
GazeteBilim Yazı İşleri

Son yıllarda sosyal medya akışlarımızda veya televizyon haberlerinde aynı manzarayla daha sık karşılaşıyoruz: Mahalle arasında dolaşan bir yaban domuzu sürüsü, parktaki bir yılan, çöplük kenarında beliren bir ayı ya da gecenin sessizliğinde caddeyi geçen bir tilki… Medyanın “Şehre inen yaban hayvanı korkuttu!” gibi kışkırtıcı manşetlerle sunduğu bu durum, toplumda genellikle sansasyonel bir “istila” veya popülasyon patlaması olarak algılanıyor.

Oysa bu ürkütücü manşetlerin ardında, insanoğlunun doğayla kurduğu çarpık ilişkinin ve plansız kentleşmenin acı bir bilançosu yatıyor. Ormanların, sulak alanların ve doğal vadilerin dev beton bloklar ve otoyollarla bölünmesi, yaban canlılarını kendi evlerinde birer “sığınmacı” konumuna düşürdü. Sarıkamış’taki çöplüklerden Aydın’ın sokaklarına kadar uzanan bu zorunlu mekansal kayma; kentsel ekolojiyi, hayvan davranışlarını ve toplum psikolojisini kökten değiştiriyor.

Peki, şehirlerimizde aniden beliren bu canlılar gerçekten kontrolsüzce çoğalan birer tehdit mi, yoksa sınırları sürekli genişleyen beton denizinde hayatta kalmaya çalışan çaresiz sığınmacılar mı?

İklim krizinden habitat parçalanmasına, biyolojik korku eşiğinin düşmesinden kentsel ekolojik koridorlara kadar insan-yaban hayatı çatışmasının tüm boyutlarını, konunun uzmanı olan Doç. Dr. Mehmet Kürşat Şahin ile saha gözlemleri ve ekolojik veriler ışığında konuştuk.

Son yılların yaz aylarında şehir merkezlerinde tilki, domuz, ayı, yılan ve hatta vaşak gibi yaban hayvanı popülasyonlarını daha sık görmeye başladık. Bu durum gerçekten bir “istila” veya popülasyon patlaması mı, yoksa sadece görünürlükleri mi arttı?

Bu durum kesinlikle biyolojik bir popülasyon patlaması veya istila değil, habitat daralmasına bağlı zorunlu bir mekansal kaymadır. Bizler yeni yapılaşmalarla onların doğal yayılış alanlarını, yani evlerini işgal ettikçe, bu canlıların sığınacakları tampon bölgeler hızla ortadan kalkıyor. Eskiden orman derinliklerinde veya kırsal sınırlarda gerçekleşen rutin avlanma ve beslenme döngüleri, artık kent çeperlerinde mecburen göz önünde yaşanıyor. Buna ek olarak, akıllı telefonlar ve yaygınlaşan güvenlik kameraları sayesinde her an kayıt alınabilmesi, sokaktaki görünürlüklerini dramatik şekilde artırdı. Kısacası, hayvan sayıları aniden çoğalmadı; sadece bizim genişleyen yaşam alanlarımız onlarınkiyle kesiştiği için artık sürekli aynı kadrajın içine giriyoruz.

Şehirlerin yaban hayatıyla bu denli iç içe geçmesi modern kentleşmenin kaçınılmaz bir sonucu mu, yoksa ekolojik dengenin alarm verme şekli mi?

Bu kesişim, plansız modern kentleşmenin acı bir sonucu olduğu kadar, ekolojik dengenin bozulduğuna dair de çok net bir alarmdır. Şehirleri, doğal peyzajı tamamen yok eden devasa beton bloklar olarak inşa ettiğimizde, o bölgedeki enerji akışını ve besin ağını kökten tahrip ediyoruz. Av türlerinin azalması veya göç yollarının dev otoyollarla kesilmesi, yaban hayvanlarını alternatif arayışlara iterek çaresiz bırakıyor. Bu nedenle kentlerin kırsala doğru kontrolsüz genişlemesi, sadece fiziksel bir alan kaybı değil, aynı zamanda o yerel ekosistemin taşıma kapasitesinin tam bir çöküşüdür. Eğer sürdürülebilir bir mekansal ekoloji planlaması yapılmazsa, bu sınır ihlalleri her iki taraf için de kayıplarla sonuçlanan kalıcı bir çatışmaya dönecektir.

Bu hareketliliğin yaz ve kış aylarında tavan yapmasının arkasındaki temel itici güçler nelerdir?

Kış aylarında kar örtüsünün besin kaynaklarını saklaması ve aşırı soğuklar, yüksek metabolik enerjiye ihtiyaç duyan memelileri kalori bulmak için mecburen insan yerleşimlerine itiyor. Yaz aylarında ise hem üreme döneminin getirdiği yavruları besleme stresi hem de artan su ihtiyacı, hayvanların hareketliliğini maksimum seviyeye çıkarıyor. Özellikle kurak geçen yazlarda doğada kuruyan su kaynakları, yaban hayatını şehirlerdeki parklara, yapay havuzlara veya tarımsal sulama alanlarına yönlendiriyor. Sürüngenler gibi ektotermik canlılar için de yaz ayları, termal tolerans sınırları içinde en aktif oldukları, avlandıkları ve eş aradıkları zirve dönemidir. Dolayısıyla her iki uç mevsim de farklı biyolojik ve fizyolojik stres faktörleriyle türleri insanla doğrudan temas etmeye zorlayan güçlü ekolojik itici güçler barındırır.

Şehirler yaban hayvanları için neden cazip birer “vaha” haline geldi? Çöplerimiz, açık su kaynaklarımız ve yeşil alanlarımız bu canlıların beslenme davranışlarını nasıl manipüle ediyor?

Şehirler, doğal ekosistemlerde bulması çok ciddi enerji gerektiren yüksek kalorili besinleri, çöplükler aracılığıyla neredeyse sıfır enerji harcamasıyla sunan yapay vahalara dönüştü. Sarıkamış’taki çöplükte bizzat beraber gözlemlediğimiz ayılar gibi, birçok hayvan saatlerce avlanmak veya bitki aramak yerine bu kolay karbonhidrat ve protein kaynaklarına bağımlı hale geliyor. Bu durum, türlerin doğal diyetlerini bozarak fizyolojilerine zarar verdiği gibi, ekosistemdeki avcı-av dinamiklerini de tamamen pasifize ediyor. Sürekli erişilebilir açık su kaynakları ve düzenli sulanan parklar ise, en kurak anlarda bile bu canlıları mikroklima alanları olarak kendilerine çekiyor. Sonuç olarak, kentlerin sunduğu bu bedava ve hazır kaynaklar, hayvanların mekansal alan kullanımlarını değiştirip, onları kırsaldan ziyade şehir çeperlerinde yaşamaya şartlandırıyor.

Görsel: Pixabay

Aydın’daki yaban domuzları artık kent kimliğinin bir parçası gibi oldu. Benzer şekilde Doğu Anadolu bölgesinde tilkiler ve ayılar da insan varlığına alışıyor. Yaban hayvanlarının insana karşı olan bu “yabanilik/korku” eşiğinin düşmesi tehlikeli midir?

Yaban hayvanlarının insana karşı olan korku eşiğinin, yani biyolojik tanımıyla habitüasyon süreçlerinin düşmesi, hem insan güvenliği hem de türlerin hayatta kalması için son derece tehlikelidir. İnsandan kaçmayan bir ayı veya domuz, kolaylıkla trafik kazalarına kurban gidebilir, kaçak avcıların veya zehirli evsel atıkların doğrudan hedefi haline gelebilir. Aynı zamanda, korku eşiği düşmüş ve insana yaklaşmaya alışmış bir hayvan, herhangi bir ani stres anında paniğe kapılarak insana doğrudan saldırı riski taşıyabilir. Bu yapay evcilleşme süreci, hayvanın doğadaki rekabet, savunma ve avlanma içgüdülerini körelterek türün popülasyon sağlığını da zamanla tehdit eder. Ekosistemdeki rolleri gereği yaban kalması gereken türlerin kentsel alanlarda evcil hayvan gibi davranmaya başlaması, zoonotik hastalıkların insanlara bulaşma riskini de dramatik ölçüde artırır.

Yılan gibi sürüngenlerin akrep gibi eklembacaklı grubuplarının ya da kurt ve vaşak gibi büyük memelilerin şehre iniş motivasyonları arasında ne gibi farklar var?

Yılanlar ve akrepler genellikle aktif bir yönelimle “şehre inmezler”; onlar zaten oradaki mikrohabitatlarda yaşamlarını sürdüren, ancak hızlı yapılaşmayla açığa çıkan yerli unsurlardır. Onların bizimle karşılaşması, uygun bir termal sığınak ararken veya kemirgen ve böcek gibi avlarını takip ederken binalarımıza tesadüfen girmelerinden kaynaklanır. Buna karşın kurt, ayı ve vaşak gibi geniş mekansal ev alanlarına (home range) sahip büyük memelilerin şehre yaklaşması, makro düzeydeki habitat parçalanması ve ciddi besin kıtlığının sonucudur. Büyük memeliler kalori ihtiyaçlarını karşılamak için çöplüklere gelirken, sürüngenler sığındıkları küçük alanların betonla yok edilmesi sonucu çaresizce ortada kalırlar. Yani biri uzak mesafelerden hayatta kalma içgüdüsüyle kente doğru çekilirken, diğeri doğrudan kendi mikro evinde üstüne basıldığı için bir anda görünür hale gelir.

Görsel: Pixabay

Medyada bu tarz haberler genellikle “Şehre inen kurt korkuttu!” gibi sansasyonel ve hedef gösteren başlıklarla veriliyor. Bu durum toplumsal bir fobi yaratıyor mu? Halkın bu canlılara yaklaşımındaki en büyük “doğru bilinen yanlış” nedir?

Medyanın etkileşim uğruna kullandığı bu sansasyonel ve “kışkırtıcı” dil, toplumda yaban hayatına karşı maalesef çok derin ve irrasyonel bir fobi yaratıyor. Bu üslup, doğasını kaybetmiş çaresiz bir canlıyı potansiyel bir katil veya kenti işgal eden bir düşman gibi göstererek, halkta “görüldüğü yerde yok edilmeli” algısını pekiştiriyor. Halkın yaklaşımındaki en büyük yanlış, şehre inen her yaban hayvanının kasten insana saldırmak veya zarar vermek için o bölgede olduğuna inanılmasıdır. Oysa ki yılan, ayı veya tilki fark etmeksizin hiçbir yaban hayvanı insanı doğal bir av veya besin olarak görmez; hepsi aslında bizim varlığımızdan ölesiye korkar. Eğer köşeye sıkıştırılmaz, kışkırtılmaz veya yavrularına bir tehdit oluşturulmazsa, bir hayvanın ilk ve tek biyolojik içgüdüsü en kısa yoldan insandan kaçıp uzaklaşmaktır.

Sokakta bir tilkiyle, yaban domuzuyla ya da mahalle arasında bir yılanla karşılaştığımızda yapmamız gereken ilk adımlar nelerdir? Ne yaparsak durumu bir krize dönüştürürüz?

Sokakta bir yaban hayvanıyla karşılaştığımızda atılacak ilk adım, canlının “kaçış mesafesi” sınırlarına saygı göstererek ani hareketlerden kaçınmak ve sükuneti korumaktır. Karşınızdaki bir tilki veya yaban domuzu ise göz temasını koparmadan yavaşça gerilemeli; bir yılan ise onun yerdeki titreşimleri algılayıp güvenle uzaklaşmasına fırsat verecek şekilde aradaki mesafeyi korumalısınız. Hayvanın doğal kaçış rotasını fiziksel olarak kapatmak, cep telefonuyla fotoğraf çekmek için ısrarla yaklaşmak veya etrafında kalabalık oluşturmak, onların mekansal algısında doğrudan bir avcı tehdidi yaratır. Durumu geri dönülmez bir krize dönüştüren en ölümcül hata ise, canlının üzerine yürüyüp onu bağırarak dar bir alanda köşeye sıkıştırmaktır. Kaçış rotası elinden alınan ve akut strese giren her yaban hayvanı, evrimsel hayatta kalma içgüdüsüyle mecburen savunma amaçlı saldırıya geçmek zorunda kalır. Aslında o anki karşılaşmada karşımızdaki canlının tek motivasyonu bize zarar vermek değil, sadece insan baskısından kurtulup en kısa yoldan oradan uzaklaşmaktır.

“Yaban hayatı koridorları” veya “ekolojik köprüler” gibi kentsel planlama stratejileri Türkiye’deki şehirlerde ne kadar uygulanabilir? Belediyelere ve şehir plancılarına düşen görevler nelerdir?

Türkiye’de habitat parçalanmasının geldiği mevcut boyut düşünüldüğünde, yaban hayatı koridorları ve ekolojik köprüler lüks birer peyzaj projesi değil, popülasyonların gen akışını sağlamak için kritik birer zorunluluktur. Türlerin mekansal alan kullanımlarını ve hareket ekolojilerini dikkate almadan yapılan klasik imar planları, popülasyonları izole edilmiş beton adacıklarına hapsederek ekosistem dinamiklerini çökertiyor. Bu noktada şehir plancılarına düşen en hayati görev, kenti tasarlarken orman yamaları, sulak alanlar ve doğal vadiler arasına kesintisiz ve fonksiyonel yeşil ağlar entegre etmektir. Belediyeler ise yeni imar kararları alırken yerel türlerin geçiş güzergahlarını bilimsel verilerle haritalandıran ekolojik raporları temel almalı ve bu rotaları kesinlikle yapılaşmaya kapatmalıdır. Eğer bu stratejiler standart bir altyapı politikası haline gelirse, yaban hayvanları tehlikeli otoyollara veya mahallelere inmek zorunda kalmadan güvenli kendi rotalarında ilerleyebilirler. Sonuç olarak, bu ekolojik altyapının kurulmasıyla hem insan-yaban hayatı çatışmaları minimuma iner hem de kentlerimiz doğayla savaşan değil, onunla entegre çalışan sürdürülebilir yapılara dönüşür.

Küresel iklim değişikliğinin bu hızla devam ettiğini düşünürsek, önümüzdeki 10-20 yıl içinde şehirlerimizde yaban hayatıyla ortak yaşamımız nasıl bir boyut kazanacak? Gelecekte sokak köpekleri gibi sokak tilkilerini mi bekleyeceğiz?

İklim değişikliğinin habitatlar üzerindeki termal ve hidrolojik baskısı bu yıkıcı hızla devam ederse, önümüzdeki 10-20 yıl içinde kent çeperlerindeki biyoçeşitlilik profilinin dramatik bir şekilde değişeceğini öngörmeliyiz. Özellikle amfibi veya bazı sürüngen grupları gibi dar termal toleransa sahip ve spesifik mikrohabitatlara bağlı türler, artan sıcaklık stresleri ve yok olan sığınaklar nedeniyle maalesef yerel yok oluşlara sürüklenecektir. Buna karşın, tilki, sansar veya yaban domuzu gibi ekolojik toleransı yüksek ve besin seçiciliği düşük fırsatçı türler, kentsel alanların sunduğu yapay kaynakları kalıcı bir yaşam stratejisine dönüştürecektir. Dolayısıyla evet, atık yönetimi ve ekolojik planlama krizleri bilimsel temellerle çözülmezse, tıpkı sokak köpekleri gibi kent dinamiklerine adapte olmuş, insanla iç içe yaşayan “kentli tilki” jenerasyonları görmemiz kesinlikle kaçınılmazdır. Ancak bu durum romantize edilecek barışçıl bir “ortak yaşam” değil; aksine doğal avlanma davranışlarının bozulduğu, zoonotik hastalık aktarımı riskinin tavan yaptığı ve insan-yaban hayatı çatışmasının kronikleştiği yepyeni bir kriz habitatı anlamına gelecektir.

Görsel: Pixabay

Şehir parkları ve kampüslerde sıkışıp kalan tosbağa ile kirpi gibi yavaş hayvanlar betonlaşmaya karşı nasıl hayatta kalıyor?

Tosbağalar, kirpiler ve kurbağalar gibi hızlı koşamayan canlılar, şehirlerin ortasında kalan yeşil alanlara hapsolarak bu betonlaşmanın en acı bedelini ödüyorlar. Etrafı yoğun trafikli yollarla ve dev binalarla çevrili bir alanda yaşayan bu hayvanlar; karınlarını doyurmak, kış uykusuna yatacak güvenli bir yuva bulmak veya eş aramak için mecburen o tehlikeli asfaltlara çıkmak zorunda kalıyor. Maalesef bu zorunlu yolculuklar, karşıdan karşıya geçemeyecek kadar yavaş olan tosbağalar veya tehlike anında kaçmak yerine olduğu yerde yumak olan kirpiler için genellikle araç tekerleklerinin altında son buluyor. Trafiği bir şekilde atlatabilenler ise çoğu zaman sahipsiz köpekler veya kedilerle karşı karşıya kalarak hayatta kalma şanslarını kaybediyorlar. Şehrin ortasında hapis hayatı yaşayan bu küçük gruplar, dışarıdaki diğer hayvanlarla buluşup çoğalamadıkları için zamanla hastalıklara yenik düşerek o bölgeden sessizce siliniyorlar. Bu sessiz ve kırılgan canlıları korumanın en pratik yolu, onları otoyollara çıkmak zorunda bırakmayacak güvenli alt geçitler yapmak ve parkları birbirine bağlayan kesintisiz doğa yolları oluşturmaktır.

Tüm bu kent-doğa çatışmasını ve yaşanan habitat daralmalarını göz önüne aldığımızda, insan-yaban hayatı etkileşimini sürdürülebilir bir ortak yaşama dönüştürmek için toplum ve karar alıcılar olarak aşmamız gereken en büyük zihinsel eşik nedir?

Aşmamız gereken en temel zihinsel eşik, yaban hayvanlarını alanlarımızı işgal eden birer tehdit olarak değil, plansız kentleşmeyle yaşam alanları hızla daralan ve kendi doğal evlerinde sıkışıp kalan türler olarak kabul etmektir. Şehirlerimizi doğadan tamamen bağımsız, etrafı görünmez duvarlarla çevrili beton kaleler olarak tasarlama yanılgısından acilen kurtulmamız gerekiyor. Gerek Sarıkamış’taki çöplükte hayatta kalmaya çalışan devasa ayılar, gerekse parklara sıkışan küçük tosbağalar ve yılanlar, aslında bizim yanlış arazi kullanımımızın doğrudan birer sonucudur. Karar alıcıların ve şehir plancılarının, altyapı projelerinde sadece ekonomik kaygıları değil, ekolojik koridorları ve yerel faunanın taşıma kapasitesini önceliklendiren sürdürülebilir bir vizyona geçmesi artık bir lüks değil, mutlak bir zorunluluktur. Bireysel düzeyde ise medyadan beslenen sansasyonel korku dilini terk edip, bu canlıların yaşam alanına ve içgüdülerine saygı duyan bilime dayalı bir empati kültürü inşa etmeliyiz. Nihayetinde bu mekanları barışçıl bir şekilde paylaşmayı öğrenemezsek, çöken ekosistemlerin ağır faturasını hep birlikte kalitesizleşen kent yaşamlarımızla ödemek zorunda kalacağız.

– Katkılarınız için çok teşekkür ederiz.
– Ben teşekkür ederim.

Etiketler: kentleşme, şehir, yaban hayatı
GazeteBilim 13 Ağustos 2026
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Önceki Yazı beyin Fazla televizyon beynin küçülmesine neden olabilir!

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
Güzel şeyler, özgür seçim süreçlerinin en çirkin şekillerde baskı altına alınmasına rağmen varlığını sürdürmeyi dişiler sayesinde başarır.(Görsel: The Belkin)
Flörtöz Hayvanlar

Ördekler, penisleri ve Amerikan ekonomisi

Yanık türkülerin yeşil başlı gövel ördeklerinden esinlenilen romantizm yalnızca bizim hayallerimizde var; gerçek dünyada bu türlerin aşk hayatları çok daha…

5 Kasım 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

Yangınların gökyüzüne etkisi: Orman yangınları kendi fırtınalarını nasıl yaratıyor?

Yangın sonucu ortaya çıkan alevler, yeryüzünde bıraktıkları tahribatın yanı sıra atmosferin üst katmanlarında da küresel sonuçları olan doğa olaylarını tetikliyor.…

Ekoloji
31 Temmuz 2026

Çekirge istilaları, iklim değişikliği ve kamuoyu algısı: Türkiye’de Decticus albifrons örneği

İstilacı değil, yerli bir çekirge türünün çevresel koşullara bağlı doğal popülasyon dalgalanması ve görünürlüğünün artması yaşanıyor.

Ekoloji
24 Temmuz 2026

Boz ayılar artmıyor, biz onların son sığınaklarına giriyoruz

Ayılar Anadolu’ya sonradan gelmedi. Binlerce yıldır bu toprakların doğal sakinlerinden biri onlar. Asıl değişen, onların yaşam alanlarına giderek daha fazla…

Ekoloji
14 Temmuz 2026

İklim değişikliği kahve içmenize engel olabilir

Dünyanın en sevilen içeceklerinden biri ve pek çok araştırmacının temel "keşif yakıtı" olan kahve, bugün belirsiz bir gelecekle karşı karşıya.…

EkolojiGastronomi
10 Temmuz 2026
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?