Okul baskınları, yalnızca bireysel saldırganlık olarak değil, eğitim kurumunun gençler nezdinde uğradığı derin anlam kaybının patolojik bir ifadesi olarak da okunabilir.
Prof. Dr. İbrahim Kaya
Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
Kahramanmaraş’ta can kayıplarına yol açan okul saldırısı, Türkiye’de şiddetin yalnızca arttığını değil, aynı zamanda niteliksel bir dönüşüm yaşadığını göstermektedir. Geçtiğimiz yıl ergen şiddetindeki artışı ele aldığım yazıda (Ergen şiddetinin artışı üzerine | GazeteBilim), bu olgunun bireysel ya da psikolojik nedenlerle açıklanamayacağını, aksine kurumsal çözülme, otorite boşluğu ve toplumsal eşitsizlikler gibi yapısal süreçler bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştım. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo ise, bu sürecin yeni bir eşiğe ulaştığını açıkça ortaya koymaktadır. Mesele ergen şiddetinin artışı meselesi olmanın ötesine geçmiştir; artık ergen şiddeti biçim değiştirerek daha örgütlü, daha görünür ve daha yıkıcı biçimlerde kendisini göstermektedir.
Okul baskınları, ilk bakışta münferit ve alışılmışın dışında yani sıra dışı olaylar gibi görünebilir. Ancak, sosyolojik açıdan değerlendirildiğinde; bu baskınların derin toplumsal gerilimlerin ifadesi olduğu görülecektir. Bu tür olayları yalnızca psikolojik sorunlarla ya da bireysel patolojilerle açıklamaya yeltenmek, meseleyi küçültmek ve toplumsallığını görünmez kılmak anlamına gelir. Halbuki bu tür olaylar, içinde yaşadığımız toplumların yapısal dönüşümünün en uç ve en görünür tezahürleri olarak araştırılmak durumundadır.
Bu tür olaylar, içinde yaşadığımız toplumların yapısal dönüşümünün en uç ve en görünür tezahürleri olarak araştırılmak durumundadır.
Okul baskınlarının yaygınlaşması
Modern anlamda okul saldırılarının özellikle 1999’daki Columbine Olayı (ABD Colorado Eyaleti’ndeki Columbine Lisesine okulun iki öğrencisi tarafından gerçekleştirilen ve 13 kişinin hayatını kaybettiği saldırı) sonrasında küresel ölçekte yaygınlaşan bir şiddet biçimi haline geldiği bilinmektedir. Bugün farklı ülkelerde benzer olayların yaşanması, bu şiddet türünün belirli bir bağlama özgü olmadığını, dünya ölçeğinde dolaşıma girmiş olan kültürel bir forma dönüştüğünü göstermektedir. Türkiye’de yaşanan okul baskınlarını da bu küresel bağlamdan bağımsız düşünmek doğru değildir. Bütün dünyayı bir şekilde etkisi altına alan bir şiddet kültüründen söz etmek daha gerçekçi görünmektedir.
Bu şiddet biçiminin küresel ölçekte yaygınlaşmasını, son birkaç on yılda tüm dünyayı etkisi altına alan neoliberal küreselleşmenin yarattığı yapısal gerilimlerden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Eğitim sisteminin piyasa mantığına göre yeniden düzenlenmesi, gençliği sürekli rekabet, performans ve belirsizlik içinde yaşayan bir konuma itmiş; buna karşılık başarı ve statü vaatleri giderek inandırıcılığını yitirmiştir. Vaatlerle gerçeklik arasındaki bu kopuş, gençler açısından derin bir hayat krizine yol açmakta; şiddet ise bu krizin en uç ve en görünür dışavurumlarından biri haline gelmektedir. Bu nedenle okul baskınlarını yalnızca belirli ülkelere özgü münferit olaylar olarak değil, küresel ölçekte benzer toplumsal dinamiklerin farklı bağlamlarda aldığı biçimler olarak değerlendirmek gerekir.
Ancak bu genel çerçeve, her toplumda bu tür olayların aynı nedenlerle ortaya çıktığı/çıkacağı anlamına gelmez. Küresel düzeydeki gelişmeler her ülkenin kendi toplumsal yapısı, kurumsal düzeni ve kültürel dinamikleriyle etkileşime girerek özgün biçimler almaktadır. Bu nedenle Türkiye’de yaşanan okul baskınlarını anlamak için, küresel bağlam ile yerel toplumsal koşulların nasıl kesiştiğine yakından bakmak gerekir.

Kahramanmaraş olayı
Kahramanmaraş’taki olayın dikkat çekici yönlerinden biri, failin toplumsal olarak dezavantajlı bir arka plandan değil, alt-orta sınıf olarak tanımlanabilecek bir aileden geliyor olmasıdır. Babasının emniyet mensubu ve annesinin öğretmen olması, klasik açıklama modellerinin yetersiz olduğunu düşündürtebilir. Geçtiğimiz yılki yazımda ergen şiddetini açıklarken toplumsal eşitsizliklerin ve dezavantajlılıkların rolüne dikkat çekmiştim. Ancak bugün gelinen noktada, bu tür olayların yalnızca sözünü ettiğimiz faktörlerle açıklanamayacağı anlaşılmaktadır. Çünkü şiddet artık yalnızca toplumun dışına itilmiş kesimlerin değil, toplumsal düzenin merkezinde yer alan bireylerin de başvurduğu bir ifade biçimine dönüşmektedir. Ayrıca şiddete başvurmak ve şiddeti bir ifade biçimi olarak benimsemek daha geniş bir güvencesizlikten ve gelecek kaygısından kaynaklanmaktadır. Bu durum özellikle orta sınıf gençliğini de içine alan daha yaygın bir sorunun varlığına işaret etmektedir. Dolayısıyla şiddet meselesi toplumsal yapının geneline yayılmış bir sorun halini almıştır ve bu durum bir şiddet kültüründen bahsetmeyi mümkün kılmaktadır.
Şiddetin yaygınlaşması ve genel bir sosyal sorun halini alması, öncelikle kurumsal yapıdaki çözülmelerle ilişkilidir. Aile ve okul gibi toplumsal düzenin temel kurumları, bir zamanlar, gençleri sosyalleştiren, normlara uymalarını sağlayan ve davranışlarını yönlendiren temel işlevler üstlenmişti. Nitekim önceki yazımda da bu kurumların zayıflamasıyla ergen şiddeti arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştim. Bugün ise bu zayıflamanın daha ileri bir aşamaya ulaştığı görülmektedir. Öğretmenin otoritesinin aşınması, okulun yalnızca sınav ve rekabet üreten bir mekâna indirgenmesi ve eğitimin toplumsal statü üretme kapasitesinin zayıflaması, okulun koruyucu ve düzen kurucu işlevini ciddi biçimde geriletmiştir. Böyle bir ortamda okul, yalnızca işlevini yitiren bir kurum değil, aynı zamanda hedef haline gelebilen bir mekân halini almaktadır.
Kahramanmaraş’taki olayın dikkat çekici yönlerinden biri, failin toplumsal olarak dezavantajlı bir arka plandan değil, alt-orta sınıf olarak tanımlanabilecek bir aileden geliyor olmasıdır. Şiddet meselesi toplumsal yapının geneline yayılmış bir sorun halini almıştır ve bu durum bir şiddet kültüründen bahsetmeyi mümkün kılmaktadır.
Anlamını ve otoritesini yitiren okul
Gençler okula “saldırıyor” çünkü okul, onların gözünde artık anlam ve önemini yitiren bir kuruma dönüşmüş durumda. Bir zamanlar toplumsal yükselmenin ve statü elde etmenin yolu olarak görülen eğitim, bugün giderek değersizleşen, vaatlerini yerine getiremeyen ve gençlere inandırıcı bir gelecek sunamayan bir kuruma dönüşmektedir. Bu durum, okulun yalnızca işlevini değil, temsil ettiği anlamı da aşındırmaktadır. Anlamını yitiren bir kuruma yönelik öfke ise şiddet biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle okul baskınları, yalnızca bireysel saldırganlık olarak değil, eğitim kurumunun gençler nezdinde uğradığı derin anlam kaybının patolojik bir ifadesi olarak da okunabilir.
Bu noktada özellikle otorite meselesi üzerinde ayrıca durmak gerekir. Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz durum, basit anlamda bir otorite yokluğu değil, otoritenin meşruiyet kaybıdır. Aile, okul ve devlet gibi kurumlar biçimsel olarak varlıklarını sürdürmektedir; bu kurumlar kurallar koymakta, disiplin mekanizmalarını işletmekte ve yaptırımlar uygulamaktadır. Ancak bu kurumların otoritesinin gençler nezdinde taşıdığı anlam ve bağlayıcılık ciddi ölçüde zayıflamış görünmektedir. Öğretmenin söylediği sözün, ebeveynin çizdiği sınırın ya da devletin koyduğu kuralların neden geçerli olduğu sorusuna verilen cevaplar ikna edici olmaktan uzaklaştıkça, otorite dışsal bir zorlamaya indirgenmektedir. Elbette kurallar vardır, ancak bu kurallara neden uyulması gerektiği konusu çok net değildir. Başka bir ifadeyle, otorite konuşmaktadır hatta bağırmaktadır, fakat ikna etme kabiliyeti artık çok zayıflamıştır.

Anomik durum mu?
Burada bahsettiğimiz mesele, klasik anlamda bir disiplin kuramama meselesinden daha derin bir meseleyi işaret etmektedir. Durkheim’ın “anomi” kavramı çerçevesinde meseleyi değerlendirmek mümkün görünüyor. Toplumsal kuralların bağlayıcılığını yitirdiği, normların aşındığı ve otoritenin ikna kabiliyetini yitirdiği bir ortamda, şiddet yalnızca bir sapma değil, aynı zamanda bir ifade biçimi haline gelebilmektedir. Okul baskınları da bu anlamda bireysel patolojilerden çok, toplumsal düzenin çözülmesinin uç örnekleri olarak okunabilir.
Öte yandan, dijitalleşme ve küreselleşme süreci gençlerin dünyasını köklü biçimde dönüştürmektedir. Geçtiğimiz yılki yazımda medyanın ve dijital platformların şiddeti normalleştiren etkisine değinmiştim. Bugün bu etki çok daha belirgin hale gelmiş durumdadır. Şiddet artık yalnızca yaşanan bir olgu değil; sürekli olarak görülen, paylaşılan ve yeniden üretilen bir pratiktir. Küresel ölçekte yaşanan benzer saldırıların dijital ortamlar aracılığıyla dolaşıma girmesi, bu tür eylemlerin öğrenilebilir ve taklit edilebilir davranış kalıplarına dönüşmesine zemin hazırlamaktadır.
Toplumsal kuralların bağlayıcılığını yitirdiği, normların aşındığı ve otoritenin ikna kabiliyetini yitirdiği bir ortamda, şiddet yalnızca bir sapma değil, aynı zamanda bir ifade biçimi haline gelebilmektedir.
Sarsıcı toplumsal dönüşüm
Türkiye bağlamında bu genel süreçlere ek olarak, hızlı ve sarsıcı bir toplumsal dönüşümün yaşandığını da unutmamak gerekir. Önceki yazımda özellikle göç, enformel sosyal kontrol mekanizmalarının çözülmesi ve toplumsal bağların zayıflaması üzerinde durmuştum. Bugün bu sürecin daha da derinleştiği görülmektedir. Geleneksel yapıların çözülmesiyle birlikte ortaya çıkan boşluğun modern kurumlar tarafından yeterince doldurulamaması, gençlerin toplumsal normlarla ilişkilerinde sorun yaratmaktadır. Bu sorun, sadece bir motivasyon krizine, yönsüzlüğe neden olmamaktadır, aynı zamanda gençlerin kendilerini dünyayla ilişkilendirme – anlam – krizine yol açmaktadır. Bu krizin şiddete başvurmayı, şiddeti bir ifade biçimi olarak görmeyi hatta bir şiddet kültürünü benimsemeyi teşvik ettiği görülmek zorundadır.
Sonuç olarak, şu ana kadar ifade ettiklerimizden hareketle, belirtmemiz gerekir ki okul baskınları, yalnızca güvenlik önlemleriyle çözülebilecek münferit olaylar değildir. Bu tür olaylar, kurumsal çözülme, otoritenin meşruiyet kaybı, dijitalleşme, toplumsal dönüşüm ve gençliğin anlam dünyasında yaşanan değişimlerin kesişiminde ortaya çıkan bir krizin göstergesidir. Bu nedenle yapılması gereken, bu olayları tekil vakalar olarak değil, toplumsal yapının geçirdiği derin dönüşümün bir sonucu olarak görmek ve çözümü de bu bütünsellik içinde aramaktır.

