Rekabet savaş demektir. Bu durumda okullarımızın baştan sona şiddet sahneleri ile dolmasına şaşmalı mıyız?
Prof. Dr. Doğan Göçmen
Dokuz Eylül Üniversitesi Felsefe Bölümü
Önce Urfa’nın Siverek ilçesinde sonra Kahramanmaraş’ta okullarda yaşanan ağır şiddet olayları hem hükümetin neredeyse çeyrek yüzyıllık genel politik pratiğinin hem de neredeyse iki yıldan beri uygulanan “maarif modeli”nin yeniden değerlendirilmesini gündeme getirmiş bulunuyor.
Şiddet sistemseldir
Yaşanan şiddet olaylarının münferit olaylar olmadığı kamuoyunda genel kabul görmüş durumda. Gerçekten de mevcut hükümetin politikaları açık bir şekilde beyan edilip uygulamaya kondukça, toplumda şiddet potansiyelinin ve şiddet olaylarının giderek daha çok arttığı ileri sürülebilir. Bu, genel bir yayılmacılık politikasının tamamlayıcısı olarak kindar nesiller yetiştirme arzusuyla ilgilidir. Bu, aslında eğitimde bir amaç olarak çoktan beri askıya alınmış olan aklı, vicdanı ve irfanı hür insan yetiştirme amacını tamamıyla tersine çevirmek anlamına gelmektedir.
Özgür akıldan araçsal akla
İki yıl önce “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” için 21. yüzyılın taş devri insanını yaratmayı amaçlayan bir eğitim modelidir diye yazmıştım. GazeteBilim’de de konuya ilişkin düşüncelerimi özetleyen kısa bir yazı yayınlamıştık.
Mevcut eğitim modelini değerlendirirken, bu modelde her şeyden önce insanın aklının özgürleştirilmediğini yazmıştım: “Mevcut Maarif Modelinde akıl koşullanmıştır, kalbe, yani duygulara ve faydayı gözeten sonuçlara tâbi kılınmıştır.”
Bu eğitim modeli insanı neredeyse sadece algılayan ve hisseden bir varlık olarak kurguluyor. Bu modelde insanın toplumsal ve entelektüel kapasiteleri tamamıyla devre dışı bırakılmıştır.
Koşullanan akıl duygusal düşünmeye indirgenmiş ve buna uygun olarak akıl, “araçsal akla” dönüştürülmüştür.
Algı kapasitesine indirgenmiş insan
Akıl gerçeği tesis eden bir kapasite değil, çıkar ve fayda gözeten bir akıl olmuştur. Bundan dolayı mevcut eğitim sisteminin insanda akılla düşünmeyi, yargılamayı ve eylemeyi yeşerttiğini söyleyemeyiz. Bu modele dayalı olarak eğitilen öğrenci algılama kapasitesine indirgendiği için düşünmesi mümkün değildir, çünkü algıda düşünme yoktur.
Fakat ne yazık ki, uygulanan “Maarif Modelinin öğrenci profiline uygun olarak yaratılmak istenen insan, akla gerçek ve yanlış, doğru ve yanlış, güzel ve çirkin, etik olanı ve etik olmayanı ayırt etmek için başvuran insan değildir.”
Toplumsallıktan yalıtılmış insan kavrayışı
Yürürlükteki eğitim modelinde insan sosyal bir varlık olarak kavranmamıştır. Bunu iki yıl önce şu şekilde dile getirmiştik: “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne temel oluşturan öğrenci profilinde öğrenci, tüm sosyolojik ilişkilerden yalıtılarak kurgulanmıştır. Öğrencilerin sosyal ilişkileri onun ontolojik bütünlüğünün bir parçası olarak alınmamıştır.” Bu şekilde tasarlanmış olan eğitim modelinin yarattığı öğrenciye ne toplumsal yetkinlik kazandırır ne öğrencide empati ve merhamet duygusu geliştirir ne de dayanışma duygusu oluşur.
Tek boyutlu insan, rekabet ve vicdansız yargı
Mevcut eğitim sistemi insanı “ruh-beden bütünlüğü” içinde almamaktadır. Bu model ilkesel olarak bir ruh-beden ikileminden hareket etmektedir. Bunun insanı tüm olumsuz sonuçlarıyla tek boyutlu geliştireceğini ön görmek zor değildir. İki yıl önceki yazımızda aklın “ruhun ve bedenin ortak işlevi” olduğuna dikkat çekmiştik.
Sağlıklı yargı, ancak “aklın yargı gücü” olarak tesis edilebilir ve bu ancak “tüm sosyalleşmenin sonucu olarak tesis edilen vicdan” ile sağlanabilir.
Fakat mevcut eğitim sisteminin “ruh-beden ‘bütünlüğünü’ sağlaması mümkün gözükmemektedir ve bu nedenle her gün daha çok karmaşıklaşan dünya ilişkilerine yetmesi mümkün olmayacaktır.”
Şimdi bir öğrencinin aynı zamanda herkesin herkesi ezdiği dizginsiz rekabet ortamında yetiştirildiğini düşünelim. Rekabet savaş demektir. Felsefede bunu 17. yüzyıldan beri biliyoruz ve söylüyoruz. Bu durumda okullarımızın baştan sona şiddet sahneleri ile dolmasına şaşmalı mıyız?

