Anayasa tartışmalarının gündemde olduğu bu dönemde, Birinci Meşrutiyet’in (23 Aralık 1876) ilanından yaklaşık bir buçuk ay önce yayımlanmış olan bu metnin, tartışmalara tarihsel bir derinlik katacağına inanıyorum.
Zafer Toprak’ın Atatürk, Kurucu Felsefenin Evrimi (İstanbul 2020) adlı yapıtını okurken “Kodifikasyon ve Hükûmet-i Meşrûta” bölümünde karşılaştığım Hükûmet-i Meşrûta (Meşrutiyet Hükûmeti) adlı küçük risale çok ilgimi çekmişti. Jön Türk Hareketi içinde bulunmuş Esad Efendi (1842-1901) tarafından yazılmış olan bu yapıt, 5 Kasım 1876’da yayımlanmıştı ve anayasal ve parlamenter sisteme geçişi savunmaktaydı. Toprak, eseri tanıtırken şunları söylemişti:
“Anayasal düzenle, o günkü adıyla “meşrutiyet”le ilgili ilk kitap ya da risale Hükûmet-i Meşrûta adını taşıyordu. 1876’da yayımlanan eser basit bir kurguya sahip olsa da Türkiye tarihinde anayasal sorunları ilk kez gündeme getirdi. O günkü pratiğin bir sonucu sorulu cevaplı diyalog üslubunda ele alınmış bu risale sekiz büyük sayfadan oluşuyordu. Kitapçığın yazarı gazetecilik yapmış, Basiret, Hayal ve İstikbal’de yazmış Esad Efendi’ydi. Hükûmet-i Meşrûta’yı hazırladığı sırada Mekteb-i İdadi-i Şâhâne kitabet muallimi ve Ticaret-i Bahriyye Meclisi Zabıt kâtibiydi.”[1]
Daha sonra burada yer alan bir dipnottan Tarık Zafer Tunaya’nın “Osmanlı Anayasacılık Hareketi ve Hükûmet-i Meşrûta” (Boğaziçi Üniversitesi Dergisi-Beşeri Bilimler, Cilt 6, 1978, s. 227-237) adlı makalesinde, yazarı ve yapıtı tanıttığını ve Zafer Toprak’ın ise makalenin sonunda risalenin tam metnini Yeni Alfabe ile sunduğunu öğrendim. Bulup okudum ve çok etkilendim; çünkü içerdiği görüşlerin sadece siyaset tarihi açısından değil, ama düşünce tarihi açısından da önemli olduğunu gördüm.
Bunların dışında iki makaleye daha rast geldim: Bunlardan birisi, Hamdi Özdiş’in “Yeni Osmanlılıktan İttihatçılığa Bir Portre: Esad Efendi (1842-1901)” (Kebikeç, Sayı 26, Ankara 2008, s. 7-36) ve diğeri ise Hasan Barlak’ın “Esad Efendi’nin İttihad-ı İslâm Risalesinde İslâm Birliği ve Osmanlı Halifesine Bağlılık Düşüncesi” (Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt 9, Sayı 43, Nisan 2016, s. 598-615) adını taşıyordu. Bunlardan özellikle de ilki, Esad Efendi’yi kapsamlı bir şekilde tanıttığı için önemliydi.
Mevcut literatürü böylece inceledikten sonra, Hükûmet-i Meşrûta’nın özgün metnine ulaştım ve GazeteBilim okuyucuları için olabildiğince yalınlaştırdım. Anayasa tartışmalarının gündemde olduğu bu dönemde, Birinci Meşrutiyet’in (23 Aralık 1876) ilanından yaklaşık bir buçuk ay önce yayımlanmış olan bu metnin, tartışmalara tarihsel bir derinlik katacağına inanıyorum.

Hükûmet-i Meşrûta
Hâsılât-ı sâfiyyesi Hediye-i Askeriyye Cemiyet-i Umûmiyye’sine aittir.
Fiyatı
İki kuruştur
Maarif Nezâret-i Celîlesi’nin ruhsatıyla birinci defa olarak Bâb-ı Âlî Caddesinde Mihran Matbaasında tab‘ olunmuştur.
17 Şevval, Sene 1293
Mekteb-i İdâdî-i Şâhâne kitâbet muallimlerinden, Ticâret-i Bahriyye Meclisi zabıt kâtibi Esad Efendi’nin eseridir.
Meşrutiyet Hükûmeti
S: Meşrutiyet hükûmeti nasıl hükûmettir?
C: Bütün uygulamaları, bir Şeriat ve kanuna bağlı olan hükûmettir.
S: Meşrutiyet hükûmeti ile mutlakıyet hükûmeti arasında ne fark vardır ve hangisi hayırlıdır?
C: Mutlakıyet hükûmetinin genel uygulamaları kanuna bağlı değildir. Mesela bir hükümdar ne kadar zeki ve mülküne ve tebaasına karşı ne kadar hayırsever olursa olsun, yine de devlet işlerinin tamamını yürütemez. Bir takım memurlar istihdamına mecbur olur. Memurların davranışları ise bir düzen altında olmayıp, her biri genellikle keyfince hareket eder. O halde yalnız hükümdarın ehliyet ve iyi niyeti idareyi sağlayamaz. Bu nedenle idarede intizam hâsıl olamaz, varsayalım ki olsa bile, o hükümdarın yönetiminde olur, sonra ortadan kalkar.
Bir hükümdar ne kadar zeki ve mülküne ve tebaasına karşı ne kadar hayırsever olursa olsun, yine de devlet işlerinin tamamını yürütemez.
Meşrutiyet hükûmeti ise, böyle değildir; memurların tamamı belirlenmiş olan kanunlar dairesinde hareket ederler. O halde idarenin intizamı, şahıs ile değişmez demek oluyor ki meşrutiyet hükûmeti gerek devletin haşmet ve şevketinin güçlenmesi ve gerek milletin saadet ve marifetinin oluşması için elbette mutlakıyet hükûmetinden daha iyi ve hayırlıdır. Çünkü bir memur, sorumluluk yükleyen bir kanuna bağlı olmayıp da, davranışlarında keyfine uyarsa ve her ne zaman bir fenalık etse, bir tarafa intisap etmesi sayesinde cezadan kurtulursa, bu cüret diğerlerine de bulaşır. Böyle adamların idaresinde bulunan memleketlerde emniyet olamaz, emniyet olmayan memlekette ise saadet bulunmaz.
Avrupalıların düzen sağlayan yönetimine dikkat edelim. İngilizler yaklaşık yirmi beş, otuz milyon nüfustan ibaret iken, kendilerinin üç dört misli milletleri yönetiyorlar. Bu kolay bir şey değil, kuvvete muhtaçtır. İngilizler kuvvet ile onun esası olan düzenli yönetimde kazandıkları şöhret sebebiyle memleketlerine âlemin servetini yığdılar. Bu intizamın esası başka şey değil, ancak meşrutiyet hükûmetidir. Genel haklar ve muameleler, özel kanunlar ile belirlenmiş ve güçlendirilmiştir.
Meşrutiyet hükûmeti gerek devletin haşmet ve şevketinin güçlenmesi ve gerek milletin saadet ve marifetinin oluşması için elbette mutlakıyet hükûmetinden daha iyi ve hayırlıdır.
S: Şu halde memleketin bayındırlığını sağlayan şeylerin biri de hakların güvence altına alınması oluyor.
C: Şüphe mi var? Lâkin bu güvence, kanunlara bağlıdır. Kanunun cereyan hükmünü ise, meşrutiyet hükûmeti muhafaza ve temin eder.
S: Acaba mutlakıyet hükûmeti dahi kanun hükümlerini muhafaza edemez mi?
C: Edemez, etse dahi uzun süre koruyamaz, zira istenilen intizam memurlardan birkaç kişinin dirayet, insaf ve hakkaniyetine bağlı ve muhtaç kalır. Halbuki bunlar insandır, ya kendileri görevlerini iyi yapmazlar yahut sonradan gelenler, istenilen niteliklere sahip değiller ise maksat hâsıl olamaz. Bu surette mutlakıyet hükûmetinden devam üzere fayda beklemek pek abestir. Delil istenilir ise, milyonlarca nüfustan ibaret olan Asyalılarla diğer mutlakıyet hükûmetleri yönetiminde bulunan memleketlerin ahvaline bakmalıdır.
S: Demek ki mutlakıyet hükûmeti idaresinde bulunan memur reislerine pek de emniyet olunamıyor.
C: Öyle ya, olunacak emniyet, yalnız bir hüsn-i zanna dayanmaktadır, ya aksi çıkar ise devlet, mülk ve millet zarar görmez mi? Yalnız bir hüsn-i zan ile devlet ve ümmet yaşar mı?
S: Bizim hükûmetimiz nasıl hükûmettir?
C: Bizim hükûmetimiz esasen Şeriat’a bağlı olduğundan İslâmî hükûmettir. Bu nedenle meşrutiyet hükûmetidir; lâkin bir vakitten beri şerî hükümlere layıkıyla riayet olunmadığından mutlakıyet hükûmeti yolunu tutmuştur. Bizde esasen padişahların görevleri bile Şeriat’la sınırlanmıştır, yani kurallar Şariat’a bağlıdır ki padişahın her türlü tasarrufta eylemleri ve davranışları kamu yararını gözetmek mecburiyetindedir. Mesela bir adam diyet gerektirecek şekilde birini katletse, maktulün mirasçıları olmasa, velayet hakkı padişahındır; lâkin padişah bu maktulün diyetini katile bağışlayamaz, yani katili diyetten affedemez; zira o diyet Beytü’l-Mâl’a aittir. Padişah onu affeder ise Beytü’l-Mâl zarar eder. Padişahın umumî tasarrufları ise, kamu yararına bağlı olduğundan, katili affeder ise bu şarta aykırı hareket etmiş olur.
S: Mesela padişahın düşünceleri ve davranışları bozuk olur yahut danışmanları ve yakınları iğfal ettikleri için sınırları aşar ise kim ne diyebilir?
C: Kutsal Şeriat gereği, ya kendisi nefsini ıslah eder yahut Müslümanlar ıslah eder.
S: Meşru düzenin korunması nasıl olur?
C: Memurların eylemlerinin ve davranışlarının daima gözetim altında bulundurulmasıyla olur. Bu gözetimi, ümmet etmelidir.
S: Vekiller dahi, buna dikkat etmek ve bunu gözetmek ile mükellef iken niçin ümmet etsin, ümmetin ne vazifesi?
C: Evet, ama vekiller kusur eder ise, kim anlayacak? İşin doğrusunu padişaha kim arz edecek? Bundan dolayı oluşacak yarar ve zarar devlet ve ümmete ait olduğu için gözetim dahi ümmete ait haklardandır; zira vekiller de memurdur; onların da eylemleri araştırılıp, padişaha sunulacak. O halde tarafsız bir gözlemci ister.
S: Milletin tamamının gözetimi mümkün olur mu?
C: Hayır, bu durum fesat doğurur.
S: Ya ne yapmalı?
C: Ahali tarafından seçilmiş bir meclis oluşturmalı ve onlar tarafından gözetmeli. Fenalık görülür ise, hükûmete haber vermeli.
S: Bu meclisin görevleri nelerdir?
C: Devletin gelirlerine ve giderlerine ve Şeriat ve Kanun hükümlerinin icrasına dikkat ve memlekete zararlı olan bazı yeni düzenlemelerin tadilini talep etmektir.
Ahali tarafından seçilmiş bir meclis oluşturmalı ve onlar tarafından gözetmeli.
S: Pekala, ama yukarıda kanuna bağlı olan hükûmet, meşrutiyet hükûmetidir dediniz. Şimdi burada böyle bir meclisin lüzumundan bahsediyorsunuz. Eğer hükûmetimiz İslâmî hükûmet ise, teşekkül edecek meclisin yalnız Müslümanlardan ibaret olması lâzım gelir. Böyle ise teşekkür olunur, lâkin karışık olursa olamaz; zira Şeriat’a göre caiz değildir.
C: Teşkil olunacak meclis hakkında oluşan şüphenin kökeni anlaşıldı. Eğer bu meclis yalnız İslâmî sorunlara ilişkin bir danışma meclisi olmuş olaydı, itirazınız pek uygun idi, lâkin öyle değil.
S: Acayip! Teşkil olunacak meclis ümmet şurası değil midir? Bu meclis mülkin idaresini görüşmek ile meşgul olmayacak mı?
C: Hayır.
S: Ya ne yapacak?
C: Bu meclis üyeleri adeta ahali tarafından seçilmiş davacılardır.
S: Çok ilginç! Bunlar dava için mi toplanacaklar?
C: Evet.
S: Kimden ve neden dolayı dava edecekler?
C: İlkin ahalinin verdiği paraların sarf yerini ve suretini ararlar; eğer israf yahut çalma var ise engellenmesini talep ve dava ederler.
İkinci olarak, memurlar kanun hükümlerine aykırı olarak ahaliye zulüm ederlerse, mesela “Filan memur, memleket ahalisine yani müvekkillerimize şöyle zulüm ediyor” diyerek muhakemesini ve cezasını talep eylerler ve Kanun, memleketin bayındırlığını sağlamak için yapıldığı halde, meydanda bulunan yeni kanunlardan biri zararlı ise, “Bu kanun bizi harap ediyor” diyerek düzeltilmesini isterler. Varsayalım ki eğer istedikleri düzeltmeler devlete zararlı ise, bu meclisin üst tarafında bulunan ayan meclisi, bunları inceleyerek reddederler. Bununla beraber kanunun uygulanmaya sokulması, mutlaka padişah hazretlerinin onayına muhtaçtır. Zararını gördüğünde, padişah onaylamaz. Sonuç olarak Hatt-ı Hümâyûn’dan dahi anlaşılacağı üzere bu meclisin görevi sınırlıdır, yalnız görülen fenalıkları beyan ile dava etmekten ibarettir; bu ise her yerde herkesin hakkıdır. Bizde Kutsal Şeriat’la dahi güçlendirilmiştir. Bir davacı, mesela Hıristiyan olsa da, bir memurdan zulüm görse, mahkemeye giderek şikâyette bulunsa ve hakkını talep ve dava eylese, kadı olan zat ona “Sen Hıristiyansın, davaya hakkın yoktur” diyebilir mi? Özellikle İslam Şeriati nazarında müslim ile gayrı müslim hukukça eşittir.
Görevlerine dikkat olunsun dediğimiz meclis, adeta fenalıklardan şikâyet eden bir davacı topluluğudur. Biz bu meclisin teşkili ile gayrı müslim olanları veli saymayacağız; adeta onlar da meşru olan hukuklarından dolayı bizimle beraber görecekleri fenalıklardan ötürü dava edecekler. Yukarıda denildiği gibi, bu işi bütün ahali sonuçlandıramaz. Taraflarından atayacakları vekiller aracılığıyla durumlarını hükûmetlerine sunarlar. Bu konudaki hakları Şeriat ve insaniyet bakımından kanıtlanmış değil midir? Özellikle yüce ayette emir ve irade buyurulduğu üzere, Müslümanların diğer milletlerden seçkinliği ve üstünlüğü, “Emr bi’l-ma‘rûf nehy ‘ani’l-münker” (iyiliği emretmek ve kötülükten kaçındırmak) ile değil midir? Şimdiye kadar meydana gelen fenalıklar Şeriat’ın hükümlerine uyar mı? Etmediği halde, “Bu durumlar Şeriat’a aykırı ve bize zararlıdır” demek ve yasaklanmasına çalışmak bize, özellikle de ulemaya ait görevlerden iken, sükût olunduğu halde, yüce ayetin içerdiği seçkinlik ve üstünlüğün bağlı olduğu şartın yokluğu lâzım gelmez mi? Memurların zulmünden kurtulup meşru hukukuna göre yaşamak insanın birinci derecede hakkı ve Şeriat’ın birinci mertebede emrettiği şeylerden olduğu halde, gelirlere ve giderlere ve kanun hükümlerinin uygulanmasına dikkat etmekle görevlendirilmiş böyle bir meclisin varlığına ihtiyacımız açık değil midir? Daha önce de açıklandığı üzere bunların içinde birkaç tane de gayrı müslim bulunur ise, Şeriat’a aykırı mı olur? “Siz İslam değilsiniz, bizimle beraber durumunuzu devlete arz ile dava etmeye hakkınız yoktur” denilir mi? Buna İslam Şeriatı razı olur mu? Haşa!
S: Ahali verdiği paranın sarf yerini ne hakla sorabilir?
C: İsraf yahut çalma ve haksızlıklarla devlet yıkılır. Devletin yıkılması, ahalinin yıkılmasından kaynaklanır; yani önce ahali harap olur. Bu tehlikeden kurtulmak ve fenalıklardan padişahları haberdar etmek için her türlü yola teşebbüse ahalinin hakkı vardır; zira kötü idareden dolayı harap olacak ahalidir.
S: Bu fenalıkların meydana gelmesine vekillerin dikkati kâfi değil midir?
C: Değildir; zira insanlar nefsanî garazlar ile yaratıldıklarından bir adamın elindeki iktidar keyfine bağlı olunca, istenilen emniyet hâsıl olamaz; ya vekiller dahi dikkat etmezler ise yahut fenalığı onlar eylerler ise, ne yapılır? Yok olmalı ve son bulmalı mı?
S: Bu meclisin lüzumunu anlamak için biraz daha tafsilat vermenizi rica ederim.
İnsanlar nefsanî garazlar ile yaratıldıklarından bir adamın elindeki iktidar keyfine bağlı olunca, istenilen emniyet hâsıl olamaz.
C: Bunun için çok tafsilata hacet yoktur. Yalnız bir zamandan beri ortaya çıkan fenalıkların sebebini ve kaynağını düşünmenizi tavsiye ederim. Eğer bizde öyle bir meclis olaydı, idarenin malum olan vakte kadar gerçekleşen tahribatına meydan bırakmazdı; zira “Bu gidiş toplumumuzu mahveder” diyerek hakkıyla dava ederlerdi. Mesela bir mutasarrıf bir memleket halkına zulüm etse, ahali valiye, vali dinlemezse Bâb-ı Âlî’ye şikâyet ederler. Eğer Bâb-ı Âlî de dinlemez ise, padişaha arz ederler; lâkin Bâb-ı Âlî ister ise, işi yanlış anlatır ve padişahı kandırmaya muktedir olursa, ahali halini kime bildirsin? Bizde bir sadrazam ile bir çiftçinin hukukça hiç farkı yoktur; ancak diyelim ki bir sadrazam bizzat bir adama haksızlık etse, mutlakıyet hükûmeti usulü devam ettiği sırada, o adam onunla muhakeme olup da hakkını alabilir mi? Memurların daha küçükleri bile böyledir.
S: O meclis olursa, herkes her türlü hukukundan emin olacak mı?
C: Evet.
S: Bu meclisin ona ne tesiri olur?
C: Pek çok tesiri vardır; çünkü ahali tarafından seçilerek resmî surette toplanacaklarından her şeyin hakikatini hükûmete yahut nihayet derecede padişaha arz ederek muhakemesini talep ve dava ettiklerinde, muhakemeleri yapılır ve diğerlerine dahi ibret olur. Şu hale nazaran böyle bir meclisin varlığı adeta vaciptir.
S: Bu meclise bizimle Hıristiyanların ihtiyacı eşit midir?
C: Bizim ihtiyacımız daha çoktur; zira Hıristiyanlar her türlü şikâyetlerini istedikleri yolda işittiriyorlar; hatta gerekirse patrikhanelerle ecnebi devletlerin sefirlerinin korumalarını ve esirgemelerini dahi sağlıyorlar. Sanırım ki şimdiye kadar özel bir biçimde bir Müslümanın mağduriyetinden bahisle Bâb-ı Âlî’ye bir bildirim gelmemiştir; lâkin yalan-gerçek Hıristiyanların mazlumiyeti hakkındaki söylentiler Avrupa’yı bile inandırıp, o konuda Bâb-ı Âlî’ye resmî tebligat icra olunduğunu ve korunmanın derecelerini herkes bilir. Şu duruma göre, böyle bir meclise bizim ihtiyacımız daha çoktur. Hıristiyanlar için bu meclis olmasa da maksatları hâsıl olur ve oluyor.
S: Bir takım adamlar niçin bunun aleyhine konuşuyorlar?
C: Onlar birkaç fırkaya ayrılıyorlar ve birkaç maksada hizmet ediyorlar:
Bir takımı bu meclisin karışık olmasını Şeriat’a aykırı görüyorlar, yoksa çok gerekli olduğunu ve adeta bir davacılar topluluğu önünde davacı olan adamın velev ki Hıristiyan olsun, “Davaya hakkın yoktur” denilerek reddedilemeyeceğini düşünmüş olsalar, öyle itirazlarda bulunmazlar.
Bir takımı da böyle bir meclis bulunmadığı için ehliyet aranmadığından ve devletin her işi iltimas ile olup bittiğinden, -mesela ilmiye yolu ricalinden ise, beşikte müderris olarak ve mevleviyet filan alarak- lâyık olmaksızın yüksek makamlara varmış ve istibdat usulünden hoşlanmaya alışmış olanlar ile mülkiye ve askeriyeden olup da bunlar gibi istibdat bahçesinde korunma sayesinde yetişip ondan zevklenmeye alışmış olanlardır ki bunların itirazı öyle bir meclis olur ise, ellerindeki memuriyet, nüfuz ve istiklal kaybolur korkusuyladır; yani “Böyle bir meclis olup da fenalıkları görüp hükûmete ve padişaha haber verirler ise, sonra memuriyetlerimizden alınırız yahut çocuklarımızı rütbe ve maaşlarla mutlu edemeyiz ve bunlardan yararlandıramayız” gibi yalnız şahsî garazlarına ve menfaatlerine hizmet ederler. Halbuki birkaç adamın gayrı meşru menfaati uğruna ehliyet erbabının köşe-bucaklarda çürümesine ve bu sebeple sonrasında koca bir Osmanlı Devletinin çökmesine ve yıkılmasına hiçbir insaf ve hakkaniyet sahibi vicdan boyun eğemez. Bu gibi muterizlerin sözlerinin Şeriat ve insaniyet nazarında daima reddedilmesi lazım gelir.
S: Bu sözlerinizden meclisin memuriyetlerin dağıtılmasına da karışacağı anlaşılır. Bu ise imamet (başkanlık) hukukuna dahi karşı olduğundan caiz değildir.
C: Bu meclisin görevi idarede fenalık görür ise, yönetime sunmak ve uyarmaktır. İdareye yani memurların yerleştirilmesi ve atanması hukukuna asla karışmaz. Bütün memurların görevden alınması ve göreve yerleştirilmesi padişahın elindedir. Meclis yalnız memurların davranışlarına dikkat edecek. Bir memurun yanlış hareketini görüp haber verir ise, o memurun görevinde kalmasını hangi padişah ister? İmamet hakkı dediğiniz, yüce hilafet makamına ait olan kaza işi maddesidir ki şerî hükümlerindendir. Bunlar dahi diğer memurlar gibi padişahın buyruğu ile atanır. Bu sebeple o hakka kesinlikle halel gelmez; lâkin kadı olan kişi, Şeriat’a aykırı hareket ederse padişah haberdar edilerek görevinden alınır ve yine padişahın emir ve iradesi ile yerine bir diğeri atanır. O halde bu durumun imamet hakkıyla hiçbir ilişkisi yoktur.
İkinci olarak ahalinin şikâyetine yol açan suçları işleyen memurlar ya bilgisizliklerinden yahut alçaklıklarından yaparlar; lâkin onların yolsuzluklarını hükûmete bildiren böyle bir meclis olursa, yani onların kuvvetine karşı böyle bir kuvvet olursa, fenalıkları görüldükçe yüce hilafet makamına arz olunur ve mülkün sahibi olan padişah buna kesinlikle razı olmayacağından elbette ya görevinden alınır yahut işi düzeltirler. O halde yolsuzluklar dahi azalır.
S: Bu meclis olursa, Hıristiyanlar dahi memuriyetlere girecek, dahası asker de alınacak. Halbuki “Bunun neticesi fena olur” diyenler var.
C: Hıristiyanların memuriyetlere geçmesini bu meclisin kurulmasından beklemek, devletimizin yönetim usulüne ve zamanın koşullarına yabancı olmaktan kaynaklanır. Bunu söyleyenlere sorarız ki mülkiye işlerini yapmakla görevli dairelerde Hıristiyan bulunmayan bir dairemiz var mıdır? Bu durum, devletin yönetim biçimi ve yöntemi gereğince doğaldır. Bununla birlikte bu madde, bir Müslümanın bir gayrı müslim ile bir tarlaya mutasarrıf olup da tarlanın idaresini ve imarını onunla müzakere etmesine dahi benzetilebilir ki Şeriat’a ve akla göre bunun hiçbir sakıncası yoktur.
Sakıncalardan biri de askerlik maddesi oluyor. Bu da o meclisin elinde değildir, devletin bileceği şeydir; zira meclisin görevi, yukarıda dediğimiz gibi sınırlanmıştır. Bununla beraber lüzumu açık göründüğünde, İslâm sancağı altında bulunmak şartıyla gayrı müslim asker istihdam etmek, hatta ganimetlerden hisse vermek dahi meşrudur. Nitekim tarihlerde Osmanlı Devleti askerine yardım için Hıristiyanlardan ve devletin tebaasından pek çok defalar külliyetli fırkalar ve cemaatler kullanıldığı meydandadır. Şurası da inkâr edilemez ki askerlik öyle bir nizamdır ki bu nizam altına giren adam, o nizam üzere harekete mecbur olur. Karşısında babası husumet ilan etse, ona bile kurşun atar. Nitekim günümüzde Müslüman Müslümana kurşun atıyor. Sultan İkinci Mahmud zamanında ortaya çıkan Mısır Vakası’nda birbirine kurşun atanlar Müslüman idi. Defalarca Yemen’e Mısır ve Osmanlı askeri sevk ettik; Yemen halkı dahi Müslüman idi. Şiiler’de kendi mezhebinden olanlara kurşun atmak itikadı pek kuvvetlidir. Bağdat’ta askerlik eden Şiiler, hükûmete isyan eden bazı Şii kabileler aleyhine kullanılıyor, ne hacet? Rusya Devleti’nin üzerimize sevk eylediği ordularda birçok Tatar bulunuyor. Onlar bize kurşun atmıyorlar mı?
Günümüzde Müslüman Müslümana kurşun atıyor. Sultan İkinci Mahmud zamanında ortaya çıkan Mısır Vakası’nda birbirine kurşun atanlar Müslüman idi.
İkinci olarak eğer Hıristiyan’ın Hıristiyan’a kurşun atmaması lâzım gelirse, diğer devlet ordularının bir işe yaramamaları yahut birbiriyle harp etmemeleri gerekir. Halbuki şimdiye kadar bunun aksini gördük. Kısacası asker olan adam, askerlik sıfatına, nizamına hizmet eder. Bunda din ve milliyet arayamaz. Bunlar tecrübelerle sabit olmuştur; hatta Yıldırım Bayezid Timurlenk ile savaştığı esnada maiyetindeki ordu dağıldı da, şimdi bize kurşun atan Sırplıların ecdadından beş altı bin Sırplı görevini yapma yolunda yok oluncaya kadar çalıştılar. Bunlar bizim tarihimizde gerçekleşmiş şeylerdir. Bununla beraber her bir yükümlülüğü üstlenen Müslümanlar asker dahi veriyor. Bu sebeple nüfus günden güne azalırsa, sonucu dahi çok doğaldır ki kötü olur.
S: Bunlara silah verilirse, fena olmaz mı? Sırplılarla Bulgarlar meydanda değil mi?
C: Sırplıların bu isyanı öyle bir meclisin bulunmamasından doğdu. Eğer böyle bir meclis olsaydı, vaktiyle Hersek İsyanı’nın sebebini araştırır ve “Bunun devamı zararlıdır” diyerek bir gün evvel durdurulmasını talep ve kusur olmuş ise edenlerin cezasını dava ederlerdi. Devlet de duruma vakıf olarak süratle iş biter giderdi. Eğer bizde böyle bir meclis olaydı, senelerle Bulgarların içinde dolaşan bozguncular kovulurdu. Eğer bir de böyle bir meclis olaydı, şimdi iki yüz seksen milyon liralara varıp gelirlerimizin faizlerine giden borçlar edilmezdi. Lüzumu halinde alınanlar dahi yağma olunmayıp mülkün zenginliğine sarf olunurdu. Eğer bizde öyle bir meclis olaydı, Belgrat kaleleri verilmezdi. Daha ilerisine gider isek Kırım ve diğerleri gibi malum olan zayiat olmazdı.
Bir meclis olaydı, şimdi iki yüz seksen milyon liralara varıp gelirlerimizin faizlerine giden borçlar edilmezdi. Lüzumu halinde alınanlar dahi yağma olunmayıp mülkün zenginliğine sarf olunurdu.
Ne hacet, bu meclis bizim için gerekli midir, hayırlı mıdır, değil midir? Şununla dahi anlaşılır ki Kuzey’de malum olan komşularımızca pek de memnuniyet doğurmadığı halde, altı aylık mütarekenin aleyhinde bulundukları gibi, bunun da aleyhinde bulunuyorlar; hatta kendi içimizden bazılarını taraflarına çekerek ve kandırarak aramızda ayrılık çıkarmaya çalışıyorlar. İşte itiraz edenlerin buralarını bilip de düşüncelerinde ısrar edenlerin hangi tarafa hizmet ettiklerini anlamaları gerekir.
S: Meclisin teşekkül şekli hakkındaki görüşünüz nedir? Avrupa’yı mı taklit edelim?
C: Hayır. Fransızların yahut İngilizlerin ahlakî ihtiyacı üzerine yapılmış şeyler bizim işimize gelmez. Bizde yapılacak şey, mademki İslâm Şeriatı her türlü beşerî hürriyeti ve idari iyilikleri kapsamaktadır ve pek geniştir, o halde onun ilkeleri esas kabul edilerek ona ve ihtiyacımıza göre yapılmalıdır. Hatt-ı Hümâyûn dahi bu sureti emretmekle öyle yapılıyor imiş; çünkü yukarıda da belirtildiği üzere meşru bir meclisin öncelikli görevlerinden biri de, şerî hükümler üzerine kurulmuş kanunların icrasına nezaretten ibarettir. Bu surette pek az vakit zarfında kazanacağımız kuvvet ve saadet sayesinde Avrupa’da birincilik şerefini elde ederiz.
[1] Zafer Toprak, Atatürk, Kurucu Felsefenin Evrimi, İstanbul 2020, s. 79.

