Amacım, gençlere Marksizmin aslında karmaşık kavramlardan veya anlaşılmaz bir teoriden ibaret olmadığını, özünde ve temelinde diğer hiçbir felsefede olmadığı kadar insan ve insanlığın mutluluğu ve özgürlüğü, işçi ve ezilen insanların kurtuluşu olan bir felsefe olduğunu anlatmaya çalışmaktır.
Timur Özkibar
Bu yazıyı yazmaktaki amacım; son birkaç yıldır sosyal medyada özellikle Youtube’da gerek kendine filozof diyen ve daha neye inandığını, neyi savunduğunu kendi bile bilmeyen, gerekse Marksizmin ne olduğunu daha içselleştiremeden, para ve takipçi kazanmak maksadı ile Marx’ı ve Marksizm’i bu işe alet eden kişilerle çokça karşılaşır olmaktır. Bu kişiler yüzünden yeni yetişen gençlik hem Marx’ı dolasıyla da Marksizm’i yanlış kişilerden, daha da kötüsü yalan yanlış ve eksik bir şekilde öğreniyor. İşte benim de amacım, gençlere Marksizmin aslında karmaşık kavramlardan veya anlaşılmaz bir teoriden ibaret olmadığını, özünde ve temelinde diğer hiçbir felsefede olmadığı kadar insan ve insanlığın mutluluğu ve özgürlüğü, işçi ve ezilen insanların kurtuluşu olan bir felsefe olduğunu anlatmaya çalışmaktır. Bundan dolayı Marksizm’i öğrenmemde en büyük payı olan, başta Sayın Doğan Göçmen hocam ve daha adını sayamadığım ve bu işe nerdeyse ömür harcamış tüm hocalarımdan, huzurlarında Marx’ı anlatmaya çalışma hadsizliğini gösterdiğimden dolayı aflarını arz ederim.
KARL HEINRICH MARX 5 Mayıs 1881’de Prusya’nın Trier şehrinde orta halli Yahudi bir ailede doğmuştur. Önce Bonn Üniversitesinde eğitimine başlamış daha sonraları ise Berlin Üniversitesine geçmiştir. Burada felsefe ile tanışmış ve o dönemin siyasi yelpazesinin solunda sayılabilecek Genç Hegelciler olarak bilinen bir akıma katılmıştır. Burada ileriki dönemlerde hayatını ve felsefi görüşlerini etkileyecek filozof ve düşünürlerle tanışmıştır. Bunlardan bir tanesi de Paris’te bulunduğu sırada Ağustos 1844’te ölümüne kadar sürecek bir dostluk kurduğu FRIEDRICH ENGELS’dir. Bu ikili Marx’ın hayatının sonuna kadar birlikte çalışmış ve birlikte yazmıştır. Marx ve Engels’in Genç Hegelciler çatısı altında karşılaşmalarını Prof. Doğan GÖÇMEN, Marx ve Hegel isimli kitabının önsözünde şu cümlelerle anlatır. “Bu üç filozofun birbiriyle ilişkilendirilmeleri Alman düşünce ve felsefe tarihinde felsefenin gelişmesi bakımından en verimli ilişkidir.” Daha sonra 1840 yılında Marx, Demokritos ve Epikür atomculuğu üzerine tezini hazırlamıştır. Hayatına akademisyen olarak devam etmek istemiş ancak görüşlerinin radikalliği sebebi ile bunu gerçekleştirememiş ve gazeteci/yazar olarak devam etmeye karar vermiştir.
Uzun sayılamayacak ama mücadelelerle dolu bir hayatın ama en önemlisi de bize miras bıraktığı ve hala bugün bile etkisini sürdüren devasa felsefe sisteminin ardından, son dönemlerde sağlığının bozulması, eşinin ve üç çocuğunun ölümünden sonra iyice sarsılması sebebiyle 1883 yılının 14Mart günü, öğleden sonra üçe çeyrek kala, “yaşayan düşünürlerin en büyüğü artık düşünmez” olmuştur. (F. ENGELS)
Marx’ın da içinde olduğu Genç Hegelciler denilen oluşum aslında Ludwig FEUREBACH ve Bruno BAUER’in etrafında toplanmış bir takım gazeteci, yazar ve düşünürden oluşuyordu. Hegel’in Metafizik çıkarımlarını eleştirip onun diyalektik metodunu kendilerine göre materyalist bir zemine oturtmaya çalışıyorlardı. Ancak daha sonraki yıllarda Marx, etkisinde kaldığı Feuerebach’ın felsefesini de ciddi şekilde eleştirecek hem Feuerebach hem de Bauer ile teorik bir hesaplaşma içine girecekti. Daha sonraları bu eleştiri bombardımanına o dönem Anarşizm akımının önde gelen isimlerinden olan Proudhon’u da katacak hatta Proudhon’un yazmış olduğu Sefaletin Felsefesi isimli kitabına karşılık olarak Felsefenin Sefaleti isimli kitabını yayınlayacaktı. Tüm bunlar sürerken Marx, birçok değişik gazete ve dergide yazarlık ve editörlük yapmaktaydı ve ülkede olup bitenleri çok iyi takip ediyordu.
Marx bugün bile benzerini göremeyeceğimiz kadar Hümanist bir kişiydi. Yazmaya başladığı 1830’lu yıllarda sanayi devriminin yarattığı sert koşullar her geçen gün ağırlaşıyor, İngiltere ve Avrupa kıtasındaki tüm işçi sınıfı açlık ve sefaletten kırılma noktasına geliyordu. Bu durum Marx’ı hem üzüyor hem de öfkelendiriyordu. Marx hümanist olmakla birlikte eşitlikçi ve özgürlükçü biriydi aynı zamanda. Herkesin eşit hak ve özgürlüklere sahip olması gerektiğine yürekten inanıyordu ve her yazısında veya makalesinde bunu dile getiriyordu. Ancak Sanayi Devrimi ile güçlenmeye başlayan Kapitalizm de parası olanlar (bunların çoğu miras kalma yolu ile idi) daha da zengin olmaya başlamış, olmayanlar ise her geçen gün daha kötü yaşam koşullarına doğru itilmeye mahkûm edilmişti. Çünkü bu insanların artık emeklerinden başka bir mülkleri yoktu. Bu da artık toplumu iki büyük kampa bölmeye başlamıştı. Zengin ve mülk sahipleri BURJUVA ve emeğinden başka bir şeyi olmayan PROLETARYA. Ve bu durum Marx’ın tüm felsefesinin tam merkezini oluşturan SINIF ÇATISMASINI da beraberinde getiriyordu. Egemen toplum yapısı tüm silahları ve gücüyle işçileri eziyor, teknolojiyi de işçiler için endüstriyel bir canavara dönüştürüyordu. Fabrika sahipleri kârlarını daha da artırmanın yollarını düşünüyorlardı. Üretim hattı diye bir şey oluşturdular. Fabrikadaki üretimi küçük birimlere ayıracaklar ve her işçi sadece kendi birimindeki kısmı ile ilgilenecekti ve sadece o kısmında uzmanlaşacaktı. Geri kalan üretim sürecinden habersiz ve kopmuş olacaktı. Bununla birlikte üretimdeki makineleşmenin artması işsiz sayısını da artırmış ve böylece işçi fiziksel olarak ölmeyecek kadar düşük bir ücretle çalışmaya mecbur bırakılmıştı. Sistemin bir başka kötü yanı ise, bu üretim hattı üzerinde işçilerin hayatı sürekli tekrardan ibaret ve sıkıcı bir hal almıştı. Aynı zamanda bu hattan dolayı daha çok çalışmak zorunda bırakılan işçiler, dolayısı ile fabrika sahibine daha fazla kâr kazandırmaya başlamıştı. Marx buna teorisinde yer verecek ve ARTI DEĞER olarak adlandıracaktı.
Tüm bunlar Marx’a göre yani işçinin üretimin bütününden koparılması onu öncelikle ürüne, topluma ve kendine YABANCILAŞTIRACAKTI. Marx işçinin kendi emeğine yabancılaşmasını kapitalist sistemin en önemli ilkelerinden olan META FETİŞİZMİNE giden bir süreç olarak değerlendirmekte ve kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle emeğin de bir meta gibi alınıp satılabileceğini söylemekteydi. Yani emek bir insan doğası olmaktan çıkarılıp üretim sürecine ait bir maliyet gibi veya fabrikadaki bir makinenin dişlisi gibi değer görecekti.
Marx’ın tüm bu olumsuzluklar içinde bile mevcut kapitalist sistemin kendi kendini yok edeceğine (elbette müdahalesiz olmayacağını biliyordu. Buradaki kasıt evde oturup kapitalizmin kendini yok etmesini beklemek değil. Doğru zamanda proletaryanın güçlü bir devrim ile bunu yapacağı kastediliyor.) inancı tamdı. Hatta Komünist Partisi Manifestosu’nda “kapitalizm kendi mezar kazıcılarını yaratmaktadır” demişti. Çünkü Marx’a göre bu, tarihsel olarak da kaçınılmazdı.
Marx tarihle ilgili düşüncelerinde Hegel’den çok etkilenmiştir. Hegel’e göre tarih de öznel tinin özbilinç halinden dış dünyayı ve nesneleri kavradıkça mutlak tine doğru evrilmesindeki benzer diyalektik sistem ile çalışmaktaydı. Tarihte de belirli zaman dilimine özgü çelişkiler, önceki çelişkileri çözüp gideren ve onun yerini alan yeni bir zaman dilimine yol açması şeklinde bir diyalektik sistem olarak çalışmaktaydı. Marx ve Engels de bu tarih anlayışını ve diyalektik sistemi kabul etmişlerdir. Ancak Hegel’in diyalektiğinde var olan ilk hareket ettirenin yani öncülün tin veya ruh değil Marx ve Hegel’e göre ilk hareket ettiren şey bizzat bireyin kendisi ve üretim ilişkileri olduğundan, Hegel’in diyalektiğini bu anlamda idealist bulmuşlardır. Ancak Marx ve Hegel bu diyalektiği alarak materyalist bir zemine oturtmuşlardır. Bunun üzerine Marx ve Engels “Hegel’in diyalektiği başı üzerinde durmaktaydı ve biz onun mistik kabuğundan çıkararak ayakları üzerine oturttuk” demişlerdir.
Marx “insan bireylerinin yaşam şekilleri, bireylerin ne olduklarını ve kim olduklarını yansıtmaktadır” ve “bireylerin ne olduğu üretimleriyle, ne ürettikleri ile ve nasıl ürettikleri ile alakalıdır” (4) demiştir. Marx’a göre insan bireylerin ilk tarihsel eylemi insanları hayvanlardan ayıran ilk eylem, insanların düşünmeleri değil, kendi üretim araçlarını yapmaya başlamalarıdır (5) diye yazmıştır. Böylelikle Marx, kendi tarih kuramını ve bununla birlikte ontolojik ve epistemolojik (Marx’ın ontolojik anlayışı ile epistemolojik anlayışlarının birbirine çok yakın olduklarını düşündüğümden yazıyı uzatmamak adına birlikte anıyorum) felsefelerini kendine özgü materyalist anlayışının zeminine oturtmuştu. Bu noktada idealist kamptan özellikle de Hegel’den ayrıldıkları noktayı tam da Marx, kendi hareket noktalarının keyfi öncüller, dogmalar değil, kendilerinden soyutlamanın ancak imgelemde yapılabildiği gerçek öncüller olduğunu söyler. Bu öncüllerin ise gerçek insan bireyleri ve bu bireylerin gerçek etkinliklerinden ve bu etkinlikleriyle yarattıkları ve içinde yaşadıkları maddi koşullar olduğunu söyler (6).
Marx, kendinden önceki bütün materyalist anlayışları (mekanik materyalizm diye adlandırılır) eleştirir. Özellikle Feuerbach Üzerine Tezler isimli metninde- ki bu metnin Marx’ın felsefi düşüncesinin bir özeti gibidir- materyalizmin bütün önceki biçimlerinin başta gelen sorununun maddenin gerçekliği ve duyusallığı, duyusal insan etkinliği, praksis olarak değil de nesne olarak kavranmasıdır der (7). Böylece önceki materyalist öğreti insanı, yalnızca içinde bulunduğu koşulların bir ürünü sayarken koşulları değiştirenlerin de insanlar olduğunu unutur. Marx’a göre koşulların değişmesiyle insan etkinliğinin çakışması sadece devrimci praksis olarak açıklanabilir. Marx’a göre insan içinde yaşadığı koşulları değiştirme kapasitesine sahiptir.
Marx’a göre koşulların değişmesiyle insan etkinliğinin çakışması sadece devrimci praksis olarak açıklanabilir. Marx’a göre insan içinde yaşadığı koşulları değiştirme kapasitesine sahiptir.
Genel olarak söyleyecek olursak, bütün felsefe tarihi boyunca felsefe iki ana kampa ayrılmıştır. İDEALİZM ve MATERYALİZM. İdealizm, evrenin özünün düşünce(idea) olduğunu, maddenin yalnızca düşüncenin bir tezahürü olduğunu ve maddenin düşünceden bağımsız var olamayacağını savunur. Materyalizm ise evrenin özünün madde olduğunu ve madde olmaksızın düşüncenin var olamayacağını, buna karşılık maddenin düşünceden bağımsız bir şekilde var olduğunu savunur. Ancak Marksizmin materyalizm anlayışı diyalektiktir. Ve mekanik materyalizm anlayışı ile özünde farklıdır. Mekanik materyalizm, doğanın bir makine gibi değişmez ve sonsuz döngüsel bir yapıya sahip olduğunu savunurken diyalektik materyalizm ise her şeyin zorunlu ve karşılıklı bağlarla birbirine bağlı ve sürekli değişim halinde olduğunu savunur. Marksist diyalektik üç ana ilke üzerinden çalışır 1/niceliğin niteliğe dönüşmesi 2/karşıtların birliği ve iç içe geçme yasası 3/yadsımanın yadsınması yasası.
Bir diğer önemli olduğunu düşündüğüm mevzu ise, Yansıma Teorisi’dir. Marksizm YANSIMACI bir felsefeyi kabul eder. Basitçe Yansıma Teorisi “ne bilinebilir” sorusunu kabul etmez. Var olan her şeyin bilinebileceğini kabul eder. Çünkü maddenin en karmaşık ve en üst biçimi olan insan bilinci, tüm maddi gerçekleri bilip kavrama kapasitesine sahiptir. Ancak belli bir alandaki bilgi sınırlılığı bilimin o sıradaki bilimsel araçlarının kapasitesi ile doğru orantılıdır. Bu da bizi direkt olarak özne ve nesne konusuna yönlendirir ki buradan da özne ve nesne ayrımının aslında doğru olmadığı çıkarımını yapabiliriz. Özne ve nesne aslında birdir denilebilir. Bu birlik Hegel’de nesnenin özneden dışsallaşmasıyla sağlanmakta; Marx’ta ise özne, nesnenin bir parçası olarak karşımıza çıkmakta ve özne nesneyi değiştirme yetisine sahip görünmektedir.
Tüm bunların ışığında Marx ve felsefesine tekrar genel olarak bakacak olursak, felsefe tarihine adını yazdırmış tüm filozofları ikiye ayırıp o şekilde incelememiz gerekir. 1- Karl Marx 2- Diğerleri. Ne kadar da Marx ile ilgili klişeleşmiş o tanımlamaları kullanmak istemesem de, yine de Marx dünyayı etkilemiş en büyük filozoftur. Filozoftur diyorum çünkü Marx tüm hayatı boyunca dönem dönem felsefeden uzaklaşıp iktisada veya tarih bilimine yönelse de asla felsefeden kopmamıştır. Kopamazdı da. Çünkü eğer işin içinde insan, insan yaşamı, daha iyi bir yaşam varsa zaten felsefenin içindesiniz demektir. Tabii ki Marx da her insan gibi hayatı süresince düşünsel olarak gelişime, değişime uğramıştır. Hangimiz 23-25-30 yaşlarımızdaki düşüncelere sahibiz ki. Ama bunu Louis ALTHUSSER’ın değerlendirmesi gibi epistemolojik kopuş olarak değerlendirmek yanlıştır. Ancak şöyle açık bir gerçek de vardır ki; praksisi yaratmış ve onun önemine çok inanmış ve değer veren biri olarak Marx, sürekli devrimci mücadelenin içindeydi. Ve bu mücadelenin pratik kadar da teoriye ihtiyaç duyduğunu, işçi sınıfının bilinçlendirilmesi gerektiğinin çok iyi farkındaydı. Bu sebeple felsefesinin yönünü bu şekilde yönlendirmiştir. Felsefenin, dünya maddeden mi oluştu yoksa ruhtan mı gibi cevap aradığı ontolojik sorularla pek ilgilenmemiştir. Marx için bu sorular hep ikinci planda kalmıştır. Zaten daha ilk baştan materyalist olduğunu söyleyerek ontolojik olarak nerede durduğunu belirtmiştir. Bildiğimiz bir gerçek daha vardır ki Marx, somut olanı soyut olandan daha çok tercih eder ve ilgilenirdi. Ancak bu, Marx’ın felsefe ile ilgilenmediği veya hayatının bir döneminden sonra felsefeden koptuğu anlamına gelmez. Burada tam da İtalyan filozof Antonio LABRIOLA´yı anmak gerekir. Labriola, “Marx da felsefe yoktur Kant’a dönelim” diyenlere “acele ediyorsunuz, daha onun felsefi kaynaklarına bile ulaşamadınız. Marx eserlerinde onu taşıyan yeterli bir felsefi temel vardır (1)” demiştir. Tabii burada Marx’ın felsefesi derken Marx ve Engels’i birlikte kastettiğimi özellikle ve üzerine basarak belirtmek istiyorum.
Peki nedir Marksizm’i diğer felsefelerden ayıran? İlk ve çok genel olarak denebilir ki Marksizm tarihte ilk kez teori ile pratiğin birliğini başarı ile sağlamıştır. Sayın Doğan GÖÇMEN bir söyleşisinde tam da bu konu ile alakalı olarak şöyle diyor: “Şimdi tekrar 11. Tezi hatırlayalım. Bu tezde Marx, Alman felsefe geleneğinin talebini sürdürüyor. Mesela C. Wolff: ‘’Ontoloji muhakkak insanların hayatını iyileştirmelidir, günlük hayata varana kadar her şeyi değiştirmelidir” diyor. Kant da aynı şeyi söylüyor: “Salt teoride kaldığımız zaman oyun oynamış oluruz”. Hegel de Kant’a yönelik eleştirisinde “haklısın ama bu senin söylediğin şekilde olmuyor” diyor. Marx hepsine birden şunu söylüyor: “Talebinize katılıyorum. Felsefe pratiğe dönüşmelidir, pratiği değiştirmelidir. Ama bu sizin gösterdiğiniz şekilde olmaz (2)”. Yine Prof. Doğan GÖÇMEN bir makalesinde konu ile ilgili şunları söylüyor “…Marx’ın nasıl bir felsefi kuramla çalıştığına dair bir tez ileri sürebiliriz. Antonio Gramsci´nin gösterdiği gibi, Marx, teoriyi bir pratik türü ve pratiği de aynı zamanda bir teori türü olarak kavrayan bir praksis felsefesi ile çalışmaktadır (2)”. Buradan da anlaşılacağı gibi, Marx için teori ve pratik söz yerindeyse bir elmanın iki yarısı durumundadır.
Marx felsefesini iki ana taşıyıcı kolon üzerine inşa etmiştir. Birinci kolon sisteminin veya felsefesinin teorik bacağını oluşturan Klasik Alman Felsefesi, Klasik İngiliz Ekonomi Politiği ve materyalizmle birleşmiş Fransız Sosyalizmi ve ikinci kolon ise pratik bacağını oluşturan ve devrimci sınıf mücadeleleri ile sürdürülen insanlığın ve dolayısıyla toplumun kurtuluşu projesidir. Marx, teorik bacak üzerine temel aldığı üç ana damara kendinin kattığı (birinci kolon) birincisi sınıfların varlığı, sadece, üretimin belirli tarihsel gelişme aşamalarıyla bağlı olduğu, “ikincisi Sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığı ve “üçüncüsü bizatihi bu diktatörlüğün, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişten ibaret olduğu(3)’’ ilkeleri ile birlikte, yine kendisinin devrimci pratiğine yön veren ana itici unsur olan (ikinci kolon) insanlığın kurtuluşu projesinde ise insanlığın kurtuluşunun, dünyanın değiştirilmesi ile mümkün olabileceği görüşü ile de pratiğin önemine atıfta bulunmaktadır. Sonraki tüm çalışmalarında da bunlar bilimsel ispata koyulur. Bu ispat süreci de Kapital ile son bulur.
Marksizm’i diğer felsefelerden ayıran bir diğer husus ise, sadece Marksizm’de görebildiğimiz ve bence pratik felsefenin en üst uğrağı sayılabilecek politik pratiğe felsefenin bütünlüğü (praksis) içerisinde verdiği yerdir. Marx aktif sınıf mücadelesi içerisindeki proletaryaya, mücadele araçlarını gösterip onların yollarını çizmiştir. Bunu da kapitalizmi yani “düşmanlarını” en ince detayına kadar inceleyip ortaya koymakla yapmış ve proletaryaya, dünyayı nasıl değiştirebileceklerinin yollarını göstermiştir. Bu noktadan baktığımızda dünyayı değiştirmek, bilmeyi ve anlamayı gerektirir. Zaten bilmek + anlamak = değiştirmek şeklinde formüle ettiğiniz zaman ise karşınıza diyalektik bütünlük çıkar. Diyalektik de hareket demektir. Ve bu da dünyayı değiştirmek için gerekli olan hareketi sağlamaktadır.
Tekrar etmek gerekirse Marksizm’in diğer felsefelerden farkı veya diğer felsefeleri kapsayıp aşmasının sebebi kısaca pratiği, teori (felsefe ile yani Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm) ile birlikte sentezleyip ortaya çıkan bu büyük felsefi sistemi proletaryaya miras bırakmasıdır. Zaten Marx da felsefeyi proletaryanın silahı olarak görmüş ve Hegelci Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’ne dair giriş metninde “Felsefe, proletaryada kendi maddi silahını bulurken proletarya da felsefede kendi düşünsel silahını bulmaktadır” demiştir.
Marksist felsefenin temeli olan diyalektik materyalizm, diğer tüm felsefeler içerisinde en tutarlı felsefe sistemidir. Özellikle bilimden ve bilimsel gelişmelerden yana net tutumu nedeniyle bilimsel gelişmelerin açtığı yolda sonuna kadar gidilebilecek bir felsefedir. Çünkü nihai ereği sınıfsız bir toplumdur. Yani topyekûn tüm toplumun kurtuluşudur. Oysa burjuva felsefelerinin tümü, Marksizm’in tersine kendi ait oldukları sınıfın çıkarları tehlikeye düştü mü, bu tehlikeyi yaratan bilim dahi olsa onu yok etmekten veya engellemekten çekinmezler. Bu da onların dar, sınırlı ve kısır bir felsefe alanı içerisinde hareket edebildiklerini göstermektedir.
Marksizmin de elbette kendi içinde eksikleri, sorunları, yarım kalmışlıkları vardır. Kaldı ki bu felsefe daha (Marx’ın ölüm tarihi ile Ekim Devrimi’nin tarihini dikkate alacak olursak) 34 yaşında iken, ilk büyük pratik deneyimini yaşamış, ardı sıra gelen yıllarda da birçok pratik deneyimlere tâbi tutulmuştur. Ebette ki bu esnada birçok fraksiyon, siyasi parti ve örgüt tarafından eğilip bükülmüştür. Elbette ki Marksizmin bazı kavramlarının güncellenmesine veya bazı güncel ilaveler vs. yapılmasına karşı değiliz ancak tüm bu müdahalelerin Marx’ın bize emanet ettiği teorik çerçevede olması gerekmektedir. Çerçeveyi zorlayacak veya aşacak her müdahaleye- ki bu müdahale Marksistler tarafından bile olsa – karşı verilecek mücadele kapitalizme ve onun ideolojilerine karşı verilecek mücadele kadar önemlidir.
Kaynakça
- Prof. Doğan GÖÇMEN (Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi adlı eseri üzerine sunum ve söyleşi)
- Prof. Doğan GÖÇMEN Feuerbach’a dair 2. Tez ve Marksçı Diyalektik Felsefenin Nüvesi Üzerine (Özne dergisinin 2018/28. Sayılı nüshasında yayınlanmıştır)
- Marx tan J. Weydemeyer e 5 Mart 1852 tarihli mektup (Felsefe İncelemeleri, Sol Yayınları)
- Karl Marx, Artı Değer Teorileri Cilt 1
- Karl Marx Artı Değer Teorileri Cilt 1
- Karl Marx Artı Değer Teorileri Cilt 2
- Karl Marx Artı Değer Teorileri Cilt 2

