Bilim tarihi araştırmacıları bilimin kuramsal ve kurumsal yapısını içsel ya da dışsal özelliklerini göz önünde bulundurarak incelemişlerdir. Marksist bilim tarihi yazımı bilimin geliştiği sosyal ortamı bağlama kattığı için bilim tarihi tartışmalarına bir zenginlik katmış, bilim tarihinin açıklayıcılığını geliştirmiştir.
19. yüzyılda gelişen yeni bilim dalları ile beraber bilimlerin tarihini de yazmak önemli bir mesele halini almaya başlamıştır. İngiliz polimat William Whewell (1794-1866) İndüktif Bilimler Tarihi’ni yazarak (1837) bilim tarihinin kurucu figürleri arasında yer almıştır. Bilim tarihini akademik bir disiplin hâline getiren ilk kişi ise George Sarton (1884-1956) olmuştur.
Erken dönem bilim tarihçileri bilimsel gelişmeyi bilimin kendi iç dinamikleri bağlamında ele almışlar, sosyal etkileri bilim tarihi yazımının dışında tutmaya çalışmışlardır. Meşhur bilim tarihçisi Alexandre Koyré (1892-1964) bunun iyi örneklerinden birisini şu paragrafta verir:
“Bundan ötürü Yunan bilimini kentin toplumsal yapısından hatta agora’dan çıkarsamayı istemek boş görünüyor bana. Atinalılar Eudoxe’u açıklamaz; Platon’u açıklamaz. Ne Sirakuza Archimedes’i, ne de Floransa Galileo’yu açıklar. Ben kendi adıma, salt bilim ile uygulamalı bilimin az önce sözünü ettiğim yakınlaşmasına karşın, Yeni Çağ için, hatta çağımız için de öyle olduğunu sanıyorum. Bize Newton’u açıklayabilecek olan XVII. yüzyıl İngiltere’sinin toplumsal yapısı değildir. I. Nicola Rusyası’nın toplumsal yapısına ya da toplumsal yapılarına bakarak, bilimin ya da bilimlerin gelecekteki evrimini önceden söylemeye çalışmak ne kadar düşsel bir uğraş.”[1]
Buna karşın Marksist bilim tarihi yazımı Koyré tarafından yapılan serimlemeden daha farklı bir anlayışı barındırır. Köklerini Karl Marx (1818-1883) ve Friedrich Engels’in (1820-1895) eserlerinden alır ve bu doktrin en özlü biçimde Engels’in şu paragrafında ifade edilmiştir:
“Dediğiniz gibi teknik büyük ölçüde bilimin durumuna bağlı olsa da, bilim tekniğin durumuna ve gereksinimlerine daha çok bağlıdır. Toplum teknik bir gereksinme duyduğunda, bu, bilimin ilerlemesine on üniversiteden daha fazla yardım eder. Hidrostatik bilimi bütünüyle on altıncı ve on yedinci yüzyıl İtalya’sının dağlardaki su akıntılarını düzenleme zorunluluğundan doğmuştur. Teknik bakımdan uygulanabilirliği keşfedilmeden önce elektrik hakkında dişe dokunur hiçbir şey bilmiyorduk. Fakat ne yazık ki bilimlerin tarihinden sanki onlar gökten inmişler gibi söz etmek Almanya’da adet oldu.”[2]
Bu yaklaşım Marksist bilim tarihi yazımının temelini oluşturmuştur. Bilim tarihi akademik bir disiplin hâlini alırken doğal olarak Marksist düşünürler de yukarıdaki anlayışa uygun bir biçimde bilim tarihini yazmaya başlamışlardır. Bunun ilk örneği 1931 yılında Londra’da düzenlenen II. Uluslararası Bilim Tarihi Kongresi’nde Sovyetler Birliği’ni temsilen gelen delegasyon adına Boris Hessen’in (1893-1936) sunduğu tebliğdir. Tebliğin başlığı “Newton’un Principia’sının Sosyo-ekonomik Kökenleri” başlığını taşımaktaydı. Koyré’nin yaklaşımının aksine bu metin, 17. yüzyıl İngilteresi’nin toplumsal yapısı ile Newton’un eserinin içeriği arasındaki bağlantıyı gözler önüne sermek istemekteydi.
Tebliğ başta İngiltere olmak üzere dünyada bilim tarihi ile ilgilenen araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Hessen adı geçen bu çalışmasında Marx’ın tarihsel süreç algılayışını kullanarak Newton’un yaşadığı ve çalıştığı dönem bağlamında eserlerinin nasıl ortaya çıkıp geliştiğini analiz etmiştir. Burada özellikle iletişim, su taşımacılığı, sanayi, savaş ve savaş endüstrisi alanındaki ihtiyaçları özetlemiş ve çağın fizik temaları ile birlikte özellikle de Principia’nın içeriği ile söz konusu ihtiyaçlar arasındaki irtibatı göstermeye çalışmıştır.
Basit bir örnek vermek gerekirse dönemin sanayisi özellikle de madencilik sanayi derinlerden maden cevheri çıkarılması, madenlerin havalandırılması, drenaj işlemleri ve çıkan cevherlerin işlenmesi gibi pratik sorunların çözümünü gerektiriyordu. Bunlar ise mekanik, aerostatik, atmosfer basıncına dair problemler ve hidrostatik fizik biliminin temel konularının gelişimini gerekli kılıyordu. Hessen de bu sebeplerden Newton’un eserinin burjuvazinin talepleri tarafından belirlendiğini söylemiştir.
Bu çalışmanın etkisi ile başta John D. Bernal (1901-1971) olmak üzere bazı bilim insanları üzerinde derin oldu ve Marksist bilim tarihi yazımı başladı. Hatta bu yüzden kimi zaman Marksist bilim tarihi yazarlarına Bernalist de denmeye başlanmıştır.
Hessen’in çalışmasından dört sene sonra “Manifaktürün ve Mekanistik Felsefenin Sosyal Temeli” başlığı ile Henryk Gorssmann (1881-1950) da bir makale kaleme almış ve burada 15. yüzyılda Leonardo da Vinci örneği üzerinden makineleşmenin gereği ve sonuçları sosyal ilişkiler bakımından incelemiştir. Bu sebeplerden Marksist bilim tarihi yazımı bu iki yazara ithafen sıklıkla Hessen-Grossmann tezi olarak da anılmaya başlanmıştır.
Kısaca ifade edecek olursak, bilim tarihi araştırmacıları bilimin kuramsal ve kurumsal yapısını içsel ya da dışsal özelliklerini göz önünde bulundurarak incelemişlerdir. Marksist bilim tarihi yazımı bilimin geliştiği sosyal ortamı bağlama kattığı için bilim tarihi tartışmalarına bir zenginlik katmış, bilim tarihinin açıklayıcılığını geliştirmiştir. Bununla beraber içselci bilim tarihi yaklaşımını destekleyenlerin eleştirilerine de cevaplar üretmek zorunda kalmıştır. Kanaatim bilim tarihi araştırmacılarının bu iki yaklaşımı da göz önünde bulundurmaları bilimin gerçek resmini çizmelerine yardımcı olacaktır.
Kaynaklar
Alexandre Koyré, Bilim Tarihi Yazıları, çev: Kurtuluş Dinçer, TÜBİTAK, 2004.
J. D. Bernal, Marksizm ve Bilim, çev: Tonguç Ok, 2011, İstanbul, s. 35.
Mona Ahmed Tufan, Modern Bilimin Sosyoekonomik Temelleri Üzerine Hessen-Grossman Tezine Dayalı Bir İnceleme. Kutadgubilig: Felsefe Bilim Araştırmaları 0, no.42 (2020): 133 – 157.
[1] Alexandre Koyré, Bilim Tarihi Yazıları, çev: Kurtuluş Dinçer, TÜBİTAK, 2004, s. 256-257.
[2] Akt J. D. Bernal, Marksizm ve Bilim, çev: Tonguç Ok, 2011, İstanbul, s. 35.

