GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Konuşmak ya da konuşmamak, işte bütün mesele bu!
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Kültür-Sanat > Konuşmak ya da konuşmamak, işte bütün mesele bu!
Kültür-SanatRöportaj

Konuşmak ya da konuşmamak, işte bütün mesele bu!

Yazar: GazeteBilim Yayın Tarihi: 12 Ağustos 2024 35 Dakikalık Okuma
Paylaş

Efsaneye göre, kibre kapılıp Babil Kulesini inşa eden insanlara öfkelenen Tanrı onlara nesiller boyunca devam edecek çok büyük bir ceza verir. Kulede çalışan her bir işçiye farklı bir dil veren Tanrı, insanlar arasındaki bağı koparır, birbirleriyle anlaşamayan işçiler kule inşaatını terk edip dünyanın dört bir yanına savrulur. O güne kadar tek bir dili konuşan insanlık artık birbirine yabancı olmuş, yeni milletler, kültürler ortaya çıkarmıştır. Efsanenin doğruluğu tartışıladursun, dilin önemine ve ne kadar da kritik bir unsur olduğuna (birleştirici veya ayrıştırıcı) dair söylenecek pek çok şey olduğu kesindir. Bugün dil, iletişim ve medya konularında bilgilerine başvurmak üzere “Konuşmaktan Korkmuyorum” ve “İşim Konuşmak” kitaplarını yazan, dünyanın en güzel mesleği dediği radyoculukta uzun yıllar mikrofona sesiyle hayat veren, TRT spikeri ve sunucusu, akademisyen Fulya Akbuğa ile beraberiz. Kendi deyimiyle ”üç yaşına kadar hiç konuşmayan ve sonra bir tatil dönüşü birdenbire konuşmaya başlayıp bir daha hiç susmayan” Fulya Akbuğa hepimizin aşina olduğu samimi, enerjik ve bir o kadar da umut dolu sesiyle uzun yıllar radyo ve televizyon yoluyla evlerimize konuk oldu, uzun seyahatlerde ya da sabahın ilk saatlerinde bizi güne başlattı. 

Öğr. Gör. Dr. Fulya Akbuğa

Röportaj: Okan Nurettin Okur

Konuşmaktan Korkmuyorum kitabında topluluk önünde konuşmak isteyen herkese yönelik pratik tavsiyelerde bulunurken, İşim Konuşmak kitabında konuşma eylemini bir adım öteye taşıyarak bu alanda profesyonelleşmeyi düşünenler ve hayatını bir konuşmacı olarak kazanmak isteyenler için yazdı. Kişisel gelişim kitaplarının çok ötesinde hem akademik derinlikli hem de genel okuyucuya hitap edecek kadar açık, yalın aynı zamanda akıp giden üslubu ile sohbet havasında, yüzünüzden tebessümü eksik etmeyecek başucu kitapları.

Ankara Üniversitesi’nin uzun ve loş koridorlarında ilerlerken Fulya Hanım’ı odasında hummalı bir çalışma içerisinde bulup yüzünden eksik etmediği tebessümle bizi karşılamasının ardından samimi bir sohbete başlıyoruz.

Öncelikle bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz Fulya Hanım. Sizinle pek çok konuya dair konuşacağız fakat ben öncelikle sizin dünyanın en güzel mesleği diye tarif ettiğiniz radyoculukla başlamak istiyorum. Radyo ODTÜ’de uzun yıllar radyo programcısı ve program direktörü olarak çalıştınız. Ofis Kaçkını programına hayat verdiniz. Tıpkı ”Modern Sabahlar” gibi ruhu olan, ev sıcaklığını hissettiren bir programdı. Bu programların Radyo ODTÜ’de bitmesinin ardından sevenleri tarafından ”Ankara artık daha da bozkır” yorumları yapılmıştı. Bu tür programlar radyonun adeta kimliğini, ruhunu oluşturuyordu. Bugün radyoculuğun geldiği noktayı ve bahsi geçen radyo programlarının kaybolup gitmesini size sormak istiyorum. Zamanın ruhu mu böyle gerektiriyor yoksa nostaljik bir özlem mi duyuyoruz eskiye?

Hoş geldiniz, ben çok teşekkür ederim beni konuk ettiğiniz için. Genelde biz yayıncılar, konuk olmak yerine konuk etme deneyimine alışkın kişileriz biliyorsunuz, soru yanıtlamak yerine soru sormayı daha çok seviyoruz ama bugün büyük bir zevkle sizden gelen soruları cevaplamaya çalışacağım. Radyoculuk, -hep söylerim- bana göre dünyanın en zevkli mesleği. Derslerde de, radyoyu sıcak iletişim araçları arasında sayarız, iletişim öğrencileri bilirler… Gerçekten de radyo sunucusu veya DJ’i ile radyo dinleyicisi arasında son derece sıcak bir ilişki vardır. Bir süre sonra sadece sesiniz ve yaptığınız anonslar aracılığıyla, görev yaptığınız radyonun sadık dinleyicileri için aileden biri gibi olursunuz çünkü her gün aynı saatte sizin sesinizi duymayı alışkanlık haline getirmişlerdir. 90’lı yıllarda, ben lisedeyken özel radyoların adeta patlama yaptığı dönemdi. Özellikle yerel müzik radyoları inanılmaz derecede popülerdi ve radyo dinlemek, istek şarkısı için o radyoyu aramak, gece yarılarına kadar radyo eşliğinde ders çalışmak pek çok kişi için vazgeçilmez bir alışkanlıktı. Sonrasında bildiğiniz gibi, özel radyo ve televizyon yayınlarına bir düzenleme getirildi, Anayasanın 133. maddesi değiştirilerek özel radyo ve televizyon yayınları yasal hale geldi.

Zaman içinde frekans tahsisleri yapıldı, yayınlar daha profesyonel oldu, özel radyocular kendini geliştirirken,  TRT ekolünden gelen radyocular da anonslarına biraz daha samimiyet ve doğallık katmaya başladılar, böylece radyonun altın çağı devam etti.

Ben de tam bu en güzel dönemde, önce şu an Radyo İlef adını taşıyan üniversite radyomuzda çalıştım, sonra, o zamanlar “Türkiye’nin En Sıcak Müziği” sloganıyla ulusal düzeyde en çok dinlenen yabancı müzik radyolarından biri olan Capital Radio’da profesyonel yaşama adım attım. Ardından, üniversite radyolarının yasal olarak reklam alamaması dolayısıyla 1998 yılından itibaren özel radyo statüsünde yayınına devam etme kararı alan Radyo Odtü’de Program Direktörlüğü, Eğitim Koordinatörlüğü ve DJ’lik başta olmak üzere yıllar boyunca pek çok görev üstlendim. Dediğiniz gibi zamanın ruhu gereği günümüzde dijital iletişimin ön planda olması, sosyal medya araçları, Spotify, YouTube gibi platformlar, podcastler radyonun pabucunu biraz dama attı ama karasal yayın veya dijital mecra hiç farketmez, radyo yayınları hala sadık dinleyicisine ulaşmaya devam ediyor bana göre. Sadece artık çok fazla seçenek var, algı çok kolay dağılıyor, gençler de artık sadece izleyici veya dinleyici olmayı değil, içerik üreticisi olmayı tercih ediyor. Bu arada, özellikle yerel radyoculuğun ve dinleyicilerle bağ kurmayı başarmış programların devam etmesi çok önemli çünkü dediğiniz gibi, özellikle hem radyo istasyonlarının, hem de şehirlerin kültürel kimliğinin de bir parçası haline geliyor bu programlar. Tabii radyoculuğun en önemli parçası olan “sürpriz” öğesi de radyonun cazibesini artıran bir diğer unsur. Dinleyiciler, artık kendi müzik listelerini yapabiliyor olsalar da, hala başkalarının seçtiği şarkıları, radyo programı sırasında onları bekleyen sürprizleri merak ediyorlar ve daha çok arabada da olsa, radyo dinlemeye devam ediyorlar. 

Gençler artık izleyici ya da dinleyici olmak yerine içerik üreticisi olmayı tercih ediyor dediniz. Bu konu çok önemli, özellikle sosyal medya üzerine akademik çalışmalar yaptığınızı da biliyorum. Sosyal medyanın ortaya çıkmasıyla beraber televizyon, radyo gibi geleneksel medya mecraları günümüzde önemini oldukça yitirmiş durumda. Yeni medyanın insan hayatını kolaylaştırdığı, özgürlükler adına yeni imkanlar sunduğu muhakkak. Fakat öte yandan ne kadar bilinçli kullandığımız da tartışmalı. Ayrıca bu mecraların denetime tabi tutulmaması sebebiyle haber kaynaklarının belirsizliği, dilin doğru kullanılmaması, bağımlılık yaratacak düzeyde insanı etkisi altına alması gibi pek çok sorunu da beraberinde getiriyor. Yeni medyanın bilinçli kullanımının sağlanmasına yönelik neler önerirsiniz?

Yeni medya aslında her dönemde o zamanın yeni iletişim araçları için kullanılmış bir kavram. Örneğin televizyon da ilk çıktığında, gazete ve radyoya göre yeni medya konumundaydı. Günümüzün yeni medyası olan dijital iletişim araçları ise bireylere bambaşka olanaklar vadediyor. Kullanıcıları içerik üretmeye, katılımcı kültüre teşvik etmesi, yeni haberleşme, iletişim imkanları sağlaması, benlik sunumu için farklı kapılar açması, sınırları ortadan kaldırması elbette çok güzel ve bundan 30 yıl önceyi düşündüğümüzde neredeyse imkansız göreceğimiz özellikler. Ancak tabii ki zaman içinde sosyal medyanın avantajları yanında dezavantajları da konuşulmaya ve araştırılmaya başlandı. Bir kere, özellikle genç kullanıcılarda çok yoğun biçimde internet ve sosyal medya bağımlılığı görülüyor.

Sadece bağımlılık değil, kullanıcıların ruhsal ve bedensel sağlığını etkileyecek ölçüde ortaya çıkan sosyal medya yorgunluğu, fazla bilgi bombardımanına maruz kalma dolayısıyla ortaya çıkan tükenmişlik hissi, öte yandan yine sosyal medya kullanıcılarının zaman zaman yaşadığı mahremiyet kaygıları, siber zorbalık, troller, linçler, yalan haberler…

Saymakla bitmez.. Bütün bunlar tabii ki, dijital kültürün iyi taraflarını biraz arka plana itti. Bu durum bana biraz özel radyoların ilk çıktığı zamanlar yaşanan frekans karmaşasını hatırlatıyor. Şu anda dijital mecrada da bir düzene ihtiyaç var ama bu düzen içeriklerin engellenmesiyle değil, dijital okur-yazarlık becerilerinin artırılması, algoritmaların örneğin yalan haberleri engelleyecek şekilde oluşturulması, kurumların sosyal medya hesapları için etik kodlar belirlemesi ve dijital vatandaşlık alanında verilen eğitimlerin derinleştirilmesi gibi adımlarla zaman içinde oturacaktır diye düşünüyorum. Sınırsız bilgi akışını veya kötü niyetli kullanıcıları engelleyemeyiz ama kendimizi korumayı öğrenebiliriz. 

Çok haklısınız. Sanıyorum teknolojinin ve medyanın baş döndürücü bir hızla gelişmesi bilinçlenmemize pek fırsat vermiyor. Şunu da merak ediyorum. Türkiye’de sosyal medyanın bu denli bilinçsizce kullanılmasının arkasındaki sebep belki de kültürümüzde yer etmiş mahalle baskısı ile ortaya çıkan suskunluk sarmalından kaçacak bir platform bulmanın verdiği kontrolsüz özgürlük. Ancak ben yine karamsar bir tablo çizdim. Siz internet teknolojileri ve sosyal ağ sitelerinin iletişim olanaklarının aidiyet hissini pekiştirmesi, vakit geçirme, haber alma ve sosyalleşme imkânlarıyla bireylerin başarılı yaşlanmalarına katkı sunduğunu ifade ediyorsunuz. Yani yaşlı bireylerin dijital suskunluğunu yenip çağa ayak uydurması ile beraber yaşlılık söyleminin tüm stereotiplerden ve önyargılardan arındırılarak yeniden inşa edilmesi gerektiğini ifade ediyorsunuz. Özellikle yalnızlığa terk edilen yaşlıların sosyalleşmesi, hayata tutunması için çok kritik bir rol oynuyor gerçekten. Bu konuyu biraz açmak ister misiniz?

Bireylerin aktif ve başarılı bir şekilde yaşlanması aslında direkt olarak yaşlılıkla ilgili bir durum değil. Hepimiz, her geçen gün yaşlanıyoruz ve bu süreçte fiziksel, zihinsel aktivitemiz, yaşam şeklimiz ve bakış açımızla bir nevi geleceğe yatırım yapıyoruz. Sosyal ilişkiler bu sürecin en önemli kısımlarından biri. Araştırmalara göre, mental olarak sağlıklı olmak için yaşlı bireylerin aile üyeleri dışındaki kişilerle de sosyalleşmeye ihtiyaçları var. Sosyal medya veya sosyal ağ siteleri bu anlamda ileri yaştaki kullanıcılar için çok büyük avantajlar sağlıyor. Tabii doğru kullanıldığında… Yaşlı bireylerin dijital ortamdaki mahremiyet kaygıları çok fazla. Bilgilerinin çalınacağından, tanımadıkları kişiler tarafından kandırılacaklarından endişe ediyorlar.

Yaptığım araştırma sonrası geliştirdiğim “dijital suskunluk” kavramı ise yaşlı kullanıcıların başlarına bir şey gelmesinden korktukları için sosyal medyada paylaşım veya yorum yaparken düşüncelerini tam olarak yansıtamamalarını, kendilerine ket vurmalarını ya da sosyal ağlarda sadece gözlemci olarak bulunmalarını ifade ediyor.

Bir tür mahalle baskısı yaşıyorlar. Sosyal medyanın yaşlılar tarafından da doğru ve etkili bir biçimde kullanılması için onların da dijital-okur yazarlık eğitimleri almaları oldukça önemli. Ve, bunu gönüllü olarak yapan kuruluşlar var. Bu arada, bahsettiğiniz çalışmada “yaşçılık” kavramı da ele alınmıştı. Bu da günümüzde önemli bir sorun. Tıpkı cinsiyetçilik gibi yaşçılık da bir ayrımcılık türü ve bireyleri yaşlarına bakarak bir takım kalıplara sıkıştırmak ve onları stereotipleştirmek anlamına geliyor. Yaşlılara yönelik yaşçılık ise bizim ülkemizde ne yazık ki oldukça fazla. Sosyal medya bağlamında ise gençlerin “Yaşlılar ele geçirdi” diye Facebook’u bırakıp başka platformlara geçmeleri bile bir tür yaşçılık bence. Aslında yaş sadece bir sayı ve sosyal medya sadece gençler için değil yaşlı kullanıcılar için de oldukça hareketli bir mecra. Doğru ve etkin kullanıldığında ise gerçekten faydalı.  

Yaşlı bireyler ve medya üzerine çalışmanız gerçekten çok önemli. Belki hiç farkında olmadığımız toplumsal bir olguya dikkat çekiyor. Sosyal medyanın hareketli bir mecra oluşundan bahsetmişken bunun üzerine biraz konuşalım istiyorum. Zuckerberg yasasından bahsediyorsunuz. Buna göre insanlar her yıl bir önceki yıla göre iki katı daha fazla bilgi paylaşıyor. Yani Baudrillard’ın deyimiyle “giderek daha fazla bilginin ve giderek daha az anlamın olduğu bir dünyada yaşıyoruz.” İnsanın sıkışıp kaldığı bu post-truth (hakikat sonrası) çağından ve ”enformasyon otobanından”  çıkıp gerçek ile yalan arasındaki belirsiz bölgeden kurtulması yine ancak medya ile mümkün gibi görünüyor. Peki siz medyayı doğru ve bilinçli kullanmamız noktasında ne tür tavsiyeler verirsiniz?

Jean Baudrillard benim en sevdiğim kuramcı. Ona göre, “gerçekten daha gerçek” olarak yapılandırılan simülakrlar, gerçeğin idealize edilmiş, parlatılmış görüntüleriyle gerçeği gizleyerek devamlılığını sağlarlar. Günümüz post-truth/hakikat sonrası çağında ise yalanlar, abartılar, değişen güzellik algısıyla bize bambaşka bir gerçeklik sunuluyor. Medya aslında hiçbir zaman gerçeğin ta kendisi olmadı ama günümüz enformasyon çağında artık bilgi bombardımanının içinde boğuluyoruz. Gerçekler veya bize sunulan haberler gitgide daha da sıradanlaşıyor. Bütün bilgileri anında tüketiyor ve unutuyoruz. Duyduğumuz, okuduğumuz haberler karşısında duyarsızlaşıyoruz.

Gramsci’nin sözünü ettiği “organik aydınlar”, her akşam televizyon kanallarında farklı konularda ahkam kesiyorlar.

Bu noktada bizler, bütün bu bilgi ve içeriğe maruz kalan kişiler olarak bence seçici ve sorgulayıcı olmalıyız. Aynı haberi farklı kaynaklardan ve farklı isimlerden dinlemeli, kendimize “Bu haberi neden şimdi benim öğrenmem isteniyor” diye sormalı; metinleri okurken, haberleri izlerken satır aralarını gözden kaçırmamalıyız.

Simülakrlar, gerçeğin idealize edilmiş, parlatılmış görüntüleri demişken günümüzde son derece revaçta olan yapay zeka teknolojileri ile yapılan seslendirmeler aklıma geldi. İnsan sesine son derece yakın olsa da o mekanik, robotik ses tonu ve insan olmamanın verdiği yapaylık hala hissedilir derecede. Belki zamanla daha insansı bir hale getirilecek ya da en kötüsü biz dildeki inceliği, estetiği, hoşluğu unutacak, tıpkı bu robotik sesler gibi konuşmaya başlayacağız. Distopik bir manzara betimledim ama umuyorum siz daha pozitif yaklaşıyorsunuzdur. Bu konuda neler söyleyebiliriz?

Ben açıkçası yapay zekanın yerimizi almasından çok şikayetçi değilim. Bazen bazı seslendirmeler hem zamandan hem de paradan tasarruf etmek için yapay zeka programları tarafından yapılabilir. Hatta biliyorsunuz artık sadece sizin ses tonunuzun küçük bir örneğine sahip bir program koca bir metni sizin sesinizle, sizin gibi seslendirebiliyor. Öte yandan, bizim yaptığımız işte de pek çok başka sektörde olduğu gibi insan faktörü çok önemli çünkü bir yapay zekâ yazılımı krizi yönetemez, dili sürçtüğünde gülümseyemez, ses tonunu o anda bulunulan ortama ve kişilere göre ayarlayamaz, doğaçlama yapamaz. Belki ilerde bunların hepsini de yapabilir bilemiyorum ama en azından bu becerileri robotlara öğretecek birilerine de her zaman ihtiyaç var. Zaten diksiyon derslerinde yaptığımız egzersizlerde metinleri önce robot gibi, sonra da tonlama ve vurgu kurallarına uyarak okuyoruz ve öğrenciler neden robot gibi konuşmamamız gerektiğini anlıyorlar. Türkçe melodik ve oldukça zengin bir dil. Aynı anlama gelen kelimelerin farklı vurgularla okunması, metnin duygusuna ve cümlelerin bağlamına göre tonlamalarda değişiklik yapılması gibi becerilere sahip bir yapay zekâ programı üretebilirlerse önünde saygıyla eğilirim.

Kriz yönetimi demişken bu konuya gelmek istiyorum. Kitabınızda konuşmacının kriz anlarını nasıl yönetebileceğinden bahsediyorsunuz. Merak ediyorum, bunca yıllık radyo ve televizyon hayatınızda başınıza gelen en tuhaf olay neydi ve bu krizi nasıl yönettiniz?

Aslında, özellikle sunuculuk mesleğinde tecrübe, kriz anlarında anlaşılır. Yoksa, az önce konuştuğumuz gibi, bir robot da bir metni hatasız okuyabilir, deneyimsiz bir sunucu da… Önemli olan, özellikle canlı yayınlarda veya topluluk karşısında konuşurken meydana gelebilecek aksilikleri ve ani gelişen olayları yönetebilmek. Bu da biraz zamanla oluyor açıkçası. Yıllar boyu sunduğum radyo ve televizyon programlarının çoğu canlı yayındı. Dolayısıyla, pek çok kriz de yaşanıyor bu yayınlarda. O yüzden denir ki, “canlı yayının günahı olmaz!” İlk aklıma gelen, bir keresinde gece haberlerini sunarken, rejideki  promptercı arkadaşın uyuyakalması ve benim hava durumundaki sıcaklıkları uydurmak zorunda kalmamdı. Böyle zamanlarda doğaçlama yapabilmek önemli. Bunun dışında, konukların yayına son anda gelmemesi, teknik aksaklıklar, yayında yapılan gaflar, gülme krizleri gibi durumlar her zaman yaşanır ve o anda büyük bir stres yaratsa da, sonrasında gülümseyerek hatırladığımız anlar olarak akıllara kazınır. Canlı yayında skandal olarak tabir edilebilecek hatalar için özür dilemeli, fark edilmeyecek hataları da profesyonel duruşunuz ve pratik zekanız ile geçiştirmelisiniz. Kriz anlarında paniğe kapılsanız da, bunun ses tonunuza veya mimiklerinize yansımasını engellemek de yine başka bir profesyonellik becerisi…

Hava durumu sıcaklıklarını uydurmanız gerçekten müthiş bir kriz yönetimi. Dil meselesine gelmeden önce Türkiye’de gazeteci olmak ve bir de kadın gazeteci olmak üzerine sormak istiyorum. Adeta ateşten gömlek giymek gibi bir meslek. Ülkemizde gazetecilik mesleği hak ettiği saygıyı görebiliyor mu? Gazeteci meslek örgütleri üzerlerine düşen vazifeyi yeterince yerine getirebiliyor mu? 

Ben, aslında Gazetecilik Bölümü mezunu olmama rağmen gerçek anlamda gazetecilik yaptığımı söyleyemem. Sadece, 1997 yılında üç aylık bir süreçte Hürriyet gazetesinde stajımı tamamladım. Gazetenin, o zamanlar çok aktif olan Ankara ekinde kendi imzamla pek çok haberim yayımlanmıştı ve bu kısa deneyim bile gazeteciliğin aslında ne kadar zor, özveri isteyen bir meslek olduğunu anlamama yetmişti. O zamanlar tabii Hürriyet gazetesinin Hürriyet Gazetesi olduğu dönemler… Pek çok tecrübeli, hatta efsanevî gazeteci ile aynı ortamda çalışma fırsatı paha biçilemezdi. Sonrasında o zamanki Ankara temsilcimiz devam etmemi istedi ancak ben radyo-televizyon alanını tercih ettim çünkü hali hazırda devam eden bir programım vardı ve o zaman bile bir kadın gazeteci olarak nelerle karşılaşabileceğimi düşünmek beni biraz korkutmuştu açıkçası. Sonraki yıllarda televizyonların haber merkezlerinde görev yaptım spiker ve editör olarak ama tabii muhabirlik veya foto muhabirliği ofiste oturup haber hazırlayıp sunmaktan çok farklı. Gece-gündüz haberle yaşamanız, sürekli sahada bulunmanız gerekiyor. Üstelik şu anda durum daha da zor. Özellikle serbest çalışan kadın gazeteciler hem maddi zorluklar, hem açılan davalar, hem de erkek meslektaşlarından ve siyasîlerden gelen baskılarla mücadele etmek durumunda…

Aslına bakarsanız cinsiyetten bağımsız olarak gazetecilik günümüzde tüm meslektaşlarımız için zor bir meslek halini aldı çünkü içinde yaşadığımız çağ, bizi “hakikat” sınırlarından epey bir uzaklaştırdı.

Herkesin, her kurumun, her ülkenin kendi gerçekliğini yaratmaya çalıştığı bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla medya sektöründe yapılan pek çok iş de anlamsız hale gelmeye başladı. Statükoya hizmet eden bir sistemin içinde bağımsız kalmaya, etik değerlere, yayıncılık ilkelerine bağlı kalarak mesleğini icra etmeye, bir yandan da demokrasinin en temel unsurlarından birine, halkın haber alma özgürlüğüne hizmet etmeye çalışmak, günümüzde sadece bizim ülkemizdeki gazeteciler için değil, dünya genelinde gazetecilik yapmaya çalışan tüm basın emekçileri için büyük fedakarlık gerektiriyor bence…    

Aslında bu cevap aynı zamanda mikrofondan akademik dünyaya geçişte sizi neyin motive ettiği soruma da karşılık geldi fakat ben yine de sormak istiyorum.

1996 yılından beri profesyonel olarak medya sektöründeyim. İşin mutfağından kamera önüne, radyo ve televizyon kanallarında pek çok görev üstlendim. Açıkçası işin pratik kısmından sonra akademik olarak da kendimi geliştirmek istemem önemli bir etkendi. Yüksek lisansımı Odtü Sosyoloji Bölümünde tamamlamıştım, doktora için de Ankara Üniversitesi, Radyo-TV ve Sinema Ana Bilim Dalı için sınavlara girerek başarılı oldum ve bu şekilde geç de olsa akademik kariyer için yola koyulmaya başladım. Aslında çok önceden İletişim Fakültesinde konuk öğretim görevlisi olarak uygulamalı derslere giriyordum. Şimdi bu işi tam zamanlı olarak yapıyorum ve artık farklı fakültelerde ve kurumlarda da İletişim alanında dersler veriyor, araştırmalar yapıyorum. Deneyimlerinizi öğrencilere aktarmanın ve bunu yaparken kendinizi de geliştirmeye devam etmenin değeri hakikaten paha biçilemez.

Öğrencileriniz sizin gibi bir hocaları olduğu için çok şanslı. Geleceğin iletişimcilerinin böylesine usta ellerde yetişiyor olması da ayrıca sevindirici. Biraz da dil üzerine konuşalım istiyorum. Dil aslında üzerine konuşulması en zor konulardan biri. Zira bu konuda konuşurken, düşünürken, tartışırken bile dilin sınırları ve imkanları arasında sıkışıp kalıyoruz. Heidegger ”Dil varlığın meskenidir.” derken dilin dışında, ötesinde hiçbir varlık alanımız olmadığını çok veciz bir şekilde ifade ediyor. Günümüzde maruz bırakıldığımız Türkçe’ye bakacak olursak düşünce dünyamız, ufkumuz, hayallerimiz yani varlık alanımız giderek daralıyor diyebiliriz sanırım. Elbette medyanın bu konuda son derece etkili olduğunu söylemek mümkün. Özel televizyon kanallarının 1992’de yayın hayatına başlaması ile bugün ana akım medyaya egemen olduğunu ve bugün geldiğimiz noktada TRT’nin dahi prensiplerinden birtakım tavizler verdiğini görüyoruz. Televizyonculuk açısından değerlendirdiğinizde özel kanallar ve TRT’nin bugünkü durumu için neler söylemek istersiniz?

90’lı yıllarda özel radyo ve televizyon kanalları ilk çıktığında, Türkçe hakikaten bir erozyona uğramıştı. O zamanki TRT’nin güzel ama ağdalı dil kullanımından, özel kanalların sokak jargonuna benzer tuhaf tarzına doğru hızlı bir geçiş yaşandı. Ancak yıllar içinde bir denge sağlandı; TRT’nin deneyimli yayıncıları özel televizyonlara geçerek yeni sunucu ve spikerler yetiştirdiler. Sonra, özellikle 2000’lerden sonra sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte yeni bir dil ortaya çıktı ve bu dil ve üslup radyo ve televizyon kanallarına da sirayet etti bence. Artık ne yazık ki, Türkçenin doğru kullanımı konusunda özen çok azaldı. Altyazılar yanlış, konuşan muhabirler yanlış isim telaffuzları yapıyor, sunucular anlatım bozukluklarıyla konuşuyor. Zaten artık televizyonda görünen herkes hem moderatör, hem yorumcu, hem sunucu olabiliyor. Bütün iş tanımları birbirine karıştı.

Türkçe’yi bırakın; görüntü ve duruş konusunda bile özen yok. Teknik detaylar, program akışı, haberin tarafsızlığı… Artık ne yazık ki bunların hiçbir önemi yok.

Sadece, anchor denilen haber anlatıcılarının artması ve muhabir kökenli, sahadan gelen isimlerin bu formatta, haber anlatıcısı olarak yayın yapmaları beni mutlu ediyor. Çünkü haber ciddi bir iş ve ana haber bültenleri ve haber programları sadece güzel görünen kişiler tarafından sunulmamalı bence. Bir de, yayıncılıkta uzmanlık çok önemli. Ekonomi programını ekonomi uzmanı, psikoloji programını psikoloji alanında uzman birinin sunması ve bu kişilerin aynı zamanda güzel konuşan, yayın deneyimi olan kişiler olması programların içini dolduruyor.

Peki bu bağlamda geleceğin iletişimcilerine ne tavsiye edersiniz?

Bunun için özellikle üniversite öğrencilerine tavsiyem, eğer medya alanına ilgi duyuyorlar ama farklı bir bölümde okuyorlar ise, İletişim Fakültelerinde çift ana dal veya yan dal yapmayı denesinler. Bu şekilde iki farklı alanda uzmanlık kazanabilir ve yavaş yavaş sektöre adım atabilirler. Bunun dışında, gönüllü stajlar yapıp konferanslara katılsınlar; networklerini, yani ağ iletişimlerini artırmaya çalışsınlar. Her şeyden önce, bulundukları ortamda çalışkan ve hevesli görünsünler. Gençlerde en eksik bulduğum nokta bu. Heyecan unsuru pek yok. Tabii günümüz şartlarında bu normal olabilir ama sürekli küçük de olsa hedefler koyup kendilerini motive etmeye gayret etsinler. Dil günümüzde çok önemli. İngilizcelerini geliştirirken ikinci bir dil öğrenmeye de çalışsınlar. Bunlar bizim sektör için onlara iş başvurularında çok fazla avantaj sağlayacaktır.

Günümüzde artık birçok meslek multidisipliner çalışmayı gerektiriyor, çok haklısınız. Dile geri dönelim ve biraz daha konuşalım istiyorum.Yabancılar genellikle Türkçe’nin melodik bir yapısı olduğunu söylerler, elbette duydukları ses nezih bir İstanbul Türkçesi ise. Türkçe’nin içindeki gizli armonileri bugün hayli nadir sesten duyabiliyoruz. Halbuki çok değil, çeyrek asır kadar öncesine kadar tiyatro, sinema yahut radyo-televizyon yayınlarında yıldızı parlayan, sesiyle insanların zihnine nakşolmuş devlet sanatçıları yetiştirebiliyorduk. Agah Hün, Nur Subaşı kaybettiğimiz bu nadir sanatçılardan. Peki bugün bu yetenekler hiç yetişmiyor mu yoksa kendisini gösterme imkanı bulamadan kaybolup gidiyor mu?

Günümüzde de çok kıymetli tiyatro sanatçıları ve dublaj sanatçıları var elbette ama bu anlamda bir talep de olması lâzım. Maalesef bazı televizyon dizileri ve skeçler yüzünden artık bozuk Türkçe kullanmak adeta bir moda halini aldı. Dilin değerinin ve doğru kullanımının gençlere doğru bir şekilde öğretilmesi ve özellikle kitle iletişim araçları tarafından yaygınlaştırılması çok ama çok önemli. Farklı şiveler ve ağızlar tabii ki bizim kültürümüzün bir parçası ve herkes İstanbul ağzıyla konuşmak zorunda değil ama bozuk Türkçe başka bir konu. Sokakta, kendi arasında konuşan gençlerin dilini anlamak bazen  mümkün olmuyor. Bu noktada sesli kitap gibi uygulamaların bazılarını çok başarılı buluyorum. Dilin doğru kullanımı konusunda fikir sahibi olmak isteyenler bu uygulamaları takip edebilirler. Ayrıca TRT’nin telaffuz sözlüğünü ve Türk Dil Kurumunun internet sayfasındaki sözlük ve yazım kılavuzu bölümlerini inceleyebilirler.

Sanat için sanat, toplum için sanat tartışması gibi olacak belki ama bu arz talep dengesi çok kritik bir denge. Sizin de makalelerinizde çokça belirttiğiniz gibi toplumun genel sorunlarını ele alan, bu sorunlara çözüm arayan ve insanların, toplumun geleceğinden kaygı duyan bireyler olmalarını sağlayan, etik ve estetik kaygıların olduğu bir medyaya sahip olmadığımız apaçık bir gerçek. Bunun yerine sayısız kanalın, yerli yabancı pek çok formatta hazırlanmış programın olduğu ekranlarımızda eğlence odaklı programlardan başka bir şey göremiyoruz. Kaybettiğimiz tek şey zaman da değil elbette; değerlerin, kültürün kısacası dilin yavaş yavaş yok edildiği bir simülasyon yarattık bu siyah cam ekranlarda. Halbuki 1950’li yıllarda İstanbul Radyosunda başlayan ve Müşfik Kenter, Rüştü Asyalı, Yıldız Kenter, Cüneyt Gökçer, Kamran Usluer ve daha pek çok değerli isim tarafından seslendirilen radyo tiyatroları sayesinde hayatı boyunca hiç kitap okumamış insanlar bile dünya klasiklerinden haberdar olmuş, dili nahif bir şekilde kullanabilme becerisi edinmiş, böylece insanlarla sağlıklı iletişim kurabilmiş bir kaç nesil var gerimizde. Medya elbette arz talep dengesine göre hareket edecek fakat öte yandan toplumsal bir sorumluluk duyup, kendisini bir kitle eğitim aracı olarak görmesi gerekmez mi? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Medyanın, özellikle devlete ait yayın kuruluşlarının kamu hizmeti yayıncılığı ilkesini benimsemesi elbette çok önemli. İletişim araçlarının eğlendirme, haber verme, mal ve hizmetlerin tanıtılması gibi işlevlerinin yanında en önemli işlevi eğitimdir. Tabii, yine zamanın ruhunun da etkisiyle eskisi gibi ailecek radyonun başına oturulup ajans dinlendiği, arkası yarınların kaçırılmadığı bir dönemde değiliz, ki o dönemi biraz ucundan yakalamış biri olarak kendimi çok şanslı hissediyorum. Eskiden radyo, herkesin evinde olan tek iletişim aracıydı. Televizyon zaten tek kanallıydı ve dediğiniz gibi ülkenin en ücra köşelerindeki kişiler bile bu yayınlar sayesinde ufuklarını geliştirebiliyorlardı. Şimdi ise bilgiye ulaşmak çok kolay. İnternet, akıllı telefonlar ve teknolojik gelişmelerle birlikte bence bilgi çoğaldı ama değeri azaldı. Yoksa hala TRT’de veya bazı tematik kanallarda çok güzel programlar yapılıyor, bilgilendirici içerikler sunuluyor. Üstelik günümüzde farklı konulardaki içerikleri farklı platformlardan farklı dillerde, istediğimiz zaman izleme, takip etme şansımız var.

Ancak günümüzde hem eğitim sisteminin giderek zayıflaması, hem de küreselleşen dünyada paranın eğitim, kültür, görgü, bilgi, dil gibi kavramların yerini alması ve giderek vasatlaşan bir sistemin kabul görmesi artık insanların iyi ve kötü arasındaki farkları görmesini de zorlaştırıyor.

Diğer yandan, dil tabii ki yozlaşıyor; özellikle gençler tarafından çok kötü ve bilinçsiz bir şekilde kullanılıyor. Gençler okuma ve yazma becerilerini unutuyor, bunlar çok doğru ama bir yandan da dilin yaşayan bir varlık olduğunu unutmamak lâzım. Yeni kelimeler, farklı ifadeler, teknolojik gelişmelerle yabancı dillerden dilimize katılan yeni sözcükler… Bunlar dilin yaşayan boyutu. Bence bunlara da uyum sağlamak ama dilimize sahip çıkarak elimizden geldiği ölçüde, hem konuşurken, hem de yazarken Türkçemizi doğru kullanmaya çalışmak gerekiyor. Özellikle ilkokuldan itibaren, güzel konuşma ve diksiyon dersleri çok önemli. Çoğu kişi, her gün ekranlara çıkan politikacılar bile Türkçenin yazıldığı gibi okunan bir dil olmadığının farkında değiller.

Diksiyon konusuna gelmişken hemen bahsetmek istiyorum. Youtube kanalınızda diksiyondan beden diline, protokol kurallarından etkili iletişim kurallarına kadar pek çok yayın yaptınız. Adeta bir arşiv niteliğinde. Özellikle Türkçe yazıldığı gibi okunmayan bir dildir vurgusu yapıyorsunuz. Kitabınızda da Gülgun Feyman’ın ”Televizyonda konuşuyorsanız televizyonun sesi kapalı olduğunda dudaklarınızdan ne söylediğiniz anlaşılmalıdır.” sözüne yer veriyorsunuz. Günümüzün en büyük iletişim bozukluklarından birisi dediğiniz ne tür yanlışlıklar var? 

En büyük sorunumuz dinlememek. Biz iletişimciler hep şunu söyleriz: “İletişimin birinci kuralı konuşmak değil, dinlemektir!” Karşınızdaki kişiyi aktif olarak dinlerseniz, onunla sağlıklı iletişim kurabilirsiniz. Bunun dışında sizin de belirttiğiniz gibi, -ve Gülgûn Hocanın- iyi bir konuşmacı ağzının içinden konuşmaz. Buna artikülasyon bozukluğu diyoruz. Tüm sesleri ve harfleri, hakkını vererek çıkarmanız ve ses tonunuzu da etkin kullanmanız gerekiyor. Diksiyon kuralları ise bu işin profesyonelleri için olmazsa olmaz kurallar. Örneğin, “değil” kelimesi okunurken veya söylenirken “diil” olarak çıkarılmalıdır. “Geleceğim”, “gideceğim” olarak yazdığımız yüklemleri “geliceem”, “gidiceem” diye okur ve söyleriz. Dolayısıyla Türkçe, aslında yazıldığı gibi okunan bir dil değildir. Bazı kelimeleri ise tam da yazıldığı gibi okumak, harfleri yutmamak gerekiyor; “hakkatten” değil, “hakikaten” gibi.. Ancak bu kurallar pek çok konuşmacı, eğitimci ve profesyonel tarafından bile hala bilinmiyor. Bunlar beni en çok rahatsız eden hatalar… Bir de tabii günlük hayatta çok fazla kullanılan asalak kelimeler ve yapılan anlatım bozuklukları var. “Aynen” kelimesini çok fazla kullanmak, “fotoğraf çekilmek” yerine “fotoğraf çekinmek” demek gibi sayısız yanlış kullanıma tanık oluyoruz.

Ne yazık ki çokça yaptığımız hatalar. Gönül ister ki lisans bölümlerinde etkili ve doğru iletişim adında zorunlu bir ders olsun. Hocam röportajımızın sonuna yaklaşıyoruz bu arada. ”İşim Konuşmak” kitabınızın sonunda tıpkı tiyatro oyuncularının sahne tozunu bir kere yutunca bir daha o işten vazgeçememesi gibi yayıncıların da mikrofonun büyüsüne kapılıp bir daha vazgeçemediklerini ifade ediyorsunuz. Mikrofonun büyüsüne kapılıp yine televizyon, radyo programı yapmak gibi bir planınız var mı ufukta?

Mikrofon gerçekten bir tutku… Anlattıklarınızı hiç görmediğiniz kişilerin dinlediğini, izlediğini bilmek ayrı bir heyecan; canlı yayın boyunca anda kalarak bu işin zevkini çıkarmak ise bambaşka bir mutluluk benim için. Üniversitedeki yoğunluktan dolayı yaklaşık iki yıldır fırsat bulamadım ama yakında yeni bir projede yer almayı, program sunmayı düşünüyorum. Tabii dijital mecra da bu anlamda yardıma koşuyor. Bir podcast hazırlıyorum, sosyal medyada @konusmaktankorkmuyorum instagram hesabında ve LinkedIn’de arada videolar paylaşıyorum. Takipçilere kendi alanımla ilgili bilgi vermeyi veya ilham kaynağı olmayı seviyorum.

Eminim pek çok kişiye ulaşacak ve ilham kaynağı olacaksınız. Bu bakımdan yaptığınız iş çok kıymetli. Hocam bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederiz, umarım en yakın zamanda yeni kitaplarınız ve projeleriniz ile yeniden biraraya geliriz.

Ben çok teşekkür ederim, sorular çok iyi ve oldukça kapsamlıydı. Size de Gazete Bilim ailesi olarak yayın hayatınızda başarılar dilerim. Tüm okurlara sevgiler…

Fulya Akbuğa Kimdir?

Dr. Fulya Akbuğa, ilk-orta-lise öğrenimini TED Ankara Koleji’nde tamamladı. 1998’de Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. Hürriyet Gazetesi ve Kent TV’de staj yaptı. Yüksek lisansını ODTÜ Sosyoloji Bölümünde, doktorasını Ankara Üniversitesi Radyo-TV ve Sinema Ana Bilim Dalında tamamladı.

Profesyonel radyoculuk hayatı 1996 yılında Capital Radio’da başladı. Sonrasında, Radyo ODTÜ’de Program Direktörlüğü görevini yürüttü, “Ofis Kaçkını” programını hazırlayıp sundu. Televizyonculuğa 2002’de TRT’de yayınlanan “Ezgi Günü” programıyla başladı. TRT 2’de “Üniversitem”, TRT1’de “Yarışalım Eğlenelim” programlarının sunuculuğunu üstlendi.

2004-2005 yıllarında Kanal B’de haber spikeri ve program sunucusu olarak görev yaptı, duayen isimlerden eğitim aldı. Ardından Radyo Odtü’ye dönen Akbuğa, Eğitim Koordinatörlüğü görevini yürüttü; DJ’lik, yayıncılık alanında workshoplar düzenledi. 2008 yılında National Press Center bursuyla Amerikan Başkanlık Seçimlerini izledi. 2009 yılında TRT Türk’ün ilk yayın ekibinde, “Haberdar” programının sunucu ve editörlerinden biri olarak yerini aldı. Aynı yıl TRT Ankara Radyosunda yayınlanan günlük sohbet programı “Şehrin Nabzı”nı hazırlayıp sundu.

2010-2013 yıllarında TRT Avaz’da hafta içi hergün yayınlanan “Stüdyo Avaz” programının sunuculuğunu yaptı. Program Yaz dönemlerinde “Yaz Sohbetleri” adıyla devam etti.

Akbuğa, 2011-2012 yıllarında ODTÜ Medya Ödülleri’nde “En İyi DJ” ödülünü kazandı.

2014-2015’de TRT Spor kanalında hafta içi hergün yayınlanan “Spora Dair” ve “Sporun Merkezi” programlarının sunuculuğunu üstlendi. Çoğu canlı yayın olan radyo ve televizyon programlarında bilim, siyaset, sanat ve spor dünyasından yüzlerce ismi ağırladı. İletişim Fakültesi öğrencileri için uygulamalı iletişim eğitimleri hazırladı. 2016-2017 yıllarında TRT Radyo Haber’de “Dışa Bakış” adlı haber programının sunuculuğunu gerçekleştirdi. 2019’da TRT Türk kanalında “Ne Yapmalı?” adlı televizyon programının sunuculuğunu üstlendi. 2021 yılında TRT Avaz’da yayınlanan “Sağlıklı Günler” programını sundu.

Ankara Üniversitesi, Türk Eğitim Derneği, Cumhurbaşkanlığı, ODTÜ Sürekli Eğitim Merkezi, İŞKUR , Ankara Büyükşehir Belediyesi ve özel şirketler olmak üzere, pek çok kurum ve kuruluşta “güzel konuşma” ve “etkili iletişim” seminerleri verdi.

Dr. Fulya Akbuğa, 2018 yılından bu yana Öğretim Görevlisi ünvanıyla Ankara Üniversitesi’nde görev yapmakta, protokol sunumları dışında, farklı fakültelerde iletişim alanında dersler vermeye devam etmektedir.

Perseus Yayınevi tarafından yayımlanan “Konuşmaktan Korkmuyorum” ve “İşim Konuşmak” adlı iki kitabı vardır.

Etiketler: gazetecilik, iletişim, kültür, radyo, sanat, televizyon
GazeteBilim 12 Ağustos 2024
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Önceki Yazı bio OrganEx: Teknoloji ölü bir hücreyi canlandırabilir mi?
Sonraki Yazı Tıp Domuz derisinden yeni nesil bir kornea: BPCDX

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
Güzel şeyler, özgür seçim süreçlerinin en çirkin şekillerde baskı altına alınmasına rağmen varlığını sürdürmeyi dişiler sayesinde başarır.(Görsel: The Belkin)
Flörtöz Hayvanlar

Ördekler, penisleri ve Amerikan ekonomisi

Yanık türkülerin yeşil başlı gövel ördeklerinden esinlenilen romantizm yalnızca bizim hayallerimizde var; gerçek dünyada bu türlerin aşk hayatları çok daha…

5 Kasım 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

Susumu Kitagawa: Faydasızın faydası yaratıcılıktır

Faydasızın faydası, yani halihazırda olan bir şeye işaret eder. Bir öncünün peşinden gitmek gibi.

BilimRöportaj
12 Mayıs 2026

Joel Mokyr’la Söyleşi: “Parlak ve zeki olup öz disiplinleri olmayan çok sayıda akademisyen gördüm”

2025 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Joel Mokyr ile 6 Aralık 2025 tarihinde, Nobel Haftasında Stockholm’de yapılmış olan söyleşinin çevirisini okurlarımıza…

Röportaj
29 Nisan 2026

Kalbi başka yerde atanların vatanı Paris

İster monarşist bir Rus dükü veya Osmanlı halefi olsun, ister Türkiye’nin veya Rusya’nın bağrından kopup gelmiş bir devrimci ya da…

Kültür-Sanat
27 Nisan 2026

Tümevarım-tümdengelim ve bilimde gerikalmışlık sorunu

Tümevarım Yöntemi’ne geçişteki gecikme, modernleşmenin “özgün bir bilimsel üretim” safhasına geçmesini engellemiş ve süreci daha çok bir “takip ve adaptasyon”…

Bilim Tarihi
20 Nisan 2026
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?