Ancak benim sorum şudur: Okullarda, hatta üniversitelerde bile, hangi tarih öğretilmelidir? Yakın tarih mi, yoksa uzak tarih mi?
Bu soru çok saçma görülebilir. Görülmesin…
Tarih, hem bireysel, hem toplumsal şuurun oluşumuna katkıda bulunduğuna göre bu sorunun doğru yanıtlanması gerekir.
Öncelikle şu ayrımı yapmalıyım: Tarih, ikiye ayrılır; takriben bir asırlık geçmişi inceleyen tarihe “yakın tarih”, daha önceki geçmişi inceleyen tarihe ise “uzak tarih” denir.
Bir tarihçi, hem yakın geçmişi, hem de uzak geçmişi inceler ve tarihini yazar; kısacası inceleyeceği zamanı ve mekânı belirlemekte özgürdür; seçimini yapar ve işine başlar.
Ancak benim sorum şudur: Okullarda, hatta üniversitelerde bile, hangi tarih öğretilmelidir?
Yakın tarih mi, yoksa uzak tarih mi?
Bana soracak olursanız, bireyin kendisini zaman ve mekâna doğru bir şekilde yerleştirebilmesi ve düşünce ve davranışlarını gerçeğe uygun bir şekilde yönlendirebilmesi için, öncelikle yakın tarihi bilmesi gerekir; ancak bu koşul altında, geçmiş bilgisi kuru bir ezber konusu olmaktan çıkar ve birey için hayatiyet ve ehemmiyet kazanır: Dedesi, belki dedesinin babası ve elbette onların akranları, hangi koşullar altında yaşadı ve babasına ve kendisine miras olarak neler bıraktı?
Bana soracak olursanız, bireyin kendisini zaman ve mekâna doğru bir şekilde yerleştirebilmesi ve düşünce ve davranışlarını gerçeğe uygun bir şekilde yönlendirebilmesi için, öncelikle yakın tarihi bilmesi gerekir.
Bu soru ve yanıtı, siz de takdir edersiniz ki, çok daha uzak geçmişe yönelik sorulardan ve yanıtlardan çok daha fazla ilgi uyandırır. Birey böylece geçmişle bütünleşir ve yaşamakta olduğu hadiseleri daha derin bir perspektiften değerlendirme kabiliyeti kazanır.
Bugün, bu kabiliyetten yoksunuz; çünkü müfredatta yer alan tarih kitapları, [inkılap tarihi ile ilgili olanlar hariç] çok uzak geçmişten bahsediyor ve yakın tarihe geldiklerinde susuyor; oysa 1950’lerde, 1960’larda, 1970’lerde, 1980’lerde ve sonraki on yıllarda neler oldu?
Günümüzü şekillendiren siyasî, iktisadî, sosyal, kültürel olaylar esasen bu tarihlerde oldu, 1450’lerde, 1550’lerde, 1650’lerde değil… Unutmayalım ki hadiseler, yakın hadiseleri belirler, onlar da yakın hadiseleri belirler; neden-sonuç zinciri böyle işler; elbette bazı hadiseler, bütün çağları belirler, meselâ Bilim Devrimi veya Sanayi Devrimi gibi; ama bu türden hadiseler çok nadirdir.
Söz gelimi günümüz Türk Düşüncesi, asırların etkisi altında biçimlenmiştir ve bu nedenle düşünce tarihçileri, bütün bir geçmişi araştırmak ve yazmakla yükümlüdür; ancak, günümüz öğrencileri, [araştırmacı olmayacakları için] bütün bir düşünce tarihini öğrenmeye mecbur değildir; onlar için kendi düşünce yapılarını teşkil eden belki son bir asırlık düşünce tarihini bilmek yeterli olacaktır; böylece içinde yaşadıkları düşünce âlemini tanıyacak ve kendi davranışlarına yön veren düşünce kalıplarını bileceklerdir.
Unutmayalım ki, bilgi bireysel hayat için bir anlam ifade ediyorsa değer kazanır. Bu nedenle, müfredata konulan tarih derslerinde, yakın tarihin konu edinilmesi daha uygun olacaktır.
Neden, bu basit hakikatin farkına varılamadı?
Muhtemelen varıldı, ancak “yakın tarih”, günümüzü şekillendiren ideolojik oluşumlarla ve politik gelişmelerle alakalı olduğu için, toplumsal gerilimlerin sınıf ortamına aktarılması istenmedi… Bundan doğabilecek çatışmalardan ve tartışmalardan korkuldu ve öğrencilerin zihinleri uzak tarihin hadiseleri ile meşgul edildi; fakat böylelikle ülkenin gündeminden kopuldu ve düşünce, tarihsel derinlikten yoksun bırakıldı.
Tartışma ve hatta çatışma olacaktır, bundan kaçınmak mümkün değildir; önemli olan bireylerin ne için mücadele ettiklerinin farkına varmalarını sağlamaktır, bunun içinse yakın tarihi öğrenmekten başka çıkar yol yoktur.

