Öğretmen Akademileri çözüm değilse çözüm ne? Öncelikle belirtmeliyim ki çözüm, bana göre, öğretmen akademileri gibi eğitim fakültelerini denklem dışı bırakan bir seçenek yerine eğitim fakültelerinde niteliğin arttırılmasına yönelik önlem ve uygulamalar.
Doç. Dr. M. Emir Rüzgar
https://gazetebilim.com.tr/ogretmen-akademileri-kime-ne-lazim-ya-da-neme-lazim/ bağlantısından ulaşılabilecek yazımda Öğretmen Akademileri’nin Türkiye’nin öğretmen yetiştirme sorununa çözüm olabileceğini düşünmediğimi yazmıştım. Bu yazı esasen bir durum tespiti idi çünkü yazıda Türkiye’de öğretmen yetiştirmenin sorunlu olduğunu kabul ediyor, çözümün öğretmen akademileri olmadığını öne sürüyor, ancak herhangi bir çözüm önerisinde bulunmuyordum. Bu yazının amacı o yazıyı tamamlamak: Öğretmen Akademileri çözüm değilse çözüm ne? Öncelikle belirtmeliyim ki çözüm, bana göre, öğretmen akademileri gibi eğitim fakültelerini denklem dışı bırakan bir seçenek yerine eğitim fakültelerinde niteliğin arttırılmasına yönelik önlem ve uygulamalar. Eğitim fakültelerine özel tespit, mikro çözüm öneri ve tartışmalarımı birkaç boyutta ele alayım:
1) Eğitim fakültelerine öğrenci seçimi:
a) Herhangi bir üniversite veya fakültenin niteliğinin en temel belirleyicisi onu oluşturan insan etkenleridir. İnsan etkenlerinden birincisi de şaşmaz bir şekilde öğrencilerdir. Eğitim fakültelerine öğrenci seçiminde istidat, eğilim ve yeteneği temele alan bir seçim sürecine ihtiyaç vardır. Mevcut öğrenci seçme sisteminde uygulanan sınavların gerçekten de bilişsel becerileri ölçmede ve bireyleri bu becerilere göre sıralamada etkili olduğunu düşünüyorum. Bir eğitim fakültesinde bütün bölümlerin öğrencilerinin almaktan mesul olduğu eğitim ortak dersleri olarak adlandırılan eğitime giriş, öğretim ilke ve yöntemleri vb. gibi derslere giren biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki daha yüksek puan ile öğrenci alan bir bölümün öğrencilerinin dersine ve aynı zamanda daha düşük puanla öğrenci alan bölümlerinde dersine girdiğim anda aradaki farkı net bir şekilde görebiliyorum. Vurguladığım gibi mevcut öğrenci seçim sistemi, oldukça başarılı bir şekilde seçici ve öğrenci kabiliyetini yansıtıcı. Eğitim fakülteleri ise bu seçicilikten olumlu bir şekilde yararlanamıyor ne yazık ki.
Nitekim yükseköğretime giriş sınavlarından daha yüksek puan alan öğrenciler ekseriyetle daha yüksek gönenç ve sosyal statü vadeden tıp, hukuk, mühendislik gibi alanları tercih ediyor.
Öğretmen adaylarının derslerine giren biri olarak hemen hemen her dersimin ilk haftasında öğrencilere kendilerini tanıtmalarını sağlamak amacıyla üç soru sorarım: i) adınız, ii) neden buradasınız? Eğitim fakültesine neden geldiniz, iii) aldığınız bu dersten ne bekliyorsunuz. Şu an bizi ikinci soru ilgilendiriyor. Kendi isteğiyle öğretmen olmak için eğitim fakültesini seçen öğretmen adayı sayısı, azımsanacak düzeyde değil. Lakin yine azımsanmayacak düzeyde bir grup öğretmen adayı, aslında eğitim fakültesine gelmek istemediklerini belirtip daha üstteki tercihleri gelmeyince eğitim fakültesine gelmek durumunda kaldıklarını ifade ediyor. Eğitim fakültesi asıl istekleri olmamasına karşın neden gelmek zorunda kaldıklarına yönelik sorduğum sonda sorulara verilen yanıtlar ise birkaç genel başlık altında kategorize edilebilir.

Aileler ya ne olursa olsun ataması var diyerek ya kadının ev içi sorumluluklarına uygun bir meslek diyerek çocuklarına istemese de eğitim fakültesi yazdırıyor. Yahut adaylar eğitim fakültesi istememesine karşın şimdiki tabirle “mezuna kalmamak” için yine de tercih ediyor. Bu baskılar olmasaydı ve kendi iradenizle karar verebilseydiniz eğitim fakültesi yerine hangi bölümleri seçerdiniz diye soruduğumda verilen yanıtlar genelde hukuk, eczacılık ve mühendislik oluyor.
Öğretmenlik programları boşta kalmamak için gelinen değil, kuşakları yetiştirme sorumluluğunu kendi isteğiyle omuzların almak isteyenlerin geldiği bir yer olmalı.
Bunun sağlanabilmesi ise eğitim fakültelerini aşan geniş kapsamlı politikalara bağlı. Öğretmenlik mesleğinin ekonomik getirisinin az olduğu ve sosyal itibarının düşük olduğu yerlerde yükseköğretime girecek bilişsel becerisi yüksek olan öğrenciler de doğal olarak öğretmenlikten başka kapıları deneyecektir.
Uygarlığı savunan tek ordu olan öğretmenler ordunuz nerede? Parasız ve zorunlu eğitiminiz nerede?
Victor Hugo, Sefiller, Cilt I, İtalyan Yayıncıya Mektup
Belirtmeye kendimi mecbur hissediyorum ki bir insanın bilişsel becerisinin yüksek olması, onun doğrudan iyi bir öğretmen olacağı anlamına gelmez. Başka bir anlatımla bana göre öğretmenlik mesleği için bilişsel beceriler çok önemli olmakla birlikte tek başlarına yeterli değildir. Yani yükseköğretime giriş sınavlarından en yüksek puan alanları bir şekilde öğretmenlik mesleğine yönlendirince doğrudan mükemmel bir öğretmen ordusu elde edemeyiz. Çünkü öğretmenlik mesleği bilişsel becerinin yanında alan bilgisi, genel kültür, öğretmeye psikolojik uygunluk ve yatkınlık, hitabet, telaffuz, jest ve mimiklerin doğru kullanımı gibi birçok beceriyi aynı potada eritmeyi gerektirir. Burada değindiğim ve daha da arttırılabilecek beceriler, öğretmenlik eğitimi ile geliştirilebilecek beceriler iken belirli bir düzeyde istidada sahip olunması hem verilecek eğitimin niteliğini hem de sonuçta ortaya çıkacak olan öğretmenin niteliğini arttırılabilir.
Demek ki seçici olan yükseköğretime giriş sınavları, bilişsel becerilerin saptanmasında etkili ama öğretmenlik mesleğine özel becerilerin saptanmasında pek o kadar değil.
Acaba spor bilimleri programları veya müzik-konservatuvar-oyunculuk alanlarında olduğu gibi bilişsel becerileri ölçen sınavların yanında öğretmenlik mesleğine yönelik yatkınlık ve istidadı belirleyen, liyakate ve adalete itaat edilerek yapılacak sınavlar eğitim fakültesine öğrenci alımında işe koşulamaz mı? (Öğrenci seçimi ile ilgili bir diğer husus olan formasyon meselesini ilerleyen kısımlarda, farklı bir başlık altında ele alacağım).
b) Tekrar ediyorum, herhangi bir üniversite veya fakültenin niteliğinin en temel belirleyicisi onu oluşturan insan etkenleridir. İnsan etkenlerinden ikincisi de şaşmaz bir şekilde öğretim elemanlarıdır. Öğretim elemanları eğitim fakültelerinde öğretmen adaylarına verilen eğitimin niteliğinin başat belirleyicilerindendir. Öğretim elemanları ile eğitim fakültelerinde verilen eğitim arasındaki rabıtayı kurduğuma göre öğretim elemanları ile ilgili düşüncelerimi bir sonraki boyut (öğretmen eğitiminin niteliği) altında ele alacağım.
2) Eğitim fakültelerinde verilen öğretmen eğitiminin niteliği:
a) İlk kez, kendim bir öğretmenlik bölümünde lisans öğrenimi gören bir öğrenciyken duymuştum, ‘eğitim fakültelerinin önündeki ağaçlar bile eğitim fakültesinden mezun olabilir’ denildiğini. Aslında bu deyişin daha ağır sürümleri de mevcut, ancak okuyucuma olan saygımdan daha nezih bir halini paylaşıyorum. Neden böyle? Bir eğitim fakültesi mensubu olarak eğitim fakültelerinin diğer mensuplarıyla girdiğim diyaloglarda hep kullanılageldiğini duyduğum bir tabir var: Ders anlatmak! Herkes öğretim hizmeti sunmayı, belki de medrese alışkanlıklarından kalmış, genlerimize işlemiş bir şekilde ders anlatma ile eş tutuyor.
Mevcut öğretmen programlarının ön gördüğü gibi öğretmen adayı öğrencilerimi bir nevi staj amacıyla çeşitli okullara götürerek uygulama süreçlerini takip ediyor, gittiğim okullarda etkin olarak görev yapan öğretmenlerden, aday arkadaşlarıma sorumluluk vererek gerçek bir öğretmen gibi deneyim kazanmalarını sağlamalarını rica ediyorum.
Birkaç dönem önce bu ricamı dile getirdiğim bir öğretmeninin, “Merak etmeyin hocam, hem arkadaşlar beni ders anlatırken gözlemler hem de onlara da ders anlattırırım” dediğini anımsıyorum. Genel anlatma eğitim fakültelerinde verilen öğretmen eğitiminin şöyle matematiksel bir formül ile ifade edilebilir:
Öğretim(Ö) = [Ders anlatma(Da), Bilgi aktarımı(Ba)]
Anlatım benimde derslerimde sıklıkla kullandığım bilgi düzeyindeki öğrenmeler için çok yararlı bir öğretim tekniği. Ancak öğrenci merkezli etkinliklerle pratik kazandırmadıkça, tartışmalar ile zihinsel prangaları kırmadıkça, öğrenciye kendini ifade etme fırsatı vermedikçe eğitim fakültelerindeki verilen eğitimin niteliğini arttırmak zor geliyor bana. ÖDaBa formülü ile sembolize ettiğim zihniyetin değişmesi gerektiğini düşünüyorum.
b) ‘Ders anlatma’ tabiri teknolojinin giderek yaygınlaşan bir şekilde öğretimde kullanılmasıyla farklı bir şekle büründü: Sunum yapma! Sunum yapma, anlatım tekniği(!) ile bildiklerini(!) sözel olarak dinleyenlere aktarmanın(!) PowerPointsel ve akıllı tahtasal bir fetişizmidir! Birkaç yıl önce Ankara’da düzenlenen bir eğitim kongresine katılmıştım. Çalışmasını sunacak uzmanlardan biri, PowerPoint sunum dosyası açılmadığı için sunumunu yapamamış, sunum dosyası çalışan diğer uzmanlar sunarken sorunu çözmüş ve en son sunmuştu. Halbuki kendi yaptığı çalışmayı, sunum dosyası da dahil kendinden daha iyi etkinliğe dökecek bir şey yoktu.

c) Bir önceki boyutta değindiğim gibi mevcut öğretim programlarına göre eğitim fakültesinin dördüncü sınıfındaki öğrenciler öğretmenlik mesleğini daha iyi tanımak ve uygulama becerisi kazanmak amacıyla iki dönem olacak şekilde okullara staj yapmaya gidiyor. Bana göre eğitim fakültelerinden aldıkları öğretmenlik eğitiminin en değerli ve yararlı kısmı bu. Ancak uygulama dersleri ile ilgili sorunlar var. Birincisi, öğretmen olacak adaylar, neden dördüncü sınıfı beklemek zorunda? Birinci sınıftan itibaren öğretmen adaylarının bir okula giderek gözlem yapmaları hem öğretmenlik mesleğinin gerçekliklerini daha iyi gözlemlemek ve içselleştirmek hem de bu mesleğin kendileri için doğru seçenek olup olmadığına karar vermek açısından yararlı olabilir. İkincisi, bence mevcut halde sadece iki dönem olan uygulama dersi saat olarak çok az. Öğretmenlik mesleğine uygulamada daha fazla maruz kalmak, daha nitelikli bir öğretmen eğitiminin kilit taşlarından biri olabilir. Üçüncüsü, halihazırda iki dönem yapılan öğretmenlik uygulaması dersi çeşitli nedenlerden ötürü verim vermiyor.
Ya öğretim elemanları uygulama derslerine mesai ayıramıyor ya da okullardaki danışman öğretmenler, adayların mesleğe uygulamada hazırlanması işini yüklenti olarak görüyor. Bu durum da öğretmen eğitiminin niteliğini düşürüyor.
d) Önemine buraya kadar değindiğim insan etkenini tamamlayan bazı koşul veya durumlar da öğretmen eğitiminin niteliğini etkiliyor. Örneğin, ilki, eğitim fakültelerinin binaları ve fiziksel altyapısı. Hiçbir estetik değer taşımayan, mimari bir şölen sunmayan binalarda öğretme adaylarının mesleğin kutsiyetini duyumsamalarını beklemek ne kadar adilanedir? Günümüzden yüz, hatta elli yıl sonra bırakın tarihsel bir anıt olarak sayılmayı, ayakta olup olmayacağı bile belli olmayan kaba binalarda öğretim elemanlarının ince düşünmesini beklemek mantıklı mıdır?
Sıraları Sanayi Devrimi’nden kalma bir alışkanlıkla fabrika bantları gibi arka arkaya sıralanmış okullarda öğrencileri grup çalışmasına, etkinliğe, tartışmaya yönlendirmeyi beklemek ne kadar mümkündür?
İçinde sanat etkinlikleri, alanına göre laboratuvar çalışmaları için salonları olmayan binalarda anlatımdan başka ne yapılabilir?
İkincisi, öğrenci mevcutları. Erasmus hareketliliği ile İspanya ve Macaristan’da küçük boyutlu üniversitelerin eğitim fakültelerinde gözlem olanağım oldu. En kalabalık sınıfları 15 kişi civarındaydı. Diyelim ki ben kısa süreli bu fakültelerde olduğum için göremedim ve gerçek bunun iki katı, yani 30 kişi. Oralardaki öğretim elemanları bir dönemde dört farklı derse girsin ki bu da ortalama 120 öğretmen adayı yapar (Gerçek sayının çok daha düşük olduğuna emin olduğumu da belirteyim). Geçmişte bir dönemde farklı ders ve şubelerde yaklaşık 500 öğrencinin dersine girdiğimi hatırlıyorum. Benden çok daha fazla sayıda öğrencinin dersine giren öğretim elemanları olduğuna biliyorum. Bu basit hesaplamayla elde ettiğim sayılarla öğretim elemanından anlatım ve testten fazlasını istemek mucize yaratmalarını beklemek olacakken öğrencilerden öğretmenlik mesleğine temas etmemelerini, içli dışlı olmalarını beklemek de haksızlık olur.

3) Öğretmenlik mesleğine geçiş:
a) Öğretmenlik eğitimi alan adaylar yıllardır KPSS’den aldıkları nota göre öğretmen olarak atanıyor. Son yıllarda KPSS’ye ek olarak bir de mülakat alım sürecine eklendi. Yükseköğretim sınavlarına benzer şekilde KPSS de daha çok bilişsel beceriler şemsiyesi altında genel kültür ile birlikte meslek ve alan bilgisini ölçüyor. Ancak değindiğim gibi öğretmenlik mesleği için çok farklı alanlardan bilgiye ve daha da önemlisi beceriye ihtiyaç var. KPSS’nin atanabilecek öğretmen sayısından daha fazla aday olmasından ötürü kısmen adil bir seçim süreci sağladığını düşünüyorum. Fakat KPSS’den alınacak yüksek bir puan illaki nitelikli öğretmen sonucunu vermiyor. Bu nedenle de mülakat sürecinin en azından öğretmenlik mesleği için gerekli olan bazı boyutlarda KPSS’den daha nitelikli veri sağlayacağını düşünmekteyim. Nitekim mülakatlar aracılığıyla öğretmen adaylarının hitabet, eleştirel düşünme, kendini geliştirmeye açıklık, öğretmenlik mesleğine olan bağlılık ve tutum gibi alanlarda durumu tespit edilip daha iyi olan adaylar mesleğe yönlendirilebilir.
Gelgelelim ki mülakatlar, son yıllarda eğitim camiasında en fazla tartışılan ve eleştirilen uygulamalardan biri. Bence bunun nedeni, mülakatların hakkaniyetli ve liyakati önceleyen bir anlayışla yapılmaması. Sorun mülakat değil, mülakatların uygulanma şekli.
b) Mesleğe geçişte diğer bir husus, formasyon meselesi. Eğitim camiasında yıllardır eğitim fakültesi dışındaki programlardan gelenlere formasyon ile öğretmenlik payesi verilmesi tartışılıyor. İlk ve liberal bir bakışla eğitim fakültesinde eğitim görmemiş kişilere öğretmenlik fırsatı verilmesi, nitelik artışı açısından bir fırsat olarak görülebilir çünkü bu şekilde eğitim fakültesinden olsun olmasın kim daha iyi öğretmenlik becerisi gösteriyorsa mesleğe o yönlendirilebilir. Gerçekten de eğitim fakültesi mezunu olmasa da oldukça nitelikli öğretim hizmeti sunan öğretmenlerin var olabileceği de yadsınamaz. Ancak daha derinden bir bakışla formasyon meselesi iki nedenle sorun yaratıyor. Birinci sorun, hak ve eşitlik ile ilgili. Bilindiği üzere Türkiye’de yükseköğretime geçiş sınavlar aracılığıyla yapılıyor. Eğitim fakültesindeki programlardan çok daha düşük puanlarla alım yapan bölümlerden mezun olan insanlara daha yüksek puanlarla eğitim fakültesine gelerek öğretmenlik payesi alan insanlarla aynı hakkı vermek bir adalet sorunu oluşturmuyor mu? Daha düşük puan alanlar, daha yüksek puan alanlarla mesleki açıdan aynı hakka sahip olacaksa yeni gelen öğrenciler neden eğitim fakültesini tercih etsin ki? İkinci sorun, öğretmenlik mesleğini özümseme ile ilişkili. Formasyon meselesinin Türkiye’de yıllardır tartışma konusu olmasına karşın bu konu hakkında yapılmış görgül çalışmaların azlığından aldığımız cesaretle meslektaşlarımla birlikte şu an bir dergide değerlendirme aşamasında bir araştırma yaptık. Bu araştırmada eğitim fakültesi öğrencileri olan öğretmen adayları ile farklı formasyon programlarındaki öğretmen adaylarının öğretmenlik mesleğine yönelik tutum, hazırbulunuşluk, adanmışlık ve bağlılıklarını karşılaştırdık.

Elde ettiğimiz bulgulara göre beklenebileceğinin tam tersine formasyon programlarındaki öğretmen adaylarının mesleğe yönelik tutumları daha olumlu, hazırbulunuşlukları daha fazla, adanmışlık ve bağlılıkları ise daha yüksek. Yoksa eğitim fakülteleriyle ilgili bu kadar kelamı boşuna mı ettim? Veri analiz etmek bazen serap görmek gibidir. Çölde uzaktan gördüğünüz suyun bir serap olması gibi ilk bakışta yapılan yorumlar da bazen bir yanılsamadan başka bir şey olmayabilir. Söz ettiğim araştırmamızda da tartıştığımız üzere formasyon programlarındaki öğretmen adaylarının değindiğim değişkenlerde eğitim fakültesi öğrencilerinden daha iyi olmasının nedeni, mesleğe yönelik maruziyetlerinin çok az olması.
Bir yanda dört yıllık eğitimleri boyunca mesleğin farklı boyutlarını sürekli ele alarak analiz etmiş ve bu sayede öğretmenlik mesleğinin gerçeklerini daha özümsemiş adaylar varken öbür yanda formasyonla mesleğe yönelik içerikleri yalnızca bir yıl çalışabilmiş adaylar var.
Formasyon öğrencileri; tutumlarının daha yüksek, hazırbulunuşluklarının daha fazla, adanmışlık ve bağlılıklarının ise daha yüksek olduğunu beyan ediyor ama bunu mesleği derinlemesine bilmedikleri yahut eğitim fakültesi öğrencileri kadar özümsemedikleri için yapıyorlar bence.
Görüldüğü üzere öğretmen yetiştirme işinden sorumlu olan eğitim fakültelerimize yönelik iyileştirme çalışmalarının öğrenci seçimi, verilen eğitimin niteliği ve fakülteden mesleğe geçiş başlıkları altında ele alınması gerektiğini savunuyorum. Bir önceki yazımda tartıştığım öğretmen akademilerinin burada ele aldığım durum veya sorunlardan hangilerinin çözümüne katkı sağlayacağını merak ettiğimi de belirtmeden geçemeyeceğim. Ülkemizin birçok alanda olduğu gibi, eğitim fakültelerinin iyileştirilmesi ve öğretmen yetiştirme işlerinde günü kurtaran, bürokratik olarak kağıt üstünde ve hızlı yarar sağladığı sanrısı veren çözümsüler yerine uzun vadeli, iyi planlamış, ülkenin gerçekliklerini dikkate alan ancak zaman ve emek gerektiren çözümlere gereksinimi var.

