Hollywood’dan çocuk masallarına, propaganda klasiklerinden seçim sloganlarına kadar yıllardır sessizce tekrarlanan bir cümle var. Davranış bilimi, bu cümlenin söylediğinin tersini de zihne yerleştirdiğini söylüyor — ve bu, klinikte gördüğümüz pek çok şeyin dilsel kökeni.
Doç. Dr. Alişan Burak Yaşar
Psikiyatri Uzmanı
Çocukken hepimize öğretildi: “sonunda iyiler kazanır.” Bu cümle Disney finallerinde, futbol yorumlarında, kahvaltı masalarında bin kez tekrar etti. Söyleyenin niyeti çoğu zaman temizdi; çocuğa umut vermekti, dünyanın yaşanmaya değer bir yer olduğunu hissettirmekti.
Ama klinikte yıllardır gözlediğim bir şey var: bu masum görünen cümle, beynin işleyişi gereği söylediğinin tam tersini de zihne yerleştiriyor. Üstelik bunu öyle sessizce yapıyor ki, fark etmiyoruz.
“İyiler kazanır” dediğinizde beyin sessizce şu denklemi de kuruyor: “Kazananlar iyidir.”
Beynin sessiz simetrisi
İnsan zihninin dili nasıl işlediğine dair son otuz yılın en iyi açıklayan çerçevelerinden biri İlişkisel Çerçeve Kuramı’dır (Relational Frame Theory — RFT; Hayes ve ark., 2001). Kuramın temel iddiası şu: insan kelimeleri tek başına öğrenmez; kelimeler arasındaki ilişkileri öğrenir. Bir ilişki kurulduğunda beyin, hiç öğretilmemiş olsa bile, onun karşılıklarını da otomatik çıkarır.
Sürecin teknik adı karşılıklı türeme (mutual entailment). Çocuğa “A, B’dir” denildiğinde, çocuk hiç öğretilmediği halde “B, A’dır” çıkarımını yapar. Bu eksiklik değil; insan bilişinin en güçlü yanıdır. Bizi diğer canlılardan ayıran şey aslında tam olarak bu çıkarım kapasitesidir.
Ama aynı mekanizma, sessiz bir yan etki üretir. “İyiler kazanır” cümlesi kurulduğunda zihin, simetriğini de — “kazananlar iyidir” — eş zamanlı olarak çıkarır. Bilinçli bir inanç değil bu; öğrenildiği bile hissedilmez. Stewart ve arkadaşlarının (2004) klasik makalesinde belirttiği gibi, bu çıkarımı engellemek özel bir bilişsel çaba gerektirir — yapmayı düşünmediğiniz sürece, otomatik olur.
“İyi”nin duygusal yükü kazanana sızar
İlişki kurulmakla bitmez. RFT’nin ikinci ve klinik açıdan en önemli bileşeni uyaran fonksiyonlarının dönüşümüdür (transformation of stimulus functions). “İyi” kelimesinin taşıdığı tüm pozitif yük — sevgi, ahlak, hayranlık — kurulan ilişki üzerinden “kazanan” pozisyonuna sızar.
Sonuç çarpıcıdır: bir kişinin, partinin, kurumun ya da ülkenin yalnızca galip olması, ona otomatik bir ahlaki onay yükler. Süreç farkındalığın altında işler. Sıradan mantık yürütmeyle iptal edilmesi de zordur (Harte ve ark., 2018).
Hollywood, kahraman anlatıları ve propagandanın matematiği
Bu mekanizma, kültürel anlatıcılar için bulunmaz bir araç. Bilinçli bir komplo gerektirmez; yalnızca tekrar yeterlidir.
Klasik Hollywood Western’larında iyi kovboy beyaz şapkalıdır ve maçı kazanır. Disney finallerinde kahraman ölümün eşiğinden döner ve düğün vardır. Marvel evreninde Thanos’u alt eden, doğru ahlaki tarafı temsil edendir. Onlarca yıl boyunca milyonlarca kez tekrar edilen aynı denklem: galip olan = haklı olan. Bilinçli bir politika değil bu, ama RFT’nin sözünü ettiği ilişkileri hassasiyetle pekiştirir.
Tarihsel olarak çok daha bilinçli kullanan örnekler de var. Leni Riefenstahl’ın Triumph of the Will (1935) filmi, Naziler’in mitingini bir zafer estetiği içinde sunarak “galibiyet = ahlaki üstünlük” denklemini doğrudan örüyordu. Sovyet propagandası işçi sınıfının kaçınılmaz zaferini anlatırken aynı denklemi tersinden işliyordu. Reagan’ın 1984’teki “Morning in America” kampanyası, başkanlığının başarısını otomatik bir ahlaki yenilenmeye eşleştirdi. “Make America Great Again” ya da daha klasik “We always win” söylemi de aynı ilişkisel kalıbı modern dijital ölçekte tekrar üretti.
Ortak nokta şu: Hangi ideolojiden gelirse gelsin, “biz kazanırız çünkü iyiyiz” söylemi zamanla zihinde tersine döner ve “biz kazandığımız için iyiyiz” çıkarımına dönüşür. Bu, RFT’nin laboratuvarda defalarca gösterdiği basit ama acımasız bir mekaniktir.
Hangi ideolojiden gelirse gelsin, “biz kazanırız çünkü iyiyiz” söylemi zamanla zihinde “biz kazandığımız için iyiyiz”ye dönüşür.
Sosyal psikolojinin paralel bulgusu: adil dünya inancı
Aynı zihinsel kalıbı sosyal psikolojinin penceresinden de görüyoruz. Melvin Lerner’in 1980’de formüle ettiği adil dünya inancı (belief in a just world) der ki: insanlar dünyanın temelde adil işlediğine inanmak ister. “İyilere iyi, kötülere kötü olur” varsayımı, geleceğe yatırım yapmayı kolaylaştıran psikolojik bir çıpadır.
Sorun, bu inancın açıkça tehdit edildiği anlarda başlar. Masum birinin zarar gördüğü ortadayken, beyin sahneyi adalet inancıyla bağdaştırmaya çalışır; çoğu zaman da kurbanı suçlama yoluna gider — “dikkat etmemiştir”, “bir şey yapmıştır”, “sonuçta hak etmiştir” (Van den Bos ve Maas, 2009). Yapılan gözden geçirmeler, adil dünya inancının; sistem haklılaştırma, sağ kanat otoriterlik ve sosyal hakimiyet yönelimi gibi değişkenlerle anlamlı korelasyonlar gösterdiğini ortaya koymaktadır (De keersmaecker ve ark., 2020).
Kliniğin manzarası
Bir psikiyatri kliniğinde bu kalıbın izleri çok belirgindir. Hastaların getirdiği şikâyetler ideolojik değil, son derece kişisel ve içseldir; ama dilin yan etkilerini taşır.
Travma sonrası kurban suçlama: Cinsel saldırı, şiddet, ihmal yaşamış bireyler sıklıkla “ben hak ettim”, “demek bir şey yaptım da öyle oldu” düşüncesiyle kapımıza gelir. Pinciotti ve arkadaşlarının (2021) çalışması, adil dünya inancının kurban suçlamayı en güçlü öngören değişkenlerden biri olduğunu net biçimde gösterir.
Değersizlik şemaları: “Kaybeden” rolünü içselleştirmiş bireyler kendi ahlaki değerlerini de bu rolle birlikte aşağı çeker. Yenilgi, bir karakter yargısı değildir; koşulların bir sonucudur. Ama dil bu ayrımı yapmamıza izin vermez.
Pasifleşme ve umutsuzluk: “Sonuçta hayat adildir, demek ki böyle olmalı” varsayımı; depresif çekilmenin ve öğrenilmiş çaresizliğin örtüsü olabilir. Wilson ve arkadaşlarının (2001) RFT temelli psikoterapi bölümünde önerdiği gibi, dilsel ilişki ağlarını esnetmek terapide önemli bir hedeftir.
Toplumsal bağışıklık: Aynı denklem, sosyal eşitsizliği “hak edilmiş bir sonuç” gibi görmemize, kazananları (kim olursa olsun) eleştirmekten kaçınmamıza da yol açar. Bu, tek tek bireylerin değil, dilin yan etkisidir.
Daha sağlam bir dil mümkün
Umudu, ahlaki yön duygusunu, masalları çocuklarımızdan ya da hastalarımızdan esirgemek zorunda değiliz. Sadece dilin yan etkilerini hesaba katarak konuşabiliriz. Klinikte ve yaşamda işe yaradığını gözlediğim beş küçük ayar:
1. Sonucu ahlaktan ayırın. “Kazanan” ile “haklı” iki ayrı kategoridir; cümlenizde birbirine yapıştırmayın.
2. Eyleme odaklı dil kurun. “İyilik yapanlar”, “şu an dürüst davrananlar” gibi ifadeler ahlakı sonuçtan değil, davranıştan türetir.
3. Çocuğa zıttını sorun. “Bazen iyiler kaybeder mi?”, “Bazen kötüler kazanır mı?” Bu sorular türetilmiş ilişkiyi kırar; eleştirel düşünmenin temel egzersizidir.
4. Hikâyenin sonuna takılmayın. Bir karakterin kaybetmesi onu değersiz yapmaz. Süreç boyunca gösterdiği erdemi adlandırın. Kazanan kovboyun ahlakı değil, yolculuğu konuşulsun.
5. Kendinize sorun. “Birinin başarılı olması, ahlaki olarak doğru olduğu anlamına mı gelir?” Cevap çoğu zaman hayırdır.
Bir cümleye dikkat etmek, niyet değil okuryazarlıktır
Dil, beyne sandığımızdan çok daha az gürültüyle yerleşir. “İyiler her zaman kazanır” gibi en iyi niyetli cümleler bile, dilin işleyişi gereği ters yönde bir çıkarım üretir: “kazananlar her zaman iyidir.” Hollywood bunu fark etmeden milyonlarca kez tekrar etti; propagandacılar bilerek kullandı; biz aile sofrasında çocuğumuza söylediğimizde de aynı mekanizma işliyor.
Bunu fark etmek bir niyet sorunu değil; kanıta dayalı bir okuryazarlık meselesi. Dilimizin yan etkilerini bilerek konuşmak; çocuklarımız için olduğu kadar, biz yetişkinler için de bilişsel bir özen biçimidir. Ve belki de bugün dünyada en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri.
YAZAR HAKKINDA
Doç. Dr. Alişan Burak Yaşar psikiyatri uzmanı ve akademisyendir. Travma, EMDR, ilişkisel çerçeve kuramı ve nörobilim üzerine çalışmaktadır. Yazılarına ve bilimsel kaynaklara alisanburak.com adresinden ulaşabilirsiniz.
Kaynaklar
1. Hayes, S. C., Barnes-Holmes, D., & Roche, B. (Eds.). (2001). Relational Frame Theory: A Post-Skinnerian Account of Human Language and Cognition. New York: Plenum Press.
2. Stewart, I., Barnes-Holmes, D., Roche, B., & Smeets, P. M. (2004). Relational frame theory and analogical reasoning: Empirical investigations. International Journal of Psychology and Psychological Therapy, 4(2), 241–262.
3. Harte, C., Barnes-Holmes, D., Barnes-Holmes, Y., & McEnteggart, C. (2018). The impact of high versus low levels of derivation for mutually and combinatorially entailed relations on persistent rule-following. Behavioural Processes, 157, 36–46.
4. Lerner, M. J. (1980). The Belief in a Just World: A Fundamental Delusion. New York: Plenum Press.
5. Van den Bos, K., & Maas, M. (2009). On the psychology of the belief in a just world: Exploring experiential and rationalistic paths to victim blaming. Personality and Social Psychology Bulletin, 35(12), 1567–1578.
6. De keersmaecker, J., Schmid, K., & Roets, A. (2020). All victims are equally innocent, but some are more innocent than others: The role of group membership on victim blaming. Current Psychology, 41(8), 5165–5176.
7. Pinciotti, C. M., & Orcutt, H. K. (2021). Understanding gender differences in rape victim blaming: The power of social influence and just world beliefs. Journal of Interpersonal Violence, 36(11–12), NP6727–NP6755.
8. Wilson, K. G., Hayes, S. C., Gregg, J., & Zettle, R. D. (2001). Psychopathology and psychotherapy. In: S. C. Hayes, D. Barnes-Holmes & B. Roche (Eds.), Relational Frame Theory (Bölüm 12). New York: Plenum Press.

