Acaba var olan küresel uygarlığımız şimdi karşı karşıya olduğu biriken, son derece birbirine bağlı sorunlara uyum sağlayacak ve onları çözecek, sonunda insan yaşamını sürdürebilecek midir?
21. yüzyılda insanın ekosistemlere etkisi
Yirminci yüzyıl, insanın eylemlerinin doğrudan sonucu olan, insanlık tarihinin geçmişinde hiç görülmemiş büyüklükteki Dünya sisteminin[1] küresel değişim süreçleriyle (Steffen ve diğ., 2005, sf. 203) nitelendirilmiştir. İnsanlar, daha uygarlık tarihin başında, bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi, yerleşim ve ateşin kullanılması yoluyla ekosistemleri[2] bozmaya önce yörelerinde başlamışlardır. İnsanlar ekosistemlere ve yiyecek, temiz su, hastalık korunması, iklim düzenlemesi, manevi doygunluk gibi ekosistem hizmetlerine[3] tamamen bağımlıdırlar (MEA, 2005, sf. 49). İnsan ekosistemi değiştirir iken ekosistem hizmetlerinde olan değişimler de iyi bir yaşam, sağlık, güzel sosyal ilişkiler, güvenlik ile seçme ve eylem özgürlüğü için temel gereksinimleri kapsayan insanın refahının tüm bileşenlerini etkiler. Bununla birlikte, bu etkiler dünyanın her yerinde aynı değildir (Steffen ve diğ., 2005, sf. 203).
İnsanlar, 20. yüzyılın ikinci yarısında, ekosistem hizmetlerine karşı gittikçe büyüyen istemleriyle çakışan bir uyum içerisinde ekosistemleri daha hızla ve geniş ölçekte yıkıma uğratmışlar ve bu da yerküre üzerindeki canlı yaşamın çeşitliliğinde önemli ve büyük miktarda geri döndürülemez yitime (MEA, 2005, sf. 1) yol açmıştır. Öte yandan, iklim sisteminin duraylılığını tehdit eden sera gazları halen hızla artmayı sürdürmekte ve tropikal orman ile sulak alanların yitimi de yüksektir (Steffen ve diğ., 2015, sf. 94). Bu değişimlere neden olan birincil insan süreçleri şöyle sıralanabilir (Hibbard ve diğ., 2006, sf. 341): a) İnsanın bilgisi, bilim ve teknolojideki gelişmeler, b) Enerji sistemlerindeki değişimler, c) İnsan nüfusu ve dağılımı, d) Üretim ve tüketim, e) Politik ve ekonomik yapılar.
İnsan, yakın zamana kadar yerel ya da bölgesel çevre sorunlarıyla karşılaşmıştır fakat şimdi içinde bulunduğumuz durum küresel ve eşzamanlı tehditlerden oluşmaktadır. Yeni yüzyılla birlikte Antroposen’de, 1950’den bu yana Büyük Hızlanma ile belirginleşen değişimlerde bazı yeni yönelimler de görülmektedir. Büyük Hızlanma, küresel kapitalizmin gemi azıya almış genişlemesi ve onun doğal kaynaklar ile insanları tüketmesiyle ilişkilidir (Hibbard ve diğ., 2006, sf. 345). Antroposen, insanlar arasındaki refah düzeyi eşitsizliklerini iyice açığa çıkarmıştır (Steffen ve diğ., 2011, sf. 856). Küresel ekonomide üretim ve tüketim hızla artar iken insan topluluklarının alt kesimlerinde sefalet çok daha hızla büyümektedir. 2001’de, 1,1 milyar insan günde sadece 1 Dolar gelirin daha azıyla geçinmeye çalışmıştır (MEA, 2005, sf. 11). Bu dönemdeki yeni yönelimlerin en göze çarpanlarından bir tanesi, gelişmekte olan ülkelerden özellikle Çin ile birlikte Hindistan, Brezilya, G. Afrika ve Endonezya’da ortaya çıkan hızlı gelişim gidişleridir (Steffen ve diğ., 2011, sf. 853).
Gelişmekte olan ülkeler, Sanayi Devrimi’nden geçen yüzyıl sonuna kadar dünya nüfusunun %80’ine sahip iken toplam birikimli salımların % 20’sinden sorumlu olmuştur (a.g.e., sf. 853). Yaklaşık 800 milyon nüfuslu en yoksul ülkeler ise birikimli CO2 salımlarının %1’inden azına katkı koymuşlardır. Yirmi birinci yüzyıl başında, 2004 için, gelişmekte olan ülkelerin salımları dünya toplamının %40’ını aşmıştır. CO2 salımlarının en büyük fosil yakıt kaynağı olan kömür, 2008 yılında, kullanımındaki artışın %90’dan çoğunu oluşturan Çin ve Hindistan’dan gelmiştir. Yirmi birinci yüzyıl başından bu yana, gelişmekte olan ülkelerden kaynaklanan salımlardaki artışın yaklaşık %25’i, bu ülkelerde üretilen fakat gelişmiş dünyada tüketilen mal ve hizmetlerin uluslararası ticaretindeki artışından dolayıdır.
Yirmi birinci yüzyılda petrolde görülen yıllık %2-3 dolayındaki istem artışı, Çin ve Hindistan’daki isteme bağlı olarak bu ikisinden gelmektedir (a.g.e., sf. 854). Uluslararası Enerji Ajansı’nın tahminleri, isteme bağlı olarak 2030’a dek petrol üretiminde %26 artış beklendiği yolundadır.
Gübrede azot ile birlikte anahtar element olan fosfor konusunda dünyanın bir zirve yakınında olduğu çok az bilinir (a.g.e., sf. 854). Dünya nüfusu bu hızla çoğalmayı sürdürdükçe ve Çin, Hindistan ile diğer gelişmekte olan ülkelerin hızlı gelişimine bağlı olarak beslenme biçimleri değiştiğinden gübreye olan istem artacaktır. Buna karşın, OECD ülkelerindeki aşırı gübre kullanımının düzenlenmesine ilişkin politikalar, bu ülkelerdeki gübre tüketimini duraylılaştıracak gibidir (Steffen ve diğ., 2015, sf. 94).
Petrolde sunumun azalması kadar, fosfor üretim ve dağıtımında âdil ve uzun vadeli tarzda dikkatli yönetim olmazsa, dünyanın bazı yörelerindeki yiyecek güvenliğinde ortaya çıkacak bozulma, yakın gelecekte Büyük Hızlanma’yı önemli ölçüde yavaşlatabilir (Steffen ve diğ., 2011, sf. 854). Biyoyakıtların üretilmesi bu yavaşlamayı daha da artırabilir. Yüzyılın ilk 50 yılında, besin ürünlerine talebin %70-85 artacağı ve aynı oranın taze suda % 30-85 olacağı öngörülmüştür (MEA, 2005, sf. 17).
Gelişmekte olan ülkelerdeki taşınabilir iletişim aygıtlarının hızla yükselişi birdirbir oyununun mükemmel bir örneğidir (Steffen ve diğ., 2015, sf. 94). Eğer böyle bir sıçrama enerji sistemlerine uzanırsa gelişmekte olan ülkeler çevresel etkilerden kopuk gelişmenin öncüsü olabilir.

Belki de 21. yüzyılda Antroposen hakkındaki en tartışmalı bükülme, sadece yaşamın moleküler ve genetik temelini anlamak değil, yaşamın kendisini sentezlemek olacaktır (Steffen ve diğ., 2011, sf. 855). Bu konudaki çalışma 20. yüzyılın ortasında başlamıştır. İlksel Dünya atmosferi koşullarında yaşamın yapı taşları olan ilk molekülleri yeniden yaratmak amacıyla bir deney kabı içinde metan, amonyak ve su (H2 ve su buharı için) karıştırılmıştır (Miller, 1953, sf. 528). Hidrojen ve su buharı, yerküreyi oluşturduğuna inanılan kozmik toz bulutları içerisinde bol miktarda bulunur ve Güneş sistemindeki diğer gezegenlerin atmosferinde metan ve amonyak bulunduğu bilinmektedir (Miller ve Urey, 1959, sf. 245). Yerkürenin oluşumundaki yüksek enerjiyi canlandırmak için de bu karışımın içine daldırılan yüksek gerilim kablosundan sağlanan enerji, 24 saat sonra yaşam için çok önemli üç aminoasit molekülünü (glisin, alanin ve asparajin) oluşturmuştur (Miller, 1953, sf. 529). Eğer bu basit sistemdeki sonuçları ilksel dünyaya uzatabilirsek, aminoasitlerin sentezi mekanizması ilgi çekici olur (Miller ve Urey, 1959, sf. 248).
Bir muazzam volkanik patlama, bir beklenmeyen salgın hastalık, bir büyük nükleer savaş, bir asteroid çarpması, bir yeni buzul çağı ya da kısmen halen ilkel teknolojiyle Dünya kaynaklarının sürekli yağmalanması gibi büyük felaketler olmaz ise insanlık daha birçok bin yıl boyunca bir ana jeolojik güç olarak kalacaktır (Crutzen ve Stoermer, 2000, sf. 18). Peki, içinde bulunduğumuz Büyük Hızlanma bugünkü biçimiyle sonsuza kadar sürecek midir? Önümüzdeki 50 yıl Büyük Sıçrama mı yoksa Büyük Çöküş mü olacaktır? Büyük Hızlanma grafiklerinin son 10 yılı her iki senaryonun da işaretini vermekte fakat bunlar ya da öbür olasılıklar arasında bir ayrım yapılamamaktadır (Steffen ve diğ., 2015, sf. 94). Ama Büyük Hızlanma’nın ortaya çıkışından itibaren yüzüncü yıl olan 2050 neredeyse kesinlikle bunun yanıtını bilmektedir.
Antroposen ve felaketler
Günümüzde felaketler[4]artık doğal olay olmaktan çıkmış, insanın eylemlerinin tetiklediği günlük bir olay durumunu almış yani yeni bir yaşam biçimi olmuştur (Ebert, 2012, sf. 1-2). İyi tamponlanmış bir sistem belirli bir sınırın ötesine zorlandığında Dünya sisteminde değişim ortaya çıkar (Steffen ve diğ., 2005, sf. 235). Sistem, eşik değere gelinceye dek, zorlayan işleve karşı kayıtsız gibi durur. Sonunda eşik değer aşıldığında, karşılık aniden ve ciddi biçimde gelir. Zorlayan etkenin böyle bir eşik değere yaklaştığına ilişkin toplumlarda az uyarı vardır ya da hiç yoktur. Çünkü toplumlar, bölgesel ölçekli aşırı olaylara güçlü tepki verirken küresel ölçekteki hafif sıcaklık değişimlerine aldırmamaktadır (Steffen ve diğ., 2005, sf. 244). Dünya sisteminin işleyişinde değişim gözlendiği zaman da önüne geçmek için artık çok geç olur.
Felaketlerin sanayide yaşanan büyük kazalar gibi doğal olmayanları da vardır. Kayıtlara göre, Antroposen’de yaşanan doğal afetlerin çeşitliliği, sıklığı ve yoğunluğunun artmakta olduğu görülmektedir. Antroposen’i başlattığı düşünülen Sanayi Devrimi, aynı zamanda, nüfus artışını hızlandırmış, 19. yüzyıl başında 1 milyarın hemen altındayken 2050’de dünya nüfusunun yaklaşık 10 milyar olacağı öngörülmüştür (Steffen ve diğ., 2005, sf. 81). Buna bağlı olarak doğal kaynaklar, hammaddeler, taze su ve tarım toprağı isteminde de kademeli küresel artış olmuştur. Sonuçta, yaşamın temelleri olan yiyecek, su, barınak, sağlık ve iş gibi insan için gereksinimler dünya nüfusunun artmasına bağlı olarak kısıtlanır olmuştur (a.g.e., sf. 84). Tüketimin dramatik artışıyla sanayi ürünlerindeki olanaklar da genişlemiştir. Bu gelişim çevreye kirleticilerin yayılımını da tetiklemiştir, örneğin GSMH’deki artış hızı birçok kirleticinin 10 katından çok artmasına yol açmıştır (a.g.e., sf. 128).
Bu dönemde, yerküre karalarının yaklaşık %30-50’si insan tarafından tüketilmiştir (Crutzen, 2002, sf. 23). Baraj yapımı ve ırmak sapması olağan olmuştur. İnsan, erişilebilir taze suyun yarıdan çoğunu kullanmıştır. Bugüne dek toplam antropojenik karbon salımının yaklaşık 500 Gigaton[5] (Gt) ve bunun dörtte birininse 2000 yılından sonra salındığı (Bjornerud, 2022, sf. 150) sanılmaktadır. Sadece 20. Yüzyılda enerji kullanımı, yılda 160 milyon ton kükürt dioksitin atmosfere salınmasına neden olarak 16 kat artmıştır. Bir meteorit çarpması, savaş ya da salgın gibi bir küresel doğal felaket olmadıkça insanlık, binlerce yıl boyunca en büyük çevresel yıkım gücü olarak kalacaktır. Hatta bazı jeologlar, son elli yılda önceden olmadığı kadar daha sıklıkla ve Richter ölçeğinde büyüklükleri giderek artan deprem olduğuna dikkat çekmektedir (Ebert, 2012, sf. 5). Bazı iklim bilimciler son zamanlardaki bu küresel sismik etkinlik artışını, kutup bölgelerindeki buzulların erimesinin levhaların kaymasını ve denizaltı volkanizmasını tetiklemesiyle levha tektoniği sürecini etkilediğinden küresel ısınmaya bağlamaktadır (a.g.e., sf. 6). 2022 yılı Türkiye’de, 1030 olay ile tüm zamanların en çok aşırı hava olayı görülen zamanı oldu ve bunların üçte birini de şiddetli yağış ve seller oluşturdu (Yavuz, 2023).
Böylece doğal felaketlerin geride kaldığı, insan yapımı küresel felaketlerin egemen olduğu yeni bir devreye giriyoruz (Ebert, 2012, sf. 7). İklim değişimine bağı olarak öngörülen bu felaket senaryosunun sonucunda yeryüzündeki yaşamın Yedinci Yok Oluş’u[6] yaşaması kaçınılmazdır. İnsan-çevre sistemindeki çöküşler çoğu zaman uzun zaman önceden oluşmuş, birbiriyle kaynaşmış hem dış hem de iç olaylar ya da gidişler tarafından tetiklenir ve buradaki süreçler uzun zaman aralıklarını kapsar (Young ve diğ., 2006, sf. 449). Paleontologlar, yok oluşun şiddetini farklı canlı toplulukları için arka plandaki yok oluş hızından sapmaların büyüklüğüyle ölçeklendiriyorlar (Bjornerud, 2022, sf. 124). Toplu yok oluşlar, evrim ile çevresel değişimin hızlarındaki uyumun kaybolduğunu gösterir. On yıllar boyu yakılan kömürden atmosfere salınan kükürtlü gazların oluşturduğu asit yağmurları ABD’nin New England bölgesinde ve İskandinavya’daki ormanları tahrip etmiştir. Benzer etki ülkemizde, Kütahya-Tunçbilek yöresinde de görülür.
Dikkat edilirse yeryüzündeki yaşamın başından geçen önceki altı büyük yok oluş, doğal olaylara bağlı olarak ani iklim değişimi sonucunda gerçekleşmiştir. Bu beklenen sonuncusuysa yeryüzündeki en akıllı canlı olarak nitelendirdiğimiz insanın kendi elinden, onun önüne geçilemez hırsından kaynaklanacaktır. Zaten, 2014 verisinde yeryüzündeki canlı türlerinde azalma miktarı %60 iken 1970-2016 döneminde %68 azalma (WWF, 2020, sf. 6) olduğuna göre, gitmekte olduğumuz yolun sonu, eğer önlem almazsak, şimdiden görülmektedir. Bu zaman çok da uzağımızda değildir. En son yayımlanan bir çalışmada (Hochkirch ve diğ., 2023, sf. 3), Avrupa’da var olan 14.669 canlı türünün yaklaşık beşte biri (%20) yok olma tehdidiyle karşı karşıyadır. Zaten 50 tür şimdiden yok olmuş ve 75 tür ise olasılıkla yok olacaktır. Avrupa biyoçeşitliliğini tehdit eden tehlikelerin başında tarımsal arazinin kullanım değişikliği (ağaç dikim sahaları da içinde) ve ardından, canlı kaynak kullanımı (aşırı tüketim), oturma ve ticaret yerleşimi ile zehirlenme gelmektedir (a.g.e., sf. 4).
Vurgulanması gereken en önemli noktaysa, jeoloji tarihinde yaşanan kitlesel yok oluşların hiç birisinin tek bir nedene bağlanamayacağıdır (Bjornerud, 2022, sf. 129). Hepsi, bir tarihlerde çeşitli jeolojik sistemlerde hızlı değişimlerin olması ve bu değişimlerin de dolaylı yoldan yenilerini tetiklemesiyle ortaya çıkmıştır. Bu felaketlerin sorumlusu olan etkenlerin çoğu yani sera gazları, karbon döngüsündeki aksaklıklar, okyanusların asitlenmesi ve oksijensizleşmesi günümüzdeki iklim değişimlerinin öngörülen sonuçlarına da yabancı değildir. Atmosfer kimyasıyla oynamanın hiç şakası yoktur, gem vurulamayacak güçler bir anda yaşamımızı tersine çevirebilir.
Bu etkinin hangi düzeyde ve ölçekte Dünya Sistemi’ne zarar vermeye başladığını ya da yıkıcı, geri dönülemez noktaya geldiğini saptamak için önce Dünya Sistemi’nin sınırlarını bilmek gerekmektedir. Antroposen’deki insan eylemleri, “taşma noktası”nı (kritik eşik) aşabilecek tempo ve şiddete erişmiş (Rockström, 2015, sf. 1) ve zararlı ve hatta felaket boyutunda olabilecek beklenmedik ve geri dönülemez küresel çevresel değişimlere yol açarak Dünya sistemini Holosen’deki duraylı çevresel durumun dışına itmektedir (Rockström ve diğ., 2009, sf. 472). Ne yazık ki Dünya sistemindeki son kayıtlar, insanların ölçüsüz tüketimi uğruna bu yok oluşu getirecek olan güçleri ortaya salacak biçimde gezegenimizin sınırlarını aştıklarını göstermektedir. Bu konu, bir sonraki yazımızda ele alınacaktır.

Stratosferdeki ozonun durumu, Dünya Sistemi’nin felaket getiren arızalarının sadece olası olmadığını, insanlığın ozon olayından ucu ucuna kaçabileceğini de göstermiştir (Steffen ve diğ., 2005, sf. 235). Ozon katmanındaki deliğin gelişim hızı eşiğin ani geçildiğini gösterse bile, güzel bir rastlantı olarak bu yıkım kayda değer bir zaman süresinde olsa da geriye döndürülebilir. Öbür felaket getiren arızalar, eğer Dünya Sistemi bir bütün olarak birbirini etkileyen insan zorlamalarının giderek çoğalan bir takımına uyum sağlarsa olasıdır. Dünya yüzeyinden atmosfere hem doğal hem de insan kökenli çok sayıda madde bırakılır (a.g.e., sf. 236). Bunlar uzun vadede atmosferde birikmezler fakat daha az zararlı maddeler biçimindeki kirleticilere dönüşerek yağmurla atmosferde duramazlar. Bu olay, atmosferin arındırıcı etkisi adını alır.
Karasal ve denizel karbon yutakları, fosil yakıt yanmasından ortaya çıkan karbon dioksitin (CO2)yarısının atmosfere yükselmesine engel olur (Steffen ve diğ., 2005, sf. 242). Bu yutakların çökmesiyle kapasitelerinde oluşan değişim, Dünya Sistemi’ndeki bir olası felaket kaygısının başka bir örneğidir. Yapılan araştırmalar, bu yutakların yüzyılın sonuna kadar sürmesinin zayıf ya da başarısız olacağını göstermiştir (a.g.e.).
Antroposen’in geleceği
Eski uygarlıklardan biri çöktüğünde, dünyanın öbür kısımlarından ayrılmış durumda bulunduğundan ve bu çöküşlerin sosyoekonomik ve doğal yürütücüleri yerel ya da bölgesel olduğundan (Costanza ve diğ., 2006, sf. 3) dünyanın diğer kısımlarını etkilememiştir. Günümüzdeyse küresel uygarlık bütün dünyada birbiriyle iç içe geçmiş olduğundan, bir bölgedeki büyükçe toplumsal başarısızlık tüm küresel sistemin duraylığını tehdit eder. Acaba var olan küresel uygarlığımız şimdi karşı karşıya olduğu biriken, son derece birbirine bağlı sorunlara uyum sağlayacak ve onları çözecek, sonunda insan yaşamını sürdürebilecek midir?
Daha 1972’de, Büyümenin Sınırları adlı kitapta, nüfusun üssel artmasına ve ekonomik üretimin büyümesine neden olan mekanizmalarda köklü değişiklikler olmadıkça insanlığın geleceğinin felâketler ile karşı karşıya kalacağı gösterilmiştir (de Vries, 2006, sf. 382). Benzer biçimde, Brundlandt Raporu olarak bilinen BM Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun Ortak Geleceğimiz adlı raporunda verilen hedefler üzerinde yapılan kapsamlı makroekonomik analizler, geri dönüşüm ile enerji verimliliği gibi teknolojik düzenlemelerin olumlu etkilerinin bir sürdürülebilirlik temelinde tasarlanmış kalkınma arzularını gerçekleştirmek için yetersiz kalacakları sonucuna varılmıştır (a.g.e., sf. 383). De Vries’in (2006, sf. 385) 21. Yüzyıl için oluşturduğu küresel senaryolarda eğer dünyanın nasıl çalıştığı ve dünyanın nasıl düzenlendiği bakış açıları uyum içindeler ise ütopik bir gelecek, tersi durumda distopik bir gelecek gelişecektir. Ütopik gelecekte, eğer güçlü teknolojiler uygulamaya konursa ve ekosistemler fazla zarar görmediyse, artmayı sürdüren nüfusun ve maddesel refahın doğal çevre üzerindeki baskısı gelecek 100 yıl içerisinde yönetilebilir. Eğer bu koşullar sağlanamazsa gelecek çekici olmayan distopik bir biçimde gelişecek ve çevresel bozulmanın bütün yükü toplumun en altındaki üyeler üzerine yıkılacaktır.
Bir başka senaryoya göre, küresel ekonominin sürekli büyümesine bağlı olarak 21. yüzyıl ortalarında sosyal ve ekolojik sistemlerde bir çöküş yaşanabilir (Turner, 2008, sf. 397). Riskin algılanma biçimi geleceğe bakışımızı çok açık olarak etkilemekte, böylece insanların kavrayışları ve riske tepkileri gelecekteki riskleri de biçimlendirmektedir (Bai ve diğ., 2016, sf. 354). Yeryüzündeki insanların yaklaşık 1,1 milyarının içecek temiz suyu yok, 2,6 milyarının yeterli sağlık bakımı eksik ve sekiz kişiden birisi yeterli beslenmeden mahrum iken insan toplumundaki böylesine geniş farklılıklar karşısında geleceğe ilişkin arzu edilebilir gelişim yolları nasıl yönlendirilebilir? Bu durumda her bireyin değerleri, algıları, çıkarları ve istekleri son derece farklı olacağından gezegenin geleceğine dönük ortak kararlar alma oldukça zor olacaktır (a.g.e., sf. 355).
Semal (2015, sf. 91) de Antroposen’in geleceğini, kısa (birkaç on ya da yüz yıl) ya da uzun (birçok yüz ya da bin yıl) sürmesini insanın bir “jeolojik güç” olarak davranma biçimine bağlamıştır. Eğer insan, körlemesine jeolojik güç olarak davranırsa Antroposen kısa sürecektir. Bir kör jeolojik güç olarak başlayıp da bol ve temiz enerji keşfeden, iklim mühendisliği teknolojilerinin ustasına dönüşen bilinçli ve sürekli jeolojik güç durumuna gelirse Antroposen uzun sürecektir. Öte yandan, insan ve doğa sistemi arasında belirgin ve sürekli bir yakınlaşma olursa, kısa ya da uzun sürsün Antroposen bir felaket ile karşılaşmadan yavaş ve kademeli biçimde sürecektir (a.g.e., 92). Tersine, insan ve doğa sistemi arasında kısa ve geçici bir yakınlaşma olursa, kısa ya da uzun sürsün Antroposen felaket olaylarıyla geçecektir. Süreklilik varsayımı yanlılarına göre, son on yıllardır bir kör jeolojik güç olarak davranan, eşi görülmemiş küresel kaos riskini yaratan insan, teknik kapasitesiyle bu durumu fırsata çevirip kendi kaderini eline alarak Dünya Sistemi’ni denetimi altına alacak ve bir “iyi Antroposen” koşullarını yaratacaktır (a.g.e., 93). Felaketçi varsayımlara göre, yerküre üzerindeki gücünün kaçınılmaz sınırları olduğundan insan, uzun süre boyunca bir etkin jeolojik güç olarak kalamayacaktır.
Yukarıdaki ekolojik, bir diğer anlamıyla süreklilik ve felaket bakış açılarından hangisinin en olası uygun görüş olduğuna karar verilebilir (Semal, 2015, sf. 95). Ekolojik yaklaşıma göre gelişmenin bir sınırı olduğundan (Meadows ve diğ, 1972) süreklilik varsayımı bir fantezi (Semal, 2015, sf. 95) olarak kabul edilebilir. Günümüzde sürdürülen iklim mühendisliği çalışmaları da insanı hiçbir zaman Dünya Sistemi’nin ustası yapamayacaktır. Öte yandan, insan bir jeolojik güç olarak kalmak istiyorsa bugünlerde fosil yakıt tüketiminin yerini alacak bir enerji kaynağı bulmalıdır. Tersine, felaketçi yaklaşım, gelişmenin bir sınırı olduğunu kabul eden ekolojik bakış açısına göre çok daha uygun gibidir. Bu durumda, tüm teknolojik yeteneğine karşın insan bir geçici etkin jeolojik güç olacaktır.
Bu kabul içerisinde, hızlanma her zaman daha ucuz enerji istediğinden petrolün ve diğerlerinin zirvesine ulaşıldığına göre, “Büyük Hızlanma” da taşma noktasına gelmiş olmalıdır (a.g.e., sf. 96). “Geç Antroposen” denilen bu son evrede, ucuz bol enerjiye erişimi kalmayan insan, jeolojik güçler ile yarışma yeteneğini yitirecektir. İyice gelişen teknoloji sayesinde insanın Dünya Sistemi üzerindeki baskısı azalacak ve bu ilerlemeler gelişmiş ekonomilerde daha az malzeme kullanımına (demateryalizasyon/malzeme kaybı) yol açacaktır (Steffen ve diğ., 2007, sf. 619). Ekonomik etkinliğin miktarı ve değeri artmayı sürdürürken ekonominin girdisi olan fiziksel malzeme miktarı artmayacaktır. Bu malzeme kaybı ve toplumsal değerlerdeki değişim yeterince güçlü olduğunda küreselleşen toplumun daha uygun yeni bir tanesine geçişini tetikleyecektir. “Geç Antroposen” denilen bu son evrede, ucuz bol enerjiye erişimi kalmayan insan jeolojik güçler ile yarışma yeteneğini yitirdiğinden, Antroposen’i hem Holosen hem de Antroposen’den tamamen farklı başka bir şey izleyecektir. (Semal, 2015, sf. 96). Yerküre mühendisliği bakış açısından, bu sırada atmosferdeki CO2 derişimini duraylaştırmak için dünyadaki insanların pek çoğu yaşam standartlarını yükseltmeye bakarken insan kaynaklı salımların %60’dan fazlasını düşürmek gerekecektir (Steffen ve diğ., 2007, sf. 619). Sera gazı ısınmasına bağlı olarak stratosferdeki sülfat parçacıkları tıpkı bir volkanik patlamadaki gibi CO2 düzeylerinin uzun süre yüksek kalmasına neden olacaktır (a.g.e., sf. 620). Sonucunda, Homo sapiens’in yeni soyları, olasılıkla, yeni bir buzul çağından korunmaya çalışacaklardır.
Başka bir bakış açısıyla Antroposen’in geleceğinde öngörülen bu “kıyamet”in (apocalypse), hızlı ve küresel gösterişli biyofiziksel bir felaket gibi değil de kaynakların yetersiz kalmasının ve Dünya Sistemi’nin katlanılamaz bozulmasının neden olduğu olasılıkla finansal, ekonomik ve politik çöküş biçiminde gelişeceği (Cochet, 2015,sf. 113) de belirtilmektedir. Bu çöküşte borsanın yıkılması, pek çok bankanın iflası, elektrik sisteminin bölgesel olarak çalışmaması, yakıt bulunamaması, iş dünyasında felakete yol açarak internetin ölmesi, ulaşımın başarısız kalması, pek çok okul ve üniversitenin kapanması, sosyal güvenlik sisteminin çökerek hastanelerin çalışamaz duruma gelmesi, hemen herkesin tek uğraşının yiyecek ve su bulmak olması, hükümetler yerine yerel seçilmemiş önderlerin yönetmesi benzeri yıkımların görüleceği (a.g.e., sf. 114) örneklenmektedir.
Bu bölümde verilen bütün öngörülere göre Antroposen’in varacağı noktada, insanın Dünya Sistemi’ni denetlemekte başarısız olması durumunda yerkürenin hem kültürel-yönetimsel hem de biyofiziksel yapısını etkileyecek iki farklı tarzda çöküş yaşanması beklenebilir. Eğer ekolojik çöküşün neden olacağı kıyamet varsayımları gerçek olursa, bunun en uç durumunda, başka bir biçime dönüşmüş Dünya Sistemi’nde artık yaşama tutunan insan kalmamış (a.g.e., sf. 115) olacaktır. Modern çağın son kitlesel yok oluşu!
Ne Yapmalı?
İnsanlığın Geleceği Komisyonu, insanlığın ve bir bütün olarak uygarlığın karşı karşıya olduğu on büyük felaket riskinin üstesinden gelmek için Dünya uluslarına ve insanlarına bir araya gelmeleri için acil bir Eylem Çağrısı yayınladı (Commission for the Human Future, 2020). Raporda yer alan geleceğimizi tehdit eden 10 küresel felaket riski şunlardır:
- Doğal kaynakların tükenmesi ve su kıtlığı,
- Ekosistemlerin çökmesi ve bağlı olarak türlerin yok olması,
- Dünya’nın taşıma kapasitesi üzerinde nüfus artışı ve bunun getirdiği aşırı tüketim,
- İklim değişimine bağlı olarak küresel ısınma, taşkınlar, kuraklık ve buzulların erimesiyle deniz yükselmesi,
- Küresel kimyasal kirlenme,
- Yiyecek güvensizliği ve beslenme bozukluğu,
- Nükleer ve diğer silahlarla kitlesel yok olma,
- Salgın hastalıklar,
- Denetlenemeyen güçlü teknolojilerin gelişimi ile riskleri anlamak ve
- Harekete geçmek konusundaki küresel ve ulusal başarısızlık.
Bu büyük risklerin çözümü sadece hükümetlerin politikasına ve kurumsal eylemlere bağlı olmadığından bunların çözümleri ve olanaklar konusunda Dünya’nın tüm vatandaşları insanlığı uyandırmak, bütünleşmiş küresel çözümleri düzenlemek, yeni olanakları tanımak, küresel diyaloğu cesaretlendirmek ve bir bilgi merkezi oluşturmak amacıyla günlük yaşamlarında bir araya gelmelidir (a.g.e., sf. 3).
Bütün bu risklere ve tehditlere karşın dünya yine de son derece eşitsiz durumdadır ve çoğu kimse, refahının aleyhine büyüyen bu riskleri olumlu karşılama kapasitesini reddetmektedir (Berkhout, 2014, sf. 158). Gezegenimiz üzerinde insan etkinliğinin günümüzdeki ölçüsü, temposu ve yoğunluğu, yaşamın sürdürülebilirliği ve Dünya’nın Sınırları içerisinde kalınması için “statüko”dan radikal bir biçimde uzaklaşmayı (McPhearson ve diğ., 2021, sf. 1) yani alışkanlıklarımızdan vazgeçmeyi gerektirmektedir. Yaşamımızda iklim krizini en üst sıraya koyup geri kalan her şeyi buna göre değerlendirmeli ve bir şey satın alırken “buna gerek var mı?” diye sormalıyız (Kurnaz, 2023). Eğer insanlık, hızla yaşanmaz olmaya doğru giden dünyada yaşama tutunmak istiyorsa hem kültürel hem de ekonomik bakımlardan doğayla nasıl birlikte olabileceğini ve ona saygı duyması gerektiğini bir an önce anlamak ve öğrenmek zorundadır. Bunun ilk adımı da insanı doğadan ayrı bir varlık olarak anıştıran “insan ve doğa” demek yerine, insanın da doğanın ayrılmaz bir parçası olduğunu belirten “insan ve doğanın geri kalanı” (Costanza ve diğ., 2006, sf. 3) demeye alışmaktır.
Antroposen’i anlamak, onu jeoloji tarihindeki bir süreç olarak görmeden, Dünya Sistemi bilimlerinin giderek daha kesin bir biçimde gösterdiği gibi, insanın varlık koşullarını radikal surette alt üst edecek jeolojik zaman ölçeğindeki bir düzen bozulmasının (Bonneuil ve Fressoz, 2016, sf. 317) farkına varmaktır. Bütün bu Antroposen süreci sonunda, modern toplumlarımız, geçen çağın gelişmesinin yerine ekolojik gelecek inancını (a.g.e., sf. 96) koymuşlardır. İnsanlık açısından daha iyi bir Antroposen’e ulaşmak için toplumsal dönüşümün gerekli önkoşulu olarak beş konunun ne anlama geldiğinin yeniden düşünülmesi (a.g.e.) önerilmiştir: Büyümek, yeterlik, devlet, kamu ve adalet. Antroposen’de arzu edilebilir bir geleceği yaşayabilmek için geniş boyutlu yapısal değişim ve toplumsal dönüşümler gerekir (Bai ve diğ., 2016, sf. 357). Bu durumda, kişilere ve durdukları yere bağlı olarak değişen çok sayıda Antroposen geleceği olacaktır (Berkhout, 2014, sf. 158). “İyi” ve “kötü” Antroposenler yan yana var olmayı sürdüreceklerdir. Şu hâlde, gelecekte neler olacağını öğrenmeyi değil, geleceği bilmeden yaşamanın ve davranmanın yollarını bulmaya çalışmalıyız (Miller, 2011, sf. 24). Bunun için de bütün bir Holosen boyunca duraylı kalmış Yerkürenin ölçütlerini kapitalizmin azgın sanayileşme ve ticaretinin gücü raydan çıkardığına göre, sanayi modernitesinin yol açtığı bu çıkmazdan çıkmanın yolu insanın çevresel yanını ve yeni radikal politikaları (Bonneuil ve Fressoz, 2016, sf. 317) harekete geçirmektir.
Kaynakça
Bai, X. ve diğerleri, 2016, Plausible and Desirable Futures in the Anthropocene: A New Research Agenda, Global Environmental Change, Cilt 39, sf. 351–362.
Berkhout, F., 2014, Anthropocene Futures, The Anthropocene Review, Cilt 1, Sayı 2, sf. 154-159.
Bjornerud, M., 2022, Yeryüzünün Zamanı – Bir Jeolog Gibi Düşünerek Zamanı Kurtarabilir miyiz? Metis Bilim, 2. Basım, 210 sf.
Bonneuil, C. ve Fressoz, J.-B., 2016, L’Événement Anthropocène: La Terre, L’Histoire et Nous, Editions du Seuil, 2. Basım, 332 sf.
Cochet, Y., 2015, Green Eschatology, The Anthropocene and the Global Environmental Crisis – Rethinking Modernity in a New Epoch (içinde), C. Hamilton, C. Bonneuil ve F. Gemenne (ed.), Routledge, sf. 112-119.
Commission for the Human Future, 2020, Surviving and Thriving in the 21st Century, Roundtable Report, https://humanfuture.net/sites/default/files/CHF_Roundtable_Report_March_2020.pdf
Costanza, R. ve diğerleri, 2006, Sustainability or Collapse: Lessons from Integrating the History of Humans and the Rest of Nature, Sustainability or Collapse? An Integrated History and Future of People on Earth (içinde), R. Costanza ve diğ. (ed.), Dahlem Workshop Reports, sf. 3-17.
Crutzen, P.J., 2002, Geology of Mankind – The Anthropocene, Nature, 415, 3 Ocak 2002, 23 sf.
Crutzen, P. J. ve Stoermer, E. F., 2000, The Anthropocene, IGBP Global Change Newsletter, Sayı 41, sf. 17-18.
Darroch, A. F. ve diğerleri, 2018, Ediacaran Extinction and Cambrian Explosion, Trends in Ecology & Evolution, Cilt 33, Sayı 9, sf. 653-663.
De Vries, B.J.M., 2006, Guidance for an Uncertain and Complex World, Sustainability or Collapse? An Integrated History and Future of People on Earth (içinde), Costanza ve diğ. (ed.), Dahlem Workshop Reports, sf. 379-397..
Ebert, J.D., 2012, The Age of Catastrophe – Disaster and Humanity in Modern Times, McFarland & Company, Inc., 222 sf.
Hibbard ve diğerleri, 2006, Group Report: Decadal-scale Interactions of Humans and the Environment,Sustainability or Collapse? An Integrated History and Future of People on Earth (içinde), Costanza ve diğ. (ed.), Dahlem Workshop Reports, sf. 341-375.
Hochkirch, A. ve diğerleri, 2023, A Multi-Taxon Analysis of European Red Lists Reveals Major Threats to Biodiversity, Plos One, Cilt 18, Sayı 11, 13 sf.
Kurnaz, L., 2023, İklim Krizini Durdurmak İçin Ne Yapmalıyız? Yeşil Gazete, 19/11/2023, https://yesilgazete.org/iklim-krizini-durdurmak-icin-ne-yapmaliyiz/
McPhearson, T. ve diğerleri, 2021, Radical Changes are Needed for Transformations to a Good Anthropocene, npj (Nature Partner Journals) Urban Sustainability, open access 21 Feb 2021, Cilt 1, sf. 1-13.
Meadows, D.H., Meadows, D.L., Randers, J., Behrens III, W.W., 1972, The Limits to Growth, Universe Books, 205 sf.
Millennium Ecosystem Assessment (MEA), 2005, Ecosystems and Human Well-Being: Synthesis, UNEP koordinasyonu altında Millennium Ecosystem Assessment çalışma grupları raporu, 137 sf.
Miller, R., 2011, Being Without Existing: The Futures Community at a Turning Point? A Comment on Jay Ogilvy’s “Facing The Fold”, Foresight, Cilt 13, Sayı 4, sf. 24-34.
Miller, S. L.,1953, The Production of Amino Acids under Possible Primitive Earth Conditions, Science, Cilt 117, Sayı 3046, sf. 528–529.
Miller, S. L. ve Urey, H. C., 1959, Organic Compound Synthesis on the Primitive Earth, Science, Cilt 130, Sayı 3370, sf. 245-251.
Oygür, A. V., 2021, Altıncı Yok Oluş’un Eşiğinde, Madencilik Türkiye, Sayı 97, sf. 124-132. (https://alivedatoygurmadencilik.wordpress.com/2021/09/29/altinci-yok-olusun-esiginde/)
Rockström, J., 2015, Bounding the Planetary Future Why We Need a Great Transition, Great Transition Initiative, April 2015, 13 sf. https://greattransition.org/images/GTI_publications/Rockstrom-Bounding_the_Planetary_Future.pdf
Rockström, ve diğerleri, 2009, A Safe Operating Space for Humanity, Nature, cilt 461, 24 September 2009, sf. 472-475.
Semal, L., 2015, Anthropocene, Catastrophism and Green Political Theory, The Anthropocene and the Global Environmental Crisis – Rethinking Modernity in a New Epoch (içinde), C. Hamilton, C. Bonneuil ve F. Gemenne (ed.), Routledge, sf. 87-99.
Steffen, W. ve diğerleri, 2005, Global Change and the Earth System: A Planet Under Pressure, The IGBP Series, 2, Basım, 336 sf.
Steffen, W. ve diğerleri, 2007, The Anthropocene: Are Humans Now Overwhelming the Great Forces of Nature?, AmbioSayı 36, sf. 614–621.
Steffen,W. ve diğerleri, 2011, The Anthropocene: Conceptual and Historical Perspectives, Phil.Trans. R. Soc. A, 369, 842-867.
Steffen, W. ve diğerleri, 2015, The Trajectory of the Anthropocene: The Great Acceleration, The Anthropocene Review, 2 (1), 81-98.
Turner, G. M., 2008, A Comparison of the Limits to Growth with 30 Years of Reality, Global Environmental Change, Cilt 18, sf. 397-411.
WWF (Doğal Yaşamı Koruma Vakfı), 2020, Living Planet Report 2020-Bending the Curve of Biodiversity Loss, 159 sf.
Yavuz, Y., 2023, Aşırı Hava Olaylarında 2022 Rekor Yılı Oldu, Açık Gazete, 18 03 2023; https://acikgazete.com/asiri-hava-olaylarinda-2022-rekor-yili-oldu/
Young, M.N. ve diğerleri, Group Report: Future Scenarios of Human-Environment Systems, Sustainability or Collapse? An Integrated History and Future of People on Earth (içinde), Costanza ve diğ. (ed.), Dahlem Workshop Reports, sf. 447-470.
[1] Gezegenimizin atmosferi (hava küresi), hidrosferi (su küresi), jeosferi (yer küresi- çekirdek, manto, kabuk ve karalar), kriyosferi (buz küresi) ve biyosferinin (canlı küresi), insan vücuduna benzer biçimde birbirine bağlı, birbiriyle ilişkili ve birbirini etkileyen bir biçimde çalışmasına Dünya Sistemi (Earth System) denir (NASA – About the Earth as a System: Background Information; https://mynasadata.larc.nasa.gov/basic-page/about-earth-system-background-information). Farklı disiplinlerin bir arada çalışmasını gerektiren kapsamlı bir araştırma alanı olarak Dünya Sistemi Bilimi (Earth System Science) adı verilen küresel ölçekte karşılıklı etkileşim içindeki jeoloji-biyoloji-kimya-fizik tarafından ele alınır ve çok yeni olarak tarih ve sosyal bilimler de aralarına katılmıştır.
[2] Bir ekosistem, bitki, hayvan ve mikro organizma topluluklarının dinamik birlikteliği ile bir işlevsel birim olarak onların arasına karışan cansız ortamdan oluşur. İnsan, ekosistemin ayrılmaz parçasıdır ve aralarında dinamik bir etkileşim vardır. (MEA, 2005, sf. V)
[3] Ekosistem hizmetleri, insanların ekosistemlerden elde ettiği yararlardır. Bu hizmetler tedarik (yiyecek, taze su, kereste, elyaf, yakıt, vb.), düzenleyici (iklim, taşkın, hastalık, atık, su niteliği, vb etkileyen), kültürel (rekreasyon, estetik, manevi, vb.) ve destekleyici (toprak oluşumu, fotosentez, besin döngüsü, vb.) gruplarını içerir. (MEA, 2005, sf. V)
[4] Felaket, Batı dillerindeki söylenişiyle “catastrophe” Helence kökenli olup “kata” aşağı anlamına ve “strophe” ise dönüş anlamına, yani olağan olanın tersine dönüşü anlamına gelir. Türkçe’de Felaket (TDK) sözcüğü büyük zarar, üzüntü ve sıkıntılara yol açan olay veya durum, yıkım, bela karşılığı olarak; Afet (TDK) ise çeşitli doğa olaylarının neden olduğu yıkım için kullanılır.
[5] Milyara (109 veya 1.000.000.000) karşılık gelen çarpandır. Simgesi G’dir.
[6] Önceden, jeolojik zamanlar boyunca yerküremizin yaşadığı büyük doğal olaylar sonucunda beş adet Kitlesel Yok Oluş dönemi yaşanmış ve her birinde canlı türlerinin %75-96’sının yok olduğu bilinirdi (Oygür, 2021). Son yıllarda, yerkürenin bilinen (yaklaşık 575-539 My) ilk makroskopik canlı hayvan topluluğu olan Ediacaran (boru ve yaprak biçiminde, çoğunlukla sapsız canlılar) Eucaryote (hücrelerinde bir çekirdek ve genellikle organeller içeren canlılar) Biyota’sının iklimdeki büyük değişim sonrasında Prekambriyen’in son dönemi Ediyakaran ve Paleozoyik’in ilk dönemi Kambriyen arasındaki geçişte tümüyle yok olduğu ortaya çıkmıştır (Darroch ve diğ., 2018, sf. 653). Böylece jeoloji tarihi boyunca olagelen kitlesel canlı yok oluşlarının sayısı altı olmuş ve Antroposen’in insanın kitlesel yok oluşuna yol açması durumunda bu olay yedincisi olacaktır.

