Dayatılan toplumsal güzellik normları sağlıklı bir kadın bedenini değil; metalaştırılmış, hem ruhsal hem fiziksel olarak tüketilmiş bir kadın bedenini vurguluyor.
Derleyen: Emine Akcaoğlu
Geçtiğimiz günlerde gündeme yansıyan bir kayıp haberi yalnızca genç bir kadının ölümünü değil, psikotik bir hastalığın ve kodlanmış toplumsal güzellik normlarının birleşiminden doğan yıkımı gözler önüne serdi. 2014 yılında yayına giren “İşte Benim Stilim” programıyla tanıdığımız sosyal medya fenomeni Nihal Candan anoreksiya nevroza teşhisiyle tedavi gördüğü hastanede yine aynı hastalık sebebiyle yaşamını yitirdi. Ölümü pek çok insanı derinden üzerken sosyal medyada yayılan paylaşımlar birçok farklı tepki içeriyordu. İnsanlar şaşırdılar, inkâr ettiler, suçladılar… Kimisi Nihal Candan’ı hayattan vazgeçmekle, bir tabak makarna yememekle suçladı kimisi de bir başka genç kadının daha bu çarpık sistem yüzünden yitip gitmesinin acısını yaşadı.
“Güzellik” giyilen pantolon bedenine, tartıda çıkan kilo değerine, gözeneksiz ve tüm kusurlardan uzak bir cilde indirgeniyor.
Dayatılan toplumsal güzellik normları sağlıklı bir kadın bedenini değil; metalaştırılmış, hem ruhsal hem fiziksel olarak tüketilmiş bir kadın bedenini vurguluyor. “Güzellik” giyilen pantolon bedenine, tartıda çıkan kilo değerine, gözeneksiz ve tüm kusurlardan uzak bir cilde indirgeniyor. Dayatılan normlar burada bitmiyor, güzellik ideali piyasaya sürülen her farklı ürünle revize ediliyor. Sosyal medyada yapılan her paylaşımın altına fiziksel görünümü eleştiren yüzlerce yorum geliyor, eleştiri mi olacak yoksa saldırı mı? Orası da sizin inisiyatifinizde! Toplum, bedenleri o denli idealize etmiş ki bu koda uymayan herkesi dışlamaya hazır. Tüm bunlar ışığında sistemin çarpıklığı, gerçek dışılığı aşikâr…Yitip giden bir kurban olarak Nihal Candan, sistemin yok ediciliğini hatırlamamıza sebep oldu.
Bu haberimizde anoreksiya nevroza hastalığının psikopatolojik arka planını Doç. Dr. Alişan Burak Yaşar bizlere anlatırken DOA Kozmetik’in kurucusu ve sosyal medya yüzü Özcan Yılmaz sektörün içindeki çarpıklıkları, kapitalist düzenin açgözlülüğünü, kitlelerin yönelimini aktardı. Prof. Dr. Doğan Göçmen ise Karl Marx’tan yaptığı alıntılarla metalaştırılmış bedenleri anlattı, toplumun estetik bakışını modern felsefe bağlamında değerlendirdi. Önce konunun psikopatolojik boyutu…
Anoreksiya nevroza nedir?
“Anoreksiya nevroza, yaşamı tehdit edebilecek düzeyde ciddi bir yeme bozukluğudur. Kişi, kilo alma korkusuyla besin alımını ciddi şekilde kısıtlar ve beden algısında belirgin bir bozulma yaşar. Bu hastalık sadece genç kadınları değil, her yaştan bireyi etkileyebilir.”
Hastalığın belirtileri ve ileri evreleri
“Genetik, biyolojik, psikolojik ve sosyal birçok faktör hastalığın gelişiminde rol oynar. Anoreksiya hem ruhsal hem de metabolik kökenlere sahip kompleks bir hastalıktır. Fiziksel belirtiler arasında ciddi kilo kaybı, halsizlik, düşük tansiyon ve hormonal düzensizlikler bulunur. Psikolojik olarak ise kişi, yoğun kaygı ve bedenine dair gerçek dışı inançlar geliştirir; bazen depresyon veya anksiyete de tabloya eşlik eder. Tedavi edilmediğinde kalp sorunları, kemik erimesi ve hatta organ yetmezlikleri gibi ciddi sağlık problemleri görülebilir.”
Tanı-tedavi süreci ve mücadele
Doç. Dr. Alişan Burak Yaşar, “Tanı, klinik değerlendirme ile konur ve fiziksel parametrelerin düzenli takibi hayati önemdedir. Tedavi, genç bireylerde aile katılımını da içeren yaklaşımlarla; yetişkinlerde ise beslenme rehabilitasyonu ve psikoterapilerin birlikte kullanımıyla yürütülmelidir. İleri düzey olgularda hastane yatışı gerekebilir. Hastalık ne kadar erken tanınır ve müdahale edilirse, iyileşme şansı o kadar artar. Bu süreçte ailelerin destekleyici tutumu büyük önem taşır. Anoreksiya nevroza, doğru destek ve profesyonel müdahaleyle aşılabilir bir hastalıktır. Ruhsal ve bedensel sağlığın birlikte ele alındığı, bilimsel temelli yaklaşımlar bu yolculuğun temelini oluşturur.” anoreksiya nevroza hastalığının tıbbi arka planı, tanı ve tedavi sürecini böyle anlattı. Unutulmamalıdır ki bu hastalıktan kurtulmak mümkün.
“Kozmetik aç gözlü kapitalist bir endüstridir”
Anoreksiya’nın tıbbi değerlendirmesine özetle değindikten sonra toplumsal güzellik algılarına ve kapital düzene bir de “güzellik sektörü”nün içinden, DOA Kozmetik’in kurucusu Özcan Yılmaz’ın perspektifinden bakalım. “Küresel moda ve kozmetik endüstrisi iç içe geçmiş, modern insan diye kendince tarif oluşturmuş ve bu tarif üzerinden toplumsal hayatı yeniden inşa eden aç gözlü kapitalist bir endüstridir. Önde gelen her ana akım medya markasının, kozmetik markaları olduğunu unutmayın ve bu markalar birkaç markanın tekelinde.”
3 dolarlık ürünü 300 dolara satmanın yolu
Özcan Yılmaz’a göre, “Bu tekeller tanımladıkları güzellik kriterleri için sadece kıyafet ve güzellik satmazlar, aynı zamanda gıda takviyesi, estetik hizmetleri de sunarlar. Dolayısıyla belli bir boyu, kiloyu veya yüz hattını tarif ettikten sonra bu ideali pazarlamak için elinden geleni yaparlar. Çünkü 3 dolarlık ürünün 300 dolara satmanın yolu buradan geçmektedir. Gözünü kâr hırsı bürümüş bir sistemde insan hayatının önemi olmaz haliyle.”.
Ruhsuzlaştıran sistem
“Nihal Candan’ın ölümü ve sonrasında yaşananlar gerçekten bir turnusol görevi görüyor. Sosyal medyadan sahte fit bedenler ve güzellik algısı pazarlanan kadınlar buna erişmek için her şeyi yapabiliyor. Erişemediğinde mutsuz oluyor. İdeale erişmek için canını vermekten bile çekinmiyor. Ne ilk ne son kurbanını aldı endüstri ama kurbanı sadece canını verenler değil. Dayattığı güzellik algısıyla milyonlarca kadını sömüren, parasını alarak geleceksizleştiren, insanı sadece belli bedensel özelliklerle var olabileceğine inandırıp ruhsuzlaştıran bir sistem bu.” diyor Özcan Yılmaz.

Etkileşim peşinde koşanlar da suçlu
“Sistem çarklarını sosyal medyadan döndürüyor. Nihal Candan’ın arkasından göz yaşı dökermiş gibi gözüküp etkileşim peşinde koşanlar en az endüstri kadar suçlu çünkü para kazanmak için yaptıkları reklamlarla kolektif biçimde binlerce kurban yarattılar. Şirketi, pazarlamacısı, reklamcısı, influencer’ı hepsi suçlu. İnsanların canlarını, paralarını ve ruhlarını bunlardan korumak lazım.” diye de ekliyor. Ortada bir sistemin varlığından bahsediyorsak bu sistemin çarkları da var elbette. Devamlılığını sağlayan, döngüyü koruyan, her geçen gün daha da sömüren… Özcan Yılmaz’ın da değindiği gibi bu çarklar kolektif bir biçimde binlerce insanın hayatını kararatmaya devam ediyor. Kanmamak ve korunmak lazım.
Sürecin hastalık boyutunu ve bileşenlerini iyice idrak ettikten sonra bir durumu en iyi anlamanın yönetimlerinden biri o durumun felsefesini anlamaktır çünkü felsefe sadece durumun ne olduğuyla değil, neden öyle olduğuyla da ilgilendirir bizi. Sorduğu sorularla temel varsayımlarını, değer çerçevesini, mantıksal yapısını ve ortaya çıktığı koşulları sorgular. Tam da bu bakımdan Prof. Dr. Doğan Göçmen’in ifadeleri bize yol gösterecek.
Metalaşmış bedenler
Doğan Göçmen, “Sosyal medya, artık yalnızca iletişim değil, doğrudan ticaret yapılan bir alan. Bilim ve felsefe bile burada özel mülkiyet gibi pazarlanmak isteniyor. Kadın bedeni de bu düzende en çok metalaştırılan ögelerden biri. Özellikle muhafazakâr toplum yapısının bastırdığı cinselliğin kışkırttığı cinsiyetçi dinamiklerle, kadın bedeni kazanç nesnesine dönüşüyor.” diyor.
Yeme-içme “estetik tehdit” oldu
“İnsan bedeninin bu şekilde nesneleştirilmesi, bireyin kendi bedeniyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürüyor. Karl Marx’ın kapitalist yaşam eleştirisinden yola çıkarak söyleyebiliriz ki birey artık hayatı yaşamak için değil, bedenini pazarlanabilir kılmak için yaşamaya başlıyor. Beden, disiplin altına alınması gereken bir nesneye dönüşüyor. Yeme-içme gibi en temel ihtiyaçlar bile bir ‘estetik tehdit’ gibi algılanıyor. Bu, bireyi yalnızca psikolojik olarak değil; biyolojik olarak da kendi bedenine yabancılaştırıyor.” diye de ekliyor.
“Şişman” olan aptal, “zayıf” olan güçsüz mü?
Doğan Göçmen, “Başkalarının gözündeki algımız hepimiz için önemlidir, güzel görünmek en doğal arzulardan biridir. Ancak toplum, bireylerin bedenini estetik bir yargı nesnesine çevirdiğinde işler değişir. ‘Şişman’ olanın aptal, ‘zayıf’ olanın güçsüz sayıldığı bu sistem, bireyi rastgele belirlenmiş normlara göre yaftalar. Bu dayatmalardan sıyrılmak ise ancak çok güçlü bir iradeyle mümkündür.” diye anlatıyor.
Birey, üniformasıyla değil içeriğiyle değerlendirilmeli
“John Locke, dış görünüşün insanın karakteriyle ilişkilendirilemeyeceğini söyler. Deri rengi, beden yapısı ya da kıyafet gibi görünüş unsurları, insanın içeriğine dair ölçüt olamaz. Bu anlayış, modern felsefenin etik temelidir. Hegel ise görünüşün tanrısallaştırıldığı, içeriğin bastırıldığı modern toplumda, bireyin üniformasıyla değil, içeriğiyle değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Bugün dijital çağda bu fetişizm çılgınlık düzeyine ulaşmıştır.” diyor, Doğan Göçmen.
Estetik kazanç nesnesi olarak beden
Aynı zamanda da “Marx’a göre modern toplum, unvanı bireyin önüne koyar; birey artık görünüş ve zenginlik uğruna kendini bastırmak zorundadır. İnsanlar bedenlerini metalaştırmak zorunda kalır çünkü kapitalist düzende yaşamı sürdürecek araçlardan yoksundurlar. Marx bu durumu ‘çıplaklaştırılmak’ olarak tanımlar: İnsan yaşamını sürdürebilmek için artık emek gücünü, yani bedenini satmak zorundadır. Bu çıplaklık hali, sosyal medyada bedenin estetik bir kazanç nesnesine dönüşmesinin de temelidir. Beden estetik değerini kaybederse birey varoluşsal bir krizle baş başa kalır. Bu korku, genç bireyleri biyolojik saate karşı direnmeye, ama sonunda bu bedeli hayatlarıyla ödemeye sürükler.” ekliyor.

