Sonuççuluk en iyi sonuca sahip olabilecek seçimi yapmakla yükümlü olduğumuz bir ahlâk teorisidir. Eğer bu beraberinde büyük bir fedakârlık yapmayı gerektiriyorsa, o zaman büyük fedakârlıklar sonuççuluğun tam olarak bizden üstlenmemizi talep ettiği şeydir.
Çeviri: Sudenur Aydoğan
Editör: Beyza Nur Doğan
“Daha fazlasını yapabilirdim.’’ Hepimizin özellikle hayatımızın sonuna doğru yaklaşırken kaçmayı umduğu bir çıkarımdır. Bu belki de en büyük pişmanlığın tanımıdır. Schindler’in Listesi filminin son sahnesinde Oscar Schlinder’in yaşadığı pişmanlık da budur. Nazi toplama kamplarından kurtardığı yüzlerce Yahudi’nin yüzlerine bakarken kurtaramadığı ama kurtarabileceği yüzleri görmeden edemez. Eğer sahip olduklarından daha fazlasını satabilseydi ya da daha çok para kazanabilseydi daha çok kişinin özgürlüğünü satın alabilirdi.
Peki, “Daha fazlasını yapabilirdim.’’ derken haklılık payı var mıdır? Ahlâk gerçekten de bu kahramanın daha fazlasını yapmasını mı gerektirmektedir? Sonuççuluğa göre bu doğrudur, elinden geleni yapmamıştır. Sonuççuluk en iyi sonuca sahip olabilecek seçimi yapmakla yükümlü olduğumuz bir ahlâk teorisidir. Eğer bu beraberinde büyük bir fedakârlık yapmayı gerektiriyorsa, o zaman büyük fedakârlıklar sonuççuluğun tam olarak bizden üstlenmemizi talep ettiği şeydir. Schindler de elinden gelenin daha fazlasını yapabilirdi ve bu yüzden yapmalıydı.
Birçok kişi bunun böyle olamayacağını savunacaktır. Bu çok fazla, Schindler bir kahramandı ve yaptıkları kendisinden beklenin çok daha ötesindeydi. Eğer Schindler’in yaptıkları bile yetersizse diğerlerimiz ne yapsın? Çünkü bir açıdan bizler de Schindler’in konumunda bulunuyoruz; biz de paramız ve zamanımızla hayatlar kurtarabilir ya da en azından kişisel gelirimizin büyük bir kısmını bağışlayarak birçok hayatın iyileşmesine önemli katkılar sağlayabiliriz. Bu, Peter Singer’ın 1972 tarihli etkileyici makalesi Famine, Affluence, and Morality’den ilham alan bir hareket olan “Etkili Özgecilik”in benimsediği bir görüştür. Buna karşın insanların çok büyük bir kısmı hayır kurumlarına kayda değer ölçüde bağış yapmamaktadır. Oysa bu kolayca yapılabilecek bir şeydir. Bu yüzden yüzleşmemiz gereken soru oldukça nettir: bizler yeterince şey yaptık mı? Biz de Schindler kadar hatta ondan daha da fazla fedakârlık yapmakla yükümlü olabilir miyiz?
Ahlâk, bizden onun yaptığı gibi fedakârlık yapmamızı, binbir güçlükle kazandığımız paramızı yabancılar uğruna elden çıkarmamızı muhtemelen talep edemez. Filozoflar bu kaygının farklı versiyonlarını ‘aşırı talepkârlık itirazı’ olarak adlandırırlar. Bu görüşün savunucuları, bizden bu denli büyük bir özveri isteyen bir ahlâk teorisinin doğru olamayacağını iddia ederler.

Bu itiraz ne kadar çekici görünürse de açıklanması göründüğünden daha zordur. Ve daha az talepkâr bir normatif teoriyi meşrulaştırmak için bu itirazlarda bulunanların bazen neden en iyi olanı yapmamanın mübah olduğunu açıklamaları gerekir. Filozoflar bu zorluğun üstesinden gelmek için üç yol denemiştir. Bunlardan ilki ahlâkın bizden talep edebileceği şeylere bir üst sınır koymaktır. İkincisi kendimize, refahımıza ve projelerimize daha çok önem vermemiz konusunda izin vermektir. Sonuncu ise her birimizin yalnızca kendi adil payına düşeni yapması gerektiğini savunmaktır. Ancak daha azını yapmayı umanlar için kötü haber, sonuççuluk açısından bu yaklaşımlardan hiçbirinin geçerli olmadığıdır.
Ahlâkın taleplerine bir üst sınır getirme çabalarını düşündüğümüzde Richard Miller’ın “Beneficence, Duty and Distance” (2004) adlı makalesinde ana hatlarını çizdiği “sempati ilkesi” buna bir örnek olabilir. Miller’ın ilkesi, yapmamız gerekenlerin anlamlı ölçüde eylemleri kötüleştirme riski doğuracağı bir noktaya kadar olduğunu söyler. Ancak bu durum, Miller’ın yeterince yanıtlamadığı zor soruları gün yüzüne çıkartır. “Sınırı neden tam olarak orada çiziyoruz? Neden yalnızca o kadarını yapmakla yükümlüyüz? Hatta neden o kadarını bile yapmakla yükümlüyüz?’’ Ahlâkın, taleplerine keyfi olmayan bir sınır konulması gerektiğini savunmak zordur.
Aksi halde sonuççuluk çok talepkâr olabilir çünkü ne yapacağımıza karar verirken eylemlerimizin değerini katı bir biçimde tarafsız bir değerlendirmeyle seçmemizi ister. Bizden eylemlerimizin kendimizde doğuracağı sonuçları tamamen yabancı olan insanlara doğurabilecekleriyle eşit derece hesaba katmamızı talep eder. Samuel Scheffer bunu çözmek adına, The Rejection of Consequentialism (1994) isimli kitabında değerlendirmelerimizde başkalarına karşı olan sorumluluklarımızı hafifleterek kendi çıkarlarımıza ekstra ağırlık vermemizi önermektedir.
Ancak bu tür bir yaklaşımda en az iki temel sorun bulunur. Varsayalım ki kendi çıkarlarımıza öncelik tanıma konusunda makul ve kararlı davranmamız kabul görüyor. Bu bağlamda kendimizi ön plana koymak, üzerimizdeki başkalarına yardım etme yükümlülüğünü bir nebze azaltır. Ancak madalyonun öteki yüzü oldukça karanlıktır. Eğer sonucunda bizim elde edeceğimiz fayda, başkalarının uğrayacağı zarardan daha fazlaysa bu mantıkla başkalarına zarar vermek de kabul gören bir olgu haline gelebilir. Yani yardım etme zorunluluğundan kaçmaya çalışırken başkalarına zarar verebilmeyi de dolaylı olarak meşru kılan açık bir kapıyı aralamış oluruz.
Üstelik bu yaklaşım, ahlâkın bizden talep ettiklerini aslen pek de hafifletmiş sayılmaz. Dünyada hâlâ bu kadar çok dindirilebilecek acı varken kendi çıkarlarımıza ne kadar öncelik tanırsak tanıyalım, ahlâki sorunlar yine de peşimizi bırakmayacaktır.
Sonuççuluğun bizi fazlasıyla zora soktuğu başka bir nokta daha bulunmaktadır: Başkalarının sorumsuzluklarının bizim sorumluluklarımızın artmasına sebep olması. Yani insanlar yapmakla yükümlü oldukları sorumluluklardan kaçtığında ortada giderilmemiş daha fazla acı kalmış olur. Bu da bizim yapabileceğimiz, dolayısıyla yapmakla yükümlü olduğumuz iyilik miktarını arttırır. Buna karşılık Liam Murphy, 1993 tarihli The Demands of Beneficence adlı çalışmasında şunu savunur: Her birimiz sadece herkesin üzerine düşeni yaptığı bir dünyada payımıza ne düşüyorsa o kadarını yapmakla yükümlüyüz. Murphy’ye göre ahlâk, başkalarının yapmadığı şeyleri telafi etmek için bizim ekstra yük üstlenmemizi zorunlu kılmaz.
Dünyada hâlâ bu kadar çok dindirilebilecek acı varken kendi çıkarlarımıza ne kadar öncelik tanırsak tanıyalım, ahlâki sorunlar yine de peşimizi bırakmayacaktır.
Bu yaklaşım, “Ahlâk bizden çok şey ister’’ itirazında bulunanları, ancak eğer bu kişiler aslında ahlâkın onlardan paylarına düşenden daha fazlasını beklediğini kastediyorlarsa tatmin edebilir. Oysaki bunlar birbirinden çok uzak kaygılardır. Tam tersi olsa bile ortada daha ciddi bir sorun bulunur: Sonuççuluk bir birey topluluğuna değil doğrudan sana tek bir birey olarak seslenir. Sana, elindeki seçenekler arasından en iyi sonucu doğuracak olan eylemi tespit etmeni ve fedakârlık boyutunu göz ardı ederek onu yapmanı söyler. Seninle aynı durumda olan ve aynı yükleri taşıyan insanların görevlerini yerine getirmiyor oluşu, senin karar sürecindeki temel ölçütü değiştirmez. Senin için doğru olanın ne olabileceğini belirleyen tek ölçüt, senin eyleminin nihai sonuçları elde edip edemeyeceğidir. Başkalarının kayıtsızlığı bir karar ölçütü değildir.
Aslında sadece sonuççular değil, başka ahlâki teorilerin savunucuları da zaman zaman benzer ikilemlerle karşı karşıyadırlar. Çünkü ahlâki inançlarımızı gerçekten masaya yatırıp sorguladığımızda, büyük ihtimalle şimdiye dek yaptığımızdan daha fazlasını yapmış olmamız gerektiğini savunacaklardır. Sonuççuluğu “daha az talepkâr” bir kalıba sokmaya çalışan tüm bu felsefî çabaların başarısız olması aslında bize bir şeyi fısıldıyor: Belki de “bu ahlâk anlayışı çok yorucu” itirazını bir kenara bırakmalıyız. David Sobel’in de belirttiği gibi; ahlâkın çok şey talep etmesine karşı duyduğumuz o rahatsızlık, aslında dünyanın mevcut eşitsizliğinin ve adaletsizliğin bir yansımasıdır. Bu itiraz, fedakârlık yapmak zorunda kalacak olanların, yani hali vakti yerinde olan bizlerin çıkarlarını gözetirken, bu yardımdan mahrum kalanlar için büyük ve trajik bir bedel yaratır. Kısacası, ahlâkın “çok talepkâr” olduğunu söylerken aslında kendi konforumuzu, başkalarının hayatta kalma mücadelesinin önünde tutmuş oluyoruz.
Aslında bakıldığında, ana itiraz muhtemelen şudur: Bu kadar yüksek ahlâki beklentileri karşılayamadığımız için suçlanmamamız gerektiğini düşünürüz. Ve bu, çoğu zaman gözden kaçırdığımız çok kritik bir noktadır. Şunu anlamalıyız ki bir yandan yapılan şey yanlış olabilir ve bu beraberinde her zaman suçlanmayı gerektirmez. Öte yandan ise yaptıklarımız (ya da yapmadıklarımız) yüzünden suçlanamayacağımızı hissetmemiz, bizi “doğru olanı yaptığımız” sonucuna götüremez.
Schindler çaresizlik içinde kıvranırken kurtardığı insanlar usulca ona doğru gelirler. Ona sarılır, onu affederler ve avuturlar. Ancak onu avutsalar bile insanlığın kusurları ve zayıflıkları düşünüldüğünde yaptıkları gerçekten de suçlamanın da ötesindedir. Vurucu olan şudur ki onu teselli ederken aslında yanıldığına itiraz etmezler. Suçluluk duymaması gerektiğini söylerler ama daha fazlasını yapamayacağını, elinden bu kadarının geldiğini söyleyemezler. Çünkü eğer yapabiliyorsa bunu yapması gerekirdi. Elini taşın altına koymayışı belki onu suçlu kılmaz ama bu, yaptıklarının doğru olduğu anlamına da gelmez. Biz de çoğu zaman ahlâkın bizden ne istediğini, tam olarak nasıl karşılayacağımızı bilemeyiz ama şunu da inkâr etmemeliyiz: Schindler için doğru olan, bizim için de doğrudur.
Kaynak: https://aeon.co/ideas/being-moral-means-you-can-never-do-enough

