100. ölüm yıldönümüne armağan…
İkinci Meşrutiyet Dönemi ile Erken Cumhuriyet Dönemi’nin önde gelen ideologlarından ve sosyologlarından Ziya Gökalp (1876-1924), Büyük Devrim’den sonra Cumhuriyet gazetesindeki “Çınaraltı” köşesinde, “Meçhul Bir Filozof” ile gerçekleştirmiş olduğu kurgusal diyaloglar yazmaya başlamıştı: “Tebessüm”, “Velâyet ve Sulta”, “Mefkûre”, “Türklerin En Zayıf Noktası ve En Kuvvetli Noktası”, “Teşkilâtçılar”, “Aile Adları”, “Türk Ailesi”, “Yirminci Asrın En Mühim Müessesesi Gazetedir”, “Kürtlerin Menfaati”, “Milletler Cemiyeti”, “Cumhuriyet’in Eskiliği”, “İktisadî Adem-i Merkeziyet”, “Eski Türklerin Dini”, “Halı”, “Ümit”, “Ecnebî Sermayesi”, “Hedefler ve Mefkûreler”, “Roman”, “Musahabe: Roman ve Hayat”, “Mektepte Cumhuriyet İlanı”, “Aşktan Daha Kuvvetli” başlığını taşıyan bu makaleleri ile aslında Devrimciler’in takip etmesinde yarar bulduğu siyasî programın bazı unsurlarını sergilemek istemişti.
İşte bu makalelerden bir tanesi de,12 Mayıs 1924’te yayımladığı “Türklerin En Zayıf Noktası ve En Kuvvetli Noktası” başlıklı felsefî diyaloğuydu. Burada, Ziya Gökalp Türklerin en zayıf noktasını şu cümlelerle ifade etmişti:
“Türklerin en zayıf noktasına gelince, bu da, taksim-i âmâlinin (işbölümünün) kâfi derece derinleşmemiş olmasından ibarettir. Taksim-i âmâl, fertlerin mütehassıs (uzman) olmasını ve yalnız mütehassıslara kıymet verilmesini icap ettirir. Bizde şimdilik mütehassıslar azdır ve umumî malumat sahiplerine, hezarfenlere daha çok kıymet veriliyor. İşte en zayıf noktamız da budur. Bundan dolayıdır ki, en yüksek mefkûrelere (ideallere) doğru atıldığımız ve en cezrî (köklü) inkılâpları yapmak cüretini gösterdiğimiz halde, her işin mütehassıslarını bulamamak yüzünden, tatbikatta süratli ve hatasız olamıyoruz. Bu noktadaki eksikliğimizi itiraf ederek, derhal çaresine tevessül etmeliyiz (bakmalıyız). Mütehassıs yetiştirmek için, Avrupa’ya çokça talebeler göndermemiz ve yetişmiş mütehassıslarımız varsa, onlara dört elle sarılmamız lâzımdır. Gustave Le Bon başka bir filozoftan naklen diyor ki: ‘Fransa’nın birinci derecedeki elli mühendisi, elli kimyageri, elli mimarı, elli tabibi, elli ziraat-şinası (ziraatçısı), elli erkân-ı harbi (kurmay subayı), elli hukukçusu, elli iktisatçısı, elli maliyecisi birdenbire vefat etseler, Fransa milleti bir an içinde mahvolur; fakat ihtisasla alâkadar olmayan bütün idare heyeti bir an içinde hayatı terk etse, Fransız milleti bunların yerine daha iyilerini bularak, yine eskisi gibi yaşamakta devam edebilir.’
Biz maşerî (toplumsal) vicdanımızın çok kuvvetli olması sebebiyle, Avrupa’nın en kudretli milletlerinden biriyiz.
Fakat taksim-i âmâlimizin henüz başlangıç devresinde bulunması ve az miktarda bulunan mütehassıslarımıza da kâfi derecede kıymet vermeyerek, en ziyade iş görecekleri mevkilerden uzaklaştırmamız, milletimizi terakki sahasında daima yerinde sayar bir hale getirmiştir ve bu yolu takipte ısrar edersek, hiçbir zaman asrî bir millet olamayacağımızdan ve Avrupa medeniyeti camiasına giremeyeceğimizden emin olmalıyız.”[1]
Ziya Gökalp’in bu uyarısı ile Cumhuriyet Hükûmetleri’nin aşağı yukarı hemzamanlı icraatları arasında bir neden-sonuç ilişkisi var mıdır? Bilinmez; fakat bu makalenin yayımlandığı esnada, “mütehassıslar” yetiştirmek için yurtdışına öğrenci gönderilmesi ve yurtdışından öğretim üyesi getirtilmesi uygulamaları göz önünde tutulacak olursa, Atatürk ve Arkadaşları’nın “Türklerin en zayıf noktası”nı keşfettikleri ve buna uygun kararlar aldıkları anlaşılmaktadır.
Makalenin sonraki satırları da ilginçtir ve CHP’nin meşhur “6 Ok”unun temellerinin de bu esnada atılmaya başladığını belgelemektedir:
“Yine sordum:
-Bu milletin en büyük mefkûreleri (idealleri) nelerdir?
Şu yolda cevap verdi:
-Bu milletin en büyük mefkûrelerini dört mefkûrede icmâl edebiliriz (toplayabiliriz):
1. Milliyetçilik
2. Halkçılık
3. Garp Medeniyetçiliği
4. Cumhuriyetçilik
Türk milleti bu gayelere ulaşmak için maşerî vicdan kuvvetiyle, neler yapmak mümkünse, hepsini yaptı. Fakat yalnız ihtisaslar, taksim-i âmâl ve meslekî taşkilâtla yapılması lâzım gelen şeylere henüz başlamadı bile! Bu eksikliğimizi tamamlamaya çalışmak en büyük borcumuzdur. Bunun en süratli çaresi ve en kolay tedbiri, Avrupa’dan mütehassıslar getirtmektir. Ben, Avrupa sermayesinin memleketimize girmesinden korkmadığım gibi, Avrupa’nın siyasî mahiyette olmayan hakikî mütehassıslarına da tamamıyla güvenirim. Medeniyet, beynelmilel (uluslararası) olduğu gibi, onun mümessilleri olan hakikî mütehassısları da beynelmilel insanlardır. Meselâ Pasteur’ün keşiflerinden bütün milletler fayda görmüşlerdir. Diğer bütün kâşiflerin ve muhterilerin (mucitlerin) faydaları da, günden güne bütün medeniyet âlemine şamil olmaktır.”[2]
Malum olduğu üzere, 1927’de Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Laiklik ve Milliyetçilik olarak belirlenen dört ilkeye, CHP’nin 10-18 Mayıs 1931 tarihlerindeki üçüncü parti kurultayında “Devletçilik” ve “İnkılapçılık” ilkeleri de eklenmişti. Buna göre, Gökalp’in belirlediği dört ilkeden sadece birisinin, yani “Garp Medeniyetçiliği”nin atıldığı ve onun yerine “Laiklik”in alındığı gözlenmektedir.
Bu sene (2024), Ziya Gökalp’in ölümünün 100. Yıldönümü… Öyle umut ediyorum ki başta üniversiteler olmak üzere resmî ve gayrı resmî kurumlar, Türk Düşünce Tarihi’nde büyük bir rol oynamış olan bu şahsiyeti hatırlar ve yapacakları “bilimsel” etkinliklerle kıymetine lâyık bir şekilde anarlar.
Millet olarak ona çok şey borçluyuz!
[1] Ziya Gökalp, “Türklerin En Zayıf Noktası ve En Kuvvetli Noktası”, Çınaraltı Yazıları, Hazırlayan: Salim Çonoğlu, 2. Baskı, İstanbul 2019, s. 34-35.
[2] Ziya Gökalp, s. 35.

