Bundan böyle dindarlığın ne ontolojik ne de epistemolojik bir gerekçesi, yani ne yaradılışı ne de bilgi edinme gücümüzü ilgilendiren bir anlamı kalmıştır.
Urfa ve civarındaki taş tepelerde insanlığın ilk yerleşimlerine ilişkin ortaya çıkarılan arkeolojik bulgularla birlikte “kutsal” metinlerdeki yaradılış mitosunun temelsiz olduğu kesin olarak kanıtlanmıştır. Mitos bir kez daha, bu defa bizim coğrafyamızda sona ermiştir. Gerçi bunun kanıtı çok daha önce yapılan arkeolojik bulgularla da getirilmiştir. Fakat artık kanıtlar bizzat kendi ülkemizde reddedilemeyecek bir şekilde gözümüzün önünde ortaya çıkarılmaktadır.
Bundan böyle dindarlığın ne ontolojik ne de epistemolojik bir gerekçesi, yani ne yaradılışı ne de bilgi edinme gücümüzü ilgilendiren bir anlamı kalmıştır. Dünyanın ve insanın oluşumunu tanrı kavramına başvurmadan da açıklayabiliyoruz ve tanrı gibi bir kavramı temele almadan da bilgi edinebiliyoruz. Evrenin tarihi, dünyanın tarihi, dünyada yaşamın kökeni, ilk insansı varlıkların ve 15-20 milyon yıl önce insana öngelen varlıkların görülmeye başlaması; hepsi bilimsel verilerle insanlığın bilgisine sunulmuş durumda. Dolayısıyla dindarlık bundan böyle ahlakın mümkünlüğüne inanç olarak, din ise bir ahlak öğretisi olarak mümkündür. Neden, nasıl?
Göbeklitepe’den sonra çok daha eski dönemlere tarihlendirilen yerleşim yerlerinin bulunması, Friedrich Engels’in özetlediği, ama emek kavramı odaklı felsefe ve bilim yapan tüm filozoflarda ve bilimcilerde açık veya kapalı bir şekilde bulunan ‘insanın kendi kendisini yarattığına’ dair hipotezleri doğrular niteliktedir. İnsan âlet yapan varlıktır ve onun bu özelliği dijital çağda da değişmeyecektir. İnsan yeryüzünde görüldüğünden beri kendi kendisini hep yeniden var ederek yeniden yaratmıştır. İnsan doğanın bir eseri olduğu kadar kendi kendisinin de bir eseridir. Bunun en az 65 milyon yıllık bir öyküsü vardır.
Bunu biraz açalım. Doğal bir varlık olan insan kendisini birçok bakımdan doğal bir varlık olarak da yeniden yaratmıştır. Bunu sadece üreme anlamında almıyorum. İnsan milyonlarca yıllık tarihi boyunca kendisini toplumsal ve ahlaki varlık olarak yeniden yaratırken, kendisini birçok bakımdan biyolojik olarak da yeniden yaratmıştır. Dil, ahlak, adalet, estetik, kültür; hepsi insanın bizzat insanın üretici çabası sonucu oluşmuştur. Bu, toplumsallığın oluşmasının da koşuludur. Bu konuda sadece beynimizin tarihini incelemek bile yeterlidir. Büyük beyin insanda başından beri bulunan bir organ değildir. Büyük beyin insanın üretim sonucu kendisinin yarattığı son derece karmaşık ilişkileri düşünmek zorunda olması nedeniyle oluşmuştur. İnsan soyut düşünme kapasitesini
İnsan milyonlarca yıllık tarihi boyunca kendisini toplumsal ve ahlaki varlık olarak yeniden yaratırken, kendisini birçok bakımdan biyolojik olarak da yeniden yaratmıştır.
Bu tarihsel-bilimsel bulgulardan sonra dindarlığın yalnızca teleolojik veya ereksel bir gerekçesi olabilir. Bu da Adam Smith’in bundan böyle, yani 18. yüzyılda elde edilen bilimsel bilgilerin ışığında yaptığı ‘din ancak bir ahlak öğretisi olarak mümkündür’ belirlemesi ile örtüşür. Zaten gerçek dindar insanın öncelikli kaygısı da ahlaktır.
Ereksel anlamda dini bir öğreti Aristoteles’te olduğu gibi tanrı iyi huylu kabul edilirse mümkündür. Aristoteles de tanrıyı bir bakıma tüm eylemlerimizi yönlendiren, böylece eylemlerimize iyilik kazandıran nihai iyi erek olarak belirler. Bu anlamda din etik olur, inanmak geleceğinin iyi olduğuna ve tarihin ilerleyişinin daha iyiye ve güzele doğru olduğuna, tarih ilerledikçe de ahlaklılığın yeryüzünde adım adım gerçekleştiğine inanmak anlamına gelir. Bu anlamda dini inanç bundan böyle artık hedefinde iyi huylu bir tanrı olan yalnızca ereksel bir etik öğretisi olarak mümkündür.
Bir dindar olarak insanın tanrıya ulaşarak mutluluğa ermesi artık ancak böyle düşünülebilir. Bilimsel verilerin ışığında insanın mutluluğa ermesi için ölümü ve öbür dünyayı beklemesi gerekmemektedir- Bu dünya/diğer dünya ayrımı ortadan kalkmıştır. Zaman kavramımız tekleşmiş ve sonlu zaman da sonsuz zaman da artık bu dünya ile ilgili olmuştur.
Böyle bir din öğretisinin merkezinde de Hıristiyan, Yahudi, Müslüman, Budist veya başka bir inanç grubuna ait insanlar değil, bir bütün olarak insan ve insanlık olmak zorundadır. Mesele insanlığın yeryüzündeki ahlaklılığı ve mutluluğudur, şu veya bu inanç grubuna dâhil olanların değil. Çağımız bu anlamda da artık insanlık çağıdır, çağımız bu anlamda da kafamızdaki makasları söküp atma çağıdır. Kaldı ki insanın yeryüzündeki ahlaklılığını kurmasının koşulu artık yalnızca bütüncül insancıl bakış değildir- vicdanımız tüm canlıları kapsadığı ve tüm evrene ilişkin bir sorumluluk duygusu geliştirebildiği oranda ahlaklıyız.

