Bence mesele ithal edilen eğitim ekolleri değil. Hatta Batı-Doğu çatışması da değil. Bence mesele çok daha derinlerde.
Dr. Öğr. Üyesi M. Emir Rüzgar
Aksaray Üniversitesi / Eğitim Fakültesi / Eğitim Bilimleri Bölümü
Röportaj: Okan Nurettin Okur
Dr. Öğr. Üyesi M. Emir Rüzgar ile Türkiye’nin eğitim sorunlarını konuşmaya devam ediyoruz. Hocam dilerseniz hiç vakit kaybetmeden ilk sorumuzla başlayalım istiyorum.
Türkiye’de her ne kadar bugün okullarda çağdaş eğitim yaklaşımları uygulanmaya çalışılsa da her alanda olduğu gibi eğitimde de yeniliğe, değişime karşı bir direnç var. Batıdan ithal edilen bu eğitim ekolleri Türkiye ile ne kadar uyumlu? Türk Eğitim Sisteminde ne gibi karşılıklar buluyor ya da bulabiliyor mu?
Türkiye’de gerçekten de olumlu işler yapmaya çalışan ve çağdaş eğitim anlayışlarını sınıflarına taşıyarak sanatın, felsefenin ve bilimin mümessili eğitimcilerimiz var. Ancak sorun şu ki bunların sayısı kısıtlı. Tam tersine kendi öğrendiği gibi öğretmekte ısrarlı, çocukları kadim bir dairenin dışına taşmayacak şekilde yetiştirmeyi gaye edinmiş eğitimcilerimizin sayısı yenilikçi anlayışı uygulayan eğitimcilerimizden kat be kat fazla. Az önce eğitimin idealist boyutundan söz etmiştim. Bu işin önemli bir handikabı var: eğitim zaman alan bir şey. Eğitim aracılığı ile ulaşmak istediğiniz noktaya ancak kuşaklar sonra ulaşabiliyorsunuz. İnsanlar var olan bir yapının içine doğuyor ve onunla yoğruluyor. O daireyi kırmaya, dışına çıkmaya çalışanlar büyük bir dirençle karşılaşıyor. Zorlayanlar bir süre sonra nasılsa bir şey değişmeyecek diye zorlamayı bırakıyor. Zorlamayı bırakmayanlara şapka çıkarıyorum!
Bence mesele ithal edilen eğitim ekolleri değil. Hatta Batı-Doğu çatışması da değil. Bence mesele çok daha derinlerde. Lisans öğrenimim esnasında ders aldığım bir hocamın anlattığı bir hikâye vardı. Anımsadığım kadarıyla: Osmanlı döneminde biri, ayda birilerinin yaşayıp yaşamadığını merak etmiş. Sultanahmet meydanında insanları toplamışlar. İşaret verildikten sonra davul zurna çalacak, herkes avazı çıktığı kadar bağıracak, bu sayede sesleri aya kadar gidecekmiş. Sese yanıt gelirse ayda yaşayan birilerinin olduğu tespit edilecekmiş. İşaret verilmiş, davul zurna çalarken koskoca meydanda kimseden ses yok. Herkes nasıl olsa yanımdakiler bağırır, ben aradan sıyrılırım, bağırmama gerek yok diye düşünmüş.
Mevcut daireyi kırıp dışına çıkmayı ancak ama ancak dairenin dışında düşünebilen insanlar ve bunların kütlece birikmesi sağlayacak. Bu tür insanların sayısının artmasının tek yolu, kesinlikle, düşünce ve ifade özgürlüğü. Lakin Türkiye’nin tarihinde son 40-45 yılı göz önüne aldığımızda kağıt üzerinde inanılmaz boyutta bir özgürlük var olmakla birlikte yaşam pratiğine bakınca insanlar yeni tanıştıkları kişilerin sorularına yanıt vermekte bile çekiniyor. Ya başıma bir iş gelirse? Türkiye tarihinde hiçbir zaman tam düşünce ve ifade özgürlüğüne sahip değildi belki. Ama bu konularda süreklilik önemli. Sorunlara çözüm getirerek daha iyi hale getirmek varken hop geriye yaparsak bu daire daha çok gün ışığı görür.
İnsan topluluklarının bir derdi olmadan, merak etmeden, düşünmeden, sorgulamadan, emek vermeden ekol mekol oluşturmaları hayal.
Bütün bu yenileşme çabalarına rağmen geleneksel eğitim anlayışı bazı kesimler tarafından hala tatbik edilmeye devam ediyor. İmam Hatip Liselerinin yaygınlaşması, müfredatın belli saiklerle oluşturulması gibi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, bu bir geçiş süreci midir yoksa Türkiye, Cumhuriyet kazanımlarını tüketmeye devam mı ediyor? Zira Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan eğitim reformlarının kısa sürede dahi en ücra köylere kadar gayet olumlu sonuçlar vermesine rağmen günümüzde eğitimin giderek daha da niteliksizleştiği, sadece belli bir kesimin kaliteli eğitim alabildiği bir sosyal yapı ile karşı karşıyayız.
Eğitimde mevcut durumu olumlu değerlendirmem ne yazık ki pek olası değil. İmam Hatip Liselerinin var olmasında ve bir seçenek olarak arzu eden insanların burada eğitim almasında ben bir abes göremiyorum. Ancak sanki bir gün bütün okulların İmam Hatip olması isteniyormuş gibi bu okulların siyaset dilinin pelesengi olması anlaşılır gibi değil. Mesele dinin öğretilmesi değil, mesele dinin siyaset aracı haline getirilip insanların alternatif düşünce ve yaklaşımları doğrudan reddedercesine tarafgirleşmesi.
Türkiye şu an kesinlikle değindiğiniz gibi Cumhuriyet kazanımlarını tüketiyor. O kadar yokluk ve eksikliğe karşın Cumhuriyet sonrası dönemde bu çaplı bir eğitim ve kültür hareketi nasıl başlatılıp yürütülebilmiş hayretle takdir ediyorum. O dönemki altyapı (kültürel altyapıyı kastediyorum) düşününce o dönemde yazılmış yapıtları ve yetişmiş insanların ürünlerini rast geldikçe ağzım açık bir şekilde inceliyorum. Şu anki altyapının o dönemki altyapının üzerine kurulup onun sayesinde ilerlemesi gerekirken ne yazık ki şu anki o dönemdekinin yanından bile geçemez.
Ben Cumhuriyet dönemi eğitim hareketinin tam anlamıyla başarılı olduğunu düşünmüyorum. Bu durum tabii ki Cumhuriyet ve onun kadrolarının suçu değil, belki de eldeki olanaklarla ancak bu kadar olabiliyormuş. ABD’deyken tanıştığım bir eğitim programları profesörü vardı. Onun ABD’nin güneyinde yaşamış ve çalışmış bir tanıdığının mealen şöyle bir iddiası vardı: ABD’nin güneyinde yükseköğretimin başarısız olduğunun en büyük göstergesi, ırksal ayrımdır (segregation). Başarılı bir yükseköğretim sistemi ırksal ayrımın yanlış olduğunu insanlara gösterip hiç gerçekleşmemesine veya bitmesine neden olabilmeliydi. Yükseköğretimin başarılı olduğu yerlerde ırksal ayrım kesinlikle reddedilmişti. Söz ettiğim kişinin bir diğer iddiası daha vardı: Florürün içme sularına eklenmesi bir dönemin en tartışmalı konularından biriydi. Bilimsel olarak florürün insan sağlığına olumsuz bir etkisinin olmadığının gösterildiği gibi florürün diş çürümesini önlediği ve böylece sağlığa yararlı olduğu da gösterilmişti. Ancak genel halk kitleleri suya florürün eklenmesini istemiyordu. Bu kişi ABD genelinde insanların il il içme suyuna florür eklenmesine karşı olup olmadıklarını tespit edeceği bir araştırma yapmak istediğinden söz ederdi. Böylece içme suyuna florür eklenmesine karşı olunan yerlerde eğitim sisteminin başarısız olduğu sonucuna varabileceğini belirtirdi.
Sorunuzda değindiğiniz gibi mevcut halde ancak çok küçük bir kesim nitelikli eğitim alabiliyor. O küçük kesim de ailesinin variyeti olup nitelikli eğitim veren birkaç özel kuruma gidebilenler. Cumhuriyet kazanımlarını tüketme hızımız baş döndürücü. Ben o kadar yaşlı biri değilim. Lisanstan 12-13 yıl önce mezun oldum. Bir kendi aldığım lisans eğitimine bakıyorum, bir de bugün gençlerin aldığı lisans eğitimine. Biz bu gençlere gerçekten haksızlık ediyoruz. 13 yıl içinde bir yükseköğretim sisteminin niteliği nasıl bu kadar değişir (olumsuz yönde) aklım almıyor.
Lisans öğrencilerine ”Film Analizi” adında bir ders veriyorsunuz. Bu ders hakkında ve film yoluyla eğitim hakkında neler söylersiniz? Sinemanın insanlığın derin varoluşsal sorunlarına ayna tutması, farklı hayatlarla aramızda köprü kurup önyargılarımızı kırması, empati kazandırması ve daha pek çok katkısı olduğu muhakkak. Hiç şüphesiz eğitimde de kullanılması son derece isabetli. Ayrıca düşünce ve anlam ufkumuza da katkı sunacak birkaç film tavsiyesi rica ediyoruz.
Filmler benim için bir uzmanlık alanı olmanın ötesinde yaşam serüvenimdeki en sadık dostlarımdan biri. Çocukluk dönemimde bir özel televizyon kanalında Parliament Sinema Kulübü vardı. Yanlış anımsamıyorsam pazar geceleri bu kulüp kapsamında sinema filmleri gösterilirdi. O dönemde izlediğim, beni inanılmaz heyecanlarından filmlerden bazılarının sahneleri hâlâ hatırımdadır.
Nietzsche’nin sanata yönelik formülasyonu vardır. Yaşam o kadar fazla acı ve dert ile doludur ki onunla başa çıkmanın tek yolu sanattır. Bir nevi sanatsız bir yaşam, bitkisel yaşamdır anlamı çıkarıyorum ben Nietzsche’nin sanat anlayışından. Sinemanın benim için anlamı tam da bu. Yaşamın ne olduğunu tam olarak çözemesem de, neden bu dünya dediğimiz yerde olduğumuzu bir türlü bilemesem de, yaşamın anlamının sırrını gün yüzüne çıkaramasam da yaşama dair parça parça anlamlar elde etmekte elimdeki en güçlü araçlardan biri filmler. Ancak biz insanlar genel olarak filmleri hep bir eğlence aracı olarak görüyoruz. Bakıyor, görüyor ama derinlere inemiyor, takdir edemiyoruz. Herkesin film analizi profesörü olmasına gerek yok. Ancak az önce değindiğim eğitimli toplum idealine ulaşmada işimize yarayacak hem araç hem de materyallerden biri elbette filmler bana göre.
Anlık olarak aklıma gelen, sevdiğim, insanların düşünce ve anlam dünyasına katkı sağlayabileceğine inandığım bazı filmleri ise değerli okurlarımıza şu şekilde önerebilirim:
⦁ Bisiklet Hırsızları, De Sica, 1948,
⦁ Apu Üçlemesi, Ray, 1955-56-59,
⦁ Bench Cinema, Rahmanian, 2016,
⦁ They Shoot Horses, Don’t They, 1969,
⦁ Turtles Can Fly, Ghobadi, 2004,
⦁ Cleo from 5 to 7, Varda, 1962,
⦁ Onoda: 10,000 Nights in the Jungle, Harari, 2021,
⦁ Son of Saul, Nemes, 2015,
⦁ Rabbit-Proof Fence, Noyce, 2002,
⦁ The Passenger, Antonioni, 1975,
⦁ Baraka, Fricke, 1992,
⦁ On the Waterfront, Kazan, 1954
⦁ Tangerines, Urushadze, 2013.
Listeyi daha çok uzatırım ama şimdilik bu kadar yeter diyelim.
‘‘Entre Les Murs” (Duvarlar Arasında) adında Bégaudeau’nun romanından sinemaya uyarlanan bir film üzerinden vaka çalışmanız var. Filmde son derece idealist bir öğretmen ve çok farklı etnik kökenlerden gelen öğrencilerin oluşturduğu bir sınıf var. Zamanla ideallerinden kopan öğretmen ve okul hayatı boyunca hiçbir şey öğrenmeyen öğrenciler anlatılıyor. Ne yazık ki ülkemizde de büyük bir tutku ve heyecanla göreve başlayan öğretmenlerin kısa süre sonra boşvermişlik ve rutine kapıldığı bir mesai süreci görülüyor. Bu çalışmanızdan elde ettiğiniz bulguları bizimle paylaşır mısınız?
Entre Les Murs filmi, benim doktora tezimde çalıştığım, ömrühayatımın önemli bir kısmını vakfettiğim bir film. Okulları konu alan filmler arasında özel önemi olan bir film ayrıca. Önemi şuradan geliyor: Özellikle Hollywood yapımı olan okul konulu herhangi bir filmi izlediğinizde dikkat ediniz: Okulda tasvir edilen sınıfta farklı etnik kökenlerden ve düşük sosyoekonomik düzeydeki ailelerden gelen, davranış problemleri olan sorunlu öğrenciler göreceksiniz. Aynı zamanda aslında eğitim konusunda uzmanlık eğitimi almamış, yani öğretmen olmayan birinin bir nedenle o sınıfın öğretmeni olarak göreve başladığına da şahit olacaksınız. O öğretmen önce öğrencilere ulaşmaya, onlara klasik yollarla bir şeyler öğretmeye çalışacak. Ancak bunun işe yaramadığını görünce sınıfta uygulaması gereken öğretim programını kenara bırakacak ve kendi geliştirdiği yollarla öğrencilerin kalbini kazanacak, onlara öğrenme aşkı kazandıracak ve filmde gösterilen sorunlar film sonunda çözülerek mutlu sona ulaşılacak. Entre Les Murs de bu kolaycılık yok. Filmdeki öğretmen ne kadar uğraşırsan uğraşsın Hollywood tarzı bir mutlu sona ulaşamıyor. Bu açıdan Entre Les Murs oldukça gerçekçi bir film.
Gerek öğrenciler gerek öğretmenler açısından Türk Eğitim Sistemindeki en büyük problemlerin başında sinerjinin olmayışını görüyorum. Bu enerji ve heyecan yoksunluğu bir süre sonra kara delik gibi yeni eğitimcileri de içine çekip yok ediyor. Genç öğretmenlere sahip oldukları heyecanı yitirmemeleri için neler tavsiye edersiniz?
Enerji, heyecan ve sinerji yokluğu ifadelerini kullanarak turnayı gözünden vurdunuz. Bir eğitim sistemi birkaç ögenin karşılıklı etkileşimi sonucunda başarıya ulaşır. Okulların fiziksel durum ve olanakları, okullarda uygulanması gereken öğretim programları ve daha niceleri. Ancak zihnimde bir zerre bile kuşku yok: Bir eğitim sisteminin başarısını sağlayan en önemli etken öğretmen niteliği. Elinizde dünyanın fiziksel olarak en iyi okulları da olsa, öğretim programlarınız dünyanın en bilimsel programları da olsa eğitim sisteminin başarısı, sınıf kapısı kapandıktan sonra öğrencilerle baş başa kalan öğretmen kadronuzda. Zaten bana göre bir kısmına yukarıda değindiğimiz mevcut eğitim sistemindeki sıkıntıların nedenlerinden biri de öğretmen niteliği ne yazık ki.
Öğretmen kadrosunun niteliğini arttırabilmenin de birkaç yolu var. Evvela ileride öğretmen olacak insanları yetiştiren eğitim fakültelerine uygun, nitelikli öğrencileri seçme meselesi gelir. Kendim de bir eğitim fakültesinde çalıştığım için bazen gözlemliyorum, öyle öğrenciler var ki bırakın eğitim fakültesinde lisans öğrencisi olmayı, üniversite yerleşkesinin sınırlarının yakınında bile olmaması lazım. İkincisi öğretmen adaylarına sunulan eğitimin niteliği. Hep tekdüze, formalite icabı verilen, vizyon katmayan bir eğitimle çok da nitelikli öğretmen yetiştiremiyorsunuz. Üçüncüsü öğretmenlik sertifikası alan insanların öğretmenlik mesleğine seçimi. Dördüncüsü ise öğretmen mesleğine devam ederken söz ettiğiniz enerji ve heyecanı kaybetmemelerini sağlayacak önlemlerdir.
Az önce sıraladığım hususlar doğrultusunda genç öğretmenlere naçizane önerilerim şunlar:
⦁ Umarım bu mesleği aileniz istediği veya yeniden sınava hazırlanmak istemediğiniz için değil, gerçekten de öğretmen olmak istediğiniz için seçmişsinizdir. Kalbinizin olmadığı bir yerde fiziksel olarak, maaş için bulunmak en başta kendinize zulüm…
⦁ Umarım bu mesleğe yönelik eğitiminizi alırken sürekli yeni şeyler öğrenmeye ve eğitiminizin hakkını vermeye çalışmışsınızdır. Lisans eğitimi derse gir-çık olmamalı. Bütüncül gelişiminizi sağlayacak bir eğitim size eminim vizyon katmıştır.
⦁ Umarım çalıştığınız okuldaki enerji ve heyecanını kaybetmiş öğretmenlerden etkilenmiyorsunuzdur. Tersine siz onları enerji ve heyecanlarına döndürecek etkinlikler yapıyorsunuzdur. ‘Dönen dönsün benden dönmem yolumdan’ diye boşuna dememişler.
⦁ Umarım toplumsal statü, dar vizyonlu okul yönetimi gibi durumlarla başa çıkabilmek için psikolojik stratejiler geliştiriyorsunuzdur. Asıl olan bu boş kubbede hoş bir sada bırakabilmek. Öğrencilerinizin gelişimi için elinizden geleni yaptıktan sonra gece yatarken başınızı yastığa koyduğunuzda fiziksel olarak yorgun olsanız bile vicdanınız rahatsa sizden mutlusu yok demektir.
⦁ Umarım sürekli okuyarak, izleyerek, tartışarak, sorgulayarak kendinizi sürekli geliştirmeye devam ediyorsunuzdur. Benimle aynı görüşlerde olup ama hiçbir görüşünün altını dolduramayan papağanvari bir düşüncedaştansa benim inandıklarımın tam tersini savunan ve bunun altını doldurabilen bilgili ve görgülü düşünsel karşıtı her hava koşulunda yeğlerim.
⦁ Umarım Cumhuriyet’in muasır medeniyetler düzeyine ulaşma idealinde ana taşıyıcı kolonların sizler olduğunu hiçbir zaman unutmuyorsunuzdur. Bu ideal zihninizde hep kalır ve Cumhuriyet’in banisi-ilelebet rehberi Atatürk’ün yaptıklarını neden yaptığını düşünsel olarak kavrarsanız enerji ve heyecanınızın bitme olasılığı yok.
Eğitime dair okuyucularımıza birkaç kitap tavsiyesinde bulunur musunuz?
Artık biraz klişeleşmiş bir kitap ama Grigory Petrov’un Beyaz Zambaklar Ülkesinde’si mutlaka okunmalı. Jean-Jacques Rousseau’nun Emile yahut Eğitim Üzerine’si, Rousseau’nun eğitimle ilgili tüm görüşlerine katılmasam da mutlaka okunmalı. Franz Kafka’dan Babaya Mektup, eğitimde ailenin etkisine dair çıkarsamalarda bulunmak için. Benzer şekilde Vasconcelos’tan Şeker Portakalı. Oğuz Atay’dan Bir Bilim Adamını Romanı. Bunlar aklıma gelen ilk listede yer alabilir.
Gökyüzü her yerde mavi ancak bazı yerlerde hiç ağaç yetişmiyor diyorsunuz. Bunu kampüsteki ağaçlandırma sorunu için söylemiş olsanız da ben daha felsefi bir bağlamda da söylediğinizi düşünüyorum. Emin Çapa’nın ”Türk Hamamlarında Suyun Kaldırma Kuvveti Neden Yok?” sorusu tam olarak sormak istediğim şey. Bunun cevabı uzun ve derin, elbette farkındayım. Fakat sonuna yaklaştığımız röportajımızda okuyucularımıza ülkemiz ve geleceğimiz için ümitvar olabilmek adına sorunlarla biraz yüzleşmemiz gerektiği kanaatindeyim.
Yıllar önce şöyle bir olay okuduğumu hatırlıyorum, aklımda kalanıyla: Ünlü bir şairimiz, Yahya Kemal olabilir emin değilim, bir gün bir edebiyat fakültesini ziyaret ediyor bir arkadaşıyla. Şiir incelemesi yapılan bir derse çaktırmadan arka sıralarda dahil oluyorlar. Derste ünlü şairimizin şiirleri analiz ediliyor. Dersin hocası, “Üstat burada şunu kastetmiştir, şu dizede şöyle bir edebi sanat vardır” diye derse devam ederken şairimiz yanındaki arkadaşına dönerek ben yazarken bunların hiçbirini düşünmemiştim ama hoca haklı tarzında bir şeyler söylüyor. Kişisel bloğumda yazdığım “Gökyüzü her yerde mavi ancak bazı yerlerde hiç ağaç yetişmiyor” ifademi daha geniş, felsefi bir perspektifte değerlendirmeniz bana bu olayı hatırlattı.
Sorunlarla yüzleşme konusunda kesinlikle haklısınız. Ancak ne yazık ki insanlara ümitvar olabilmek için verebileceğim bir öneri yok çünkü kendimde oldum olası daha çok kötümser biri olduğum gibi son yıllarda içimde var olan bir iki ümit parıltısını da vasatlık sellerinde kaybettim. Yalnızca Türkiye’de değil, dünya genelinde bir vasatlaşma var. Apokaliptik bir dil oluşturmak istemem ama çevreme bakınca ümitvar olunabilecek bir ortam bulmakta zorlanıyor, bir eğitimci olarak eğitimin idealist boyutundan da söz etmişken bu şekilde konuşmaktan belki de utanmam gerektiğini düşünüyorum.
Peki, umut göremiyorum derken neden eğitimciliğe devam ediyorum? Bu bir ikilem ve hatta ikiyüzlülük değil midir? Ümidi kesmek insanları iç dünyasına döndürüyor. Ben de bu şekil oldu, diğer insanlar farklı şekillerde davranabilir. Ümidi yitirdiğimin iyice ayırdına vardığım anlardan itibaren ben de şöyle bir aydınlanma oldu: Ümit etmeyince beklentiniz de olmuyor. Beklenti olmayınca da hayal kırıklığına uğramıyorsunuz. İç dünyama dönünce doğru olanın boş kubbede hoş bir sada bırakmak olduğunu fark ettim. Benim için hoş bir sada da yaptığım işi elimden gelenin en iyi şekliyle yapmayı, öğrencilerime olabildiğimce yararlı olmayı, onlarına gelişimine sağlayabildiğim kadar katkı sağlamayı içeriyor. Çevremde olup bitenlere takılmadan, kimin hakkımda ne düşündüğüne bakmadan (eleştiriye her zaman açık olarak) ben doğru olanı elimden geldiğince yapmaya, doğru bildiğimi dilim döndüğünce söylemeye devam edeceğim. Her dönem öğrencilerimde bir nokta kadar iz bırakabilirsem kendimi başarılı addediyorum. Kim bilir, bir nokta bir nokta, belki bir doğru oluştururuz. Bu son tümce, çok mu ümit dolu oldu?
Ümit… Ümitsiz yaşayamayız. Eminim öğrencileriniz ilerde sizi şükran ve saygıyla anacaklardır. Son olarak eğitimcilere ve öğrencilere bir tavsiyede bulunmak ister misiniz?
Gerçek eğitimciler içlerinde öz aydınlanmalarını yaşamış insanlardır. Onlara bir tavsiye vermek de haddim değildir kanımca. Hepsine saygılarımı sunuyorum. Zaten onlara önderimiz Atatürk gereksinim duyacakları bütün tavsiyeleri vermişti. “Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınız için yol açtı. Gerçek zaferi siz, öğretmenler kazanacaksınız. Bunu başaracağınızdan kuşkum yoktur.”
Öğrencilere ise derslerimde öğrencilerime verdiğim tavsiyeleri veriyorum. Okul yalnızca derslere girilip çıkılan yerler olmamalı. Derslerinize iyi çalıştığınız gibi olanaklarınız ölçüsünde bol bol okuyunuz, bol bol geziniz, bol bol izleyiniz, bol bol düşününüz, görünüz, fark ediniz, gerektiğinde isyan ediniz, gerektiğinde idare ediniz, öğrenme aşkınızı hiç kaybetmeyiniz, yapmaktan mutlu olduğunuz şeyleri yapınız (sabah akşam bilgisayar oyunu oynayın demiyorum tabii ki!). Yaşamda olmanın tarif edilemez bir hazzı var. Bir dağ başında manzarayı seyrederken yüzünüze çarpan ılık rüzgar yahut deniz kenarında burnunuza gelen tatlı koku yahut mükellef bir sofra size bu hazzı hatırlatmalı. O an “iyi ki varım” demeyi unutmayınız. Yine Atatürk’ün dediği gibi “Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz.”
Bu keyifli sohbet için çok teşekküre ediyorum hocam, umarım idealist eğitimcilerimizin sayısı artar ve Türkiye’yi daha iyi yerlerde görürüz.
Ben teşekkür ediyorum, umarım.
Dr. Öğr. Üyesi M. Emir Rüzgar lisans eğitimini ODTÜ Eğitim Fakültesi, Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümünde, yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Eğitimde Program Geliştirme bölümünde, doktorasını ise University of Illinois at Urbana-Champaign’da tamamlamış olup halen Aksaray Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümünde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

