Kınakına kabuğu Paris’te gerek sarayda gerek saray dışında birçok ünlü kişi tarafından kullanılmıştır. Öyle ki bu mucize kabuk La Fontaine’in şiirlerine, Mme de Sévigné’nin mektuplarına ve Racine’in yazılarına konu olmuştur.
Prof. Dr. Afife Mat
Biruni Üniversitesi Eczacılık Fakültesi
Hipokrat’ın M.Ö. 5. yüzyılda “bataklık bölgelerde görülen, tekrarlayan ateş ve dalak büyümesiyle seyreden bir hastalık” olarak tanımladığı sıtma yüzyıllar sonra “malarya” olarak isimlendirilmiş ve çağlar boyu insanlığın başına dert olmuştur.
And dağlarının doğu yamaçlarında Peru’dan Bolivya’ya kadar İnkaların kınakına adını verdiği ağaçlar yetişmektedir. İnkaların bu ağacın kabuğunu tıbbi amaçla kullanıp kullanmadıkları hala kesin olarak bilinmiyor. Ancak bu mucize kabuk hakkındaki efsaneler çok sayıdadır.
İşte bu efsanelerden örnekler:
“Peru ormanlarındaki vahşi hayvanların hastalandıklarında “ateş ağacının kabuklarını pençeleriyle koparıp yedikleri gözlenmiş.”
“Peru’da orman içinde bulunan bir gölün çevresindeki ağaçlar bir deprem sonucunda gölün içine devrilmişler, gölün tatlı suyu kırmızı bir renk almış ve acılaşmış. Bir gün yüksek ateşle kıvranan bir kabile reisi gölün yakınından geçerken kuvvetten kesilmiş, yere düşmüş ve susuzluğunu gidermek için bu acı sudan içmiş, kısa sürede ateşi düşerek iyileşmiş.”

Kınakına kabuğu ile ilgili ilk yazılı belge 1633 yılında İspanyol papaz Pedro de Calancha’ya ait: “Loxa bölgesinde ateş ağacı denilen bir ağaç yetişiyor, kabuğu tarçın renginde. Bu kabuk toz edilip iki küçük gümüş para ağırlığındaki miktarı suyla içilirse yüksek ateşi tedavi ediyor. Bu kabuğun Lima’da mucizeler yarattığı söyleniyor. Bir Cizvit papaz tarafından Roma’ya getirilen kabuk sıtmalı hastalarda başarıyla kullanılınca şöhreti tüm Avrupa’ya yayılır. Kabuk ticareti Cizvit papazları tarafından yapılmaktadır, bu nedenle “Cizvit tozu” olarak tanınır.
1660’larda İngiltere’nin Essex bölgesinde ateşli hastalıkları tedavi eden bir adam olduğu dedikoduları yayılır. Eczacı çırağı Robert Talbor “gizli ilacı” ile sıtma vakalarını tedavi etmektedir. 1678’de hastalanan Kral II.Charles Talbor’u çağırır. Talbor’un ilacı ile iyileşen kral kendisini şövalye yapar ve kraliyet doktoru ünvanı verir. Talbor kısa sürede büyük bir servet yapar. 1679’da Fransa kralı XIV.Louis’nin oğlu veliaht prens sıtmaya yakalanınca Kral Charles Talbor’u Paris’e gönderir. Veliaht prensi tedavi etmesinden sonra şöhreti tüm Avrupa’da yayılır. XIV.Louis Talbor’u şövalye yapmakla kalmaz, gizli formülünü de satın almak ister. Talbor sırrının ölümüne kadar açıklanmaması şartıyla formülünü 3000 altına satmaya razı olur. Kral sözünde durur ve ancak 1681’de Talbor ölünce gizli formül açıklanır: gül petalleri, limon suyu, şarap ve kuvvetli bir kınakına kabuğu infüzyonu”. Kınakına kabuğu Paris’te gerek sarayda gerek saray dışında birçok ünlü kişi tarafından kullanılmıştır. Öyle ki bu mucize kabuk La Fontaine’in şiirlerine, Mme de Sévigné’nin mektuplarına ve Racine’in yazılarına konu olmuştur.
Kınakına kabuğu acılığı nedeniyle iştah açıcı ve kuvvet verici olarak da çok yaygın olarak kullanılmıştır.
19. yüzyıl ortalarına kadar Avrupa’ya sadece kınakına kabuğu getirilir, Avrupalılar fide veya tohum getirmeyi başaramazlar. Fransız bilim adamı Joseph de Jussieu 1735’de yaptığı keşif gezisi sırasında kınakına ağaçlarını bulur. Jussieu değişik kınakına türlerinin tanımını yapmış ve değişik farmasötik preparatlar hazırlamıştır. Güney Amerika’da 36 yıl araştırma yapmasına rağmen Avrupa’ya dönerken tek bir kınakına fidesi bile getirememiştir.
İsveçli alim Carl von Linné 1742 de Cinchona cinsini tanımlamıştır. 1753 ise en çok kullanılan türü Cinchona officinalis olarak isimlendirmiştir.

Kınakına kültürü
Hollanda ve İngiliz hükümetleri kınakına ağacını sömürgelerinde yetiştirmek üzere harekete geçerler. 1851’de İngiliz Charles Ledger en iyi kalite kinini verdiği saptanan Cinchona calisaya türünü bulmak amacıyla Güney Amerika’ya gider. Yıllarca bu ağaçları bulmak için uğraşır. Bir gün, kendisine yıllardır hizmet eden sadık yerli uşağı Manuel efendisine bir paket verdikten sonra ortadan kaybolur. Bu pakette kınakına tohumları vardır. Manuel, halkının sırrını bir yabancıya verdiği için soydaşları tarafından öldürülür. Tohumlar maceralı bir yolculuktan sonra 1866’da Java adasına ulaşır. Hollanda sömürgesi olan Java’nın iklimi kınakına ağaçları için çok uygundur. Ağaçlar o kadar iyi gelişir ki kinin verimi Güney Amerika’dakinden 2-3 misli daha fazladır. Böylece Avrupa ilaç laboratuvarlarına yıllarca materyal sağlayacak olan plantasyonlar oluşturulur. Zamanla Hindistan ve Seylan’da yeni plantasyonlar kurulur. Emile Perrot’nun 1926 yılında verdiği bilgiye göre Java’daki plantasyonlardan yılda 10.000.000 kg kınakına kabuğu elde edilmektedir ve kinin miktarı %6’dır.
Kınakına kabuğunun etken bileşikleri
1800’lerin başında eczacılar ve kimyacılar kınakına tozunun etkin bileşiğini araştırmaya başlarlar. 1820 yılında Fransız eczacılar Pelletier ve Caventou kınakınadan kinin’i elde ederler. Bu yeni alkaloit üzerindeki ilk klinik deneyler ise François Magendie tarafından köpekler üzerinde yapılır. Buluşlarının patentini almayı reddeden Pelletier ve Caventou ekstraksiyon metodunu yayınlayarak ilaç firmaları tarafından kinin üretilmesini sağlamışlardır.
Kininin kaşifleri
Yıllarca birlikte araştırmalar yapan bu iki bilim adamının arkadaşlığını Paule Fougère şöyle tanımlamıştır: “Onları ayırmaya çalışmak neredeyse yapışık siyam ikizlerini ayırma operasyonuna kalkışmak kadar tehlikeliydi.”

Pierre Joseph Pelletier bir kimya profesörünün oğlu olarak 1788’de Paris’te doğmuştur. Çok başarılı bir eğitim hayatından sonra 1810’da eczacı olur ve Jacob sokağındaki eczanesinin laboratuvarında bitkisel droglar üzerinde araştırmalar yapmaya başlar.

Joseph Bienaimé Caventou 1895’de doğmuştur. Askeri eczacı olan babası bir süre sonra askerlikten ayrılarak bir sivil hastanede çalışmaya başlar. Caventou babasının eczanesinde staj yaptıktan sonra Paris Eczacılık Okulunda eğitimine devam eder.
Tanıştıklarında Pelletier 29 yaşında bir profesör, Caventou ise 22 yaşında genç bir eczacıdır. Yeni fikirlerle dolu bu iki genç eczacı tanışır tanışmaz çok iyi anlaşırlar ve birlikte araştırmalar yapmaya başlarlar. 1818’de striknin’i ve 1819’da brusin’i ve veratrin’i zole ederler. 11 Eylül 1820’de Bilimler Akademisinde kınakına kabuğundan kinin’i elde ettiklerini açıklarlar. Akademide sundukları kınakına hakkındaki 61 sayfalık bu bildiri Akademi arşivinde saklanmaktadır. İki bilim adamı bu bildiride kınakına türlerinden nasıl ekstraksiyon yaptıklarını ve kinini saf olarak nasıl elde ettiklerini açıklamışlardır.
Pelletier ve Caventou Jacob sokağındaki eczanenin laboratuvarında kinin üretmeye başlarlar, ancak burası ihtiyaca yetmeyince Pelletier bir ortak ile birlikte Neuilly’de bir fabrika kurar. Pelletier daha çok ilaç endüstrisine yönelirken Caventou akademik kariyerde kalarak 1826 yılında Paris Eczacılık Okulunda ilk Toksikoloji Kürsüsünü kurar. İki eczacının ortaklıkları Pelletier’nin ölümüne kadar devam eder. Kininin patentini alarak her ikisi de çok büyük servet sahibi olabilecekken, ekstraksiyon metodunu yayınlayarak ilaç endüstrisinin kullanımına sunarlar. 1827’de 10.00 Fr.lık Montyon Ödülü’nü alırlar.
Pelletier ve Caventou’nun yaptıkları buluşlar bitki kimyasının önemli kilometre taşlarını teşkil etmiş ve aşağıdaki temel prensiplerin oluşmasına yol açmıştır:
- Bitkisel bir drogun etkisi, büyük oranda veya tamamıyla, tanımlanmış bir kimyasal bileşiğe bağlıdır. Bu etkin bileşik, tek başına, drogun etkilerine sahiptir.
- Bir drogun etkisinin yoğunluğu içerdiği etkin bileşik miktarı ile orantılıdır.

Aynı bitki grubuna, örneğin aynı familyaya ait bitkilerin anatomisinde ve kimyasal bileşiminde benzerlikler vardır.

Tüm buluşları içinde bu iki bilim adamını ölümsüzleştiren kinin olmuştur. Bu büyük buluş anısına heykeltıraş Edouard Lormier ikisinin yan yana heykelini yapmış ve bu anıt 7 Ağustos 1900 tarihinde açılmıştır. Paris Eczacılık Fakültesinin yakınında Boulevard Saint-Michel üzerinde bulunan bu anıt İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgalinde yerinden sökülerek eritilmeye gönderilmiştir. Bugün bu anıtın yerinde bulunan yeni anıt sıtmadan kurtulmuş insanlığı sembolize etmektedir.
Kaynak:
Afife Mat -Bitkiden İlaca Hepsinin Bir Öyküsü Var, Pharmavision Kültür Yayınları-2, İstanbul 2012.

