Kadına yönelik şiddetin toplumsal bir sorun olduğunu, münferit olaylarmış gibi ele alınmaması gerektiğini, dolayısıyla çözümün devletin yasa koyucu ve uygulayıcı mekanizmalarından, eğitim kurumlarına dek pek çok yapıyı içeren değişimler gerektirdiğini uzun yıllardır söylüyoruz. Maalesef şiddet olayları değil ama çözüme dair uygulamalar münferit kalıyor.
Prof. Dr. Serap Erdoğan Taycan
Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu Genel Başkanı
Kadına yönelik şiddetin toplumsal bir sorun olduğunu, münferit olaylarmış gibi ele alınmaması gerektiğini, dolayısıyla çözümün devletin yasa koyucu ve uygulayıcı mekanizmalarından, eğitim kurumlarına dek pek çok yapıyı içeren değişimler gerektirdiğini uzun yıllardır söylüyoruz. Maalesef şiddet olayları değil ama çözüme dair uygulamalar münferit kalıyor. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun verilerine göre 2024 yılında 421 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Bu sadece belirlenebilen cinayetlerin sayısı. Bahsettiğimiz sayıların büyüklüğü, Dünya Sağlık Örgütü’nün kadına yönelik şiddeti neden bir halk sağlığı sorunu olarak tanımladığını anlamak için sanırım yeterli. Kaldı ki şiddet ölümle sonuçlanan olaylarla sınırlı değil.
Kadına yönelik şiddet, fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik, toplumsal olmak üzere pek çok şekilde uygulanabiliyor ve sonuç olarak kadının bireysel ve toplumsal hayatını insan olmanın gerektirdiği tüm haklardan özgürce yararlanarak ve tam bir iyilik hali içinde sürdürme olanağını elinden alıyor.
Kadına yönelik şiddet, fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik, toplumsal olmak üzere pek çok şekilde uygulanabiliyor ve sonuç olarak kadının bireysel ve toplumsal hayatını insan olmanın gerektirdiği tüm haklardan özgürce yararlanarak ve tam bir iyilik hali içinde sürdürme olanağını elinden alıyor. Üstelik bu öyle bir halk sağlığı sorunu ki, dil, din, etnik köken, eğitim durumu, sosyoekonomik düzey gözetmeksizin tüm kadınları etkiliyor. Eğitim hakkı elinden alınan bir kız çocuğu da, ailenin geçimini sağlayabilmek için istemediği işlerde çalıştırılıp kazandığı paraya el konulan bir kadın da, aynı mesleğe sahip bir erkeğin sorgusuz sualsiz katılabildiği toplantılar ve kazanabildiği pozisyonlara karşı, aynı bilgi ve donanıma hatta fazlasına sahip olmasına rağmen yerine getirmesi beklenen ‘toplumsal cinsiyet rolleri’ sebebiyle mesleğinde ilerleyemeyen bir kadın da aynı şiddete maruz bırakılmış oluyor.
Öldürülme olayları karşısında bile gereken süreçlerin işlemediği, adil cezaların verilmediği bir devlet yönetimi altında yaşadığınızda, şiddettin diğer türlerine dair verdiğimiz örnekler toplum içinde giderek kabul gören, genel geçer durumlara dönüşüyor.
Öldürülme olayları karşısında bile gereken süreçlerin işlemediği, adil cezaların verilmediği bir devlet yönetimi altında yaşadığınızda, şiddettin diğer türlerine dair verdiğimiz örnekler toplum içinde giderek kabul gören, genel geçer durumlara dönüşüyor. Sonra hepimiz kendimizi 27 yaşında gencecik bir kadının varile konulup yakılarak öldürülmesinin ‘canavarca hisle eziyet çektirerek ve tasarlayarak öldürme’ suçuna uyup uymadığını tartışırken buluyoruz!
Şiddeti üreten faktörlerin farkına varmalıyız!
Egemen ataerkil ideolojinin kurguladığı düzen içinde erkek aklın yeniden ve yeniden ürettiği toplumsal cinsiyet eşitsizliği, sürekli olarak bize tartışacak malzeme üretiyor. Sorgulanması ve değiştirilmesi için topyekûn mücadele edilmesi gerekenin sonuçlar değil asıl kaynak olduğunu görmediğimiz sürece, zaman kaybetmeye devam edeceğiz demektir. Elbette, her aşama ile ilgili bireysel bazda, sosyal yapılar ve örgütlenmeler bazında yapılabilecekler mevcut.
Kullandığımız gündelik dilden, mesleki ve bilimsel terminolojiye; izlediğimiz filmlerdeki dizilerdeki olay örgüsü ve karakterlerin işleniş şekillerinden kamu spotlarında verilen bilgilerin içeriğine; çekirdek aile ve geniş aile içinde kız ve erkek çocuklarına farkında olarak ya da olmadan gösterdiğimiz yaklaşımlara, onlara çizdiğimiz gelecek hayallerine; medyada kadına yönelik şiddet haberlerinin veriliş şekline; eğitim müfredatlarımızda yer alan bilgilerin kapsamına, kullanılan görsellere kadar her aşamada yapılması gereken değişiklikler olduğunu biliyoruz.
Kullandığımız gündelik dilden, mesleki ve bilimsel terminolojiye; izlediğimiz filmlerdeki dizilerdeki olay örgüsü ve karakterlerin işleniş şekillerinden kamu spotlarında verilen bilgilerin içeriğine; çekirdek aile ve geniş aile içinde kız ve erkek çocuklarına farkında olarak ya da olmadan gösterdiğimiz yaklaşımlara, onlara çizdiğimiz gelecek hayallerine; medyada kadına yönelik şiddet haberlerinin veriliş şekline; eğitim müfredatlarımızda yer alan bilgilerin kapsamına, kullanılan görsellere kadar her aşamada yapılması gereken değişiklikler olduğunu biliyoruz. Ancak bu değişikliklerin birlikte yürütülebilmesi, birlikte mücadele edilebilmesi için toplumun kendisinin yasalarla korunduğunu ve güvende olduğunu hissetmesi, dolayısıyla devlet tarafından bunun sağlanması şart. Bu noktada 2011 yılında imzalanıp 2014 yılında yürürlüğe giren ve ne yazık ki 2021 yılında ülkemizin çekildiğini duyurduğu İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 sayılı kanunun önemini ve gerekliliğini gündemden düşürmeden konuşmaya devam etmeliyiz.
Sokaklarımıza, okullarımıza, bir araya gelip dolaştığımız pazarlardan mağazalara, evlerimizin içine kadar giren şiddet sadece psikolojik sorunları, psikiyatrik hastalıkları olan kişilerin yaptığı belirli olaylardan ibaretmiş gibi gösterildiğinde sanki gündelik yaşamın, sıradan toplulukların dışındaymış gibi bir algı yaratılmaktadır.
Son satırlarda bir psikiyatrist olarak, suçun ve şiddetin psikolojize edilmesinin, kötülüğün adının yanlış konmasının ne kadar riskli bir durum olduğunun da altını çizmek istiyorum. Sokaklarımıza, okullarımıza, bir araya gelip dolaştığımız pazarlardan mağazalara, evlerimizin içine kadar giren şiddet sadece psikolojik sorunları, psikiyatrik hastalıkları olan kişilerin yaptığı belirli olaylardan ibaretmiş gibi gösterildiğinde sanki gündelik yaşamın, sıradan toplulukların dışındaymış gibi bir algı yaratılmaktadır. Gerçek durum bu değil. Ayrıca kötülüğün adını psikiyatrik hastalık koyduğunuzda, herhangi bir psikiyatrik hastalığa sahip olan bir kişinin hem kendini damgalaması hem de toplum tarafından damgalanmaktan kaçınmak istemesi sebebiyle yardım almasını engellemiş oluyorsunuz. Oysa biz psikiyatrlar şiddet uygulayan kişiler arasında psikiyatrik hastalığa sahip olanların oranlarının düşük olduğunu, psikiyatrik hastalığa sahip olmanın şiddette maruz kalma oranını ise önemli ölçüde arttırdığını biliyoruz.
Kadına yönelik şiddet başta olmak üzere, sağlık çalışanlarına, öğretmenlere, çocuklara, hayvanlara yönelik her bir şiddet olayının bir diğer şiddet olayının gerçekleşmesinin önünü açtığını ve bir çözüm üretebilmek için genel olarak şiddet eylemlerinin birlikte ve tüm kurumların iş birliği ile ele alınması gerektiğini aklımızdan çıkarmamalıyız.

