GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Orta çağdan günümüze yaşanan büyük felâketler
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Bilim > Ekoloji > Orta çağdan günümüze yaşanan büyük felâketler
Ekoloji

Orta çağdan günümüze yaşanan büyük felâketler

Yazar: GazeteBilim Yayın Tarihi: 11 Ocak 2026 52 Dakikalık Okuma
Paylaş
uygarlık
Tarih boyunca görülen doğal olaylar nedeniyle uygarlıkların çökmesi, iklim değişimine uyum sağlayamayan bir toplumun geleceğini anlamak için tarihsel örneği temsil ederler.

Geçmişte insanlığın yaşadığı felâketler, büyük tektonik hareketlerin yol açtığı depremlerin ve devasa volkanik patlamaların sonucudur.

İçindekiler
Orta çağın felâketleriVezüv Yanardağı ve Pompei’nin yok olmasıRoma çöküyorMaya UygarlığıKüçük buz çağıYakın çağın felâketleriLaki Yanardağı’nın küresel etkisiTambora patlıyorKrakatoaSt Helen YanardağıPinatubo YanardağıGeçmişin felâketlerinden vardığımız sonuçKaynakça

A. Vedat Oygür
Dr., Jeoloji Mühendisi

Orta Çağ’da (476-1492) uygarlıkların çökmesine yol açan ve ardından günümüze dek gelen zamanlarda insan topluluklarına zor günler yaşatan felâketlerin başlangıcında yanardağların güçlü etkinliklerini görüyoruz. Yeni zamanlarda, insanlar volkanların patlama zamanını önceden kestirmeyi öğrenerek önlemlerini aldıklarından volkanlar uygarlıkları tehdit edecek güce erişememişlerdir.

Bir yanardağın püskürmesi sırasında volkan kraterindeki bacadan dışarı yan duvar kayasından kırılmış, kopmuş parçalar havaya fırlar ise bu püskürme için “patlama” tanımı yapılır (Swanson ve diğ., 2011, sf. 1). Volkan kalderası yeraltı su tablasının yeterince altına inecek kadar derindeyse, yüksek basınç altında ısınan yeraltı ya da yüzey suyu buhara dönüşüp hızla genişleyerek patlamada itici güç olur (Swanson ve diğ., 2011, sf. 3). Eğer patlamalı özellik yoksa bacadan sadece taze magma fışkırıyor ise bu püskürmeye “lav çeşmesi/fıskiyesi” adı verilir. Eğer yan duvar kayanın tozlaşmış parçaları ve magma damlacıkları havaya salınırsa “volkan külü” denir ki bütün yöreyi kaplayan bu koyu renkli, yoğun duman içerisinde solumak ve çevreyi görmek çok zordur.

Orta çağın felâketleri

Vezüv Yanardağı ve Pompei’nin yok olması

felaket
Solda, günümüzde Vezüv Yanardağı ve Napoli kenti; sağda, yok ettiği yerleşimler

Napoli Körfezi’nin doğusundaki Vezüv sahasında volkanik etkinliğin 4 milyon yıl önce başladığı ve Vezüv Yanardağı kraterinin ise yaklaşık 39 bin yıl önce yükselmeye başladığı bilinmektedir (Paolillo, 2015/16, sf. 8). Vezüv’ün Pompei kentini haritadan silen püskürmesi ilk çağda olmuş ve püskürmeler Orta Çağ’dan 20’nci yüzyılın ortasına dek sürmüştür. Roma İmparatorluğu’nun bütünlüğünü bozmamak için tümüne bu bölümde yer verildi.

Vezüv yanardağı, MÖ 16.300, 14.750, 6010, 1360 ile MS 79, 472, 1631 yıllarında şiddetli patlamalarla 5-11 km3 hacminde kül püskürtmüş, bunlar 6000C sıcaklığındaki kızgın kül akıntıları biçiminde 22 km uzaklığa dek yayılmıştır (TÜBİTAK, 2000). Zaman zaman zayıf püskürmeler de olmuştur. Son şiddetli patlama olan 1631’den bu yana da 18 kez lav püskürmesi olmuştur. Yirminci yüzyıldaysa 1906, 1929 ve 1944 püskürmeleri yörede can kaybına ve ekonomik kayıplara neden olmuştur. Vezüv, 1944’de gerçekleşen son patlamasından beri uyumaktadır.

felaket
Pompei’den kalıntılar ve Vezüv Yanardağı’nın Pompei’den görünümü.

Vezüv Yanardağı MS 79’da, körfezin doğusundaki Kampanya bölgesinde bulunan Pompei, Herculaneum, Oplonti ve Stabia kentlerini yok etmiş, çevredeki diğer yerleşimleri de kül altında bırakmıştır. Patlamadan önce yöre birçok kez depremlerle sarsılır fakat bu olaya alışkın olan halk dikkate almaz. Uzun bir zaman boyunca, MÖ 1360’dan beri sessiz kalan yanardağın birden etkinleşmesi yöre halkını gafil avlamıştır. Genç Plinius’un[1] yazdığına göre, günler öncesinden, Napoli’nin bulunduğu Kampanya bölgesi yerleşimleri yer sarsıntıları ile huzursuzlanmıştır. 24 Ağustos 79 sabahı, saat 7 gibi alacakaranlık hafif bir ışık ile aydınlanırken konutlar güçlü sarsıntılar ile sarsılmaya başlayınca tüm halk kenti terk etmeye başlar. Deniz alt üst olmuş gibidir, kıyıdaki kuru kum her çeşit balık ile dolmuştur. “Yılan gibi kıvrılarak fırlayan ateşlerle yarılan siyah ve korkunç bir bulut şimşeklere benzeyen fakat çok daha büyük aydınlatma fişekleriyle parçalanıyordu.  Az miktarda olsa da üzerimize kül düşmeye başladı. Başımı çevirdim, yerin üzerinde bir sel gibi yayılan kalın bir dumanın bizi izlediğini fark ettim. … Karanlık geri geldi, daha güçlü ve daha kalın kül yağmuru yeniden başladı. … Sonunda, bu kalın ve siyah buhar azar azar dağıldı ve bir bulut gibi ya da bir duman gibi dağıldı. Kar altında olduğu gibi, kül yığını altında saklanamamış hiçbir şey bulamadık.”

Sabahın erken saatlerinde patlamalarla birlikte volkanik kırıntı yüklü püskürme sütunu önce yükseklere çıkar ve ardından aşağı iner, yörede büyük yıkıntıya ve ölümlere neden olan akıntı yanardağın yamaçlarından çevreye yayılmaya başlar (Giacomelli ve diğ., 2003, sf. 235). İnce kırıntılılarla yüklü 4000C’den daha sıcak kızgın bir bulut saatte 700 km’ye ulaşan bir hızla yayılır. İlk volkanik kırıntı akıntısı birkaç dakika içerisinde yanardağdan 7 km uzaktaki Herculaneum’u örter. Altı metre kalınlığındaki kül altında kalmış olan Pompei 29 Ağustos sabahı artık yoktur, iki binden fazla insan ölmüştür.

Orta Çağ’da Vezüv Yanardağı’nın iki önemli patlamasından birisi olan 472 için Tarihçi Marcellinus, bütün Avrupa boyunca ve hatta İstanbul’da “gündüz vakti gece olmasına yol açan” kül bulutunu kayda geçirmiştir (De Simone ve Russell, 2019, sf. 359). Patlama, atmosferde 12-20 km kadar yükselen katı kırıntılar ile başlar, kül püskürmesi ile çamur ve moloz akmalarıyla süren yanardağ etkinliği sonunda Pollena Trochia yerleşimi tümüyle küle gömülmüştür.  Vezüv’ün 1139-1631 arasında, ara sıra gaz ve buhar çıkaran bir durumda 500 yıl süren bir dinlenme dönemi geçirdiği bilinmektedir (Hobbs, 1906, sf. 637). 79 yılında yaşanan yanında çok daha küçük olan 1631’deki patlama sarsıntıyla başlamış ve açılan bir yarıktan buhar ve kül çıkmasıyla sürmüştür. Beşinci gün, dört büyük akıntı halinde lav akmasıyla zirvesine ulaşmıştır. Volkanik etkinlik sonucunda birçok köy lav akıntılarının altında kalmış, yaklaşık 3 ila 6 bin arasında insanın yaşamını yitirdiği düşünülmektedir (Paolillo, 2015/16, sf. 33).

yanardağ
Vezüv 1944 püskürmesi (Cole ve Scarpati, 2010, Şek. 4)

Vezüv Yanardağı, 18. ve 19. yüzyıllarda patlamasız fakat açılan yarıktan ara sıra lav akan püskürmeler biçiminde etkinlik sergilemiştir (Paolillo, 2015/16, sf. 44). Yirminci yüzyıldaysa, 1944’te suskunluk dönemine girene dek birkaç kez etkinlik gözlenmiştir. Michigan Üniversitesi’nde jeoloji profesörü olan Hobbs, bu yüzyılda Vezüv’ün en büyük etkinliği olan 1906 püskürmesine tanık olmuştur. Volkanik etkinlik Mayıs 1905’te, gece vakti Napoli’den parlak kırmızı hat olarak görülen lav püskürmesiyle başlar (Hobbs, 1906, sf. 638). 1906 Nisan başında, püskürmelerde artış olurken kraterden yukarı doğru bir kül bulutu yükselir. İkinci gün, Napoli’den hissedilen yeterli şiddette üç depremle püskürme zirveye ulaşır. Üçüncü gün, büyük lav akıntısı Vezüv’ün güneyindeki Boscotrecase kentini sarmalar. Kraterin doğu kesimindeki Ottaiano, San Giuseppe, Somma, Nola ve Terzigno yerleşimleri 1 m kadar püsküren malzemeye gömülerek en çok zarara uğramışlardır. Başlıca can kaybı da San Giuseppe’de olur. 1906 püskürmesi sonucunda, Vezüv’de 500 m derinliğinde, 80 milyon m3 hacme karşılık gelen bir krater oluşmuştur (Cole ve Scarpati, 2010, sf. 392).

Vezüv’ün son püskürmesi olan 1944, dağın eteğinde kurulu Vezüv Gözlemevi tarafından doğrudan gözlenmiştir. Gözlemevi müdürünün raporuna göre püskürme, sırasıyla, patlama, “lav çeşmeleri”, lav akıntısı ve üzerinde asılı volkanik kırıntı bulut sütunuyla karmaşık patlama ve depremlerin eşlik ettiği sismik patlama evrelerinden oluşmuştur (Cole ve Scarpati, 2010, sf. 391). Volkanik etkinlik 20 Mart günü başlamış, 200 m genişliğinde ve 3-4 m/dk hızla akan üç lav akıntısı ertesi gün, Vezüv’ün kuzeybatısındaki San Sebastiano ve Massa di Somma yerleşimlerine ulaşarak kentlerin 1/3’ünü boğmuştur. Lav akıntısı 7 m kalınlığında, 30 milyon m2 büyüklüğünde bir alanı örtmüştür. Etki altındaki yörelerin halkı, yerel otorite tarafından 10 saat içinde tahliye edilmişlerdir.

Roma çöküyor

İlk Çağ sonundaki Karanlık Dönem[2] sonrasında uygarlıklar yaralarını sarar ve kendisini toparlayarak İskender’in Anadolu’yu ve Orta Doğu’yu fethiyle Klasik Helenistik denilen yeni bir refah dönemi başlar. 350 yılı civarına gelindiğinde, iklim ciddi bir biçimde değişerek hava soğuk ve kuru bir hâl alır (Rosenlund, 2024, sf. 85). Buna bağlı olarak tarımsal verim düşer, ürün kıtlığı ve açlık yaygınlaşır, çaresiz kalan insanlar daha uygun ortamlara göç etmeye başlar. İklimin sertleşmesiyle Orta Asya bozkırının ortasında zorda kalan Attila komutasındaki Hunların kabaca 376’da Avrupa’ya girmesi büyük göçleri tetikler (Rosenlund, 2024, sf. 87). Hunlar, Germen Ostragotları (Doğu Gotları) yerinden eder, bundan etkilenen Vizigotlar da Tuna’yı aşarak Roma’ya doğru yola çıkarlar. Tuna’nın ve Ren’in öbür yanından gelen Avrupa’nın kuzey ülkelerinin bu yoksul, aç barbar halkları soğuk, yoksulluk, tehlikelere ve yorgunluğa alışıklardır. 410 yılında Roma’yı yağmalarlar ve 451’de Roma ordusunu kesin yenilgiye uğratarak Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkarlar. Göç dönemi, Lombardların 568’de İtalya’ya yerleşmesiyle son bulur ve Batı Roma’nın çöküşü Orta Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edilir. Bu göç döneminde kabilelerin hareketleri bugünkü Avrupa’nın temellerini de atmıştır. Büyük bir devletin çöküşünü tek bir nedene bağlamak zordur, olayların hepsi birbirine eklemlenerek güçlüğe karşı koyma direncini yıkmıştır. Artık merkezden yönetilemeyecek kadar büyüyen İmparatorluk dış güçlerin (barbarlar, iklim yüzünden kıtlık, Hristiyanlık, vb.) de etkisiyle kendi ağırlığı altında ezilip kalmıştır (Gibbon, 1988, sf. 394). Roma’nın çöküşü, Avrupa’nın ve Akdeniz Dünyası’nın sosyopolitik haritasını değiştirmiştir (Butzer, 2012, sf. 3632). Fakat Türkler Anadolu’ya yerleşmeye başladığında Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu var olduğuna ve 1453’te başkenti, kurucusunun adıyla Konstantinopolis ele geçirildiğinde mi Roma İmparatorluğu’nun tam anlamıyla çöktüğü söylenebilir? Şu hâlde Roma’nın değil Batı Roma’nın çöküşünden söz etmek daha doğrusudur.

Roma tarihine bir de başka açıdan baktığımızda, insanlık ve doğa arasındaki bağlantıyı çatan çevrenin insan tarihinde âtıl bir arka plan durumuna gelmeden başrolü aldığını görürüz (Harper, 2016, sf. 103). İklim koşullarının, Roma İmparatorluğu’nun hem yükseliş hem de çöküş döneminde etkili olduğu kayıtlarda belirgindir. MÖ 100 ile MS 200 arasındaki uygun ve fevkalade kararlı iklim, İmparatorluğun yükselişini beslemiştir (McCormick ve diğ., 2012, sf.203). Sakin Roma iklimi, 169 yılındaki bir volkanik patlamayla sonraki yüzyılların düzensiz ve kararsız olacağı bir sona ulaşır (Harper, 2016, sf. 108). Bu olay, Geç Antik Dönem Küçük Buz Devri’nin başlangıcını işaretler. 244’te, Mısır tarımını düzenleyen Nil taşkını olmaz ve iki yıl sonra bir kez daha yinelenir. Dönemin İskenderiye Piskoposu, Nil’in yatağını “çölden daha kuru” olarak tanımlamıştır (a.g.e.). Yakında yaşanmaya başlanacak kıtlığın işaretidir fakat daha kötüsü henüz gelmemiştir. Kıtlıklara yol açan hava durumu hastalık taşıyıcı farelerin ve sivrisineklerin üremesini denetleyen ekolojik dengeyi de bozar, hastalık yaratan insanların hareketlerini körükleyebilir. Bu ortamda, İskenderiye 249’da Sipriyan Vebası ile kasıp kavrulur ve 251’de Roma’ya ulaşan veba yirmi yıl boyunca Roma dünyasını yakıp bitirir. Tarihçi Zosimus, bu Sipriyan Vebası’nın “insan türünden geriye kalan ne varsa yok ederek bütün kentlere ve köylere bulaştığını, daha öncekilerin insan yaşamında böylesi bir yıkıma yol açmadığını” yazmıştır (a.g.e., sf. 109). Bu veba İmparatorluğu yıkmamış fakat direnç eşiğini bozmuştur. 250’lerde artık İmparatorluğun güç ve zafer gidişi tersine dönmüş, barbarlar sınırları zorlamaya başlamıştır. Yönetilemeyen Roma’da eşitsizlik, yolsuzluk, sefahat yani yozlaşma, çürüme başlamıştır. Bu gidiş, 330’da yeni bir imparatorluğun, Byzantium köyünde İmparator Büyük Konstantin tarafından Yeni Roma’nın kurulmasına yol açacaktır.

Yazılı, arkeolojik ve doğal-bilimsel kanıtlar birbirinden bağımsız fakat sürekli biçimde Roma İmparatorluğu döneminde iklim koşullarının en büyük yayılıma ve bir son krize doğru değiştiğini göstermektedir (McCormick ve diğ., 2012, sf.174). Geç Antik Dönem’de buz devrini anımsatan bir iklim 450’den 570’lere kadar sürer. Bu iklim değişimi, bir volkanik patlamanın oluşturduğu çok uzun sürecek bir “volkanik kış” yaratması yüzünden olmuştur. Buzul kayıtlarına göre, Grönland’da 386-407 döneminde volkanik etkinlik yoğundur (McCormick ve diğ., 2012, sf.195). İsviçre-İtalya Alpleri’nde Monte Rosa’daki buz çekirdeklerinden alınan örneklerde (Loveluck ve diğ., 2018, sf. 1572) görülen volkanik cam parçacıklarına ilişkin kimyasal izlere dayanarak, İzlanda’da 536 ile 540 yılları arasında bir dizi volkanik patlamanın gerçekleştiği sonucuna varılmıştır (a.g.e., sf. 1575). Doğu Romalı tarihçi Procopius, 536 yılı için “Tüm işaretlerin en korkuncu kendini gösterdi. Güneş, ışıklarını hiçbir gücü olmadan yaydı. Yaydığı ışıkları öylesine zayıftı ki giderek daha çok tutulan bir güneşe benzemeye başladı” (Rosenlund, 2024, sf. 86) biçiminde yazar. Kayıtlar, bu 536 olayı zamanında keskin soğuğun yanı sıra kıtlığı da rapor ederler (McCormick ve diğ., 2012, sf.197). Aynı zamanlarda, yaklaşık olarak 536-539 yılları arasındaki “Büyük Kış” olarak bilinen, üç yıl süren ve hiç yaz olmayan dönem sonunda Viking Kıyameti Ragnarok yaşanır (Ertuğrul, 2024). Ortaya çıkan büyük kıtlık yüzünden insanlar birbirleriyle savaşırlar. Yazılı kayıtlar, 600 ile 724 arasında, Orta Doğu’da da görülmedik derecede soğuk kışları bildirir (McCormick ve diğ., 2012, sf. 202).

Maya Uygarlığı

Mayalar, günümüz Kuzey Belize’sinden Guatemala’ya ve güney Meksika’ya kadar Orta Amerika’nın çoğunu kaplamış olan bir Orta Amerika uygarlığıdır. Son araştırmalar, ilk Maya yerleşimcilerin Güney Amerika’dan geldiklerini ve muhtemelen temel gıdaları olan mısırı MÖ 4000’de geliştirdiklerini gösteriyor. Mayalar, MÖ 1800 ile MS 300 arasındaki dönemden başlayarak toplumlarını daha da geliştirdikçe karmaşık ticaret ağlarının, gelişmiş sulamanın, su arıtma ve çiftçilik tekniklerinin, yazının ve karmaşık bir takvimin temellerini attılar. Neredeyse tamamı ormanlık 95 bin km2’lik bir alanda yerleşmiş olan Maya uygarlığı 300 ile 900 yılları arasında zirveye ulaşmış ve bu dönemde Orta Amerika’da birçok kent gelişmiştir (Estrada-Belli ve diğ., 2025, sf. 1). Mayalar ortak bir toplumu yaratmış olsa da, bu bir imparatorluk olmayıp kimi yerde bir yönetici yerine ortak yerel yönetime sahip kent devletleridir (Bozoğlu, 2023). 600-900 yılları arasında, bu yerleşimlerde yaşayan toplam Maya nüfusunun 16 milyon kişi kadar olduğu tahmin edilmektedir (Estrada-Belli ve diğ., 2025, sf. 10). 

Meksika’nın Yucatán Yarımadası’ndaki bir mağaranın derinliklerinde bulunan bir sarkıt, 13 yıl süren büyük bir kuraklık da dâhil olmak üzere birden fazla kuraklığın, bölgede Maya uygarlığının gerilemesine yol açmış olabileceğini gösterir (Şoray, 2025). 871–1021 yılları arasında üç yıldan uzun süren sekiz yağışlı mevsim aralarında, bazıları yalnızca bir yağışlı yıl ile birbirinden ayrılmış kuraklık dönemlerine ilişkin kanıt bulunur. Bu uzun kuraklık dönemleri, Maya tarımını tehdit etmiş ve kıtlıklara yol açmış olabilir. Araştırmalar, Erken Kolombiya ormansızlaşmasının, bölgede kıtlığı güçlendirerek Orta Amerika’da iklimin bir ana kurak duruma doğru evrilmesine yol açtığını desteklemektedir (Rozelot ve Fazel, 2015, sf. 5).

Bölgedeki Mayalar rezervuarlar ve sarnıçlarla suyu dikkatle yönetmiş olsalar da, kuraklıkların Uxmal gibi bölgesel başkentleri istikrarsızlaştıracak kadar şiddetli olduğu anlaşılıyor (Şoray, 2025). Bu kuraklık dönemlerinde Mayalar anıt inşa etmeyi ve üzerlerine tarih kazımayı bırakmış, en şiddetli kuraklıktan birkaç yıl sonra ise Uxmal’ın siyasi sistemi çökmüştür. Buna karşın, yakındaki Chichén Itzá gibi bazı yerleşimler olasılıkla geniş ticaret ağları sayesinde Orta Meksika’dan ürün getirebilmeleri sayesinde kuraklıkları atlatabilmiştir. Bu da Mayaların kuraklığa bağlı kıtlık yüzünden tümüyle çökmüş olmadıklarını gösterir. Kıtlık ve belki daha başka nedenlerle büyük Maya kentleri terk edilmiş ve halk ormanın içine dağılmış küçük yerleşimler biçiminde toplanmıştır.

Yeni bulgular, Orta Amerika’da, dokuzuncu yüzyılın sonunda bir dizi kuraklığın olduğunu ve bu dönemde Maya kentlerinin önemli ölçüde nüfus kaybettiğini kabul etse de aşırı bir kıtlık olduğuna, uygarlığın bu yüzden çökmüş olduğuna karşı veriler sunmaktadır (Fedick ve Santiago, 2022, sf. 1). Buna göre, Mayalar, en aşırı kuraklık durumunda bile 52 yenilebilir bitki türüne sahiplerdir (a.g.e., sf. 3). Temel gıdaları olan suya duyarlı mısır, fasulye ve balkabağını yitirmiş olsalar da çok miktarda karbonhidrat ve protein sağlayan manyok, çaya, malanga ve tatlı patates vardır. Şu halde antik Maya toplumunun neden çözüldüğüne ilişkin net bir yanıt ortaya konamasa da, eğer kuraklığa bağlı kıtlık değilse sosyal ve ekonomik çalkantıların buna yol açtığından kuşku duyulabilir.

Eski zaman iklimcileri (paleoklimatologlar), kuraklıkların Klasik Maya uygarlığının çöküşüyle ​​aynı zamana denk geldiğine dair bol miktarda kanıt bulmuşlar ve bu iklim değişikliğinin toplumsal çözülmeye katkıda bulunduğunu ileri sürmüşlerdir (Douglas ve diğ., 2016, sf. 613). Maya arazilerindeki bu çevresel değişimler aslında toprak kullanımı ve ormanların ortadan kaldırılması gibi insan kaynaklı etkenlerin tetiklediği iklim değişimine sıkıca bağlıdır ve bu da yüzeyden yansımayı artırarak ve buharlaşmayı azaltarak yıllık yağışı düşürmekle kuraklığı beslemiştir (Battistel ve diğ.,, 2018, sf. 166). Palinoloji araştırmalarında 900 yılından sonra Poaceae polenin yokluğu Maya tarımının bittiğini ve yine palinoloji kayıtları buralarda 1000 yıl sonra tropikal ormanlar yetiştiğini göstermektedir (sf. 169).  Araştırmacılar, ormanların azalmasına ve toprak erozyonuna yol açan tarım ve imar etkinlikleri gibi Maya toplumunun çökmesine neden olan pek çok benzeşimlerden ötürü geleceğimize ilişkin olası senaryolar için bir uyarı olduğunu düşünmektedir.

Mayaların bir kısmı ölüp de diğerleri güneydeki daha verimli, dağlık topraklara küçük köyler halinde dağıldıkça bir zamanların zengin kent merkezleri ıssız çorak arazilere dönüşmüştür (Bozoğlu, 2023). Bölgeyi ele geçirmek için 16’ncı yüzyıl başında İspanyol istilacılar geldiklerinde, Orta Amerika’da 1325-1519 yıllarında gelişim gösteren Aztek İmparatorluğu vardır. Arkeolojik verilere göre, Aztekler, Meksika Vadisi’ne dağılmış küçük gruplardan birisidir (Kırdök, 2022).

Küçük buz çağı

Antroposen’den hemen önce yaşanan Küçük Buz Çağı, uzun süren dondurucu kışları ve soğuk yazlarıyla genelde kıtlık eşliğinde yaklaşık 1300 ile 1850 yılları arasında Avrupa, Yakın Doğu, Amerika ve Çin’de egemen olmuştur (Wiener, 2018, sf. 16). Verilen ada bakarak bu dönemde derin bir dondurucu soğuk olduğu sanılmamalıdır. Günümüzden 2,5 milyon yıl önce başlayıp 12 bin yıl önce sona eren Büyük Buz Çağı’nda yerküre sıcaklığının 8 derece kadar düştüğü tahmin edilirken Küçük Buz Çağı’nda sadece 2 derece düşmüştür (Rosenlund, 2024, sf. 218). Bu dönemde, ani iklimsel değişimlerden kaynaklanarak, günümüzdeki gibi, mevsimlerin düzeni bozulmuştur ve bıktırıcı, düzensiz bir iniş-çıkış halindeki iklimsel değişimler zikzağına sahne olmuştur (Fagan, 2021, sf. 14).

ortaçağ
Buz Patencileri ile Kış Manzarası, Hendrick Avercamp, 1718

Bu dönem, genelde, donmuş Avrupa kentlerinde buz üzerinde düzenlenen festivallerin ve toplu halde paten yapan kent halkının tablolara yansımış görüntüleriyle anımsanır. Oysa insanlık bu 500 yıl boyunca çok büyük sıkıntılar çekmiştir, onun da ötesinde bu iklimsel değişimler Avrupa tarihinin akışını büyük ölçüde etkilemiştir.

Ortaçağ’ın başlarında, 950-1250 yılları arasında Sıcak Dönem egemendir (Fagan, 2021, sf. 18). Yine de bu sıcak dönemde, Büyük Buzul Çağı’nın bitişinden beri görülen tekdüze bir sıcaklık söz konusu değildir. Bu üç yüzyıl zarfında, İskandinav gezginler kuzey denizlerini keşfedip Grönland’a yerleşirler ve Kuzey Amerika’yı da ziyaret ederler. Fatih William (1. William) İngiltere’yi işgal eder ve dindar kesim katedral inşa etme çılgınlığına girişmiştir.

Kanada’nın kuzeydoğusundaki Arktik Adalar bölgesinde Baffin Adası’ndan alınan 94 yosun örneği 1275-1300 arasında birdenbire yaz dönemlerinde sayısız yosunun “ölümü” ile göze çarpan buz örtüsü ilerlemelerinin başladığını işaret eder (Fagan, 2021, sf. 326). Ardından 1430-1455 arasında ise soğukların çok şiddetlendiği ikinci bir dönem yaşanmıştır. Küçük Buz Çağı’nın başlangıcı, atmosfere çok büyük miktarlarda volkanik külün saçıldığı dört volkanik patlamanın olduğu 50 yıllık olağandışı bir dönemle ilişkilendirilebilir. Bir volkanik patlama ile gökyüzüne püsküren kül ve tozların güneşi gri bir sisle örterek ışınlarının yeryüzüne gelmesini engellemesiyle hem soğumaya hem de buharlaşma olmadığından kuru iklime yol açması çok uzun sürecek bir “volkanik kış” oluşturur. Bu volkanik kış olayının hemen peşinden soğuk yazlar gelmiştir. Dört patlamadan en büyüğü ve hatta Holosen’in en büyük volkan patlamalarından birisi 1257 ya da 1258’de, Endonezya’da Lombok Adası’ndaki Samalas yanardağında gerçekleşir (Lavigni ve diğ., 2013, sf. 16742). Patlamanın kanıtları, volkanik sülfat parçacıklarının düzeyinde ani bir yükseliş görülen kutuplardaki buz çekirdeklerinden çıkmıştır. Öyle ki sülfat yükünün, ünlü “Yazsız Geçen Yıl”ı tetikleyen 1815 Tambora Dağı patlaması ile 1883’te gerçekleşen yıkıcı Krakatau patlamasındaki sülfattan yaklaşık 2 ila 8 kat daha büyük olduğu tahmin edilmektedir. Yine aynı zamanda, Meksika’da El Chichon’da devasa bir volkan püskürmesi olmuştur (Tilling ve diğ., 1984).

Küçük Buz Çağı, yaz aylarının giderek daha çekilmez duruma geldiği 1300 civarında İskandinavya’da toprakların terki ve nüfusun azalmasıyla başlar. 1315-1319 yılları arasında on binlerce kişinin öldüğü büyük açlık dönemi yaşanmıştır (Fagan, 2021, sf. 16).

ortaçağ
Ölümün Zaferi, Pieter Bruegel, 1562

Felâket, 1347-51 yıllarında Kara Ölüm adı verilen büyük veba salgınıyla İtalya’da görülür, buradan bütün Avrupa’ya yayılır. Kara Ölüm, Çin’den kaynaklanmış ve Moğol ordusuyla bağlantılı bir Cenova ticaret gemisiyle Kırım’da bir limandan İtalya’ya gelmiştir.

Grönland buzul kayıtlarına göre, 1350’de İklimin daha da soğuması ve deniz buzullarının kalınlaşmasıyla bin yıllarında buraya yerleşen Viking toplumu sıkıntıya girer ve 1420-30 yıllarında kesin olarak yok olur (Rozelot ve Fazel, 2015, sf. 6). Bu olay, Ocak 1362’de Danimarka’nın liman kenti Rungholt’un ve çevresinin yükselen deniz suyunun altında kalarak haritadan silinmesiyle başladığından “Rungholt Felaketi” olarak adlandırılır (Rosenlund, 2024, sf. 11).

1400’den itibaren, hava bariz biçimde daha öngörülemez ve fırtınalı bir hal almış; ani değişimler ve daha düşük sıcaklıklar 16’ncı yüzyılda doruk noktasına ulaşmıştır. Küçük Buz Çağı’nın en soğuk yılları 1560-1720 arasında yaşanır (Fagan, 2021, sf. 329). Bu soğuk hava ve kıtlık dalgası 1400 civarında Osmanlı topraklarına ulaşır ve 16 ile 17’nci yüzyıllarda da sürer (a.g.e.) ve bu zamanlarda, o dönemin üç kıtaya egemen imparatorluğu olan Osmanlı’da hızlı bir çöküş başlar. Küçük Buz Çağı’nın zirvesindeyken 17’nci yüzyılda, Alman ve Hollandalı ressamlar kent içindeki donmuş arazi, dere ve kanalları tablolarına yansıtmışlardır. Havaların ısınması 18’inci yüzyılda görülür ve bununla birlikte nüfus da artmaya başlar.

Küçük Buz Çağı’nda, tüm Baltık Denizi ve Avrupa’nın nehirleriyle birlikte İstanbul Boğazı ve Haliç de donmuştur. 16’ncı yüzyılın sonlarında iyice soğuyan hava, özellikle Alpler’deki topluluklar için tehdit oluşturuyordu (Fagan, 2021, sf. 19). İskandinav ülkelerinde ve Alplerde buzullar fazlasıyla genişleyerek vadilere inmeye başlayınca tarlaları örter, tarım arazilerini ve köyleri yok eder. Bu dönemde kışlar eskiye göre daha soğuk geçerken, yazlar hem serin ve yağışlı hem de yoğun sıcaklık ve kuraklıkla düzensiz geçmektedir. 17’nci yüzyıl ortalarında bütün Avrupa donarken 1696 yılında kış ayları olağanüstü sıcak geçmiş fakat Ağustos’ta yeniden don başlamıştır (Rosenlund, 2024, sf. 221). Bunun sonucunda, ürün verimi dönemi beş hafta kısalınca birbirine bağlı olarak kıtlık, açlık, hastalık, nüfus azalması, kırsaldan büyük kentlere göçler ve sefalet gelmiştir (a.g.e., sf. 216). Oysa 1000-1300 arasındaki dönem oldukça sıcak ve verimli olmuştur.

Küçük Buz Çağı’nın sonuyla birlikte modern zamanlarda aralıksız süren ısınma başlar (Fagan, 2021, sf. 21). İrlanda’da canlanan halk, Avrupa’dan yalnız Kuzey Amerika’ya değil çok daha uzak diyarlara, Avustralya’ya, Yeni Zelanda’ya ve Güney Afrika’ya kadar bütün yerküreye yayılan devasa bir toplu göç gerçekleştirir. Benzer göçler sonucunda, 1850-1890 yılları arasında, milyonlarca hektarlık orman ve ağaçlık alan, bu yeni göçmenlerin baltalarıyla dümdüz olur. Eşi benzeri görülmemiş arazi temizleme çalışmaları atmosfere çok yüksek miktarlarda karbondioksit salarak tarihte ilk kez insan eliyle oluşan küresel ısınmayı tetikler. 1850’den sonra yavaş yavaş artmaya başlayan küresel sıcaklıklar, fabrikalar ve motorlu araçlarda fosil yakıt kullanımının yaygınlaşmasıyla sera gazı düzeylerinin yükselmeye devam ettiği 20’nci yüzyılda hızla tırmanışa geçer. 1980’lerin başından itibaren ise, 1990’lar boyunca görülen rekor düzeydeki yaz sıcakları ve ılık kışlarla birlikte, artış çok daha belirgin hale geldi. Küçük Buz Çağı, yerini hiçbir azalma emaresi göstermeyen, uzun süreli ve kesintisiz ısınmanın ön plana çıktığı yeni bir iklim rejimine bıraktı.

İki ülkede insanlar diğerlerinden farklı yol izleyerek zaman yitirmeden iklimsel dalgalanmalara uyum sağlamışlardır: Hollandalılar ve Japonlar (Fagan, 2021, sf. 336). Küçük Buz Çağı’ndan önce Hollanda’nın büyük bölümü deniz düzeyinin altında olduğundan buralarda yaşayanlar, uzun zamandır çevreyi ekonomik ve askeri amaçlar doğrultusunda büyük ölçüde değiştirerek rahat etmişlerdir. Böylece sıcaklıklar düştüğünde ve büyük fırtınalar kıyıya ulaştığında insanlar yeni koşulları çabucak kabullenerek değişen çevresel durumdan yararlanmaya bakmışlardır. Japonlar ise bütünüyle farklı bir yaklaşım benimsemiştir. 1630’larda, Tokugawa şogunluğu Japon vatandaşlarına yabancılarla ticareti yasaklar, Hıristiyanlığı yasadışı ilan eder ve Hollanda, Çin ve Kore pazarlarıyla bağlantıları her ayrıntısına kadar denetim altına alır. Küçük Buz Çağı sonrasında Sanayi Devrimi’ni başlatan İngilizler ise, yaz kış, konutlarda ve sanayi tesislerinde sürekli kömür yakmaktan kaynaklanan yoğun ve kirli sisler yüzünden akciğerlerini “iri parçacıklarla” dolduran “isli duman”dan sadece yakınıyordu (a.g.e.). Üstelik bu aşırı kömür yakımı atmosferdeki karbondioksit oranını da yükseltmiştir.

İngiliz astronom Maunder 1894’te, bu buz çağını 1645-1715 yılları arasında güneşte en az lekelerin görülmesiyle açıklar (Rosenlund, 2024, sf. 216). Güneş lekeleri çok olduğunda ışınların UV radyasyonu daha güçlü olmakta ve bunun çoğu Ekvator çevresindeki stratosferde bulunan ozon tarafından emilmektedir. Bu durum da sıcak su akımlarını birbirinden uzaklaştırarak Golf Stream dediğimiz kutup akımını Avrupa’ya doğru itince oraları iyice ısınmaktadır. Güneş lekesi az olduğunda bu süreç tersine çalışmaktadır.

Küçük Buz Çağı süresince, hatta 19’uncu yüzyılda bile milyonlarca Avrupa köylüsü, geçimlik üretim yapmakta, kendi karnını zor doyurmaktadır (Fagan, 2021, sf. 16). Yaşamlarını sürdürmeleri ürün verimine bağlıyken daha serin ve daha bol yağışlı ilkbahar dönemleri, yazsız geçen yaz ayları ya da kavurucu yaz sıcakları ile ılık geçen kış ayları hasadın bereketli olması yerine zayıf ya da hiç olmamasına yol açmaktadır. Beslenme yetersizliği, açlık ile ölüm, ancak on yıllar sonra belli olan ulusal ve hatta kıtasal çaptaki sonuçlar vermiştir. Bu dönemdeki büyük iklimsel değişimin bu katlanılamaz sonuçları zamanın güçlü uygarlıklarını yıkıp geçmiştir.

Avrupa gemilerinin dünyanın hemen her kıyısında görüldüğü 16’ncı yüzyıldaki büyük coğrafya keşifleri acaba soğuk havanın neden olduğu kıtlıktan kurtulmak için bir çare olarak mı görülmüştür? Üstelik 17’nci yüzyıl Avrupa’da savaşların en yoğun olarak yaşandığı dönemdir (Rosenlund, 2024, sf. 215). Ürün yokluğu ve açlık nedeniyle halklar huzursuz olduğundan içeride isyanlar ve dışarıdaysa gereksinim duyduğunu ele geçirmek için savaşlar görülür. Fakat yararlı yanı da olmuştur; giderek daha maliyetli olmaya başlayan keşifler ve savaşlara finansman sağlamak için merkez bankaları kurulur ve modern bankacılık başlar (a.g.e., sf. 232). En şaşırtıcı olan da Rönesans’ın 16’ncı yüzyıl ortalarından 17’nci yüzyıl ortalarına kadar olan bölümünün Küçük Buz Çağı dönemine denk gelmesidir. Belki de yokluk yaratıcılığı teşvik etmiştir, kim bilir? Tamamen bir tarım toplumu olan Avrupa, bu dönem sonlarında başlayan ve birbirini izleyen buluşlar ile 18’inci yüzyılda sanayi toplumuna geçer.

Yakın çağın felâketleri

Laki Yanardağı’nın küresel etkisi

Güney İzlanda’da, 1782’nin 8 Haziran günü 25 km uzunluğundaki Lakagigar adlı yer kabuğu çatlağı açılır (Rosenlund, 2024, sf. 183). Yarığın merkezinde bulunan Laki Yanardağı’ndan fışkıran devasa lav fıskiyeleri gökyüzüne doğru bin metreden çok yükselmektedir. Bu yarığın üzerine yerleşmiş volkanik dizide, İzlanda’nın en büyük yanardağı olan Katla’nın da bulunduğu 135 ayrı krater vardır. Sekiz ay boyunca süren bu volkanik patlama bittiğinde İzlanda nüfusunun beşte biri ve adadaki tüm çiftlik hayvanlarının dörtte üçü ölmüştür. İskoç bir rahip Henderson, bir hafta süren depremlerden sonra burada olanları yazmıştır.

Bu volkanik etkinlik sırasında çatlaktan yaklaşık sekiz mega ton hidrojen florür püskürerek meraları tamamen zehirlemiş ve 120 milyon ton kükürt dioksitin de havadaki su buharıyla birleşerek oluşturduğu asit yağmurunun bitkilerin yapraklarını yakmış olduğu hesaplanmaktadır (Rosenlund, 2024, sf. 186). Yöre insanları da olasılıkla bu flüorür zehirlenmesinden kaynaklanan eklemlerinde büyümeler, şişmeler ve kıllar beliren, hatta vücutlarının ve ağızlarının içindeki şişliklerin patlamasıyla dayanılmaz acılar ile diş bozulmalarının görüldüğü tuhaf bir hastalığa yakalanmıştır.

Laki patlaması sadece İzlanda’yı etkilememiş, volkanik gaz ve kırıntılar güneş ışınlarını engelleyerek bir volkanik kış oluşturmuş ve yerküre sıcaklığı ortalama bir derece düşmüştür (Rosenlund, 2024, sf. 187). Sert soğuk kışlar ve ürün veriminin düşmesi geri dönmüştür. Laki Sisi denilen bu gri hava önce Norveç’te görülür ve ardından Haziran 17’de Prag, 18’de Berlin ve 20’sinde Paris’e ulaşır, sonunda ayın 23’ünde İngiltere sisler içinde kalır. 1783 yılında, yoğun kükürtlü ve nemli havanın solunmasından İngiltere’de 23 bin kişi ölmüştür. Sis yüzünden gemiler limanlardan çıkamadığından nakliyat yapılamaz, çiftlik hayvanları ölür. Bu volkanik etkinlik ABD’nin doğu kıyısını da etkileyerek sıcaklığın ortalama 4,80C düşmesine yol açar. Güney eyaletleri yoğun kar fırtınası altında kalır ve Mississippi Irmağı ve Meksika Körfezi buz tutar.

Belki bu volkanik kış yüzünden 1783 ve izleyen yıllarda Fransa’da görülen yaygın kıtlık sonucunda ortaya çıkan açlık, sefalet 1789 Fransız Devrimi’nin hazırlanmasına da katkıda bulunmuştur.

Tambora patlıyor

Endonezya’nın Sumbawa adasında bulunan Tambora Yanardağı 1815 yılında yakın zamanların tek süper volkanik patlamasını üretmiştir (Rosenlund, 2024, sf. 195). Bu patlama o kadar güçlüdür ki 2600 km’den daha uzaktaki Sumatra’dan bile duyulur. Volkanik etkinlik sırasında yanardağ, kenarları 5,5 km olan bir küpe eşdeğer 160 km3 lav püskürtmüştür. Bu püskürme sonucunda atmosfere yaklaşık 400 milyon ton sülfürlü gaz salınmıştır. Tambora’nın 1815 patlamasında 60 bin kişi ölmüştür (Begum).

Bu püskürmeye bağlı volkanik kış yüzünden, Avrupa’da bir sonraki 1816 “yazsız yıl” olarak adlandırılmıştır. Avrupa, Napolyon Savaşları’nın yarattığı yaraları sarmaya çalışırken kıtlık ve açlıkla karşı karşıya kalmıştır. Almanya’da, şiddetli ve sürekli yağmur nedeniyle taşan nehirler ile alışılmadık erken don yüzünden oluşan kıtlık ve açlık yüzünden “dilenci yılı” denmiştir. Serin ve öngörülemeyen havalar, İrlanda’da tarımsal sıkıntılar yaratır; açlık ve ardından gelen tifo salgını yüzünden 1840’larda bir milyon kişinin hayatını kaybetmesine yol açan İrlanda Patates Kıtlığı’nın siyasi sonuçları, bugün hâlâ gözlenmektedir (Fagan, 2021, sf. 20). Bu kıtlık yine bir yararlı icada yol açmış, atları besleyecek yulaf bulunamadığından Almanya’da Karl Drais 1816’da ilk bisiklet modelini yapmıştır (Rosenlund, 2024, sf. 195).

Krakatoa

Cava Denizi ile Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan Sunda Boğazı’nda, Sumatra ile Cava arasında bulunan ve Endonezya’ya bağlı bir ada olan Krakatoa adası burada bulunan ve aynı adı taşıyan yanardağı ile bilinir. Denizden 1800 m yükseklikte dev bir koni olan yanardağ, son bir milyon yıl boyunca gerçekleşen patlamaların lav ve kül akıntılarının yığılmasıyla oluşmuştur[3].

Krakatoa 1883 püskürmesi (Wikipedia)

1680’deki patlamasından beri suskun olan Krakatoa Yanardağı, 20 Mayıs 1883 tarihinde beklenmedik bir biçimde etkinleşerek 200 megatonluk bir nükleer bombanın (Begum) yaratacağı güçle patlamıştır. Patlamada, havaya 21 km3 hacminde parçalanmış kaya parçası fırlamış, patlamanın külleri 80 km yükseğe, neredeyse Dünya mezosferinin sınırına kadar yükselerek 780 bin km2’lik bir alanı kaplamıştır (Kiger, 2024). Patlama, hesaplamalara göre, 30 metre yüksekliğinde dev tsunamilerin oluşumuna neden olmuştur. Oluşan bu tsunamiler Krakatoa adasını (13 km2) tamamı ile yutmuştur. Bu patlamada 35 bin kişi yaşamını yitirmiştir (Begum). Patlamalar o kadar şiddetlidir ki 3110 km uzaklıktaki Avustralya’nın batısındaki Perth’den ve 4800 km uzaklıktaki Mauritius yakınlarında bulunan Rodrigues adasından duyulmuştur (Kiger, 2024). Üçüncü ve en şiddetli patlamadan kaynaklanan basınç dalgası dünyanın dört bir yanındaki barograflarda kaydedilmiştir.

ortaçağ
Mavi Ay

Patlamanın atmosfere saldığı bir mikrondan daha küçük volkanik parçacıklar, güneş ışığının kırmızısını emerken diğer renklerin geçmesine izin verirler. Bu olay bir yıl boyunca gerçeküstü manzaralar ve Mavi Ay’ın (Begum) ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bu patlama sonrasında, volkanik parçacıkların oluşturduğu dev bulutlar, bu bölgeyi yıllarca karanlıkta bırakmış, ayrıca dünyanın küresel sıcaklığında bir yıl boyunca 0,5 santigrat derecelik düşüşe neden olmuştur (Kiger, 2024). ABD’nin Los Angeles Herald gazetesi, iki hafta sonra yayımladığı haberde “Krakatoa yanardağı, berrak tropikal gökyüzüne akıl almaz bir siyahlıkla yayılan mürekkep karası bir bulut püskürttü ve ülkeyi tamamen karanlığa boğdu” diye yazmıştır. Mayıs 1884’te bilim insanları incelemek üzere adaya geldiklerinde, bulabildikleri tek canlı türü bölgenin güney yamaçlarında bir çatlaktaki örümcektir. Yaşam yine de yeniden ve hızla yayılır; doğu yamacı, olasılıkla, tohumları deniz akıntılarıyla veya kuş dışkıları ile taşınmış ağaç ve çalılarla kaplıdır. 

St Helen Yanardağı

ortaçağ
18 Mayıs 1980 günü St Helen püskürmesi (Tilling, 1984).

ABD’nin Washington eyaletindeki St Helen volkanı, geçen 4500 yıl içinde dokuz patlama süreci yaşamıştır (Tilling, 1984, sf. 36). Yanardağ 123 yıllık bir suskunluk döneminden sonra uyanarak 1980 yılının Mayıs 18’inde, Pazar günü sabah 08:32’de bir kez daha patlar. Etkinlik sonucunda salınan yoğun volkanik kırıntı akıntıları ve külleri yakındaki yerleşimleri ve ormanları yok ederek 57 kişinin ölümüne neden olmuş fakat yanardağın uyanışı ardında pek çok ekolojik ders bırakmıştır (Sowards, 2025, sf. 1). St Helen iyi incelenmiş ve araştırılmış bir volkan olduğundan bu son patlamadan çok önemli sonuçlar çıkarılmıştır. Volkanik etkinliğin modern aletlerle sürekli izlenmesine ve çağımızın iletişim teknolojisine, patlamanın birkaç saat önceden kestirilerek yöre halkının uyarılmasına bağlı (Tilling, 1984, sf. 1) olarak bu son patlamada tarihsel olanlar kadar fazla zarar oluşmamıştır.

Yanardağ, 2 ay süren yoğun deprem etkinliği ve aralıklı görece zayıf püskürmelerden sonra patlar (Tilling, 1984, sf. 6). Volkanik etkinliğin başlamasını işaret eden yer sarsıntısı çok çabuk geçtiğinden hemen hemen kimse hissetmemiş ve 6-7 saniye sonra da dağın görülmesine olanak tanımayan geniş bir kül sorgucu havaya yükselmiştir (Sowards, 2025, sf. 1). 15 saniye sonra, zirvenin bütün kuzey kenarı aniden hareket etmeye başlar ve yaklaşık 595,5 km2lik bir alanı kaplayan kaya, kül ve sıcak gazlardan oluşan kocaman bir patlamayla sarsılır (Tilling, 1984, sf. 12). On dakikadan az bir zaman içerisinde, volkandan dikey yönlü güçlü bir patlama ile 29 km yüksekliğe erişen kül, gaz ve buhar çıkamaya ve belirgin bir mantar biçimi alarak ortalama 96,5 km/saat hızla yayılmaya başlar (Tilling, 1984, sf. 15). Patlama, kar ve buzulları eriterek 178 milyon metreküp su üretir ve bu su, 1,4 milyar metreküp kül ve kayayla karışarak devasa çamur akıntıları oluşturur (Sowards, 2025, sf. 3). Püskürme ancak ertesi gün, 19 Mayıs’ta erken saatlerde sonlanır. Volkandan 314 km uzakta bile zemin yaklaşık 5 cm kalınlığında kül ile örtülmüştür (Tilling, 1984, sf. 17).

St Helen yanardağının patlamasıyla yörenin ekolojisinde büyük değişiklikler olmuş, ormanlar, çayırlar, göller ve ırmaklar bozulmuşlardır (Dale ve diğ., 2005, sf. 961). Büyük bir heyelan ve sıcak gazlar ile volkanik kırıntılardan oluşan yakıcı bir akıntı var olan yüzey şekillerini ve ekosistemleri silerek 60 km2 büyüklüğünde bir alana yayılmıştır. 500 km2den büyük bir alanda ormanı kavurmuş ve ağaçları devirmiştir. Fakat ilk bakışta cansız izlenimi veren manzara, hayatta kalan bitkilerin ve hayvanların yeniden ortaya çıkmasıyla hızla değişir. Hemen hiçbir organizma, volkanik kırıntı akıntısı ile heyelan molozunun bulunduğu alanda yaşama tutunamamıştır. Buna karşın, patlama alanında yeraltında tomurcuklanan bitkiler, toprak altında yaşayan hayvanlar ve kar, topoğrafya gibi özellikler sayesinde korunmuş organizmalar ile ince volkanik kırıntı malzemesinden örtüsü olan yerlerde bunun üzerinde tutunan ya da bu malzemeyi delerek alttan gelen organizmalar yaşama tutunabilmiştir. Büyük cüsseli bireyler küçüklerden fazla yok olmuştur. Yaşama tutunan bireyler kaynak nüfus sağlamış, mekân koşullarını iyileştirmiş, ekolojik geçişler kurmuştur.

Pinatubo Yanardağı

Yirminci yüzyılın ikinci en büyük volkanik patlaması (Newhall ve diğ., 1998) 15 Haziran 1991’de, Filipinler’de Luzon Adası’ndaki Pinatubo Yanardağı’nda gerçekleşir. Volkanik etkinlikten yaklaşık bir yıl önce, 16 Temmuz 1990’da, Pinatubo Dağı’nın yaklaşık 100 km kuzeybatısını vuran 7,8 şiddetinde bir deprem olur. Volkanın altındaki yerkabuğunu sallayan ve sıkıştıran bu deprem yer kaymasına, bazı yerel depremlere ve önceden var olan bir jeotermal sahada buhar çıkışının artmasına neden olur fakat volkan 500 yıldır süren uykusunu henüz sürdürmektedir. 1991’in Nisan ve Mayıs’ında, bazı depremleri tetikleyerek Pinatubo’nun altından yüzeye magma çıkar ve volkanın kuzey kanadında üç krateri parçalayan çok güçlü buhar patlamalarına neden olur. Bu aylardan Haziran başlarına kadar, volkan binlerce ton zehirli kükürt dioksit gazı yayar.

Haziran’ın 12’sinde, milyonlarca metre küp gaz yüklü magma yüzeye yükselir ve yeniden uyanmış olan volkanın ilk muhteşem patlaması gerçekleşir. Haziran 15’te çok daha fazla gaz yüklü magma Pinatubo’nun yüzeyine ulaştığında 5 km3’ten daha çok malzeme fırlatarak volkan bir dehşet verici püskürmeyle patlar. Kül bulutu atmosferde 35 km yükselir ve bir şemsiye gibi açılarak 400 km boyunca yayılır. Aşağılardaysa, zaman zaman tayfuna dönen siklona benzer şiddetli rüzgârlar ile kül her yönde tüm bölgeye dağılır. Kar örtüsü benzeri en azından 1 cm kalınlığındaki kül 7500 km2lik bir alanı örtmüştür (Pappas, 2011, sf. 5). ‘Eğer 15 Temmuz günü orada olsaydınız dünyanın yok olmaması için dua etmiş olurdunuz’ (Pappas, 2011, sf. 1).

Pinatubo volkanı 1991 patlamasıyla yaklaşık 30 milyon ton kükürt dioksit gazını stratosfere salmıştır (McCormick ve diğ., 1995, sf. 399). Kükürt dioksit de buradaki su ile tepkimeye girerek sülfürik asit damlacıklarından oluşan bir puslu aerosol katmanı oluşturmuştur. Volkanın saldığı aerosol kütlesi, 20. yüzyılda stratosferdeki en büyük aerosol sıkıntısıdır (McCormick ve diğ., 1995, sf. 399). Fakat yine de 1815 Tambora patlamasının tahmini 100 milyon tonluk ve 1883 Krakatau’nun tahmini 50 milyon tonluk değerlerinin yanında küçüktür. 75 bin yıl önceki antik Toba patlamasının 1 milyar tonluk SO2 tahmini miktarı inanılmaz büyüktür. Bu patlamadan 5 yıl sonra bile, Pinatuba Volkanı’nda doruğa çıkan püskürmeler sürmektedir (Newhall ve diğ., 1998).

Pinatuba patlamasının dikkate değer bir özelliği, bu aerosol parçacıklarının birkaç hafta içerisinde Ekvator’u hızlı bir hareketle kat ederek Güney 200 ve Kuzey 300 enlemleri arasındaki kuşağı kaplamasıdır (McCormick ve diğ., 1995, sf. 399). Bu hareket, öbür yanardağ patlamalarında volkanik malzeme salımlarının sadece kendi yarı kürelerinde kalmış olmasından dolayı olağan dışıdır. Pinatubo Volkanı’ndan çıkan sorguç gibi yoğun aerosol kirletici akışı, kimyasal tepkimeler ve atmosferdeki dolaşım süreçleri onları filtreleyene kadar yıllarca stratosferde kalır (NASA, 2001). Bu aerosol parçacıkları, gelen güneş ışığını dağıtıp emdikleri için Dünya yüzeyinde soğutucu etki yaratırlar. Sonuç olarak, sonraki 15 ayda, bilim insanları küresel ortalama sıcaklıkta yaklaşık 0,60C bir düşüş ölçtüler.

Pinatubo yanardağı patlaması, aynı zamanda afet yönetimi açısından büyük bir başarı örneğidir. PHIVOLCS (Filipin Volkanoloji ve Sismoloji Enstitüsü) ve ABD Jeoloji Dairesi’nin (USGS) Volkan Felâketi Yardım Programı’nın birlikte yürüttüğü gözlemler sonucunda patlama zamanı önceden belirlenmiş ve tahliye çalışmaları sayesinde yaklaşık 75 bin kişinin zamanında bölgeden çıkarılmasıyla can kaybı büyük ölçüde azaltılmıştır. Volkanın patlamasından 10 hafta önceden, 2 Nisan günü buhar patlamalarıyla uyanmasından itibaren yetkililer gözlemlerine başlar (USGS, 2016, sf. 2). 6 Haziran günü depremler başlayınca adadaki Clark ABD üssünden 15 bin kişi tahliye edilir. 12 Haziran günü, Pinatubo’nun atmosferde 9 km yüksekliğe bir kül ve bulut sütunu fışkırttığından 40 dk sonra 60 bin kişi daha tahliye edilmiştir (Pappas, 2011, sf. 4). Bilimsel bilginin hayat kurtardığı bu olay, modern afet yönetimi uygulamalarının temel örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Ölümlerin çoğu, yaklaşık 840 kişi, ıslak ağır kül katmanı yüzünden yapıların tavanının çökmesinden ileri gelmiştir (USGS, 2016, sf. 9).

Geçmişin felâketlerinden vardığımız sonuç

Küçük Buz Çağı’nda insanlığın yaşadıklarından gelecekte bizi neyin beklediğine dair çok fazla şey öğrenebilmek elimizdedir. Bu sayede geleceğin iklimlerini şimdiden bilmemiz ve bu koşulların yaratacağı zorlukları anlayabildiğimiz ölçüde, onlara uyum sağlayıp en korkunç felaketlerin önüne geçmemiz de kolaylaşacaktır.

Geçmişte insanlığın yaşadığı felâketler, tamamen doğal olaylar olarak büyük tektonik hareketlerin yol açtığı depremlerin ve devasa volkanik patlamaların sonucunda yaşanmıştır. Bu olayların tetiklediği iklimin değişmesine bağlı olarak çevresel koşulların bozulması, kötüleşmesi sonucunda bazı toplumlar çökmüştür. O zamanların iklimindeki erken don olayı ya da kış ortasında yaz yaşanması, yazın soğuk ve yağışlı geçmesi gibi dengesizlikler, bize, günümüzde yaşadığımız iklimi düşündürtmüyor olabilir mi?

Antik ve Orta çağlarda doğal olaylar iklimi etkileyerek insanların yaşamlarını değiştirmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte 18. yüzyıl son çeyreğinden itibaren ve 1945’ten sonraki “Büyük İvmelenme” süreciyle çağımız insanı, yerküre sistemine doğal olaylardan daha çok etkimeye başladı, 21. yüzyılda artık geri dönülemeyecek kritik sınırı da aştık. Çoğalan yanardağ etkinliklerinin doğurduğu sonuçlar da bu gidişi, hiç kuşkusuz, daha da artıracaktır. Tarihte insanlığı etkileyen depremlere, günümüzde, inşaat teknolojisiyle çare bulunabilir iken yanardağların atmosfere saldıkları gazların ve parçacıkların etkilerini giderecek ya da en azından hafifletecek çözümler bulmak, belki şimdilik, olanaksızdır.

Tarih boyunca görülen doğal olaylar nedeniyle uygarlıkların çökmesi, iklim değişimine uyum sağlayamayan bir toplumun geleceğini anlamak için tarihsel örneği temsil ederler. Fakat o zamanlardan farklı olarak Sanayi Devrimi’nden beri insanlar iklimi bozmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Yeryüzünde yaşayan insanların çok ama çok çok küçük bir bölümünün aşırı zengin olma, imparatorlara has bir saray refahı, lüksü içinde yaşama ve bunlara ulaşamayan geride kalanların belki yarısının da gereksinim duymadığı halde gereksiz, aşırı tüketim hırsı yüzünden ama bu kez doğanın değil doğrudan insanın kendisinin yol açtığı bir felâketler zincirine doğru doludizgin yol almaktayız.

Kaynakça

Battistel, D., Roman, M., Marchetti, A., Kehrwald, N.M., Rachaelli, M., Balliana, E. ve Barbante, C., 2018, Anthropogenic Impact in the Maya Lowlands of Peten, Guatemala During the Last 5500 Years, J. Quaternary Science, Cilt 33, Sayı 2, sf. 166-176,

Begum, T., The 1883 Krakatau Eruption: A Year of Blue Moons, Natural History Museum, https://www.nhm.ac.uk/discover/the-1883-krakatau-eruption-a-year-of-blue-moons.html

Bozoğlu, B., 2023, Antik Uygarlığın Sırları Mayalar Kimdi? Arkeofili, 27 Mart 2023, https://arkeofili.com/antik-uygarligin-sirlari-mayalar-kimdi/

Butzer, K.W., 2012, Collapse. Environment, and Society,PNAS, Cilt 109, Sayı 10, sf. 3632-3639.

Cole, P.D.ve Scarpati, C., 2010, The 1944 Eruption of Vesuvius, Italy: Combining Contemporary Accounts and Field Studies for a New Volcanological Reconstruction, Geological Magazine, Cilt 147,Sayı3, sf. 391–415.

Dale, V.H., Crisafulli, C.M. ve Swanson, F. J., 2005, 25 Years of Ecological Change at Mount St Helens, Science, Cilt 308, Sayı 5724, sf. 961-962.

De Simone, G.F. ve Russell, B., 2019, The Late-Antique Eruption of Vesuvius in A.D. 472 and its Impact from the Bay of Naples to Aeclanum, Journal of Roman Archaeology, 32, sf. 359-388.

Douglas, P.M.J., Demarest, A.A., Brenner, M. ve Canuto, M.A., 2016, Impacts of Climate Change on the Collapse of Lowland Maya Civilization, Annual Review of Earth and Planetary Sciences, Cilt 44, sf. 613–645.

Ertuğrul, E., 2024, Viking Kıyameti Ragnarok’a Dair 1.500 Yıllık Kanıtlar Bulundu, Arkeofili, 2 Kasım 2024, https://arkeofili.com/viking-kiyameti-ragnaroka-dair-1-500-yillik-kanitlar-bulundu/

Estrada-Belli, F., Canuto, M.A., Spraje, I. ve Fernandez-Diaz, J.C., 2025, New Regional-Scale Classic Maya Population Density Estimates and Settlement Distribution Models Through Airborne Lidar Scanning, J. Archeological Sciences, Reports 66, 23 sf.

Fagan, B.,  2021, Küçük Buz Çağı – İklim Değişimleri Tarihin Akışını Nasıl Etkiledi? 1300-1850 (Tlıe Little lce Age: How Climate Made History, 1300-1850), Çev.: Z. Dirihan, Say Yayınları, 373 sf.

Fedick, S.L. ve Santiago, L.S., 2022, Large Variation in Availability of Maya Food Plant Sources During Ancient Droughts, PNAS, Cilt 119, Sayı 1, 7 sf., https://doi.org/10.1073/pnas.2115657118

Giacomelli, L., Perrotta,A., Scandone, R. ve Scarpati, C., 2003, The Eruption of Vesuvius of 79 AD and its Impact on Human Environment in Pompei, Episodes, Cilt 26, Sayı 3, sf. 235-238.

Gibbon, E., 1988, Roma İmparatorluğunun Gerileyişi ve Çöküş Tarihi (The History of the Decline and Fall of the Roman Empire, 1845), Çev.. A. Baltacıgil, B/F/S Yayınları, Cilt 3, 585 sf.

Harper, K., 2016, The Environmental Fall  of the Roman Empire, Dædalus, the Journal of the American Academy of Arts & Sciences, Cilt 145, Sayı 2, sf. 101-111.

Hobbs, W.H., 1906, The Grand Eruption of Vesuvius in 1906, The Journal of Geology , Cilt 14, Sayı 7, sf. 636-655.

Kırdök, Y., 2022, Aztek Uygarlığı: Meksika’nın Son Yerli İmparatorluğu, Arkeofili, 3 Ekim 2022, https://arkeofili.com/aztek-uygarligi-meksikanin-son-yerli-imparatorlugu/

Kiger, P.J., 2024, When Krakatoa Blew: How the 1883 Eruption Changed the World? HowStuffWorks, 7 Mart 2024, https://science.howstuffworks.com/nature/natural-disasters/krakatoa.htm

Lavigni, F., Degeai, J-P., Komorowski, J-C., Guillet, S., Robert, V., Lahitte, P., Oppenheimer, C., Stoffel, M., Vidalc, C.M., Surono, Pratomo, P., Wassmer, P., Hajdas, I., Hadmoko, S.R. ve Belizal, E. de, 2013, Source of the Great A.D. 1257 Mystery Eruption Unveiled, Samalas Volcano, Rinjani Volcanic Complex, Indonesia, PNAS, Cilt 110, Sayı 42, sf. 16742-16747.

Loveluck, C.P., McCormick, M., Spaulding,N.E., Clifford,H., Handley, M.J., Hartman, L., Hoffmann, H., Korotkikh, E.V., Kurbatov, A.V., More, A.F., Sneed, S.B. ve Mayewski, P.A., 2018, Alpine Ice-Core Evidence for the Transformation of the European Monetary System, AD 640-670, Antiquity, Cilt 92, Syı 366, sf. 1571-1585.

McCormick, M.P., Thomason, L.W. ve Trepte, C.R., 1995, Atmospheric Effects of the Mt Pinatubo Eruption, Nature, Cilt  373, Sayı 6513, sf. 399-404.

McCormick, M., Büntgen, U., Cane, M.A., Cook, E.R., Harper,K., Huybers, P., Litt, T., Manning, S.W.  ve Mayewski, P.A., 2012, Climate Change During and After Roman Empire: Reconstrcting the Past from Scientific and Historical Evdence, Journal of Interdisciplinary History, Cilt XLIII, Sayı 2, sf. 169-220.

NASA, 2001, Global Effects of Mount Pinatubo, NASA Earth Observatory, 15 Haziran 2001, 2 sf., https://earthobservatory.nasa.gov/images/1510/global-effects-of-mount-pinatubo

Newhall, C., Hendley II, J.W. ve Stauffer, P.H. , 1998, The Cataclysmic 1991 Eruption of Mount Pinatubo, Philippines, USGS (US Geological Society), Fact Sheet 113-97, 2 sf.

Paolillo, A., 2015/16, The Somma-Vesuvius Medieval Eruptive Activity: A Study of its Impact on the Heavily Inhabited South-Western Sector of the Volcano, Napoli Federico II Üniv., Dr. Tezi, 60 sf.

Pappas, S., 2011, Pinatubo: Why the Biggest Volcanic Eruption Wasn’t the Deadliest, Live Science, 15 Haziran 2011, 6 sf. https://www.livescience.com/14603-pinatubo-eruption-20-anniversary.html

Rozelot, J.P. ve Fazel, Z., 2015, Does Climatic Changes Could Have Destroyed Great Civilizations? Variability of the Sun and Sun-like Stars: from Asteroseismology to Space Weather (içinde), sf. 203-218, https://www.researchgate.net/publication/350552328_Does_climatic_changes_could_have_destroyed_great_civilizations

Rosenlund, M., 2024, İklimin Değiştirdiği Dünya, Çev. A. Ünal, KaplumbaA, 271 sf.

Sowards, A., 2025, Mount St. Helens’ Devastating Eruption – And Its Surprising Rebound, History, 2025 Mayıs 09, 6 sf., https://www.history.com/articles/mount-st-helens-eruption-recovery?cmpid=email-hist-inside-history-onequestion-2025-0516-05162025&om_rid=

Swanson, D., Fiske, D., Rose, T., Houghton, B. ve Mastin, L., 2011, Kilauea – An Explosive Volcano in Hawai’i, USGS Fact Sheet 2011-3064, 4 sf.

Şoray, Z., 2025,  13 Yıllık Kuraklık, 1.000 Yıl Önce Maya Uygarlığını Felç Etmiş, Arkeofili, 30 Ağustos 2025, https://arkeofili.com/13-yillik-kuraklik-1-000-yil-once-maya-uygarligini-felc-etmis/

Tilling, R. I., 1984, Eruptions of Mount St Helens-Past, Present and Future US Geological Survey, 46 sf.

Tilling, R. I., Rubin, M., Sigurdsson, H. Carey, S., Duffield,W. A. ve Rose, W. I., 1984, Holocene Eruptive Activity of El Chichón Volcano, Chiapas, Mexico, Science,Cilt 224, Sayı 4650, sf. 747–749.

TÜBİTAK, 2000, Vezüv Patlama Hazırlığında mı? Bilim ve Teknik Popüler Bilim Dergisi, sf. 11.

USGS (U.S. Geological Survey), 2016, Remembering Mount Pinatubo 25 Years Ago: Mitigating a Crisis, https://www.usgs.gov/news/featured-story/remembering-mount-pinatubo-25-years-ago-mitigating-a-crisis

Wiener, M.H., 2018, The Collapse of Civilizations, Belfer Center Paper, Harvard Kennedy School, 22 sf.


[1] Pompei kentini yok eden yanardağ püskürmesini gözleriyle gören dönemin Romalı tarihçisi ve yazar Genç Plinius, Vezüv Yanardağı’nın bu yıkıcı patlamasını Romalı senatör, avukat ve hatip Tacitus’a yazdığı iki mektup ile belgelemiştir (Académie de Bordeaux, 12 Ekim 2025’te indirildi, https://webetab.ac-bordeaux.fr/Primaire/64/sciences/prep/geologie/textgeol.pdf). Amcası ve hamisi, o da tarihçi olan Yaşlı Plinius da birçok insanla birlikte bu patlamada ölmüştür.

[2] Bkz. Antik Çağda Yaşanan Büyük Felâketler makalemiz, Gazete Bilim, 22 Ekim 2025, https://gazetebilim.com.tr/antik-cagda-yasanan-buyuk-felaketler

[3] https://www.britannica.com/place/Krakatoa

Etiketler: ekoloji, felaket, volkanik patlama
GazeteBilim 11 Ocak 2026
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Önceki Yazı çiftler Çiftlerde uyku problemine çözüm: Yatağı değil yorganları ayırın
Sonraki Yazı detoks Dijital detoks bir aldatmaca mı?

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
kurt, köpek
Acaba Öyle midir?Zooloji

İddia: “Kurt evcilleşmeyen tek hayvandır!”

Tabii ki bu cümle baştan aşağı yanlıştır. Öncelikle kurt ilk ve en mükemmel evcilleşen hayvandır. İnsanın en yakın dostu köpek…

2 Şubat 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

Orman katliamı sivrisineklere davetiye çıkarıyor

Ormanlar yok olduğunda sivrisinekler ortadan kalkmıyor; aksine uyum sağlıyorlar ve giderek artan bir oranda insanları hedef alıyorlar.

Ekoloji
30 Ocak 2026

Antarktika’da yeni bir dalga: Araştırmacılar sualtı tsunamilerinin sırrını çözüyor

Araştırma ekibi, Antarktika çevresindeki buzul kopmalarının nasıl güçlü sualtı tsunamilerini tetiklediğini keşfetme çalışmalarına başlıyor.

Ekoloji
25 Ocak 2026

Yağmurlarımızda yeni bir tür asit var! Endişelenmeli miyiz?

Zararlı tartışılır bir asit olan TFA; göllerimizde, nehirlerimizde, yağmur sularımızda ve içme dularımızda birikiyor.

BilimBiyolojiEkoloji
28 Temmuz 2025

Ucuz olduğu için elektrik hatları ormandan geçiyor

Bakın elektrik iletim hatları ormandan geçmek zorunda değil ama en ucuz yöntem. Çünkü diğer alanlarda daha büyük kiralar vermeleri gerekiyor.

Ekoloji
4 Temmuz 2025
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?