GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Antik çağda yaşanan büyük felâketler
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Bilim > Jeoloji > Antik çağda yaşanan büyük felâketler
Jeoloji

Antik çağda yaşanan büyük felâketler

Yazar: GazeteBilim Yayın Tarihi: 23 Ekim 2025 54 Dakikalık Okuma
Paylaş
felaket
Unutmamak gerekir ki, Atlantis gerçekten denize çökmüş olsaydı, günümüzde çok gelişmiş olan jeofizik araştırmalar bunu çoktan ortaya çıkartırdı.

İnsanların yaşadığı coğrafyadaki bu değişimlerle büyük uygarlıkların bölgesel ya da yerel olarak yok oldukları ya da toplumların, insanların yaşamında büyük değişimlere yol açan felâketler olduğu antik dönemlerin efsanelerinden ve tarihten bilinmektedir.

İçindekiler
Depremlerle yok olmuş coğrafyalarAtlantisMu KıtasıKuzey Denizi’nin Atlantis’i DoggerlandKaradeniz büyük su baskınıNuh TufanıTufan’ın arkeolojik ve jeolojik kayıtlarıTufan öyküleriEn eski Sümer tufanıKutsal kitaplarda Nuh TufanıAntik Mısır’da ve Mezopotamya’da olanlarAnadolu ve Doğu Akdeniz’de karanlık dönemGirit’te Minos ve Yunan ana karasında MikenDeniz İnsanlarıTruva SavaşıHitit İmparatorluğu yıkılıyorGeç Tunç Çağı çöküşüKaynakça

Dr. A. Vedat OYGÜR
Jeoloji Müh.

Jeoloji tarihi boyunca yaşanan büyük kitlesel yok oluşlardan söz ettikten sonra sıra, Antik Çağ’da dünyamızın yiten yaşam alanlarına geldi. Depremler, volkanizma, aşırı yağışların yol açtığı su baskınları gibi doğal olaylar sonucunda yeryüzünün coğrafyasında büyük değişiklikler olmuştur. İnsanların yaşadığı coğrafyadaki bu değişimlerle büyük uygarlıkların bölgesel ya da yerel olarak yok oldukları ya da toplumların, insanların yaşamında büyük değişimlere yol açan felâketler olduğu antik dönemlerin efsanelerinden ve tarihten bilinmektedir. Önce antik uygarlıkların kayıtlarında efsane olarak geçen, ardından tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarındaysa tanrısal bir anlatı olarak yer alan Nuh Tufanı’na dek Antik Çağ’ın bildiğimiz büyük, kitlesel felâketleri depremlerle ilişkilidir.

Depremlerle yok olmuş coğrafyalar

Atlantis

Bu felâketlerin, bildiğimiz, en eskisi, Cebelitarık Boğazı önünde depremlerle suya gömülmüş olan Atlantis Adası’dır (Platon, 2014, sf. 28; 2015, sf. 35). Atlantis ilk kez, Antik Yunan filozofu Platon’un (D. MÖ 428/7 ya da 424/3 ve Ö. 348/7) Diyaloglar kitabı içerisindeki Timeos ve Kritias söyleşilerinde yer alır. Mitolojiye göre, deniz tanrısı Poseidon’un ada halkından bir kızla evlenmesinden türeyen Atlantis halkı adayı imar eder, gereksinmeleri olan her şeyi adadan karşılarlar ve çok zengin bir uygarlık kurarlar. Atlantis halkı, kanlarındaki tanrısal öze bağlı kalarak, erdemi en önemli şey sayıp zenginliğin zevklerine kapılmadan, doğru yoldan ayrılmadan uzun nesiller boyunca yaşarlar (Platon, 2014, sf. 43). Zaman içerisinde ölümlüler ile birleştiklerinden içlerindeki tanrısal öz gittikçe azalıp insanlık özü üstün gelmeye başlayınca refahı hazmedemeyerek soysuzlaşırlar. Tanrıların tanrısı Zeus, onları cezalandırmaya karar verir.

Platon’un antik Mısır’a gittiğinde bir Mısırlı tarafından kendisine verilen el yazmalarından Atlantis’i öğrendiği düşünülür (Independent Türkçe, 2023). Mısır papirüslerinden birinde, Yeni Krallık dönemi (MÖ 1550) öncesine ait eski firavunlardan birinin bir bakanını kayıp kıtanın kaderini araştırmak için batıya gönderdiği yer almaktadır. Atlantis, diğer öyküleri gibi, Platon’un kendi politik kuramlarını anlatmak için yarattığı bir efsane olarak kabul edilir. Platon, Atlantis ütopyasını kullanarak hocası Sokrat’ın “ideal devlet” kuramına ilişkin düşüncesini Atina’ya karşı bir seçenek olarak ileri sürmüştür. Platon’un öğrencisi Aristo ise Atlantis öyküsünü, kendisinden çeşitli ahlâka ilişkin dersler çıkarılacak bir masal olarak görmüştür (Arvas, 2020, sf. 583). Fakat Francis Bacon, Thomas Moore, Ignatius L. Donnelly gibi yazarların ütopyaları sonucunda Atlantis, tarih öncesinde yaşamış ve ileri teknolojiye sahip sözde kayıp uygarlıkların ortak adı durumuna gelir. Arkeologlar için bu konuda tek yaklaşım vardır (Arkeofili, 2023): “Atlantis’i asla bulamayacağız çünkü tamamen hayal ürünü”. Ancak unutmamak gerekir ki, eğer böyle bir kıta gerçekten denize çökmüş olsaydı, günümüzde çok gelişmiş olan jeofizik araştırmalar bunu çoktan ortaya çıkartırdı. Aslında Atlantis hiçbir zaman yitmemiştir çünkü başından bu yana olduğu yerde, yani Platon’un kitaplarındadır.

Mu Kıtası

Atlantis gibi bir başka kayıp ada/kıta da Mu’dur. Kayıp kıtanın, Büyük Okyanus’ta, Asya ile Amerika arasında bulunduğu ve neredeyse Avustralya’dan birkaç misli büyüklükte olduğuna inanılır (İnan, 2018). Günümüzde Polinezya, Mikronezya, Melanezya, Fiji ve Hawaii takımadalarının olasılıkla bu kıtadan arta kalan kara parçaları olduğu düşünülmektedir. Meksika’daki Theotihuacan Palenk Piramidi’nin duvar taşlarına kazınmış yazıda Mu’nun korkunç yer sarsıntısı sonunda denize gömülerek kaybolduğu anlatılmaktadır. Bu yazılı kayalar C14 karbon testleriyle 14 bin yıl önceye tarihlenmektedir. Ancak bunların birer anlatı olması ve bu anlatıyı destekleyecek bilimsel verilerin bulunmayışı nedeniyle bilim çevrelerince yeterli görülmez, bir efsane olarak kalır.

Mu
Meksika’daki Theotihuacan Palenk Piramidi’nin duvar taşlarına kazınmış yazıda Mu’nun korkunç yer sarsıntısı sonunda denize gömülerek kaybolduğu anlatılmaktadır.

Kuzey Denizi’nin Atlantis’i Doggerland

Kuzey Denizi’nde, İngiltere kıyılarından 40 km kadar açıkta, 1931 yılında bir balıkçı teknesi ağlarını çektiğinde rastlantıyla bir turba yığını ve içinde boynuzdan yapılmış, 20 santimetreden biraz uzun bir zıpkın ucu bulur (Rosenlund, 2024, sf. 172). Yaşı 12 bin olarak belirlenir ve turbada bulunan polenlerin analizi bir tatlı su ortamı olduğunu gösterir. Bu polenler, bugünkü Kuzey Denizi kıyıları boyunca karada görülenler ile aynıdır. Deniz dibinden çıkanlar arasında, 40 bin yıl önceye tarihlenen bir Neandertal kafatası da vardır. Araştırmacılar deniz tabanında olası yerleşim yerleri topoğrafyası, bir mamut toplu mezarı, dikili taşlar gibi doğal olaylarla açıklanması çok zor olan bulgularla da karşılaşırlar.

Doggerland adı verilen burası, Kuzey Denizi ortasında, bugünkü İngiltere, Fransa, Almanya ve Danimarka kıyılarını birbirine bağlayan bir kara parçasıdır (Rosenlund, 2024, sf. 169). Yaklaşık 12 bin yıl önce son buzul devrinden sonra sıcaklıklar artmaya başladığında Güney İngiltere ve Doggerland’da artık buz yoktur. Buzul Çağı sonlarında, taş devri insanlarının yaşadığı bir bölgedir. Yaklaşık sekiz bin yıl önceki bir deprem sonucunda Norveç’in güney kıyılarında, 300 km genişliğinde bir cephede ilerleyen 3400 kilometre küp boyutundaki deniz tabanının aniden kaymasına neden olmuş Storrega Heyelanı nedeniyle, Kuzey Denizi’nde oluşan bir tufan sonucunda Doggerland sular tarafından yutulmuştur (Rosenlund, 2024, sf. 175).

Karadeniz büyük su baskını

Erken Dryas adı verilen son buzul dönemi (MÖ 11.000-9.500) ardından gelen ısınmayla birlikte buzullar güney kenarlarından erimeye başlamış ve erime suları, bugünün Karadeniz’i olan dev gibi bir jeolojik çanağın kuzey kenarında bir tatlı su gölü oluşturmuştur (Anthony, 1986, sf. 292). Bu gölün çevresinde geniş bir kıyı düzlüğü olan verimli bölgede yaşayan ve gelişmiş bir uygarlık kuran topluluklar birbirleriyle ilişkileri sonucunda dil ve gelenek değişiminde bulunmuşlardır.

Beş milyon yıl önce Cebelitarık Boğazı’nı aşan Atlas Okyanusu Akdeniz çanağına akmaya başlamış ve suların havzayı doldurmasıyla Akdeniz büyük bir su kütlesine dönüşmüştür (Ryan ve Pitman, 2003, sf. 117-189). Sonunda MÖ 6 binin ortalarında, Akdeniz’in su düzeyinin yükselerek Marmara Denizi dediğimiz alçak bölgeyi doldurmasının ardından, bugünkü İstanbul Boğazı’nı oluşturan vadiyi dolduran sular Karadeniz ağzındaki seti yıkınca Akdeniz suları çok hızla Karadeniz tatlı su gölünün bulunduğu çanağı doldurmuştur. Karadeniz’in su düzeyi çok kısa sayılabilecek bir süre içerisinde 100 metre kadar yükselince (Ross ve diğ., 1974 haritasına göre; Jipa ve Panin, 2020, Şek.6) çevresindeki yerleşimler ani ve şiddetli su baskını altında kalmıştır. Bu taşkın altında kalan Karadeniz Gölü çevresindeki topluluklar büyük bir göç hareketi başlatmışlardır (Ryan ve Pitman, 2003, sf. 252-253). Karadeniz’in batı ve kuzeyinde yaşayanlar Avrupa’ya ve Güney Rusya’ya, güneyindekiler ise Anadolu ve Mezopotamya’ya göç etmişlerdir. Doğu sahildekiler ise büyük bir olasılıkla Kafkasların ardına, Hazar Gölü çevresine ve belki daha da ileriye Afganistan’a gitmişlerdir. Bu yüzden, ana ırk gruplarında beyaz derili insanlar “Kafkasya ırkı” olarak kabul edilmiştir (Hobsbawm, 2020, sf. 482).

Bu uygar topluluklar göç ettikleri yerlerde, MÖ 6 bin ortalarından sonra, yerlilerden üstün bir uygarlık kurmuşlardır. Sümerler ve Hattiler, bu ilk göç ile Karadeniz Gölü’nün güneyinden gelen topluluklardır. Bu olaylar zinciri, aynı bölgeden göç eden ve geniş bir coğrafyaya yayılmış bu toplulukların dillerinin ve kültürlerinin neden ortak yanları olduğunu açıklamaktadır. Aynı bölgeden göç etmeleri nedeniyle Tuna, Anadolu ve Güney Rusya neolitik uygarlıklarında benzer ev yapıları, kurgan ve ölü gömme gelenekleri ile uygarlık buluntuları görülmektedir. Bereketli Hilâl’in tam ekseninde bulunan Karkamış’taki en eski sanduka mezarlar Güney Rusya’dakilerle aynı nesneleri içerirler (Childe, 1926, sf. 27). Bu göçler ile Karadeniz çevresinden yayılan toplulukların hepsinin bir biçimde, zorlamayla Avrupalıların Hint-Avrupa dil ailesi dedikleri, bir “ortak dil” kökünden türemiş birbirine yakın dilleri konuşmaları olağandır. Gamkrelidze ve Ivanov (1990), Batı Asya kökenli bu Doğu ve Batı dil aileleri arasındaki belirgin ayrımın şimdi bulanık (sf. 110) ve anayurttakinden çok az farklılık gösteren (a.g.e., sf. 116) “Anadolu” grubu dillerinin (Hititçe, Palaca, Lidce ve Likçe)bu ilkel ortak dilden ilk dallananlar (a.g.e., sf. 111) olduğunu göstermiştir. Bu ilkel ortak dilin yayılımı, 6 bin yıl önce, Balkanlardan Anadolu’nun yukarı kısmı boyunca Kafkasların kuzeyine uzanan bir yay boyunca önce doğuya ve ardından batıya doğrudur (a.g.e., sf. 110). Sümerlerin dili de Anadolu dil grubu gibi eklemli bir dildir (Çığ, 2010, sf. 14) ve bilim insanları bu dilin Ural-Altay dillerine benzediğini (a.g.e., sf. 103) ileri sürmüşlerdir. Gamkrelidze ve Ivanov’un (1990) bu tanımına göre, Akurgal’ın (2018, sf. 205), ‘Hint-Avrupa ve Sami dilleriyle ilişkisi olmayan kendilerine has öz bir dil konuşuyorlardı’ dediği Hattiler bu ilkel ortak dil ailesinin kökünde yer almaktadır.

Nuh Tufanı

Tufan, birçok yerel öyküye ve kutsal kitaplara göre Tanrı tarafından bir kavmi, milleti ya da tüm insanları cezalandırmak amacıyla gönderildiğine inanılan büyük felakettir. Tufan felâketleri, tanrının veya tanrısal güçlerin kurduğu dünya düzenine karşı gelen, onların uyarılarını dinlemeyen, ahlâk yasalarını çiğneyen insanların yapmış oldukları kötü eylemlerin karşılığında cezalandırılmaları amacıyla tanrıların oluşturdukları olaylardır. Tufanlardan sonra eski düzenin yıkıldığı, yerine ise yeni bir düzen inşa edildiği görülmektedir.

Farklı kültürlerde tufanın ayrıntıları farklılıklar göstermekle birlikte en çok bilinen biçimi Nuh Tufanı’dır. Her ne kadar söylence, öykü olsa da sadece kahramanların adının değişmesiyle farklı çağlardaki toplumlarda benzer özellikler taşıyan tufan mitlerinde belirli ölçüde gerçeklik payı olduğu da düşünülmelidir. Bu mitoslar hakkındaki bilgilerimizin kaynağı olan metinlerin çoğu, Mısır ve Mezopotamya’daki kent tapınaklarında yapılan törenlerde söylenen sözler, şarkılar, afsunların kazındığı tabletlerden okunmuştur. Yazılı kaynaklardaki en eski tufan öyküsü Sümerlere ait olsa da bu kaydın olması öykünün orada başlamış olduğunu göstermez, Mezopotamya’da çok daha öncesine ait kültürlere ait sözlü söylencelerden de kaynaklanmış olabilir.

antik
Farklı kültürlerde tufanın ayrıntıları farklılıklar göstermekle birlikte en çok bilinen biçimi Nuh Tufanı’dır.

Tufan’ın arkeolojik ve jeolojik kayıtları

Sümerlerin Ur kentinde, 1922-34 yıllarındaki kazılarda, yerin on metre altında bölgenin krallar listesini içeren (Warshovsky, 1977, sf. 17) bir kil tablet bulunur (Ceram, 1994a, sf. 260). Tablet tufandan sonraki (Childe, 1971, sf. 13) ve tufandan önceki krallardan (a.g.e., sf. 103) söz etmektedir. Tufan öncesi krallar listesindeki isimlerin, Tevrat’ta Âdem’den Nuh’a kadar yer alan isimlerle benzeştiği görülmüştür (Kareem, 2019, sf. 27). Krallar listesi kronolojisinde tarihsel çizgi bir kesinti olmadan süreklilik gösterdiğine (Childe, 1971, sf. 12; Warshovsky, 1977, sf.17) göre, evrensel bir tufan değil de zarar gören kentlerin yanından akmakta olan Fırat ırmağında gelişen bölgesel büyük bir su baskınıdır.

Ur kazıları sırasında “Tufan Kuyusu”nda, ilk katmanda kral mezarlarına ulaşılır ve altında çanak çömlek kalıntılı bir kum katmanı geçilir (Dartma, 2003, sf. 164). Üçüncü katmanda karşılaşılan 3-3,70 m. arasında değişen kalınlıkta bir kurumuş balçık katmanı bölgede çok büyük bir su baskını olduğunu gösterir. Balçık katmanından sonra, Kuzey Mezopotamya’nın[1] bilinen ilk tarihöncesi kültürü olan Ubeyt kültürüne ait (Childe, 1971, sf. 113) elle yapılmış basit çanak çömlekli bir kumlu katmana ulaşılır.

Mezopotamya bölgesini etkileyen bu tufan, arkeolojik verilere göre, her biri bir kent devleti olan Sümer kentlerinden Şuruppak, Ur, Uruk ve Kiş kentlerinde görülür ve Mezopotamya’nın güneyinde yer alan Şuruppak kentinin tufanın başlangıç noktası olduğu anlaşılır (Yikitler, 2022, sf. 43). Kutsal Kitap’a[2] göre Nuh gemisini yaparken çivi kullandığından tarihsel ve arkeolojik olarak MÖ 3500’den önce yapması olası değildir (Sarıkçıoğlu, 1996, sf. 202). Kur’an’da Nuh kavminden sonra geldiği belirtilen Âd kavminin[3] MÖ 2800-2280 tarihleri arasında yaşadığı sanıldığından (Dartma, 2003, sf. 165) tufanın MÖ 2800 civarında gerçekleşmiş olduğu düşünülebilir. Arkeolojik verilere göre, Nuh’un yaşadığı bilinen Batı Ürdün’de Lût Gölü’nün güney batısında, Şeria Irmağı batısındaki Edom bölgesinin MÖ 2700 yıllarında aniden boşaldığı ve bu bölgeye 2600’lü yıllarda, mezarlıklarına bakarak “boylu boslu insanların” gelerek yerleştiği ileri sürülmüştür (Vaux, 1978, sf. 53). Tufanla ilgili genel kanı MÖ 2700-2650 yıllarında meydana geldiğidir (Yikitler, 2022, sf. 41). Bu tarihte, Sümer kralları listesinin Erken Dönem Hanedanlar-I sıralamasında, kral Ubartutu’dan sonra tufan ülkenin üzerini kaplar (Kramer, 2002, sf. 426).

Kutsal Kitap’ta, Tufan sonrasında Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’na (Ararat) konduğu anlatımından yola çıkarak efsanenin peşine düşenler buradaki yer şekillerini geminin enkazına benzeterek gemiyi buraya konumlandırmaya çalışmıştır. Ancak arkeologlar ve özellikle yerbilimciler, görülen yüzey biçiminin bir yer akması (heyelan) sonucu oluştuğunu açıklayarak Nuh’un Gemisi olmadığını belirtmişlerdir (Arkeofili, 2025; Atabey, 2025; Ertuğrul, 2022; Avcı, 2001). Kuran’daysa geminin oturduğu yer “Cudi” dağıdır.

antik
Mezopotamya bölgesini etkileyen bu tufan, arkeolojik verilere göre, her biri bir kent devleti olan Sümer kentlerinden Şuruppak, Ur, Uruk ve Kiş kentlerinde görülür ve Mezopotamya’nın güneyinde yer alan Şuruppak kentinin tufanın başlangıç noktası olduğu anlaşılır

Tufan öyküleri

Sümer mitolojisiyle başlayan tufan öykülerini, daha sonraki mitlerde ve kutsal kitaplarda kahramanların adı değişmiş olarak görürüz. Mitin kahramanının adı Sümerce’de Ziu-sudra, Akadça’da Babil’in eski destanında Atrahasis ve yeni Gılgameş destanında Uta-Napiştim, Eski Yunanca’da Xisoukhros, Eski Türkçe’de Nama, Tevrat ve İncil’de Noah ve Kuran’da ise Nuh olarak geçer (Eroğlu, 2007, sf. 10). Tufanın Sümer ve Babil öykülerinde tanrıların yer aldığı olaylar ve tek tanrılı dinler dönemindeki kutsal metinlerdeyse doğrudan ilk peygamberin başından geçen bir öykü anlatıldığından Tufan dinsel bir konu olarak görülmektedir. Oysa bu öykülerde doğrudan tarihsel coğrafya, iklim olayları ve mekân bilgisine de yer verilmektedir.

En eski Sümer tufanı

Yazılı kayıtlarda bilinen en eski tufan olan Sümerlerdeki öyküsü, Babil döneminde, yaklaşık MÖ 18’inci yüzyılda yazılmış (Çığ, 2010, sf. 18) çok kırıklı tek bir tabletten kısmen okunur (Kramer, 2002, sf. 215). Tanrılar önce insanlardan hoşnut iken kırık kısımdan sonra bir nedenle kızdıkları insanları yok etmek üzere tufan yapmaya karar verirler (Kramer, 1998, sf. 128). Ardından inançlı, tanrı korkusu bilen kral Ziusudra’yı bir tanrı (belki bilgelik, su tanrısı Enki; Kramer, 2002, sf. 216) uyarır (Kramer, 1998, sf. 131). Buradan sonraki kırık kısım, büyük bir gemi yaparak ailesini yok olmaktan korumasına ilişkin talimatla sürmüş olmalıdır. Okunur kısımda, tufanın bütün şiddetiyle “ülkeyi” kapladığını ve yedi gün yedi gece sürdüğünü öğreniriz. Güneş tanrısı (Utu) değerli ışığını her tarafa yayınca Ziusudra tanrılara kurban sunar. Tanrılar da ona “tanrı gibi bir yaşam” ve “sonsuz nefes” vererek tanrısallaştırır ve “güneşin doğduğu yer” olan tanrısal cennet Dilmun’a götürür (a.g.e., sf. 132).

Sümerlerden sonra o yöreye yerleşen Babil’de, MÖ 1200 yıllarında Akadca yazılmış Sümer’in kahraman kralı Gılgameş’in maceralarını anlatan 12 tabletten oluşan destanın on birinci tabletinde benzer bir Tufan öyküsü okunur (Çığ, 2010, sf. 18). Tufan öncesinde Şuruppak kentinin kralı olan Ubar-Tutu’nun oğlu (Yikitler, 2022, sf. 34) Utnapiştim, Gılgameş’e tufanı ve sonrasında ölümsüzlüğü nasıl kazandığını anlatır (Çığ, 2010, sf. 29).

Hint mitolojisinde, geminin Himalaya Dağları’nın tepesine oturduğu bir tufan öyküsü vardır (İpek, 2020, sf. 387). Çin mitolojisindeki tufan öyküsü ise çok büyük bir tufan sonrasında kahramanın nehrin yollarını açtığı ve bu nehirleri dört ayrı denize akıtmaya başardığı diğerlerinden farklı bir öykü okunur (Caner, 2017, sf. 19). Antik Yunan’daysa insanların her geçen gün daha da günahkâr olması üzerine Tanrı Zeus tufan ile onları yok etmeye karar verince Prometheus’un oğlu Deucalion karısıyla birlikte bir tekne yaparak dokuz güren süren bu tufandan kurtularak Parnassos Dağı’na iner ve Zeus’a bir kurban keserek onun gazabından kurtulur (İpek, 2020, sf. 387).

Eski Türk mitolojisindeki tufan öyküsünde kırk demirden boynuzlu “Gök Teke” yedi gün boyunca tüm yeryüzünü dolaşarak yaklaşmakta olan tufanın haberini duyurmaya çalışıp acı acı meler (İpek, 2020, sf. 388; Çığ, 2010, sf. 84). Ardından yedi gün deprem olur, yedi gün dağlardan ateş fışkırır, yedi gün yağmur yağar, yedi gün fırtına olur, sonraki yedi günde de kar yağar. Bu esnada aralarında Tanrı Ülgen ve Erlik’in de olduğu yedi ulu kardeş bir gemi yaparak bu gemiye her hayvan türünden bir çift alırlar. Kırk gün süren tufan bitip de sular çekildiğinde Tanrı Ülgen önce bir horoz, ardından bir kaz, son olarak da bir kuzgunu gemiden salıverir. Bunlar geri gelmeyince kardeşler gemiden ayrılırlar.

Eski Türk mitolojisindeki tufan öyküsünde kırk demirden boynuzlu “Gök Teke” yedi gün boyunca tüm yeryüzünü dolaşarak yaklaşmakta olan tufanın haberini duyurmaya çalışıp acı acı meler.

Kutsal kitaplarda Nuh Tufanı

Kutsal kitaplarda Tufan olayının ana teması kötülerin, bozulmuşların çokluk olduğu bir toplumun cezalandırılması ve inananların kurtarılmasıdır. Yüz yıllardır Tanrı tarafından yazdırıldığına inanılan kitaplardaki Tufan öyküsü, binlerce yıl öncesine ait çivi yazılı tablette aynen bulunduğuna göre büyük olasılıkla ondan türetilmiştir (Eroğlu, 2007, sf. 10).

İbranilerin kutsal kitabı Tanah’ta (Eski Ahit) antik çağdaki tufan anlatısını aynen görürüz (Eroğlu, 2007, sf. 10). İnanç boyutuyla birlikte tarihsel bilgiler ve ayrıca, Nuh’un soyağacı ile geminin yapıldığı ağacın cinsi, geminin yapım aşamaları, geminin ölçüleri ve tufanın nasıl olduğuna ilişkin somut bilgiler sayısal verilerle yer alır (Yikitler, 2022, sf. 56). Tevrat’a göre, tufandan sonra gemi Ağrı Dağı’na oturmuştur. Ancak bu bölgede böyle bir su baskını gerçekleştiğine dair bilimsel veriler bulunmamaktadır (Yikitler, 2022, sf. 44).

Hristiyanların İncil’indeyse (Yeni Ahit) doğrudan tufan anlatılmayarak Tevrat’a atıf vardır, dolayısıyla Hıristiyanlar Tevrat’ta nakledilenleri kabul ederler (İpek, 2020, sf. 390).

Kur’an’da Nuh ilk peygamber ve onu dinlemeyen halkı da yok edilerek cezalandırılan ilk toplum olmaktadır. Eski efsanelerin ve Tevrat’ın aksine, iman etmeyenlerin yok edilmesini Tanrı’dan Nuh ister. Kur’an’da özellikle olayın ceza ve öğüt kısmına yer verilir. Nuh’un gemisine ilişkin bir bilgi yer almazken tufana yol açan su ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Diğerlerinin aksine ne tufan ne de suların çekilmesine ilişkin bir zaman verilmez, geminin Cudi Dağı’na oturduğu işaret edilmektedir (Yikitler, 2022, sf. 47).

Antik Mısır’da ve Mezopotamya’da olanlar

Akdeniz, Mezopotamya, Batı Asya, İndus Vadisi’ndeki uygarlıklar MÖ 2300 yıllarında ekonomik gelişimlerinin zirvesindedir (Weiss ve Bradley, 2001, sf. 610). Erken Tunç Çağı’nda (MÖ 3300-2000) güney Levant’ta[4] surlar, burçlar ve kapılarla güçlendirilmiş saraylar, tapınaklar gibi anıtsal yapılardan oluşan kentleşme başlamıştır (Höflmayer, 2017, sf. 3). Bu sırada, MÖ 2200 – 2000 yılları arasında yerkürede 50 yerde sıcaklığın 30C düşmesiyle iklimde bir soğuma ve sonucunda, yağmur yağışındaki sert düşüş ile Ekvator’a yakın enlemlerde şiddetli bir kuraklık olur (Wang, 2005, sf. 908).

Kuzey Suriye’deki bir arkeolojik kazıda, ani iklim değişimine bağlı olarak ilk çökel katında, ince silt (0,1-0,002 mm) boyutlu volkanik cam parçacıkları ile karışmış çevredeki kerpiç yapıların yıkılmasından türemiş kalsitik killi balçığın incecik tanelenmiş depolanması görülür (Weiss ve diğ., 1993, sf. 1000). Bu malzeme, bir volkanik etkinliğin lav püskürmesi sonrasında yüzlerce km uzaklara kadar yayılabilen küller ile dağılımına işaret ederek ani iklim değişiminin bu aşamada oluşmasını anımsatmaktadır. Malzemenin çok ince olması ve depolanma zamanı da bize, Mezopotamya’da bir volkanik etkinlik bulunmadığından uzaktaki bir kaynağın yoğun volkanik etkinlik dönemini işaret etmekte ve oluşan kül bulutlarının güneşi perdelemesiyle bir volkanik kış oluşarak iklimin ani değişmesine yol açtığını düşündürmektedir. Bu bakış açısıyla, buralarda çökelen volkanik malzemenin kimyasal analizi yapıldığında iz elementler Anadolu’daki Nemrut ve Karadağ ile benzerlik göstermiştir (a.g.e., sf. 1001). Buna karşılık Butzer (1997) bölgede büyük bir kuraklığa yol açan ani bir iklim değişimi olmadığını (sf. 253) ileri sürerek “volkanik kış” senaryosunun desteği olan Kuzey Suriye’deki arkeolojik kazıda belirlenen volkanik malzemenin küresel değil bölgesel bir olaya ait olduğunu belirtir (Butzer, 1997, sf. 250).

İklimdeki bu olağan dışı değişim sonucunda Doğu Akdeniz’den İndus Vadisi’ne dek bütün toplumlar şiddetli kuraklıktan etkilenir ve çökerler. Fakat bu bir yok oluş olmayıp bazı yerlerde her zaman yeni koşullara uyum sağlayacak yollar bulunmuştur (Höflmayer, 2017, sf. 2). Şiddetli kuraklıktan etkilenen ovalardaki bölgelerden, büyük kentsel yerleşimlerden kitlesel göçler görülür (Weiss ve diğ., 1993, sf. 996). Sonucunda, Erken Tunç Çağı üçüncü evresi sonlarında (MÖ 2200) son derece berkitilmiş ilk kentler uygarlığı ortadan kaybolur ve bu çağın dördüncü evresinin ya da bir başka deyişle Bronz Çağı Geçiş Dönemi’nin başlangıcını işaret eden, kamu yapıları bulunmayan güçlendirilmemiş (Höflmayer, 2017, sf. 4) küçük köylerde oturan daha kırsal yarı göçebe toplum (sf. 1) ortaya çıkar.

Mısır’da da, çiftçilerin tamamen bağımlı oldukları Nil’in toprağa yaşam veren olağan yıllık taşkınları bitince on yıllarca süren kıtlık, salgın hastalıklar ve iç savaşlar büyük uygarlığın sonunu getirir (Rosenlund, 2024, sf. 73). Eski Krallık dizgesinin Altıncı Hanedanı MÖ 2181’de sonlanır ve buradan, MÖ 2060 yılında Orta Krallık kuruluşuna dek Mısır’da birinci Karanlık Çağ (Bell, 1971, sf. 1) adı verilen bir kargaşa ve kaos egemen olur. Bu zamanda, felâkete uğrayan sadece Mısır değil, Dicle ve Fırat çevresinde bugünkü Irak topraklarında gelişmiş Akad İmparatorluğu da MÖ 2150’de (Virtanen, 2019, sf. 1) ani iklim değişimine bağlı olarak (a.g.e., sf. 63) aniden çöker. Daha güçsüz Babil, Akad, Asur gibi Mezopotamya devletleri dışarıdan gelen Amoritler, Gutiler, Kassitler gibi barbarlar tarafından işgal edilirler (Virtanen, 2019, sf. 61). Mısır’daysa devlet çökmez fakat Yeni Krallık adı verilen yabancı firavunlar tarafından yönetilmeye başlar ve Mısır, Levant’taki egemenliğini yitirir (Butzer, 2012, sf. 3634). Bu verimli ovaların topraklarında yapılan incelemeler, MÖ 2200 civarında başlayan ve üç yüz yıl kadar süren ani ve dramatik bir kurak dönemi göstermektedir. Mısır ve Mezopotamya’da görülen bu şiddetli kuraklık bölgesel bir olay değil arkeolojik, tarihsel ve paleo-iklim kayıtlarıyla belirlenmiş “Günümüzden Önce 4,2 bin yıl olayı” (4,2 kyr BP) olarak adlandırılan Kuzey Afrika’dan Doğu Akdeniz’e ve Çin’e kadar ani ve ciddi bir küresel iklim değişiminin göstergesidir (Davis ve Thompson, 2006, sf. 37).

mısır
Mısır’da da, çiftçilerin tamamen bağımlı oldukları Nil’in toprağa yaşam veren olağan yıllık taşkınları bitince on yıllarca süren kıtlık, salgın hastalıklar ve iç savaşlar büyük uygarlığın sonunu getirir

Anadolu ve Doğu Akdeniz’de karanlık dönem

Geç Tunç Çağı (MÖ 1550-1200) sonlarında, giderek daha soğuk ve kurak hale gelen iklimin yol açtığı kuraklık ve yokluk MÖ 1200’lerde bir kez daha Ege, Doğu Akdeniz ve Anadolu’ya kargaşa getirir. Bölgede hüküm süren gelişmiş uygarlıklar, çağın sonundaki (MÖ 1315-1190) iki yüzyıl süresince farklı yerlerde farklı zamanlarda çökmüştür (Drake, 2012, sf. 1862).

Hitit ülkesinden Miken, Levant ve Mısır’a kadar uzanan uygarlıklar, Yunan ana karasının kuzeyinden, Trakya ve Makedonya’daki yoksul kabilelerin peş peşe zengin ve gelişmiş güneye doğru inen göç dalgasının geçtiği yerlerden katılımlarla daha da büyümesiyle oluşan ve Deniz İnsanları[5] denen yağmacı akınlarına direnemez, çökerler. “Geç Tunç Çağı Çöküşü” olarak adlandırılan bu ani yıkımın (Kaniewski ve diğ., 2010, sf. 207) yol açtığı toplumsal kargaşadan oluşan “Karanlık Dönem” (Bell, 1971, sf. 1) (MÖ 1200-825; Kaniewski ve diğ., 2010, sf. 207) diğer zamanlardan daha şiddetli, az duraylı, az medeni ve az iyi biçimde (Midlleton, 2012, sf. 265) bölgeye egemen olmuştur. Braudel’in (2008, sf. 66) deyişiyle “Doğu Akdeniz, MÖ 12’nci yüzyılda tarihin sıfır noktasına ya da onun çok yakınına dönmüştür”. Bu yıkımda en büyük zarara, Anadolu Platosu’nda daha önce hiç görülmemiş ve bir daha binlerce yıl boyunca görülmeyecek olan Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla Anadolu uğramıştır (Drews, 1993, sf. 3).

Girit’te Minos ve Yunan ana karasında Miken

Minos uygarlığı  Ege Denizi’ndeki Girit Adası‘nda, Tunç Çağı‘nda MÖ yaklaşık 3.500’lerde doğmuştur. Ülkenin adı, mitolojik kralı Minos’tan esinlenerek türetilmiş ve nereden geldikleri de belirsizdir fakat en güçlü olasılık Anadolu olarak görülmektedir (Cline, 2023, sf. 26). Büyük bir depremin neden olduğu sanılan bir yıkım sonucunda, MÖ 18’inci yüzyılda Minos bütünüyle çöker ve sadece Knossos yeniden inşa edilir. MÖ 1420’lere gelindiğinde, Girit kentlerinde büyük yangın belirtilerine rastlanmaktadır. Girit Adası’nın dışından gelen kavimlerce tahrip edildiği ya da bir iç ayaklanmanın yaşandığı sanılmakla birlikte bunun nedeni bilinmemektedir. Bu karışıklık içinde, 1380 dolayında, adayı Mikenler ele geçirmiş ve bu işgal altında yaklaşık yüzyıl süren kısmi bir toparlanmanın ardından birçok Girit kenti ve sarayları MÖ 13’üncü yüzyılın başında bütünüyle yok olmuştur (Tainter, 1988, sf. 10). Dorlar, MÖ 1100 yıllarında adaya egemen olurlar.

Miken uygarlığı MÖ yaklaşık 1650-1050 yılları arasında, Yunan anakarasında Miken kenti (Tainter, 1988, sf. 10-11) ve Argolis, Attika, Lakonya, Mesinya, Miken, Tebes ve Teselya bölgesinde (Levitt, 2019, sf. 15) egemen olmuştur. Bölge, bağımsız kent devletleri biçiminde yönetilmektedir. Mikenler, güçlerinin ve refahlarının zirvesine MÖ 1400’ten sonra Minos yıkılınca ulaşmışlar ve ardından Doğu Akdeniz kıyılarında ve bu arada Anadolu‘da başta Miletos olmak üzere ticaret kolonileri kurmaya başlamışlardır (Tainter, 1988, sf. 10-11). Saray devletleri, şehir örgütlenmesi, yazı sistemi ve sanat eserleriyle Yunanistan’daki ilk gelişmiş uygarlıktır. Miken kültürü, Avrupa kıtasının ilk yüksek (gelişmiş) kültürü olarak kabul edilmektedir. Yaklaşık MÖ 1190’da bilinen birçok Miken kentleri bir daha ayağa kalkamayacak biçimde peş peşe tahrip edilmiştir (Deger-Jalkotzy ve Lemos, 2008, sf. 387). Kentlerin halklarının bir kısmı yok olurken büyük kısmı da Levant’a doğru göç etmiştir (Levitt, 2019, sf. 16). Bunun nedeni hâlen açıklanamamaktadır. Bu tahribat ile ilişkilendirilen ve eskiden beri kabul edilen güçlü ve geniş kapsamlı Dor istilası kuramı günümüzde halen geçerliliğini korumaktadır. Şu hâlde bu döneme, Deniz İnsanları akınlarının başlangıcı diyebiliriz.

antik
Mikenler, güçlerinin ve refahlarının zirvesine MÖ 1400’ten sonra Minos yıkılınca ulaşmışlar ve ardından Doğu Akdeniz kıyılarında ve bu arada Anadolu’da başta Miletos olmak üzere ticaret kolonileri kurmaya başlamışlardır.

Deniz İnsanları

Geç Tunç Çağı’nın bitmesine yol açan, Doğu Akdeniz bölgesindeki krallıklara saldıran yıkıcı ve talancı çeşitli etnik kökenli kabilelerin kitlesel göçüne Deniz İnsanları adı verilir. Yaklaşık MÖ 1200’de başlayan, bir değil birkaç kez olmuş bu göçlerden Mısır yazıtlarında “bütün ülkelerden gelen kuzeyliler” diye söz edilmiştir (Cline, 2023, sf. 9). Adlarına bakınca sadece deniz düşünülse de kara Yunan’ı da içinde olmak üzere Ege’den başlayarak Anadolu, Levant, Mezopotamya ve Mısır’a doğru hem karadan hem de denizden yol almışlardır. Karadan ilerleyenler deniz yoluyla gelenlerden fazla uzağa düşmeden kıyılar boyunca (Cline, 2023, sf. 191) gelmişlerdir. Bu yüzden iç kesimlerdeki Mezopotamya’da çok az yıkım olmuş, Asur Krallığı sağlam kalmış ve Babil’deki kargaşanın nedeni de başkadır (Drews, 1993, sf. 30).

Deniz İnsanları’nın batıdan Akdeniz’in doğusuna doğru hareket etmelerinin nedeni olarak araştırmacıların çoğu bu geniş bölgede etkili uzun dönemli kuraklığı göstermiştir (Cline, 2023, sf. 175). Orta Avrupa ve Balkanlar’dan Antik Yunan’a doğru bir göç başlayınca buradakiler de daha yaşanır. Ege kıyılarına ve oralardaki halklarla birlikte Levant’a doğru hareket eden zincirleme bir kitlesel göç tepkimesi başlamış olabilir. Belki de bu yüzden, Mısır kayıtları dışındaki belgelerde Deniz İnsanları’ndan belirli bir ifadeyle değil de “düşman gemileri” biçiminde genel olarak söz edilmiştir.

Geç Tunç Çağı’nın bitmesine yol açan, Doğu Akdeniz bölgesindeki krallıklara saldıran yıkıcı ve talancı çeşitli etnik kökenli kabilelerin kitlesel göçüne Deniz İnsanları adı verilir.

Mısır, her iki göç dalgasında da yıkıcı sonuçlar ile karşılaşmamış fakat MÖ 1177’deki son savaştan sonra ekonomik ve politik bozulma birbirlerini güçlendirince (Sandars, 1985, sf. 197) giderek zayıflayıp MÖ 810’da firavunluk sistemi sonlanmıştır. Bundan sonra başlayan kararsız ve düzensiz dönem İskender’in MÖ 332’de Mısır’ı fethine kadar sürer. İskender’in MÖ 323’te aniden ölümünün ardından generallerinden Ptolemayos’un krallığıyla başlayan Ptolemeler devri de MÖ 30’da yine bir doğa felâketiyle son bulur. Mısır’ın refahı, ülkenin can damarı olan Nil’in Afrika muson yağmurlarına bağlı düzenli taşkın döngüsüne bağlı tarımsal üretimden gelir. MÖ 40 yılında tropikal bölgede, MÖ 500’den beri görülen en büyük volkanik patlamalardan birisinden stratosfere ulaşan gazlar içerisindeki kükürt aerosolleri güneş ışığını geri uzaya yansıtarak yeryüzünün soğumasına ve bunun sonucunda buharlaşma az olacağı için yağış olmamasına yol açar (Manning ve diğ., 2017, sf. 3). Bu yüzden volkanizmayla baskılanmış kurak bir Afrika muson yağmurları dönemi, ardından Nil’in taşkınlarının gittikçe zayıflayarak daha az ürüne ve daha fazla gıda sıkıntısına yol açması Ptolemayos krallığının çöküşüne yol açan toplumsal çözülmenin nedeni olur.

Deniz İnsanları göçlerine katılan toplulukları salt saldırgan olarak görmemek gerekir çünkü kötü koşulların yarattığı ekonomik sıkıntılar ve kıtlık yüzünden aynı zamanda bu sürecin kurbanı olarak da kabul edilmelidirler. Daha zengin ve yaşanılır yerler ararlarken zaten güçten düşmüş ve zayıf durumdaki devletler ile karşılaşınca fırsatçılık yaptıkları açıktır (Cline, 2023, sf. 14). Deniz İnsanları sadece savaşçı değillerdi, çoluk çocuğunu da yanlarına almış ve varını yoğunu kağnı arabalarına yükleyerek yeni bir yaşam kurabileceği uzak ülkelere göçen kitlelerdi (Uhlig, 2001, sf. 172). Ganimet peşinde koşmuyorlar, daha iyi bir yaşam arıyorlardı.  Deniz İnsanları’nin geçtiği yerlerdeki yerleşim yerlerinin çoğunun, bu dönemde, yakılıp yıkılmadığını, tersine onlar gelmeden önce terk edildiğini gösteren arkeolojik kanıtlar vardır (Cline, 2023, sf. 192). Bu göçmenler, büyük bir olasılıkla saldırgan işgalcilerden çok, kentin halkı arasına yerleşen mültecilerdir.

Truva Savaşı

MÖ 13’üncü yüzyılda Anadolu’da da çok sayıda kentte yıkımlar görülmüştür. Bunlardan en bilinenleri olan Truva ve Hattuşa’nın yerle bir edilmesine, pek çok araştırmacı tarafından kabul edilmesine karşın Deniz İnsanları’nin yol açtığı kesin olarak kanıtlanmamıştır. Homeros’un İlyada destanında anlattığı Truva Savaşı, Truva kralının oğlu Paris’in elçi olarak gittiği Sparta’dan kral Menelaos’un karısı Helen’i kaçırması üzerine Menelaos’un ağabeyi Miken kralı Agamemnon’un bütün birleşik Yunan ordusunu Truva’nın önüne yığmasıyla başlar. Homeros’un yazdığına göre, Truva’ya saldıranlar Yunanlarsa kenti savunanlar da bütün Anadolu’dan gelen savaşçılardır. Acaba savaşın nedeni gerçekten güzel bir kadın mıdır? Antik dönem Yunan yazarları bile Truva Savaşı’nın zamanından emin değillerdir, 13 farklı tahminde bulunurlar (Cline, 2023, sf. 103).

Truva yıkıntıları arasındaki Miken seramiklerini çalışan uzmanlar bu yıkımın MÖ 1190 ile 1180 arasında yaşandığını kanıtladılar (Cline, 2023, sf. 154). Yıkılan Truva kentinin sokaklarında cesetler ve duvarlara gömülü ok uçları olduğuna göre, kent bir savaş sonucunda yıkılmıştır. Ancak bu savaşın olduğu zamanda, Yunan anakarasından Miken ordularının gelmesi pek olası görülmemektedir. Çünkü aynı zaman aralığında, yani MÖ 1190 ile 1180 yıllarında birçok Miken kentinin de karşılaştıkları saldırılar yüzünden yanıp yıkıldıkları konunun tüm uzmanları tarafından kabul edilen bir gerçektir (Cline, 2023, sf. 155). Truva’yı yok edenler Mikenler olmadığına göre, geriye o zamanlara uygun özne olarak Deniz İnsanları kalmaktadır.

antik
Antik dönem Yunan yazarları bile Truva Savaşı’nın zamanından emin değillerdir, 13 farklı tahminde bulunurlar.

Hitit İmparatorluğu yıkılıyor

Hititler, çeşitli kavimlerden farklı halkların bir araya geldikleri, tek merkezden yönetilen, çok dilli ve çok dinli bir federe devlet olan, temel yasalarıyla çağına göre ileri bir demokrasi oluşturan, köleler de dâhil insan haklarına özellikle kadına saygılı, gelişmiş bir uygarlığa sahip, insanlık tarihinin ilk imparatorluğunu Orta Anadolu’da kurmuşlardır. İç ve dış durumlar, MÖ 13’üncü yüzyılın ortalarına gelindiğinde Hititlerin başkenti Hattuşa’nın sonunun geldiğini, artık başkent ve yönetim merkezi olarak kalmasının olanaksız olduğunu gösterir (Brandau ve Shickert, 2015, sf. 301). Mısır yazıtlarında, III. Ramses’in Deniz İnsanları’ni kast ederek “Hatti’den Kizzuwatna’ya (Kilikya/Çukurova) … hiçbir ülke onların silahlarına karşı duramadı” sözlerinden yola çıkılarak Hattuşa’nın yıkılmasından Deniz İnsanları sorumlu tutulmuştur. Fakat bu anlatımdaki Hatti sözcüğünün Hattuşa’yı mı yoksa Ege’ye kadar uzanan bir ülkeyi mi işaret ettiği belirsizdir.

MÖ 1274 yılındaki Hititler ile Mısır arasındaki Kadeş Savaşı’nın ardından, Hattuşa’da bir kuraklık baş gösterir (Shickert, 2015, sf. 267). MÖ 13’üncü yüzyılın ortalarında, bir Hitit kraliçesi Mısır firavunu II. Ramses’e “Ülkemde tahıl yok” diye mektup yazar ve Hititlerin ticaret heyeti Mısır’a gelir (Cline, 2023, sf. 177). Bunun sonucunda, olasılıkla MÖ 1210 dolayında Mısır firavunu II. Merenptah’ın (Shickert, 2015, sf. 267) “Bu Hatti ülkesinin ölümünü önlemek için gemilerle tahıl götürülmesini sağladım” yazıtından (Cline, 2023, sf. 177) Hititlerin ciddi kıtlık çektiğini anlıyoruz. MÖ 1250’den önce, Kuzey Yarıküre’nin ısısı belirgin biçimde artarak kuraklığa yol açar, göçler başladıktan sonraysa ısı belirgin olarak düşünce daha serin ve kuru koşullar ortaya çıkar (Drake, 2012, sf. 1868). O zamanlarda yaşanmış iklim değişimine bağlı uzun süren kuraklık ve sonucundaki kıtlık bir felâket doğurmuş olabilir. Bu iklim koşulları Doğu Akdeniz bölgesinde MÖ 13’üncü yüzyılın sonları ve 12’nci yüzyılın başlarından MÖ 9’uncu yüzyıla dek yaşanır ve 300 yıl kadar süren bir kuraklık dönemi sonunda bu bölgede tarımsal üretim, kırsal göçebelik gibi çevresel değişmeler olur (Kaniewski ve diğ., 2010, sf. 207). Bu iklim koşullarında tarımsal verimliliğin düşmesiyle ciddi kıtlık ve açlık başlar.

antik
İç ve dış durumlar, MÖ 13’üncü yüzyılın ortalarına gelindiğinde Hititlerin başkenti Hattuşa’nın sonunun geldiğini, artık başkent ve yönetim merkezi olarak kalmasının olanaksız olduğunu gösterir.

Deniz İnsanları II. Merenptah’ın beşinci yılında (MÖ 1208) Mısır’a saldırırlar (Brandau ve Shickert, 2015, sf. 296). Bu durumda, Hattuşa’yı yakıp yıkanlar bunlar olamaz. Fakat Mısır’dan gönderilen yardım gemilerini vurarak Hititlerdeki kıtlığın boyutunu büyütmüş olabilirler. Hitit araştırmacılarının birleştikleri konu, İmparatorluğun ve Hattuşa’nın sonunun büyük ölçüde karanlıkta kaldığıdır, buna neyin yol açtığı açık değildir (Hout, 2019, sf. 27). Kentin son zamanlarında, aşağı kentteki Büyük Tapınak tamamıyla yanar ve yukarı kentteki bazı tapınak ve yapılarda da yangın çıkar (Brandau ve Shickert, 2015, sf. 301). Fakat kalıntılarda yağma izleri ve ölüler görülmemektedir. Yanan yapılarda sadece taşınamayacak kadar büyük olan erzak küpleri, değersiz birkaç çanak çömlek ve eski tablet arşivleri kalmıştır. Sanki Hattuşa tapınak ve sarayları, taşınabilecek tüm eşyaları boşaltıldıktan sonra yanmışlardır. Büyük bir olasılıkla, IV’üncü Tuthaliya’nın (MÖ 1237-1209) son zamanında Asur ordusuna yenilmesiyle iyice zayıflayan devleti bir de kıtlık vurunca Hitit İmparatorluğu sistemi çökmüştür. Sıkıntı ve açlık içerisindeki Hattuşa halkı ayaklanır ve saray da karışır (Ceram, 1994b, sf. 143). Tarım bölgeleriyle bağlantısı kesilen Hattuşa’da büyük bir kıtlık olur. Çaresizlik içerisindeki II. Şuppiluliuma (MÖ 1207-1180), yönetim kadrosuyla birlikte sonuna kadar Hattuşa’da kalmamış, olasılıkla imparatorluk yıkılmadan önce başkent Hattuşa’yı ve diğer yerleşim merkezlerini terk ederek başka bir merkeze taşınmış gibidir. Hattuşa’nın boşaltılmış olması, Hititlerin eskiden beri düşmanı olan kuzey komşusu Kaşkalara başkenti basıp yakma cesaretini de vermiş olabilir (Cline, 2023, sf. 199). Devlet gücünü yitirince, sınırlardaki Hititlere bağımlı devletler de merkeze ayaklanarak özgürlüklerini alırlar (Sandars, 1985, sf. 197).

Hitit devleti iç siyasetten kaynaklanan sorunlar, iklim değişimine bağlı kuraklıklar sonucunda oluşan kıtlık, doğal kaynakların gereğinden fazla tüketilmesi ve Geç Tunç Çağı’nın sonlarında Doğu Akdeniz’deki birçok devletin yıkılmasına neden olan siyasal ve yapısal gelişmelere uyum sağlayacak biçimde yönetim sisteminin geliştirilememiş olması (Schachner, 2019, sf. 124) ile Anadolu’nun güneyindeki Hitit liman ve ticaret kentlerinin olası bir dış etkiyle yıkılmasına bağlı olarak güneyde ki bölgelerle yürütülen ticaretin yok olması (Schachner, 2012, sf. 40) sonucunda yıkılmış olmalıdır. MÖ 12’nci yüzyılın başında, arkeolojik olarak belirlenebilecek hiçbir iz bırakmadan keskin ve birdenbire çöküşünü dikkate alırsak Hitit sosyo-ekonomik sisteminin sağlam bir temele oturtulmamış olduğu da düşünülebilir (Schachner, 2012, sf. 39).

Geç Tunç Çağı çöküşü

Geç Tunç Çağı’nda, Anadolu, Doğu Akdeniz ve Yakın Doğu bölgesinde hüküm süren gelişmiş uygarlıkların çökmesine kimin ya da neyin neden olduğu kesin değildir. Bu nedenler dış güçlerin saldırısı (Deniz İnsanları), doğal ve iklimsel felaketler, ülke içinde toplumsal ayaklanmalar, teknolojideki gelişmeler, dış ticaretin kesilmesi, yönetim sisteminin çöküşü ve merkez ile çevre arasındaki çekişmedir (Kaniewski ve diğ., 2010, sf. 207; Cline, 2023, sf. 172). Bunların içinde iklim değişimi nedeniyle oluşan kuraklık-kıtlık ile sistemin çöküşü en olası olanlardır. Tainter (1988) ise bu çöküşlerin tümünü “kaynak tükenmesi” olarak tanımlar. Bu nedenlerin tümünde de fiziksel etkenlerdeki değişimle (örn. volkanizmanın artması) başlayan süreç iklim değişimine evrilir, bu da kıtlığa ve oradan da insan davranışının değişmesine (savaşlar, göçler, ekonomik karışıklık, ahlâk bozulması, vb.) gider.

Bazı kentlerde Geç Tunç Çağı çöküşüne yol açan bu nedenlerden birkaçının birlikte ya da peş peşe işlediği de görülür. Hiç kuşkusuz, değişik kentler için değişik zamanlarda ortaya çıkmışlar fakat bir kentin yıkılması için yeterli değillerdir. Tarih boyunca, büyük depremler, kuraklıklar ve ardından kıtlık, yerli halkın başkaldırmaları, dış güçlerin düşmanca saldırıları, dış ticaretin sekteye uğraması gibi felâketler bölgede hep yaşanmış ve maruz kalanlar yaralarını sararak ayağa kalkmayı her zaman başarmıştır. Uygarlıkları etkileyen bu unsurlardan hiçbirisi tek başına bu toplumların bırakın hepsini, tek birini bile çökertmeye yetecek kadar güçlü değildir. Ancak bu unsurların hepsi bir arada ya da birbirinin peşi sıra toplumların üzerine gelerek diğerinin etkisini büyüten “çarpan etkisi” yaratmış (Cline, 2023, sf. 201) olabilirler. Bunun ardından bu uygarlıkların bağımlı olduğu o devirdeki küresel ekonominin parçalanması ve aralarındaki diplomatik, ticari, ulaşım, iletişim bağlantılarının çökmesiyle de oluşan “sistemin çöküşü” beklenen sonucu doğurmuş olabilir.

MÖ 1200’lerde, tüm Ege-Anadolu-Mezopotamya bölgesinde yaşanan o devrin sanayisi, tarımın çökmesi, uluslararası ticaret sisteminin tıkanması ve siyasal iş birliğinin çöküşüne bağlı büyük ekonomik sıkıntının getirdiği “otoritenin zayıflaması” ve “büyük devletlerin arasındaki eski dengenin yitmesi” (Sandars, 1985, sf. 198) yani sistemin çökmesi[6], “Deniz İnsanları’nın istilası” olaylarına yol açmış olabilir. Burada, akla gelen soru, Deniz İnsanları’nın saldırısının Anadolu, Levant ve Mısır’da yaşanan köklü değişikliklerin nedeni mi yoksa sonucu mu olduğudur. Bütün olan bitene baktığımızda herhalde her ikisi de diye yanıtlayabiliriz. Böylece Yakın Doğu’nun zirveye çıktığı Tunç Çağı sona ererek uzun bir “Karanlık Çağ” başlamıştır (Childe, 1974, sf. 261). (Uhlig, 2001, sf. 172).

Tunç Çağı’nı kapatan bu çöküşün ardından gelen Demir Devri’nde (MÖ 1190-330), bin yıl önce Mısır ve Levant’ta yaşandığı gibi, büyük krallıkların yerini küçük kent devletleri alır (Cline, 2023, sf. 213). Hititlerin sonu ve Mısır’ın zayıflamasıyla yeni bir dünyada yeni bir dönem başlar. Yaşanan yeni “Karanlık Dönem” aslında hayırlı oldu da denebilir: Antik Yunan’da demokrasi devri başlar, demirin keşfiyle tarımda devrim olur ve ekonomi güçlenir, çivi yazısı yerine daha kullanışlı ve rahat yazı sistemleri ortaya çıkar.

Kaynakça

Akurgal, E., 2018, Türkiye’nin Kültür Sorunları, (1998 yılında Bilgi Kitabevi tarafından yapılan ilk baskının tıpkı basımı) Kırmızı Kedi Yayınevi, 297 sf.

Anthony, D. W., 1986, The “Kurgan Culture”, Indo-European Origins, and the Domestication of the Horse: A Reconsideration, Current Anthropolgy, Cilt 27, Sayı 4, sf. 291-313.

Arkeofili, 2025, Bu Nuh’un Gemisi mi, Yoksa Sadece Büyük Bir Tümsek mi? 29 Mayıs 2025, https://arkeofili.com/bu-nuhun-gemisi-mi-yoksa-sadece-buyuk-bir-tumsek-mi/ 

Arvas, H., Peygamber Kıssalarının Asliyeti Meselesi: Neden Atlantis Efsanesi Nûh Kıssasının Aslı Değildir, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Derg., Cilt 11, Sayı 25, sf. 575-593.

Atabey, E, 2025, Nuh’un Gemisi Heyelan Etkisiyle Oluşmuş Jeolojik Bir Yapı, https://www.researchgate.net/publication/392866505

Avcı, M, 2001, Ağrı Dağı’nda Karmaşık Bir Yer Akması: Nuh’un Gemisi, Mavi Gezegen, Sayı 4, sf. 32-36.

Bell, B., 1971, The Dark Ages in Ancient History: I. The First Dark Age in Egypt, American Journal of Archaeology, Cilt  75, Sayı 1, sf. 1–26.

Brandau, B. ve Schickert, H., 2015, Hititler-Bilinmeyen Bir Dünya İmparatorluğu, Arkadaş Yayınevi, 4. Basım, 342 sf.

Braudel, F., 2008, Akdeniz – Tarih, Mekân, İnsanlar ve Miras, La Méditerranée-l’Espace et l’Histoire, Çev. N. Erkurt ve A. Derman, Metis Yayınları, 2. Basım, 281 sf.

Butzer, K.W., 1997, Sociopolitical Discontinuity in the Near East C. 2200 B.C.E.: Scenarios from Palestine and Egypt, Third Millennium BC Climate Change and Old World Collapse (içinde),  H. N. Dalfes, G. Kukla ve H. Weiss (ed.), NATO ASI Serisi, Cilt I 49, Springer Verlag, sf. 245-296.

Butzer, K.W., 2012, Collapse. Environment, and Society,PNAS, Cilt 109, Sayı 10, sf. 3632-3639.

Caner, F., 2017, Büyük Tufan Mitleri ve Atra-Hasis, Karadeniz Araştırmaları Enst. Derg., Cilt 3, Sayı 3, sf. 17-26.

Ceram, C.W., 1994a, Tanrılar Mezarlar ve Bilginler, Çev. H. Örs, Remzi Kitabevi, 4. Basım, 363 sf.

Ceram, C.W., 1994b, Tanrıların Vatanı Anadolu, Çev. H. Örs, Remzi Kitabevi, 4. Basım, 192 sf.

Childe, G., 1926, The Aryans: A Study of Indo-European Origins, The History of Civilization (içinde), C. K. Ogden (ed.), Kegan Paul Trench Trubner & Co, Londra, 221 sf.

Childe, G., 1971, Doğu’nun Prehistoryası, Çev. Ş.A. Kansu, Türk Tarih Kurumu, 2. Basım, 250 sf.

Childe, G., 1974, Tarihte Neler Oldu (What Hapρened in History, 1942),Çev. A. Şenel ve M. Tunçay, Odak Yayınları,404 sf.

Cline, E., 2023, M.Ö. 1177 Medeniyetin Çöktüğü Yıl, 1177 B.C. The Year Civilization Collapsed, 2014), Çev. A. Kuglin, Bilge Kültür-Sanat, 5. Basım, 270 sf.

Çığ, M.İ., 2010, Sumerlilerde Tufan Tufan’da Türkler, Kaynak Yayınları, 6. Basım, 168 sf.

Dartma, B., 2003, Arkeolojik Veriler Bağlamında Kur’ân Kıssalarının Fiilen Gerçekleşmemiş Hadiseler Olduklarına Dair, Akademik Araştırmalar Derg., Cilt 5, Sayı 18, sf. 163-176.

Davis, M.E. ve Thompson, L.G., 2006, An_Andean_Ice-Core_Record_of_a_Middle_Holocene Mega-Drought in North Africa and Asia, Annals of Glaciology, Sayı 43, sf. 34-41.

Drake, B.L., 2012, The İnfluence of Climatic Change on the Late Bronze Age Collapse and the Greek Dark Ages, Journal of Archaeological Science, Cilt 39, sf. 1862-1870.

Drews, R., 1993, The End of The Bronze Age – Changes in Warfare and the Catastrophe ca 1200 BC, Princeton Univ. Press, 243 sf.

Eroğlu, E., 2007, Kutsal Kitaplardaki Tufan Olayı’nın Tarihi Temelleri, Gazi Üniv. Sosyal Bilimler Enst. Tarih ABD Eskiçağ Tarihi Dalı, Y. Lis. Tezi, 133 sf.

Ertuğrul, E., 2022, Nuh’un Gemisi Neden Asla Bulunamayacak? Arkeofili, 23 Kasım 2022, https://arkeofili.com/nuhun-gemisi-neden-asla-bulunamayacak/

Gabriel-Leroux, J., 1944, İlk Akdeniz Medeniyetleri, Remzi Kitabevi, 159 sf.

Gamkrelidze, T.V. ve Ivanov, V.V., 1990, The Early History of Indo-European Languages, Scientific American, March, sf. 110-116.

Hobsbawm, E., 2020, Tuhaf Zamanlar (Interesting Times: A Twentieth-Century Life, 2002), Çev. S. Nilüfer, İletişim Yayınları,4. Basım, 549 sf.

Höflmayer, F., 2017, The Late Third Millennium BC in the Ancient Near East and Eastern Mediterranean, The Late Third Millennium BC in the Ancient Near East and Eastern Mediterranean (içinde), Introduction, F. Höflmayer (ed.), The Orıental Instıtute of the Unıversıty of Chıcago, sf. 1-28.

Hout, T.P.J. van den, 2019, Hitit Krallığı ve İmparatorluğu’nun Kısa Tarihi, Hititler-Bir Anadolu İmparatorluğu (içinde), M. Doğan-Alparslan ve M. Alparslan (ed.), Yapı Kredi Yayınları, sf. 11-29.

İnan, N., 2018, Atlantis ve Mu Kıtaları Kayıp mı Efsane mi? Bilim ve Ütopya, 30 Ağustos 2018, https://bilimveutopya.com.tr/atlantis-ve-mu-kitalari-kayip-mi-efsane-mi

Independent Türkçe, 2023, Kayıp Kıta Atlantis’in Keşfi: Tarih Tekerrür mü Ediyor?, 27 Mart 2023, https://www.indyturk.com/node/619491/bi̇li̇m/kayıp-kıta-atlantisin-keşfi-tarih-tekerrür-mü-ediyor

İpek, Y., 2020, Nuh Tufanı Özelinde Mitlerde ve Kutsal Metinlerde Tufan Anlatısı, V. Uluslararası Ağrı Dağı ve Nuh’un Gemisi Sempozyumu, ed. O. Belli, 16-18 Ekim 2019,  Ağrı,  sf. 384-393.

Jipa, D.C. ve Panin, N., 2018, Narrow Shelf Canyons vs. Wide Shelf Canyons: Two Distinct Types of Black Sea Submarine Canyons, Quaternary International, Cilt 540, 25 February 2020, Sf. 120-136.

Kaniewski, D. ve diğerleri, 2010, Late Second-Early Fist Millennium BC Abrupt Climate Changes in Coastal Syria and their Possible Significance for the History of the Eastern Mediterranean, Quaternary Research, Cilt 74, sf. 207-215.

Kareem, R.F., 2019, Arkeolojik ve Yazılı Belgelere Göre Tufan Coğrafyası,Selçuk Üniv. Sosyal Bilimler Enst. Tarih ABD Eskiçağ Bilim Dalı, Dr. Tezi, 88 sf.

Kramer, S.N., 1998, Tarih Sumer’de Başlar, Çev. M. İ. Çığ, Türk Tarih Kurumu, 3. Basım, 349 sf.

Kramer, S.N., 2002, Sumerler – Tarihleri, Kültürleri ve Karakterleri (The Sumerians – Their History, Culture, and Character, 1963), Çev. Ö. Buze, Kabalcı Yayınevi, 460 sf.

Manning, J.G., Ludlow, F., Stine, A.R., Boos, W.R., Sigl, M. ve Marlon, J.R., 2017, Volcanic suppression of Nile summer flooding triggers revolt and constrains interstate conflict in ancient Egypt, Nature Communications, Cilt 8, sf. 1-9, https://www.nature.com/articles/s41467-017-00957-y

Platon, 2014, Kritias – Kharmides, Çev. F. Akderin, Say Yayınları, 87 sf.

Platon, 2015, Timaios, Çev. F. Akderin, Say Yayınları, 120 sf.

Rosenlund, M., 2024, İklimin Değiştirdiği Dünya, Çev. A. Ünal, KaplumbaA, 271 sf.

Ryan, W. ve Pitman, W., 2003, Nuh Tufanı-Tarihi Değiştiren Olaya İlişkin Yeni Bilimsel Keşifler (Noah’s Flood-The New Scientific Discoveries About the Event That Changed History, 1998), Çev. D. Bayrak, Arkadaş Yayınevi, 381 sf.

Sandars, N.K., 1985, The Sea Peoples: Warriors of the Ancient Mediterranean, Thames and Hudson, 224 sf.

Sarıkçıoğlu, E., 1996, Kur’ân ve Arkeoloji Işığında Hz. Nuh ve Tufan Olayına Yeni Bir Yaklaşım. İslâmî Araştırmalar Derg., Cilt 9, sf. 197-203.

Schachner, A., 2012, Orta Anadolu’da Coğrafya ve Ekonomi: Hititlerin Bıçak Sırtındaki İmparatorluğu, Colloquium Anatolicum Anadolu Sohbetleri XI, Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü, sf. 25-54.

Schachner, A., 2019, Hattusa-Hitit İmparatorluğu’nun Başkenti, Hititler-Bir Anadolu İmparatorluğu (içinde), M. Doğan-Alparslan ve M. Alparslan (ed.),Yapı Kredi Yayınları, sf. 104-125.

Tainter, 1988, The Collapse of Complex Societies, Cambridge University Press, 262 sf.

Uhlig, H., 2001, Avrupa’nın Anası Anadolu, Telos Yayıncılık, 284 sf.

Vaux, R. de, 1978, The Early History of Israel, Darton, Longman and Todd, 886 sf.

Virtanen, N.M., 2019, The Collapse of the Akkadian Empire, Helsinki Üniv. Sosyal Bilimler Fak. Genel Tarih Böl., 72 sf.

Wang, S., 2005, Abrupt Climate Change and Collapse of Ancient Civilizations at 2200BC-2000 BC, Progress in Natural Science, Cilt 15, Sayı 10, sf. 908-914.

Warshovsky, F., 1977, Nuh, Tufan ve Gerçekler, Bilim ve Teknik, Sayı 121,sf. 16-18.

Weiss, H. ve Bradley, R.S., 2001, What Drives Societal Collapse? Science, Cilt 291, sf. 609-610.

Weiss, H., Courty, M.-A., Wetterstrom, W., Guichard, F., Senior, L., Meadow, R. and Curnow, A., 1993, The Genesis and Collapse of Third Millennium North Mesopotamian Civilization, Science, New Series, Cilt 261, Sayı 5124, sf. 995-1004.

Yikitler, Ö.. 2022, Mezopotamya Mitolojisinde Tufan Olayı ve Semavi Dinlerdeki Karşılığı, Bitlis Eren Üniv. Lisanüstü Eğitim Enst. Arkeoloji ABD, 95 sf.


[1] Grekçede, “ırmakların ortasındaki ülke” anlamına gelir.

[2] Kutsal Kitap (Bible; Kitâb-ı Mukaddes), Tevrat (Eski Ahit ) ve İncil’i (Yeni Ahit) bir arada kapsayan, Hristiyan inanışının temelini oluşturan ve Hristiyanlarca kutsal sayılan kitaptır. Eski Ahit (Ahd-i Atik), Kutsal Kitap’ın İbranice kaleme alınmış olan ilk kısmına Hristiyanların verdiği isimdir. Yahudilerin Tanah ve Müslümanların Tevrat ve Zebur olarak kabul ettikleri kitapları içinde barındırır. Eski Ahit; Tevrat, Tarihsel Kitaplar, Şiirsel Kitaplar, Peygamberlik Kitapları olarak 4 temel bölüme ayrılır. Yeni Ahit (Ahd-i Cedid), Kutsal Kitap’ın birinci yüzyılda Grekçe kaleme alınan, Yahudilerce kabul edilmeyen 27 bölümden oluşan kısmıdır.

[3] Tarihsel gerçekliği konusunda herhangi bir belge bulunmayan ve günümüzde ya da geçmişte herhangi bir ulus ile kesin bir biçimde ilişkilendirilemeyen Âd Kavmi, Kuran‘da geçen ve Nuh kavmi gibi Allah’ın gazabına uğrayarak yok olan eski bir Arap kabilesidir. Kavmin atası olan Âd, Nuh’un torunlarından Avs’ın oğludur. Avs’ın babası İrem, onun babası Nuh’un oğlu Sam’dır.

[4] Doğu Akdeniz’in kıyısı, günümüzde İsrail, Lübnan, Ürdün, Filistin ve Suriye’nin batı kısmını kapsayan bölgedir. Doğu Akdeniz kıyılarına bitişik Bereketli Hilal’in orta bölgelerini belirlemek için kullanılan coğrafi bir terimdir.

[5] İngilizce metinlerdeki “Sea People” anlatımı eskilerden bu yana Türkçe’ye “Deniz Kavimleri” olarak geçmiştir. Oysa TDK sözlüğünde kavim “Aralarında töre, dil ve kültür ortaklığı bulunan, boy ve soy bakımından da birbirine bağlı insan topluluğu; budun” anlamına karşılıktır. Denizden gelen bu insanlar arasındaysa bu tanıma uyan tek bir özellik bile yoktur. Bu bakımdan “Deniz İnsanları” olarak adlandırmayı daha yerinde buluyorum. Antik Yunan, bu halklara “pelajlar” (pelasges) adını vermiş ve bu yüzden, birçok metinde bu isimle anılmaktadırlar. Helence konuşmayan her halka “barbar” anlamında bu ismi veriyorlardı (Gabriel-Leroux, 1944, sf. 12). Herodotos da Tarih’inde (1991, I. Kitap-Klio, sf. 32, paragraf 56-57) Pelasgların yabancı bir dil konuştuklarını, Teselya denilen ülkede oturduklarını ve İonların bunların soyundan geldiğini yazar.

[6] Küçük bir unsurun başarısızlığının gitgide daha büyük ölçekte yankılanan bir zincirleme reaksiyon başlatıp sonunda bütün yapının çökmesine “sistem çökmesi” denir (Renfrew, 1979: Cline, 2023, sf. 199’dan).

Etiketler: anadolu, antik çağ, antik mısır, atlantis, büyük felaketler, deniz insanları, deprem, doğu akdeniz, girit, hitit, Karadeniz, kutsal kitaplar, mezopotamya, miken, nuh tufanı, sümer tufanı, truva, tunç çağı, yunan
GazeteBilim 23 Ekim 2025
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Önceki Yazı beyin Zekânın bedeli otizm olabilir mi?
Sonraki Yazı hücre Embriyo benzeri “kan fabrikaları” bir gün kan bağışlarının yerini alabilir!

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
Güzel şeyler, özgür seçim süreçlerinin en çirkin şekillerde baskı altına alınmasına rağmen varlığını sürdürmeyi dişiler sayesinde başarır.(Görsel: The Belkin)
Flörtöz Hayvanlar

Ördekler, penisleri ve Amerikan ekonomisi

Yanık türkülerin yeşil başlı gövel ördeklerinden esinlenilen romantizm yalnızca bizim hayallerimizde var; gerçek dünyada bu türlerin aşk hayatları çok daha…

5 Kasım 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

Güneş fırtınaları depremleri tetikleyebilir mi?

Güneş fırtınaları sadece gökyüzünde göz kamaştırıcı bir etki yaratmakla kalmıyor; kırılgan fayları deprem üretmeye doğru da yönlendirebiliyor olabilir.

Jeoloji
7 Mart 2026

6 Şubat depremlerinin 3. yıldönümü: “Erken uyarı sistemi kurulsaydı yangınlar ve can kayıpları azalırdı”

Bir deprem erken uyarı sistemi kurulmuş olsaydı elektrik ve doğalgaz sistemlerinin kesilmesi sonucu birçok yangın ve can kaybı oluşmazdı.

Jeoloji
5 Şubat 2026

T. rex Asyalı çıktı!

Araştırmaya göre T. rex’in ataları, yaklaşık 70 milyon yıl önce Asya’dan Kuzey Amerika’ya göç etmiş.

Paleookur
25 Aralık 2025

147 milyon yıllık uçan sürüngen

Paleontologlar, Güney İngiltere'deki Geç Jura Dönemi’ne (147 Milyon Yıl Önce) ait yeni bir ctenochasmatid pterosaur alt çenesi keşfettiler ve tanımladılar.

Paleookur
17 Kasım 2025
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?