Scott’ın filmi olay seçiminde sıfır. Kartondan yapılmış ruhsuz bir Napoléon birkaç olayın içinden sıçrayarak geçip düşüyor: “Korsikalı serseri nasıl imparator olmuş” gibi saçma bir durum… Neredeyse postmodern bir duyarsızlık.
Yavuz Alogan
Çevirmen, Yazar, Editör
Röportaj: Emrah Maraşo
GazeteBilim Genel Yayın Yönetmeni
Ridley Scott’ın beklenen Napoléon filmi gösterime girdi ve izleyen herkesi ikiye böldü. Bir yanda filmi övenler, öbür yanda filme ağır eleştiriler yöneltenler… Siz de filmi eleştirenler içindesiniz. Neden beğenmediniz?
Sanat eseri esas olarak tarihî kişinin karakterini yansıtmalıdır. Napoléon tarihin kaydettiği belki de en trajik karakterdir. Dünyayı değiştirir, toplumların kaderini etkiler; kamu yönetimi, hukuk, askerlik alanlarında yerleşik düzeni değiştirir, ortaçağa sıkışıp kalmış toplumların yolunu açar fakat kazandığı zaferler aynı zamanda kişisel yenilgisinin tohumlarını taşımaktadır. Sanat eserinin bu trajediyi okura/seyirciye en azından hissettirmesi beklenir. Scott ise Napoléon’u tesadüflerin yükselttiği ruhsuz bir maceraperest, bir tür fırsatçı gibi göstermiş.
Film dönemin ihtişamını ve sefaletini yansıtmaktan uzak
Filmin başında Napoleon’a mealen “Toulon’u alamazsak Paris’te bizi Korsikalı serseriler diye anacaklar” dedirtiyor mesela. Aslında Toulon, yönetmen açısından bence talihsiz bir seçim olmuş. Yarımada Savaşı ve İspanyol Ayaklanması (1808) Napoléon’un emperyal hırslarını ve acımasızlığını göstermek için daha uygun bir sahne kurma imkânı sağlayabilirdi. Mısır Seferi ise, piramitlerin tepesine topla ateş etmek gibi yalan saçmalıklar bir yana, Josephine kıskançlığına kurban gitmiş. Bu arada Napoléon’un Josephine’e olan imkânsız cinsel ihtirası filmde giderek emperyal damızlık ilişkisine dönüşüyor, “arkadaşça” mektuplardan yerli yersiz alıntılar durumu iyice anlaşılmaz kılıyor.
Sinema eleştirmeni olmadığım için haddimi bilerek şunu da belirtmeliyim ki film görsel olarak da dönemin ihtişamını ve sefaletini yansıtmaktan -bence- çok uzak. Savaş sahneleri karikatür gibi, evlenme-boşanma-coronation (taç giyme) sahneleri ilkel ve sönük.
Paris’te saatlerce dolaştığım Invalides Askerî Müzesi’ndeki Napoléon bölümü, özellikle kronolojiyi duvar resimleriyle yansıtan galerileri, Moskova seferinde giydiği palaska izleri belirgin yün paltosu, olduğu gibi korunan asker çadırı, içi doldurulmuş son atı Vizir (yoksa Marengo mu?), ölümünden sonra alınan yüz maskı ve kendi el yazsısıyla Parislilere vasiyeti filmden çok daha etkileyiciydi.

Ruhsuz bir Napoléon
Bir film ele aldığı konunun bütün tarihini yansıtmak zorunda mıdır veya tarih bile bunu yansıtabiliyor mu?
Elbette bu, tarihi kimin yazdığına, filmi kimin yaptığına bağlı. Bulutların üzerinde tanrı gibi oturup her şeyi gören ve kaleme alan tarafsız bir tarih baba yok maalesef. Mesela Rusya’da 1905 ve 1917 devrimlerini iktidar katından, söz gelimi Stalin’in yazdırdığı “SBKP (B) Tarihi”nden değil, ancak Troçki’nin içinde yaşadığı tarihî olaylara mesafe koyarak yazdığı “1905” ve “Rus Devrim Tarihi”nden kısmen öğrenebilirsiniz.
Sinema filminde bütün tarihi yansıtmak elbette gerekmez. O zaman yarı-belgesel olur. Mesela 1871 Paris Komünü’nün anlatıldığı, Peter Watkins’in 2000 yapımı, orijinali 5 saat 45 dakika süren La Commune filmi bir örnektir.
İki saatlik bir sinema filminde marifet -bence- başından geçen tek bir olay kapsamında, hatta hayatının tek bir günü içinde kahramanın karakterini, ihtişamını/sefaletini, yeteneklerini/zaaflarını, aşklarını/ihtiraslarını görsel olarak yansıtabilmektir. Napoleon’un hayatı bu bakımdan yönetmene sonsuz malzeme sunar.

Mesela Elbe adasından karaya çıktığında (1815) XVIII. Louis’ye onu tutuklayarak kafes içinde Paris’e getirme sözü veren Mareşal Ney’in kılıcını Napoléon’a teslim ederek ona biat etmesi; ya da 1807’de Friedland Muharebesi’nin ardından Napolén’un Rus Çarı I. Aleksandr’la Neman Nehri’nin ortasında sabahın sisleri içinde bir salda buluşarak Avrupa’nın geleceğini müzakere etmesi gibi dehşet dramatik olaylar yönetmene muazzam bir malzeme sağlayabilirdi.
Scott’ın filmi olay seçiminde bu bakımdan sıfır. Kartondan yapılmış ruhsuz bir Napoléon birkaç olayın içinden sıçrayarak geçip düşüyor: “Korsikalı serseri nasıl imparator olmuş” gibi saçma bir durum… Neredeyse postmodern bir duyarsızlık. Anlatı, “büyük anlatı” değil, küçük fragmanlardan oluşan ruhsuz bir küçük anlatı, neredeyse bir karikatür…
Zarif aristokrat Wellesley, kana susamış Bonaparte
Bazı Fransız eleştirmenler filmin İngiliz bakış açısıyla çekildiğini söylüyor ve tarihsel İngiltere yanlılığına vurgu yapıyorlar. Katılıyor musunuz?
Katılırım. Bu tema açık ya da örtük olarak hep var. Bir yanda zarif aristokrat, insan sevgisiyle dolu, savaştan nefret eden Wellington Dükü Arthur Wellesley; öte yanda kaba, muhteris, katliamcı, savaş coşkunu, kana susamış Fransız canavarı Bonaparte… Başka deyişle kralları, aristokratları giyotinden geçiren Fransız ayak takımına karşı, düzen kuran soylu kraliyet İngilizleri… Scott’ın filminde de aynı tema hissediliyor. Aslında iki karakter, Wellington ile Napoléon ilk kez Yarımada Savaşı’nda karşı karşıya geliyorlar fakat Scott’ın filmindeki gibi yüz yüze oturup konuştuklarına dair bir kayıt yok. Hele ki son sahnede Welleington’ın Napoleon’a St. Helen’e sürgün talimatını bizzat vermesi tam bir saçmalık.
Wellington ile Napoléon ilk kez Yarımada Savaşı’nda karşı karşıya geliyorlar fakat Scott’ın filmindeki gibi yüz yüze oturup konuştuklarına dair bir kayıt yok.
Ayrıca, Waterloo Savaşı sırasında Prusya Prensi Wilhelm’in 4. Süvari Kolordusu Wellington Dükü’nün yardımına koşmakta birkaç saat gecikseydi ya da ansızın çıkan güneş buzları eriterek Fransız toplarının bir kısmının tekerleklerini balçığa gömmeseydi Napoléon (Charleroi bayırında atından iner, buz tutmuş zemini yoklar, “toplar buradan geçebilir” diye düşünür!) Waterloo savaşını kazanır ve uzun bacaklı İngiliz, kıtayı muhtemelen bir daha ancak rüyasında görebilirdi. Tarihte küçük hatalar büyük sonuçlar doğurmuştur.
Napoléon Savaşları feodal kurumları işlemez hale getirdi
Victor Hugo, Sefiller kitabının bir yerinde Napoléon’un Fransız Devriminin ideallerini Avrupa’ya taşıdığını söyler. Gerçekten de Napoléon ve Fransız Devrimi arasında, iç ve dış etkenler açısından nasıl bir süreklilik ve kopuş ilişkisi vardır? Kendisini imparator ilan etmesi, kiliseyle kurduğu ilişkiler bir stratejinin parçası mıdır yoksa monarşist olduğu için mi bunları yapmıştır? O, devrimi geniş anlamını da içine alacak şekilde (etkileri vs.) Avrupa’ya götürmüş müdür yoksa devrimi bitiren adam mıdır?
Sefiller’in yanlış hatırlamıyorsam ikinci cildinde Waterloo Savaşı, yazarın Napoléon’a ilişkin görüşleriyle iç içe sayfalarca anlatılır. Fransız Devrimi’nin ideallerini savunan entelektüeller genellikle Cumhuriyet’in ve ihtilalci fikirlerin yanında, monarşi ve Kilise’nin karşısında yer almışlar, Napoléon’un İmparator olmasına çok bozulmuşlar, bunu Cumhuriyet düşüncesine ihanet olarak görmüşlerdir.
Romantik edebiyatın kurucusu Victor Hugo, Napoléon karakteri ve onun savaşlarıyla büyülenmiştir. Fakat daha sonra Louis Bonaparte’ı (III. Napoléon, y.1852-1870) Küçük Napoléon adlı kitabında, asıl Bonaparte’a göndermelerde bulunarak hicvetmiş; Bethooven ise Napoléon Fransa İmparator’u olduğunda ona ithaf ettiği Eroica’dan imparatorun ismini çıkarmıştır.
Bütün bunlar bir yana, Napoléon Savaşları (1803-1815) Avrupa kıtasındaki feodal kurumları işlemez hâle getirmiş, feodal üretim ilişkilerini değiştirmiş, böylece kapitalizmin önündeki engelleri kaldırmış; ulusal Fransa bayrağında üç renk olarak yer alan 1789 Devrimi’nin simgelerini (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) üniter ulus-devlet ve millet egemenliği ilkeleriyle birlikte bütün kıtaya yaymış, Kilise’nin otoritesini kırmış, Papa’yı aşağılamıştır. Elbette bütün bunları Napoléon, bilinçli olarak, “Şu feodalizmi kılıcımla yıkayım da kapitalizmin yolu açılsın,” diye yapmamıştır. O, kıtaya, giderek dünyaya hükmetmek istiyordu. Savaşları, aslında Fransız Devrimi’nin ilkeleri temelinde bir Avrupa Birliği kurma girişimiydi.

Ekim Devrimi, Fransız Devrimi’ne göre cüce kaldı
Tarihçi Eric Hobsbawm, 1789 Fransız Devrimi’nin 200. yılı için yazdığı Fransız Devrimine Bakış-İki Yüz Yıl Sonra Marsellaise’in Yankıları adlı kitabında, Ekim Devrimi’yle başlayan sürecin, ölçeği ve yarattığı etkilerin sürekliliği bakımından Fransız Devrimi’ne kıyasla “cüce” kaldığını söylemiştir. Günümüzde, Sovyet tipi yönetim aygıtı, işçi denetimi, ikili iktidar, üretim araçlarının mülkiyeti gibi konulardan çok; daha güncel olan üniter ulus-devlet, toplum sözleşmesi, yurttaşlık, laiklik gibi kavramları, medenî hukuk, bölüşümde adalet, toplumsal kalkınma gibi konuları tartışmak durumundayız. İnsanlığın gerilediği Neoliberal çağdan çıkılırken bu kavramlar yeni içeriklerle daha demokratik ve eşitlikçi bir toplum anlayışına doğru evrilecektir. Özetle, Fransız Devrimi’yle başlayan süreç Napoléon dönemiyle hızlanmış ve kalıcı özellikleri günümüze kadar ulaşmıştır.
Robespierre ve Napoléon ilerici burjuvazinin temsilcileri
Eski rejimin yıkıcısının Robespierre, yeni rejimin kurucusunun Napoléon olduğu görüşüne katılır mısınız? Bu bakımdan her iki tarihsel kişiliği kıyasladığınızda nasıl bir sonuca ulaşıyorsunuz? Onlar hangi sınıfların temsilcileriydi?
Robespierre’in devrimci ve kurucu olduğu, Napoléon’un ise devrime süreklilik kazandırdığı ve onun ilkelerini yaydığı görüşünü tercih ederim. 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi bile Robespierre’e kuruculuk, mirasına ise evrensellik vasfı kazandırmaya yeter. Montesquieu’nün hukuk, Rousseau’nun toplum felsefesini benimsemişti. Robespierre ve Napoléon, aristokrasiye, feodal soylulara karşı yükselen ilerici burjuvazinin temsilcileriydi. Hayatının son döneminde Robespierre, bugünden bakıldığında biraz tuhaf görünen Yüce Varlık Kültü diye bir tür deizm geliştirerek Katolisizm’e meydan okumuştur. Scott’un filminde Robespierre’i şişman ve kaçık bir ucube olarak görüyoruz. Post-modern dünya onu sevmemiş, Thermidor nedeniyle bir “katil” olarak görmeyi tercih etmiştir. Ayrıca son çatışma, filmde gösterildiği gibi Konvansiyon binasında değil Hôtel de Ville’de gerçekleşmiş, binaya sığınan Jakobenler, Konvansiyon askerleriyle sabaha kadar çatışmışlardır. Robespierre’in çenesinden vurulduğu kesin, intihara teşebbüs ettiği ise rivayettir. Sedyeye konularak yirmi Jakoben’le birlikte giyotine götürülmüştür.

Güçlü bir taktisyen, zayıf bir stratejist
Napoléon bir topçu subayı ve epey yetenekli bir komutan. Savaş stratejisi ve sanatına katkısı var mıdır?
Modern ulusal ordular 19. yüzyılın başlarında kuruldu. Le Grand Armée (Büyük Ordu) denilen ve zorunlu askerlik hizmetine dayanan Fransız ordusunu Napoléon Bonaparte “silahlı ulus” olarak tanımlamıştır ki buna, kulağımıza yabancı gelmeyen bir ifadeyle, “ordulaşmış millet” diyebiliriz. Tarihsel olarak ordusunun başında savaşa giden (fakat elbette Scott’ın filmindeki gibi at üstünde elinde kılıç dövüşmeyen) İmparator/General’in son örneklerinden biri olan Napoléon, daha önceleri düşman safların arkada süvari, daha geride sabit topların olduğu muharebe nizamında piyadenin davul ve nefesli çalgılarla müzikal bir tempoda düşmana doğru yürüyerek savaşa tutuştuğu yöntemi değiştirmiş, kesin sonuçlu “hareketli savaş” taktiğini geliştirmiş, daha önceleri sabit duran topları düşman saflarının içine sokarak imha edici bir etki yaratmıştır. Napoléon’un savaş taktiklerini onun generallerinden biri olan Antoine-Henri de Jomini değerlendirmiştir. Buna göre Napoléon her savaşta önce “dış hatlar” oluşturmakta, merkezi bir konumdan düşman kuvvetlerine ayrı ayrı saldırılar düzenlemekte, hareketli kolorduları savaş sırasında “kuvvet çarpanı” olarak kullanmaktadır. Askerî uzman ve tarihçi Jeremy Black ise savaş sırasında Napoléon’un taktisyen ve operasyonel düzeyde “harikulade” olmakla birlikte, “zayıf bir stratejist” olduğunu söylemiş, 1815’te St. Helen adasına sürülene kadar “strateji” kavramını kullanmadığını, bu tarihten sonra kavramı sıklıkla kullanmasının ise “ironik” olduğunu kaydetmiştir (Black, Timaş Tarih 2021, s. 187-8). Black’in bu sözlerle Napoléon’un kıtasal düzeyde siyasî stratejisini değil, askerî savaş stratejisini kastettiğini anlıyoruz.
Napoléon kesin sonuçlu “hareketli savaş” taktiğini geliştirmiş, daha önceleri sabit duran topları düşman saflarının içine sokarak imha edici bir etki yaratmıştır.
Scott’ın filminde Moskova Seferi ve Borodino Savaşı’nın çok üstünkörü anlatıldığını, Austerlitz Savaşı’ndaki top atışlarıyla kırılan buzda boğulan askerler sahnesinin ise yersiz bir palavra olduğunu geçerken belirtmiş olalım.
Napoléon Roma’dan sonra hukuk devleti kavramını getirdi
Code Napoléon olarak adlandırılan metin nedir? İlerici ve uluslararası bir etkisi var mıdır?
Bildiğimiz kadarıyla Napoléon yasalarının en önemli özelliği kanunların ancak kanunla belirlenen usullere göre ilan edilip resmen yayımlanmaları hâlinde kanun sayılarak uygulanabileceği hükmünü getirmiş olmasıdır. İlan edilmemiş, gizli kanun ya da hükümdar fermanı dönemi böylece kapanmış, ayrıca yargıçlara kanun maddelerini yorumlama yetkisi verilmiştir. Belki de kadim Roma’dan sonra Napoléon ilk kez Hukuk Devleti kavramını getirmiştir. Ayrıca Code Napoléon modern çağın ilk ve temel medeni kanunu olarak da önem kazanmıştır.
Bonapartizm kavramı sosyalist solda fazla didiklendi
Napoléon’un adıyla anılan Bonapartizm sizce yakın tarihi anlamak için ciddiye alınması gereken bir rejim tipi ve siyasal çözümleme aracı mıdır?
“Bonapartizm” kavramı, tıpkı Sezarizm, Frankizm, Falanjizm, Peronizm, hatta Faşizm kavramları gibi sosyalist solda fazla didiklendiği ve yerli yersiz pek çok tarihsel vakanın üzerine etiket gibi yapıştırıldığı için belirsiz, daha doğrusu tanımlanması zor bir kavram olmuştur. Kavramın kaynağı, bilindiği gibi, Napoléon değil, onun yeğeni olan Louis Napoléon Bonaparte’ın 1852’de devletin içinde bir darbe yaparak III. Napoléon adıyla kendisini imparator ilan etmesidir. Bir tanımlama denemesi yapmak gerekirse, Bonapartizm hâkim sınıfların birbirine düştüğü, alt sınıfların ayaklandığı ya da ayaklanma eğilimi gösterdiği, istikrarsızlığın ayyuka çıktığı bir dönemde devlet bürokrasisi, ordu ve polisin kuvvetli bir liderin etrafında birleşerek iç darbe yoluyla iktidarı ele geçirip sivil/parlamenter siyasete son verdiği, hakem konumunda fakat elbette burjuvazi adına devleti yönettiği, hâkim sınıflar arasındaki çatışmayı durdurarak ayaklanan ya da ayaklanmak üzere olan alt sınıfları baskı altına aldığı dengeleyici bir siyasî rejimdir. Bunun nasıl mümkün olduğunu Karl Marx Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’inde (İletişim 2016) analiz etmiştir.

Napoléon ve dönemini öğrenmek için kitap ve film önerisi yapabilir misiniz?
Scott’ın filmi yerine, Sergey Bodnarçuk’un 1970 yapımı Waterloo filmini izlemelerini; piyasadaki Napoleon biyografilerinin yanı sıra, özellikle A. de Chateaubriand’ın Napoléon Bonaparte-Mezar Ötesinden Anılar’ını okumalarını tavsiye ederim. Fransız Devrimi hakkında iki kitap: Albert Soboul, 1789 Fransız İnkılâbı Tarihi (Cem Yayınevi 1969); ve Daniel Guérin, Fransa’da Sınıf Mücadelesi, 1793-1795 (Yazın 1986).

