Batı’da bir engizisyon yaşandıysa 1400 yıldır İslam dünyasında da yaşanmıştır. Ama Batı’da sistematik bir şekilde yapıldı. İslam dünyası çok geniş bir coğrafya; İspanya’dan Çin sınırına kadarlık bir coğrafyada benim fikrime uymadın, benim gibi düşünmedin, farklı düşündün, nasıl böyle düşünürsün diyerek insanlara zulüm, işkence ve ilim adamlarına katliam yapıldı.
Prof. Dr. Mehmet Azimli
Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi ve Sanatları Bölüm Başkanı
Söyleşi: Emrah Maraşo
Türkiye’de genel bir kabul var. İslam tarihinde Batı’daki gibi bir engizisyon yaşanmadı deniyor. Bunun bize özgü, olumlu bir nitelik olduğu söyleniyor. Bu iddia tarihsel gerçeklere, hakikatlere uygun mu?
Müslümanların Engizisyonu kitabını çıkardığımda da bunu söylediler. “Engizisyon Batı’ya ait bir şeydir.” dediler. Biz Batı’dan çok kavram alıyoruz. Doğu’dan da alıyoruz. Mesela namaz, Hinduca bir ibadet ritüelinin formuna ait bir kelimedir ama hâlâ kullanıyoruz. Hiçbir zaman bunu reddetmiyoruz, bu kelimeyi kullanmayalım demiyoruz.
Engizisyonun da Türkçe’de karşılığı olan bir kelime yok. “Bu kelimeyi kitabının başlığından kaldır dediler.” Ben de “Kaldıralım, tamam ama bana bunun yerini alabilecek Türkçe bir kelime söyleyin o zaman.” dedim ve sürekli şu soruyu sordum: “İslam tarihi boyunca eylemleri demiyorum fikirleri sebebiyle işkence gören, katledilen, mobbing uygulanan ve öldürülen bilginlere yapılan uygulamanın adı nedir? İşkence diyemeyiz çünkü işkence olmadan da zulmedilebiliyor insanlara, işkence yapmadan da öldürülebiliyor.” Şu ana kadar da bana başka bir kelime teklifinde de bulunamadılar. Sonuçta Türkçede bunu karşılayan başka bir kelime yok o yüzden kullanıyoruz. Sadece Batı’ya has bir kelime değil. Anlamı, içeriği Müslümanlarca da doldurulmuş bir kelimedir. Bu anlamda İslam dünyasında da engizisyon vardır. Bu yapılanların tam adı: Müslümanların Engizisyonudur.
Bu başlıklı serimin üç cildi basıldı, dördüncü cildini hazırlıyorum. Matbaaya verilmek üzere. Bu anlamda sorunuza şöyle cevap verebilirim: Batı’da bir engizisyon yaşandıysa 1400 yıldır İslam dünyasında da yaşanmıştır. Ama Batı’da sistematik bir şekilde yapıldı. İslam dünyası çok geniş bir coğrafya; İspanya’dan Çin sınırına kadarlık bir coğrafyada benim fikrime uymadın, benim gibi düşünmedin, farklı düşündün, nasıl böyle düşünürsün diyerek insanlara zulüm, işkence ve ilim adamlarına katliam yapıldı. Bunun adı da Müslümanların engizisyonudur. Batı bunu yaptı, kilise bunu uyguladı ise bunun benzeri de din adına, kendi fikirlerini kabul ettirme adına, bana ters geliyor diyerek birilerinin farklı düşüncesinden dolayı eziyet görmesidir ki bu da yüzyıllardır uygulanıyor ve örneklerini kitabımda sergiledi.
Bunun tersini iddia edenlerin fikri şu yönde: Münferit olaylar olmuş olabilir ama bu sistematik bir şey değildir. Tek tek bireyleri, yöneticileri veya o zamanki alimleri suçluyorlar. Bu da sanırım sizin çizdiğiniz çerçevenin dışında kalıyor.
Ben de öyle zannederdim. İslam tarihinde kıyıda köşede üç beş tane olay olmuştur diye düşünürdüm eskiden. Öyle değil. İslam tarihinin başından sonuna kadar her dönemde farklı fikirlerinden dolayı ilim adamlarına zulüm, işkence, baskı olmuştur. Belli dönemde birileri yükselmiştir öbürlerine eziyet etmiştir, başka dönemlerde başkaları… Yani çok iyi gördüğümüz örneğin İbn Rüşd döneminde hiç hazzetmediğim Gazali’nin kitapları yakılmıştır. İbn Rüşd de bunu fırsat bilerek güzel kitaplar ortaya koymuştur ama Gazali’nin eserleri niye yakılıyor? Kitap yakılır mı? Bu engizisyon, Gazali’ye yapılan engizisyondur. Gazali de iktidarı ele geçirdikten sonra yapmadığı engizisyonu, zulmü bırakmamıştır. Bu anlamda, yukarıdan bakarak söylüyorum, herkes birbirini yakaladığı zaman, kendi fikrinin dışında gördüğü zaman, en mükemmel dönem denilse bile, o dönemde dahi hiç sevmediğim Hanbelilere zulüm yapılmıştır. Gerek var mıydı? Yapılmaması lazımdı benim düşünceme göre. Ben burada belli bir tarafı tutarak söylemiyorum. Bir zulüm, en katı görüşünde dolayı da olsa kime yapılıyorsa bu engizisyondur. Kişinin fikrinden dolayı kimseye bir şey diyemezsin, suçlayamazsın, mobbing yapamazsın, takip edemezsin, zulmedemezsin. Ama yapıldı. İslam tarihinin sahabe döneminde başladı günümüze kadar da devam etti.
Bir zulüm, en katı görüşünde dolayı da olsa kime yapılıyorsa bu engizisyondur. Kişinin fikrinden dolayı kimseye bir şey diyemezsin, suçlayamazsın, mobbing yapamazsın, takip edemezsin, zulmedemezsin. Ama yapıldı. İslam tarihinin Sahabe döneminde başladı günümüze kadar da devam etti.
İslam tarihinde din dışı, zındık, sapkın ilan edilenlerin ortak özelliği nedir ve bunlar sadece dinsel gerekçelerle mi hedef alınıyor? Yani, burada başka niyetler, amaçlar da söz konusu mu?
Herkes birbirini zındıklıkla suçluyor. Benim görüşüme uymadın diye suçlamaya başlıyor. İslam tarihinin ilk dönemlerindeki en kallavi ilim adamları bakıyosunuz birbirini zındıklıkla suçluyor. Diyelim ki; İmam Malik, İbn İshak gibi ilk İslam tarihçisini sapık, zındık diye suçlayabiliyor. Adam kendini zor atıyor Bağdat’a. Buhari gibi hadis şampiyonu bir adam Bağdat’ta hadis inkârcısı; şöyle bir fikri var, Kur’an’ın yaratılması meselesinde böyle düşünüyor diyerek, yapılan zulüm üzerine yıllarca şehir şehir kaçarak memleketine sığınmaya çalışıyor. Yani herkes kendi dediğinin doğru, onun dışında en ufak farklı bir düşünce varsa yanlış olduğunu söyleyip birbirine zulmediyorlar.
Bugüne bakarsak da bu böyledir. İsmini vermeyeyim, Türkiye’de meşhur bir cemaat düşünelim, kendi içinde üçe bölünmüş ve birbirine tekfir ediyorlar. “Sen şu görüşünden dolayı kâfir oldun, sen de şöyle düşünüyorsun kâfir oldun.” Halbuki normalde birbirini savunan, hatta bizim gibi modernist bilim insanı diye suçladıkları insanlara saldıran bir grup olmasına rağmen kendi içinde bile birbirlerine sürekli tekfirle, küfürle saldırıyorlar. Şimdi bunların elinde güç olsa, tekfir ettiği insanı öldürmesi lazım. Çünkü fıkıh kitapları, bir insan Müslümanlıktan sonra kâfirliğe döndüyse öldürülür diyor. Öyle olunca öldürmesi lazım. Güç olmadığı için şu anda engizisyon yapamıyor. Ama ne yapıyor? Medya üzerinden mobbing yapıyor, linç ediyor, yaşayamaz hale getiriyor. Gerçek gücü eline geçirdiği zaman onu da yapacak. Elindeki fıkıh kitabı öyle yazıyor çünkü. Yani hepsi dinsel gerekçelerle bunu yapıyor. Kendi anladıkları dinin en doğru olduğunu, onun dışındakilerin hepsinin yanlış; kendilerinin cennetlik, diğerlerinin hepsinin cehennemlik olduğunu söylüyor. Kâfir derken Hristiyanı, Yahudileri söylemiyorum. Ülkemizde en Ehli Sünnet olduğunu düşünenleri bile küfürle itham ediyorlar. Çünkü “Şöyle düşündü, çok sapıkça bir görüşü var…” Neye göre? Kendisine göre. Kendi İslamı var, kendine göre bir din algısı var en doğrusu bu, nokta. Bitti. Bu noktadan sonra ne düşünürsen hepsi yanlış.
Onların zihnindeki bu İslam anlayışı; İslamiyeti, inanç tanımını, algısını çok dar bir kesimin deyim yerindeyse aristokrat kesimin malı haline getirmiyor mu?
Evet, daraltıyor. Sonuçta kendi gibi hak(!) düşünen üç beş kişiye kadar düşebiliyorlar. “Kardeşim benim görüşüm budur, o da öyle düşünsün” diyemiyorlar bir türlü. Bu İslam tarihi boyunca da böyledir. “Bırakın adam da öyle düşünsün. Bırakın yazsın, bırakın çizsin. Siz de ona karşı reddiye yazın, yanlış olduğunu söyleyin” diyemiyorlar. Yahut, “İslamın geniş yorumları var, bu da bir yorumdur, saygı duyarım ama bana iyi gelmiyor” diyebilir mesela, bunlar yapılmıyor. Genelde “Üzerine gidilmesi lazım, şöyle düşünmüş, böyle yapmış” diyerek hareket ediliyor 1400 yıldır. Bu kitabı hazırlarken de farkettim, üç beş tane olay değil. Yığınla var. Kitap projesi beş, altı, kitap olacaktı ancak bu dördüncü kitapta bıraktım. Çünkü bu yapılan Engizisyonların sonu yok. Sadece bir ülkede yapılanlardan bir cilt olur günümüzde. Sadece Pakistan’da, sadece İran’da, sadece Sudan’da, sadece Arabistan’da yapılan engizisyoların her birine bir cilt yazarız. Sonu yok, bu sünger daha çok su kaldırır. En iyisi ben burada kapatayım dedim. Dördüncü ciltle projemi bitiriyorum. Sonuçta her biri din üzerinden, diğerinin dini anlamadığını söyleyerek suçluyor malesef. Bu böyle gelmiş böyle gidiyor.
İnsanlar dinden çıktıkları gerekçesiyle cezalandırılıyorlar hatta öldürülüyorlar. Merak ettiğim şu, İslamiyet’te böyle bir özgürlük var mı? Yani dinden çıkma özgürlüğü var mı insanların?
İnsanlar İslam’dan çıkmasınlar, İslam büyüsün çoğalsın gibi bir mantıkla yapılıyor muhtemelen. Ama dini bir hüküm olarak kayda geçiyor. Bu algı reddedilemeyecek şekilde yerleşmiş. Hâlâ bugünkü insanlara, bilim ve din uzmanlarına sorarsanız mürted öldürülür mü diye, öldürülür derler çünkü fıkıh kitapları böyle yazıyor.
Fıkıh kitaplarına bakarsak kesinlikle öyle bir hak yok. Yani bu kitaplara göre; insanlar dinden çıkamazlar, girerken özgürdürler, zorlanmazlar ama çıkarken izin verilmez, mürted olur ve öldürülür. Bunun delili var mı diye baktığınız zaman, peygamber döneminde çok delil göremiyoruz. Peygamber döneminde mürted olan birisi yakalanmış, (İbn Serh) daha sonra Müslümanlığa kabul edilmiş. Mekke fethinde bunu görebiliyoruz. Ebu Bekir dönemi olaylar örnek veriliyor ama Ebu Bekir dönemi olaylarında mürtedlikten dolayı değil siyasi isyandan dolayı ayrılık olduğunu görüyoruz. O dönemde mürtedlik siyaseten İslam cemaatinden ayrılma olarak algılanıyor. Ancak 1400 yıllık İslam kültüründe kabul edilen bir şey var: “Mürted öldürülür.” Değişik şekillerde de öldürülmüşlerdir. Bunlarla ilgili yığınlarca fıkıh hükmü vardır. Bunlar İslam kültürüne mâl olmuştur artık. İslam kültürü denilince akla, İslamiyet’ten çıkanın öldürüleceği net olarak gelir. Kültüre bu şekilde oturmuştur, böyle yerleşmiştir. Bunun da temel hedefi bence siyasidir. İnsanlar İslam’dan çıkmasınlar, İslam büyüsün çoğalsın gibi bir mantıkla yapılıyor muhtemelen. Ama dini bir hüküm olarak kayda geçiyor. Bu algı reddedilemeyecek şekilde yerleşmiş. Hâlâ bugünkü insanlara, bilim ve din uzmanlarına sorarsanız mürted öldürülür mü diye, öldürülür derler çünkü fıkıh kitapları böyle yazıyor.
İslam uygarlığının bilime katkıları olan çeşitli dönemler de var. Bunlardan en parlak, en özgür dönem hangisiydi? Örneğin Beytülhikme bunlardan biri veya en üst düzeyi sayılabilir mi sizce?
Bu anlamda Beytülhikme’nin önemini hiçbir zaman bir kenara atamayız. Ama o dönemde bile baskı olmuştur. O dönemde Selefî, Hanbelî dediğimiz gruplara fikirlerinden dolayı hapis cezaları verilmiştir.
Şimdi tabii biz dini baskıları konuşuyoruz. İslam tarihinde seküler, pozitif bilimlerle uğraşan bilim adamları da var. Onların katkıları gerçekten kayda değerdir. Bunlarla ilgili dokuz ciltlik bir kitap da çıkarttım. “İslam Medeniyetinde Bilim Öncüleri” adıyla. Bunlar mağdur edilmiş, ötelenmiş, ilgilenilmemiş insanlar ama insanlığa verdikleri katkılar çok önemli. Bunlar İslam medeniyeti havzası içinde yetişmiş insanlar. Gelelim en özgür dönem ne zaman oldu? Ben İslam Tarihçisi olarak öyle bir özgür dönem görmedim şu ana kadar. Beytülhikme Dönemi’ne gelirsek, İslam tarihinin tacıdır. Çok güzel bir projedir. Me’mun da çok entelektüel bir halifedir. Her türlü insanı çağırıp kendi yanında konuşturmuş, eserleri tercüme ettirmiştir. Süryanisi, İbranisi, Hindusu, Kıptisi, Farsça konuşanı hepsine çeviriler yaptırmıştır. Bu çeviriler İslam medeniyetinde bir bilgi patlamasına sebep olmuştur.
Bu anlamda Beytülhikme’nin önemini hiçbir zaman bir kenara atamayız. Ama o dönemde bile baskı olmuştur. O dönemde Selefî, Hanbelî dediğimiz gruplara fikirlerinden dolayı hapis cezaları verilmiştir. Buna İslam tarihinde Mihne Dönemi diyorlar. Otuz-kırk yıl kadar sürüyor. Tabii bu çok abartılmıştır. Ondan sonra iktidara gelen Selefî, Hanbelî ve “Sünnî” kesim Mutezile’nin yani Me’mun döneminde yapılanların çok büyük zulüm olduğunu söyleyip abartmışlardır ama kendileri onların yüzlerce katı zulüm yapmışlardır. Dünya yüzeyinden bu ekolü (Mutezile) kazımışlardır. Mutezile ekolünü ve İslam tarihinin en önemli enstitüsü olan Beytülhikme’nin çevrilen kitaplarını yakmışlardır, yok etmişlerdir. Tamamen Arap algısına yönelik İslam’a geri dönülmüştür.
Abbasîlerin o dönemi gerçekten çok kötü bir dönemdir. Me’mun’un çok güzel bir noktaya getirmek istediği olay yok edilmiştir. Beytül Hikme’nin çevirileri, oradaki bilim adamlarının özgürce tartışmaları devam edebilseydi çok iyi olurdu. Bir bilim adamı, “Biz Allah’ın varlığı dâhil her şeyi tartışırdık Me’mun’un huzurunda” diyor. Yani böyle bir özgür dönemdi ve dokunulmazdı bize diyor. Sonuçta birileri bir iddiada bulununca cevap vermek için Kelam diye bir ilim dalı çıkmış. İslam tarihinde Kelamî tartışmalar başlamış. Yığınlarca kitap yazılmış, literatür oluşmuş. Bu çok güzel bir şeydir. Bırak adam söylesin sen de ona cevabını ver gücün yetiyorsa. Olay budur ama bu yapılamamıştır. İşte bu halka zararlıdır, şöyle yapar böyle yapar diyerek “Divanı Zenadika” diye bir şey kurulmuş İslam tarihinde. Yani zındıkları, yanlış fikirleri takip, kontrol ve yok etme merkezi kurulmuş. Bir bakanlık yani.
Aslında Doğu’daki engizisyonun yasal hali.
Maalesef ilim adamlarının derileri yüzülmüş, yakılmış, katledilmiş, öldürülmüş. Bunun birçok örneği var ve bu günümüze kadar da devam etmiş.
Engizisyon bakanlığı yani. Yanlış düşünenleri takip etme ve yok etme bakanlığı. Buna özel bütçe ayrılmış, peşine adamlar takılmış ve halifenin huzuruna getirilip yok edilmiş bunlar. Gerçekten bu çok acınası, dramatik bir şeydir. İslam tarihi boyunca bu hiç kesintisiz devam etmiştir. Farklı olanları, düşünenleri takip edeceğiz, bütün dert bu. Farklı fikirleri yok edelim. Niye? İslam’ı daha çok yüceltmek için. İslam böyle yücelmiyor kardeşim. Birilerini yok ederek yücelmiyor. Sen İslam’ı yücelteceksen, İslam’ın fikirlerini insanlara düzgünce anlat, kabul etsin. Dünyada bir buçuk milyar insan var demek ki kabul edilmiş. Bunu engizisyona çevirmenin ne âlemi var? Ama çevrilmiş. Maalesef ilim adamlarının derileri yüzülmüş, yakılmış, katledilmiş, öldürülmüş. Bunun birçok örneği var ve bu günümüze kadar da devam etmiş.
İsterseniz biraz da somut isimler üzerinden gidelim. İlk Müslümanların beşincisi olan Ebu Zer neden ve nasıl hedef haline getirildi? Buradaki mesele düşünsel bir mesele miydi, iktidar kavgası mıydı yoksa başka bir şey miydi sizce?
Ekonomik ama yine düşünsele dayanıyor. Ebu Zer şöyle düşünüyor: Mal herkesin malı olmalı. Mal bütün topluma eşit yayılmalı, malı birileri fazla yememeli. Sarayda oturan Muaviye ve çevresindeki insanlar fazla yiyerek diğerleri perişan olmamalı diyerek Muaviye’yi açıkça eleştiriyor. Hatta altın ve gümüş toplayanlar şöyle olacak böyle olacak diye ayetler okuyor. Çekinmiyor da zaten bedevi bir yapısı da var. Bu rahatsız ediyor Muaviye’yi. Bir türlü çaresini bulamıyor, para vererek, rüşvet vererek, altınlar vererek yola getiremiyorlar. En sonunda yakalayıp işkence altında uzun bir yolculukla dönemin halifesi Osman’a götürüyorlar. O da peygamberin döneminde arkadaşlık yaptığı kişi ama o da hakaret ederek onun Medine’de kalmamasını istiyor. Çünkü Medine’de de aynı şeyleri söylüyor. Özellikle Osman ve çevresindeki Emevilerin malları gaspettiklerini, hazineyi yağmaladıklarını, milletin hazinesini belli bir kesime dağıttıklarını söyleyince Rebeze’ye sürüyorlar. Orada zorluklar içinde ölüyor ve cenazesini bile kaldırmıyorlar. Sonuçta, mesele ekonomi konusundaki farklı bir düşüncedir. “Ekonomiyi ben elimde tutacağım, çok yiyeceğim, buna karşı çıkana da sen toplumda problem çıkarıyorsun, huzur bozuyorsun.” diyor. Aslında toplumun değil onun yani parayı gasbedenin huzurunu bozuyor.
Hâkim kesimin, haksızca zengin olanların huzurunu bozuyor aslında.
Tabii. Ebu Zer elinde silah olan biri değil. Düşüncelerini sert ve net bir şekilde ortaya koyuyor. O düşünceleri bu şekilde işkenceyle ve sonra sürgünle yok ediyorlar maalesef.
Editörlüğünü yaptığınız Müslümanların Engizisyonu kitabını okurken de sık sık “insan eylemlerinin belirleyicisi kader midir yoksa özgür irade midir” tartışmasına rastladım. Hakikaten bu tartışma, engizisyonun en önemli nedenlerinden biri olarak da görülüyor. Kader diyenler kendi konumlarını ve eylemlerini ilahî veya manevî bir dayanak noktası bularak meşrulaştırıyorlar. Çeşitli temsilcileri var. Benim en çok dikkatimi çeken Mabed el-Cühenî, Gaylan ed-Dımeşki gibi isimler, engizisyon bağlamında bu düşünsel tartışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mutezile yok edilince ilim de ölmüştür, tartışma bitmiştir. Bilim adamları sağa sola kaçmışlardır çünkü ilim, özgürlüğün olduğu yerde üretilir. Özgürlük yoksa o ilim adamı ya başka yere göçer ya da fikir üretmeyi bırakır.
İktidardaki sultanlar kadercidir. Halkın bu şekilde daha sakin duracağını düşünürler. Halkın, “Allah yazdıysa yapacak bir şey yok” diye inanmasını isterler. Emevîler de böyle istiyordu, Abbasîler de böyle istiyordu. Emevîlerde o ilk dönemde şu var: “Allah bizi sultan olarak yaratmış, iktidara bizi koymuş sizi de kul olarak yaratmış. Bize uyacaksınız, biz ne dersek kabul edeceksiniz. İtiraz etmeyin, isyan etmeyin. Yanlış bir şey yapsak da bu Allah’ın takdiriyle olan bir şeydir.” düşüncesi var. “Bütün taktir Allah’tandır. Size itaat etmek düşer, isyan etmeyin. Kaderi mi inkar ediyorsun, kafir olursun.” Kaderi iman esasları içerisine sokma olayı bu dönemde bu şekilde devreye girmiştir. Sonuçta bu saydığınız isimler katledilmiştir. Emevîler döneminde camide boğazları kesilerek veya işkence altında elleri kolları kesilerek katledilmişlerdir. Ama bu çekirdek halindeki fikir Abbasîler döneminde Mutezile dediğimiz düşünceyi geliştirmiş ve Me’mun döneminde iktidara taşımış. Kader denen şeyin olmayacağını, insanların fiillerinden sorumlu olduklarını, sorumluluğu Allah’a atmanın doğru olmayacağı düşüncesi iktidara gelmiştir. Ama iktidarda biraz acele edilmiştir. Mutezile iktidardan bu yüzden düştü, benim böyle bir de makalem var. Yani toplumları bir anda değiştiremiyorsunuz. Uzun süreli bir çalışma yapmak gerekiyor. Me’mun bilimsel, entelektüel bir topluma bir anda ulaşmak için belki de, farklı düşünenleri saf dışı etmeye çalışmıştır. Bu da bumerang gibi geri dönmüştür ve Mutezile gibi, İslam tarihinin en kaliteli düşünce yapısının tamamen kazınmasına sebep olmuştur. Mutezile İslam tarihinde kendine bir daha yer bulamamıştır.
İslam tarihinin en entelektüel şahısları, en fazla kafası çalışan, en üretken insanları onlar arasından çıkmışken hem de. Ben şöyle düşünüyorum: Güneyden gelen Arap, bedevi algısı, kuzeyden gelen ve İslam’ı dönüştürmeye çalışan, kuzeydeki topraklarda İslam’ın yaşanabilirliğine uğraşan Mutezile düşüncesini yok etmiştir. Arap algısı şunu demiştir: “Size ne oluyor? Bu din bizimdir, bizim gibi düşünmek zorundasınız. İslam’ı Araplar gibi düşünmek zorundasınız. Siz kuzeyliler, İranlılar, Türkler yeni bidatlar, yeni düşünceler çıkartmayın. İslam bizim algıladığımız gibidir, dönüştüremezsiniz.” diyerek tepkiyle Mutezileyi yok etmişlerdir. Mutezile yok edilince ilim de ölmüştür, tartışma bitmiştir. Bilim adamları sağa sola kaçmışlardır çünkü ilim, özgürlüğün olduğu yerde üretilir. Özgürlük yoksa o ilim adamı ya başka yere göçer ya da fikir üretmeyi bırakır. Sonuçta bu tartışma, Arap algısına göre din ile kuzeydeki yeni Müslümanların dine yeni bir format çekmeye çalışmaları arasındaki mücadeledir. Bunun savaşı yapılıyor ve sonuçta Selefî, günümüz tabiriyle Vahabî, Kur’an ve sünneti lafzî olarak değerlendirenler “din budur” diyerek diğer bütün düşünceleri safsata, İslam’ı bozan Hindu ya da Farsi unsurlar olduğunu söyleyerek yok ediyor. Halbuki öbür türlü devam etseydi belki günümüzde İslamiyet’in daha farklı bir görüntüsü olacaktı.
Frederic Starr’ın Kayıp Aydınlanma kitabında da sizin bahsettiğiniz bu noktalara uzun uzun değiniliyor. Siz açıkladınız zaten bunu ama belki biraz daha ekleme yapmak istersiniz: Özellikle Arap aristokrasisinden olmayan veya tüccar olan Müslümanlar İslam dünyasında rönesansın doğma olasılığının simgeleri. Bu Arap aristokrasisi, bahsettiğiniz Selefî aristokrasi bunu engelliyor gibi görünüyor.
Yeni Müslümanlar; Farslar, Türkler, Hindular falan farklı düşünüyor zaten. “Bu çölden gelen, çölde yaşanmış İslam’la bu topraklarda yürümeyecek. Buna yeni yorumlar katmak lazım.” diyorlar. Mutezile bir anlamda böyle düşünceler geliştirdi. İslam’ı o coğrafyada yaşanabilir hale getirmek için ayetlere yeni yorumlar katmak için çırpınıyor, aslında İslam için çırpınıyorlar. Çünkü siz, Arap algısıyla Moskova’da şurada burada bu dini götüremezsiniz, kabul etmez insanlar. Yani bu insanlar İslam’a da yardım etmek istiyorlar ama bu Selefî ve katı Sünnî anlayış buna engel oldu. Kayıp Aydınlanma’da gördünüz Birûni, Hindistan fatihi diye anlattığımız Gazneli Mahmut tarafından yakalanıyor. Birûni’yi baskı altında tutuyor ama İbn Sina kaçıyor. Arkasından resmini çizdirtiyor, gönderiyor yakalayın diye. Ta Şiraz’a kadar kaçıyor, en son Isfahan’da evi basılıyor yirmi beş ciltlik kitapları yakılıyor İbn Sina’nın. Yirmi beş cilt! Bu ne kadar dramatik bir durum. Bir yazarın kitabının yok edilmesi çocuğunu öldürmek gibi bir şeydir. İnsanın emeğini yakmak… O yirmi beş cildi bir daha yazmak zorunda kalıyor. Sonra kahrından ölüyor. İbn Sina gibi bugün dünyada fenomen olmuş bir şahsa bunu yapıyor. Niye yapıyor? Farklı düşünüyor diye.
Gazneli çok fanatik Sünnî, militarist bir sultandır. Rey’i işgal ediyor ve halifeye şu mektubu yazıyor: “Burayı ele geçirdim, buradaki sapık fikirleri temizledim, bütün kitapları yaktım, Sünnî İslam kuvvet kazanmıştır.” Sünnî İslam bu mu yani? Sünnî İslam felsefe kitabını yakmaksa, kitap düşmanlığıysa ne işe yarar? Halbuki o insanlar belki İran bölgesinde açılım yapmak istiyorlardı ama bu şekilde maalesef kuzeyin anlamaya çalıştığı İslam’ı güneyin Arap akliyesi tekrar hamle yaparak yok etti. İngiliz felsefe tarihçisi Arnold Toynbee’nin hatıraları Türkçede yayımlandı. Orada “Güney İslam’ını boşverin, oradan bir şey çıkmaz biz onu halletik” diyor. Güney İslam’ı Eşari, Şafî hem Arabistan hem Kuzey Afrika falan. “Ama kuzey İslam’ından, Türkistan’dan başlayan Anadolu, Balkanlar ve Kazan bölgesinin İslam’ından korkun.” diyor. “Bunlar içlerinden bir defa daha Mustafa Kemal gibi birini çıkarırlar, başımıza bela olurlar. Çünkü bunlar aydınlanır ve aydınlanmaları bizim için tehlikeli olur, bizi geçerler.” diyor. Belki de Batı’nın bu ılımlı İslam projeleri bundan dolayı yapılıyor. Bizi geçmesinler, böyle Selefî olarak düşünsünler zaten onları rahat eziyoruz. Çok entelektüel, gelişkin de olmasınlar diye düşünüyorlar. Böyle fanatik fikirleri olsun ama gerektiğinde de ezebilelim. Onun düşüncesi bu. Bir zamanlar kuzeydeki bu Maturidi, Hanefî çizgisi güneyin yorumlarına tabi olmadı.
Ebu Hanefî akla önem veren biri ve bundan dolayı o dönemde Selefîler tarafından suçlandı. Mürcie, zındık denildi, hadisçiler tarafından bile bir sürü hakarete uğradı.
Ebu Hanefî akla önem veren biri ve bundan dolayı o dönemde Selefîler tarafından suçlandı. Mürcie, zındık denildi, hadisçiler tarafından bile bir sürü hakarete uğradı. Çünkü akla önem veren birisiydi, akla uymuyorsa sürekli yorumlayan birisi. Maturidî de bir anlamda böyledir. Ancak her seferinde güneyden gelen o literalci, lafzî, aklı reddeden, sürekli metinlere bağlı hareket etmeyi önceleyen, kendi bölgesinde yaşanan İslam’ın dünyanın her bölgesinde yaşanabileceğini düşünen bir yapı galip geliyor. Endülüs’te de bunlar yaşandı. İspanya coğrafyasında daha farklı, aydınlanmacı bir yapıya gireceklerken güneyden gelen Muvahhidler, Murabıtlar ve Gazaliciler tarafından yok edildiler maalesef.
Şunu görüyoruz: İslam dünyasını o aydınlanmacı, akılcı geleneği bir, o dönemde bunu savunanlar, ikincisi yakın çağda Atatürk Devrimi örneğinde görüldüğü gibi moderniteyi batıya rağmen ve batıya karşı gerçekleştirenler, ayakta tutanlar geliştiriyor. İsimlerden devam edelim isterseniz. Akılcı ve reddiyeci düşünürlerin en önemlilerinden biri İbn Ravendi ve onun hocası Ebu İsa el-Verrak’ın düşüncelerinden ve eserlerinden biraz bahsedebilir misiniz?
Bu iki kişi dost. İbn Ravendi kaçarak bir Yahudi’nin evinde sığınıyor. Kitâbü’z Zümürrüd diye bir kitap yazıyorlar beraber. Kitabın kime ait olduğu net değil. İbn Ravendi bir şekilde kurtarıyor kendini ama İsa el-Verrak tutuklanıyor ve işkence ile hapiste öldürüldüğünü biliyoruz. Değişik suçlamalar var: Mutezile, Şii, Maniheist… Bir insan bunların hepsi olabilir mi? Mantıklı değil ama her türlü suçlamayı yapıyorlar. Fikirlerine karşı da bir şey yapamıyorlar. Çok entelektüel bir insan. Onun o dönemde Hristiyan kültürüne karşı yaptığı eleştiriler daha sonraki İslam âlimleri tarafından kullanılmış. Yani siz bir insanı bir dönem fikirlerinden dolayı öldürüyorsunuz ama onun fikirleriyle Hristiyanlığa karşı mücadele ediyorsunuz. Bakıllanî ve Kadı Abdülcebbar, Ebu İsa el-Verrak’ın fikirleriyle Hristiyanlığa karşı reddiyeler yazmışlardır. Daha sonra Eşari, Mesudî, Bağdadî, Birunî, Şehristanî hep kaynak göstermişlerdir. Hristiyanlığa karşı esaslı eleştiriler yapan bir bilgin, o dönemdeki iktidarın düşüncelerine uymadı diye sapık, zındık, batınî denilerek hapiste öldürülmüştür maalesef.
İslam tarihinde en önemli isimlerden bir tanesi de Buharî, az önce de bahsettiniz biraz. Ama o da büyük saldırılara ve baskılara maruz kalıyor, kâfir, fitneci ilan ediliyor ve sürgünde hayatını kaybediyor. Bugün de Buharî’ye çok sayıda gönderme yapılıyor. Bu da bana çok ilginç geldi.
Geçen hafta Özbekistan’daydım. Buharî’nin kabrini yine ziyaret ettim. Düşünün, bir bilgin dünyada hadis şampiyonu. Şu anda da öyle. Bütün İslam dünyası hatta yabancılar da, Buharî’nin hadis konusunda bir numara olduğunu söylüyorlar. Buharalı Türk kökenli birisi. Şimdi bu şahıs hadis inkârcısı diye suçlanıyor. Niye? Kendine göre kategori yapmış. Bilgin bir adam. Kendi kategorisine göre şu hadisler sağlam, şunlar zayıf falan demiş. Binlerce hadis arasında yedi bin tanesini yazmış. Yanlış da olabilir doğru da olabilir, farketmez.
Yaşadığı dönem Mutezile’nin iktidardan düştüğü ve Selefî, literalci, “Sünnî” denilen kesimin iktidar olduğu dönem. Onun için suçlamalar, baskılar başlıyor. Adam bütün İslam dünyasında meşhur birisi. “Bana bu baskılar çok geldi ben gideyim bari” diyor ve Nişabur’a gidiyor ama orada da baskılara uğruyor. Bunların kalıp soruları var, “Şu konuda ne düşünüyorsun?”, hemen gelip soruyorlar. “Şöyle şöyle düşünüyorum.” “Vay o zaman kâfir oldun, zındık oldun, şu âyeti inkar etmiş oldun.” falan. İstediği kadar çırpınsın, kendini anlatmaya çalışsın kabul edilmiyor. Hatta öğrencilerine baskılar yapılıyor. Herkes Buharî’ye öğrenci olmaya çalışınca onu kıskanan o dönemin Zühlî isimli bir hadis bilgini Buharî’yi küfürle suçluyor, ve “Öğrencilerinden ayrılmayanlar da kâfirdir, onunla beraber bulunan da kâfirdir, onun dersine giren de kafirdir.” şeklinde fetvalar veriyor. Bu baskılar üzerine buradan Semerkant’a gidiyor. Oraya da hemen haber uçuruyorlar böyle bir zındık geliyor falan diye. Vali “şunu yap bunu yapma” diye talimatlar veriyor ama “Ben özgür bir bilim adamıyım, seninle çalışmam kendim çalışırım.” diyor Buharî. “Oğlumu okut”, “okutmam”, “parayla yap”, “parayla da yapmam.” “Kendim çalışacağım.” Uyarılar da gelince sonunda diyorlar ki “Semerkant’ı terket.” Buradan Buhara’ya doğru yola çıkıyor, memleketinde yaşamak istiyor. Orada da diyorlar ki “Gelme buraya, sapık, zındık birisiymişsin sen.” diye. Kendi memleketine beş on kilometre uzakta bir köyde sıkıntı içinde vefat ediyor. Bu bilgine İslam dünyasında kendi fikirlerini söyleyebileceği bir yer bulunamıyor. Üstelik hadis savunanların, ehli hadisin iktidarda olduğu bir dönemde onlara bile yaranamıyor.
Şununla bununla tartışma denir mi? Herkes her şeyi tartışsın. Kabakların çarpışmasından çekirdek, fikirlerin çarpışmasından gerçek çıkar denir. Tartışılsın güzel fikirler ortaya çıksın.
Bana saldıranlara hep şunu söylerim: “Benim dünyamda size yer vardır ama sizin dünyanızda bana yer yoktur.” Bana göre herkes istediğini düşünsün ama onlara göre kendine uymayan bütün fikirler yok edilmelidir. Bir tek kendi kafalarındaki “İslam” ayakta kalmalıdır. Adam çıkıyor diyor ki “ilahiyatlardaki şu hocaların hepsi temizlensin.” Niye? “Çünkü buralarda bu adamlar çocukların aklını karıştırıyor.” Nereye gitsinler? “İşte felsefe bölümüne, şuraya buraya…” Bu adam yanlış bir şey düşünüyor, sen de gel hakkı savun, söyle. Bütün televizyonlar, gazeteler, basın senin emrine âmâde ama olmuyor. Geçen gün bu dini cemaatler liderlerinden bir tanesi “Sakın şu ateistlerle tartışmayın çünkü sizin aklınızı karıştırır.” diyor. Yahu sen fikrinden bu kadar mı korkuyorsun, güvenmiyor musun? O zaman bırak o fikri. Şununla bununla tartışma denir mi? Herkes her şeyi tartışsın. Kabakların çarpışmasından çekirdek, fikirlerin çarpışmasından gerçek çıkar denir. Tartışılsın güzel fikirler ortaya çıksın.
Korkunç bir işkenceyle öldürülen ve adı bugünlere gelen isimlerden bir tanesi de Hallac-ı Mansur ve onun yoldaşı İbn Ata. Onunla aynı dönemde yaşayan ve benzer fikirlere sahip olan başka insanlara dokunulmadığı iddia ediliyor ama özellikle bu iki isim hedef alınıyor. Hakikaten çok iğrenç, mide bulandırıcı şekilde öldürülüyorlar. Bu iki isim niye hedef haline getiriliyor?
Bazı dönemler şöyle yapılıyor: “Şu kadar insan var yok edilmesi gereken, hepsini yok edemeyiz. İçinden birini seçip kallavi bir ceza verelim, diğerleri sussun otursunlar ibreti alem için.” Bazen de Fatih öneminde olduğu gibi yüzlerce Hurufî ateşe doldurulup yakılabiliyor. Böyle şeyler de olmuş.Hallac-ı Mansur ilahlık falan iddia etmiyor. “Ben Hakkın üzerindeyim Hak yolundayım.” diye bir şey söylüyor. Doğrudan konuşan, hakkı savunan, geri adım atmayan, münazaralarda herkesi yenen biri. Fakat o dönemin veziri ile aralarında bir sıkıntı var. Vezirin açıklarını da biliyor, belki ondan da olabilir. Sonuçta ayakları kesilip ateşe atılıyor. Külleri savruluyor. Horasan’da onun takipçileri çok diye başını da Horasan’a gönderiyorlar.
Şimdi bu adam haklı mıydı haksız mıydı? Türkiye’de Ahmet Yesevî çok sevilir. Ahmet Yesevî’nin çok sevdiği bir isim. Kazakistan bölgesinde İslam yayıldıysa Yesevî sayesinde yayılmıştır. Hoşgörü merkezli bir dînî algıyla yaymış. Diğer yandan Hallac-ı Mansur’u çok seven Yesevî bizim için bir noktada önemlidir. İbn Ata da aynı şekilde baskıyla, işkenceyle öldürülüyor. İbn Ata işkencedeyken şunu söylüyor vezire: “Sen önce gasbettiğin mallardan haber ver.” Zalimlerin halkın malını çaldıkları, gasbettikleri dönemlerde, şu çok zındıktır, sapıktır diyerek hedef kaydırması yaparlar. O âlimler de bunları söyledikleri zaman böyle suçlanıp yok edilirler ya da işkenceye uğrarlar. Olay biraz da yukarıdaki sultan ve çevresinin halkın malını gasbetmesine karşı bu iki bilginin direnç göstermesinden dolayı, fikirleri üzerinden yok edilmişlerdir.
Söyleşinin başında İbn Rüşd’den bahsettiniz. O da dövülüyor, sefil bir hayata mahkûm ediliyor. Yine Endülüs’te İbn Bacce zehirlenerek öldürülüyor. Biraz buradan yola çıkarak Endülüs felsefesinden bahsedebilir miyiz? Yani Endülüs felsefesi diye bir kavram kullanabilir miyiz, bu doğru olur mu?
Endülüs’e felsefe biraz daha sonra geldi tabii. İbn Tufeyl ile başladı, daha sonra İbn Bacce ve İbn Rüşd ile zirveye çıktı. İbn Tufeyl “toplum düzgün beslenirse doktora ihtiyaç yoktur, temiz bir ruh için de dine ihtiyaç yoktur” diyen birisi. Felsefesi böyle, Hay Bin Yakzan’ı yazmış. İbn Bacce de yine bu ekolün devamı ama doruk noktası İbn Rüşd’dür. Bugün Batıda Averoizm diye de bilinir ve Gazalî’ye en kallavî cevapları veren, Tehafütü Tehafüt yazan birisi. Gazalî’nin felsefecilere karşı yazdığı Tehafütü’l- Felasife (Felsefenin Yıkılışı) kitabını karşı “Yıkılışın Yıkılışı” diyerek yazmıştır. Bu kitabı da neşrettim. Ankara Okulu Yayınlarından Mehmet Dağ hocanın çevirisi, Türkiye’deki tek tam çeviridir. Bu, İbn Rüşd’ün en popüler eseridir. Gazalî’nin yıkılışını anlatıyor, çok önemli bir şekilde cevaplar vermiştir. İbn Rüşd’ün dedesi de fıkıh âlimidir, ilmini çok iyi yapmış birisidir. O dönemde önemli bir konumdadır. Fakat daha sonra bazı fikirlerinden dolayı insanlar harcanıveriyorlar.
Bir örnek vereyim, kasırga çıktığında insanlar yer altına saklanıyorlarmış. “Ne yapıyorsunuz?” dediğinde, “Biz Âd kavmi gibi helâk olacağız o yüzden saklanıyoruz” denilince bırakın bu işleri bunlar kıssadır. “Öyle bir şey oldu mu, nereden biliyorsunuz?” şeklinde cevap verince “Sen bu kavmin başına gelenleri inkâr ettin, kâfir oldun.” diyerek bu koskoca bilgin felsefeci sanki Kur’an bilmiyor, tefsir bilmiyormuş gibi düşmanlık ediyorlar. Hatta Kurtuba Camii’ne gittiğimde onu da düşünmüştüm. Kurtuba Camii’nden dövülerek çıkartılıyor kan revan içinde ve dokuz kilometre ileride bir köye sürülüyor. Daha sonra iade-i itibar yapılıyor tabii. O dönemde Gazalîciler ve güneyden gelen Selefî, Murabıt ve Muvahhidler döneminde böyle zulümler yapılabiliyor. Dönem değişiyor, bu sefer diğerleri hâkim olabiliyor. İbn Rüşd, Batılıların deyimiyle commentatör yani ikinci şarih deniliyor. Aristo’yu en iyi şerh eden kişilerden. Böyle bir insan dayak altında, sefil bir şekilde ölüyor işte. İslam dünyasında bir de engizisyon yok diyorlar. Ne diyelim…
Akılcılık-sezgicilik mücadelesinde bir yanda Fahrettin er-Razi-Ahi Evren çizgisi diğer yanda Bahaeddin Velet-Mevlana çizgisi var. Özellikle bu noktada Ahi Evren ve Mevlana ayrımının nedenleri üzerinde durabilir misiniz?
Tarih, galipler tarafından yazılıyor. Hep Mevlana çok önemli, popüler olarak ortaya çıkmış. Ahi Evren ise pek bilinmeyen bir insan. Neden böyle? Çünkü Mevlana o dönemin hâkim iktidarı Moğollarla anlaşmış, Moğollarla çalışmış, onlara her türlü yardımı yapmış. Kendisi İran kökenlidir, Farstır, dili de Farsçadır, Farsça yazmıştır. Moğollara Türkmenleri ezdirmiştir. Bu konuda Mikail Bayram hocanın çalışmaları var. Halil İnalcık’ın sözleri var. Aynı gün içinde Konya’da bilmem kaç tane bilginin öldürüldüğünü söyler Mikail hoca. “Mezar taşlarında böyle yazıyor” diyor. “Şu şu bilginler size karşıdır” diye bunları ispiyonlayan Mevlana’dır. Moğollar da o bilginleri öldürüyor, Mevlana’yı popüler hale getiriyorlar.
Ahi Evren ise Türklerin önderi durumunda. Hedef gösteriyor ve Moğolları da teşvik ediyor. Hatta kendi oğlu dahi Ahi Evren’in yanındadır. Nihayetinde Ahi Evren’i Moğollar eziyorlar. Ahi Evren önemli bir bilgindir. Hatta Nasreddin Hoca karakterinin o olduğu söylenir. Bu anlamda halkın çok sevdiği, tuttuğu birisidir
Ahi Evren ise o dönemde Türkmenlerin önderi. Kırşehir gibi bir yerde Ahilik teşkilatını kurmuş ve Moğollara karşı direnişi savunan birisi. Belki Ahi Evren’in görüşü etrafında toplanılsaydı, Mısır’daki Baybars’ın Moğolları durdurduğu gibi Anadolu’da da durdurulabilirdi. Burada biraz İran-Türk mücadelesi de var. Mevlana da Şems de Farsçı zihniyetinde olanlar. Ahi Evren ise Türklerin önderi durumunda. Hedef gösteriyor ve Moğolları da teşvik ediyor. Hatta kendi oğlu dahi Ahi Evren’in yanındadır. Nihayetinde Ahi Evren’i Moğollar eziyorlar. Ahi Evren önemli bir bilgindir. Hatta Nasreddin Hoca karakterinin o olduğu söylenir. Bu anlamda halkın çok sevdiği, tuttuğu birisidir. Bu rakip hocanın yok edilmesi Mevlana’yı popüler hale getirmiştir. Mevlana kendi kitabını da kutsal kitap gibi sunmuş, çok önplanda olmayı isteyen biridir. “Benim kitabım Kur’an’dan da önemlidir.” gibi söylediği sözler de vardır.
Kindî; Avrupa’da şöhret sahibi olan şiir, tıp, felsefe ve matematik dallarında Müslümanlar arasında ilk yetişen bilginlerden biri ancak halife tarafından dayakla cezalandırılıyor. Aklı üstün tutan, bilgiye ulaşmak için kuşkunun gerekliliğini vurgulayan ve araştırmada tarihsel karşılaştırmanın öneminin altını çizen Cahız işkenceye uğruyor, zincire vuruluyor. Astronomi ve matematikte önemli bir isim olan Gelenbevi İsmail, şeriata uygun davranmadığı için hakkında tekfirname yazılıyor. Piri Reis gibi dev bir bilim adamı, bir vizyoner doksan yaşında katlediliyor. Bütün bu saldırılar bilimle olan ilişkimizde, hem İslam hem Türk tarihi içinde bize neye mâloldu?
“İslam Medeniyetinin Bilim Öncüleri” kitap serisinin editörlüğünü biraz da bundan dolayı yaptım. Şunu söyleyeyim, bu insanların çizgisi devam ettirilebilseydi dînî ilimlere yapılan yardım, yatırım kadar pozitif bilimlere yatırım yapılabilseydi belki bugün Avrupa’nın yerinde Müslümanlar olacaktı, ama yapılmadı. Matematikle, kimyayla, coğrafyayla hareket eden bu insanlara hep zulmedildi, baskı yapıldı, küçük görüldü, hakaret edildi.
Cahız, Mutezile’nin en parlak zekâlarından bir tanesi, yaşlılığında işkence görmüş. Gelenbevi İsmail, o dönemin en parlak matematikçisi, ben bizzat Yunanistan’daki mezarına da gittim, şu anda yok edilmiş.
Fuat Sezgin hocanın tespitleri var Kindî üzerine. Atomun parçalanması üzerine o dönemde düşünebilen bir adam ama işkence görmüş. Cahız, Mutezile’nin en parlak zekâlarından bir tanesi, yaşlılığında işkence görmüş. Gelenbevi İsmail, o dönemin en parlak matematikçisi, ben bizzat Yunanistan’daki mezarına da gittim, şu anda yok edilmiş. Bayraktar Camisi yok edildiği için mezar da yok edilmiş ama oraya gittim ziyaret ettim Larisa’da. Çok muhteşem birisi ama İstanbul’dan Larisa’ya sürülüyor. Silahların matematiksel yapısı hakkında çok önemli bilgiler vermesine rağmen İslam uleması, Şeyhülislam ve çevresi onun meşruluğunu kıskanarak maalesef sürdürtmüşlerdir ve ağır mektuplar göndererek en son ölümüne neden olmuşlardır. Bu noktada İslami ilimlerle uğraşan ulema kendilerinin geri plana atılacağının endişesiyle pozitif ilimlerle uğraşanlara zulmetmeyi bir gelenek haline getirmişlerdir. İşte Piri Reis de bunlardan biri. Piri Reis kaybedilir mi? Ne hata yaparsa yapsın, yok edilir mi? Kafası vurulur mu tam araştırmadan?
Biri bir basamak koyacak, başkası bir basamak, bir basamak daha koyacak derken bilim böyle ilerleyecektir. Ama İslam dünyası böyle değildir çünkü din adamları bilim insanlarının önünü kesmişlerdir, yok ettirmişlerdir.
Yani İslam coğrafyacılığında, haritacılığında en zirvede olan, bugünkü Amerika kıtasının değişik yerlerinin haritalarını çizen doksan yaşlarındaki Piri Reis’i hem komutan tayin ediyorsun, ondan sonra da oradaki Kubat Paşa’nın iftiralarıyla Mısır’da idam ettiriyorsun. Bunlar saltanat döneminin zulümleri, engizisyonları maalesef. Piri Reis gibi bir bilgin boş yere kurban gitmiştir ve bilim tarihimiz bu anlamda geri kalmıştır. Şimdi hiç kimse çıkıp da Avrupa niye ileride de biz gerideyiz demesin. Müslümanların kendileri yüzünden. Kendileri tıpçıları, matematikçileri, astronomları, coğrafyacıları bu şekilde yok ettiler. Bu adamlar devam etseydi, arkasından gelenler ilerletseydi daha farklı bir noktaya gelirdik ama sürekli önlerini kestiler. Birisi bir şey söyler onun öğrencileri onu ileri götürür, bilim böyle bir şeydir. Ancak İslam dünyasına bakıyorsunuz, bireysel kalıyor. İbn Firnas uçak denemesi yapıyor bitiyor, işkenceye uğruyor icadı yarım kalıyor. Ya da Piri Reis’ten sonra haritacılık ilerleyemiyor orada kalıyor. Ondan sonrası yok. Niye yok ondan sonra ileri seviyede haritalarımız? Adamı kesmişsin devam ettirememiş. Biri bir basamak koyacak, başkası bir basamak, bir basamak daha koyacak derken bilim böyle ilerleyecektir. Ama İslam dünyası böyle değildir çünkü din adamları bilim insanlarının önünü kesmişlerdir, yok ettirmişlerdir.
Optik biliminde bir devrim yapan İbn Heysem gerçekten çok büyük bir isim. Şüpheciliğe ve akla derin bir bağlılık duyuyor ama öldürülmekten deli taklidi yaparak kurtuluyor, çok acı bir durum. İkincisi, Takiyüddin. Rasathanesi yıkılıyor, topa tutuluyor. Şunu sormak istiyorum: Karşı tarafta yani bu âlimleri hedef alanların tarafında, bu çapta insan çıkmış mı, onlar gibi?
Yok. Onları hedef alanlar daha çok iktidarın etrafında palazlanmış din adamlarıdır. Müslümanların Engizisyonu kitabımızda da görüyorsunuz, Osmanlı Dönemi’ndeki çoğu ölümler şeyhülislamın fetvasıyla yapılmıştır. Fetvaların gerekçelerine bakıyorsunuz, çok zayıf. İbn Heysem meselesine geçersek; bakın, benim bildiğim kadarıyla İbn Heysem’in keşfettiği optik karanlık oda dijital makineler çıkana, 2000 yılına kadar devam etti. Bu çapta bir bilgin, fotoğrafçılığın kaynağını üretmiş bir bilgin zulüm görüyor. Halbuki buna destek verilseydi, o vefat ettikten sonra öğrencileri devam etseydi belki fotoğraf makinesi üç yüz yıl önce Mısır’da icat edilmiş olacaktı.
İbn Heysem veya Takiyüddin bilimsel bir şeyler yapmaya çalışmışlar ama onları yok ettirmişler. Onlar devam etseydi uzaya belki herkesten önce sen sahip olacaktın, şimdi onların kuyruklarından gidiyorsun.
Diğer taraftan bugün Taksim’e gidip görebilirsiniz Takiyüddin’in kurduğu rasathanenin yerini. Bu rasathane ile aynı anda Danimarka’da da kurulmuştur. Danimarka’daki şu anda en popüler rasathanelerden bir tanesidir. Bunu kim yok ettiriyor? Din adamları, IV. Murat’a “Efendim bu tehlikeli bir şey, meleklerin bacaklarını izliyor bununla.” diyorlar. Bu nasıl bir şeydir? Bu adamların akılları nereden çalışıyor? “Melekler kadın gibi bir şey, onların bacaklarını izliyor, günah işliyor, başımıza taş yağacak.” falan filan. Hatta daha önce “Uluğ Bey de böyle yaptı ve öldürüldü” diye imâ ediyorlar ve sultana adeta “Bak sen de öldürülürsün, başına bir şey gelir, tehlikelidir.” diye. Ondan sonra da yok ediyorlar. Halbuki bunların önerdiği fıkıh kitaplarının içinde ne saçmalıklar var. Birilerinin yazdığı kitap işte. İbn Heysem veya Takiyüddin bilimsel bir şeyler yapmaya çalışmışlar ama onları yok ettirmişler. Onlar devam etseydi uzaya belki herkesten önce sen sahip olacaktın, şimdi onların kuyruklarından gidiyorsun. Kameraları hâlâ onlardan alıyorsun. Bazı uçaklara kamera lazım, Kanada’dan almaya çalışıyoruz. İbn Heysem devam etseydi, belki biz satacaktık onlara şimdi.
Kitapta okurken iki örnek dikkatimi çekti. Bir tanesi Şanizâde ve onun Beşiktaş İlim Cemiyeti, hakikaten ilginç bir örnek. İkincisi ise bununla paralel olan İhvân-ı Safâ Topluluğu. Her ikisi hakkında okurken aklı ve bilimi savunan bir aydın topluluğu izlenimi edindim. Bunlardan biraz bahseder misiniz ve nasıl yorumlarsınız?
İhvân-ı Safâ, başka hiçbir örnek olmasa bile, İslam tarihindeki engizisyonu gösteren en ilginç örnektir. Adamlar isimlerini yazamıyorlar. İsimlerini bilmiyoruz. Kitap yazıyorlar, kitapta isimleri yok. Abbasîler Dönemi’ndeki bir topluluk. Gizli gizli toplanıyorlar ve beraberce bir şeyler yazıyorlar. Selefîlerin lideri İbn Teymiyye bunlar zındık topluluğudur falan diyor. Adamlar o dönemdeki iktidarın baskısından gizli gizli yazıyorlar, gizli gizli dağıtmaya çalışıyorlar. Yine de kurtulamıyorlar, kitapları yakılıyor, yok ediliyor. Bakın, dünyada İhvan-ı Safa risalelerinin bir nüshasını Endülüs’ten gelen Müslim isimli bir bilgin topluyor ve Endülüs’e götürüyor. Sadece o nüsha elimizde, diğerleri yok edilmiş. Doğu’da kitap yok edilmiş. Hani hep diyoruz ya Moğollar geldi, Bağdat’ta kütüphaneleri yaktı diye. Ondan önce sen bitirdin kitapları zaten, Moğollara kalmadı ki.
Şu Fatımîlerin kurduğu Darül Hikme Kütüphanesi nasıl yok edildi? Ben bunların bazılarını paylaştım sosyal medyada. Sonuçta İhvan-ı Safa engizisyona uğramış, açık fikirli, farklı düşünceleri söylemeye çalışan bir gruptur. Şânizâde çok ilginçtir. Yakın tarihimizin dramatik bir olayı. Şânizâde iyi bir tarihçi, Şânizâde tarihi yayımlandı. Adam her şeyden önce iyi bir tıp bilgini Osmanlı’da. Fransızlarla çalışıyor, tıpta çok kitap yazmış, o dönemin en parlak simalarından bir tanesi. Dediğiniz gibi, Beşiktaş İlim Cemiyeti çevresinde toplanıyorlar, akşam müzakereler yapılıyor. İlim böyle olur, toplanırsın müzakere yaparsın.
Bunu kim kıskanıyor? Din adamları kıskanıyor çünkü bunlar fıkıh konuşmuyorlar. Tıpta yeni bir keşif olmuş, yeni bir ilaç bulunmuş, bunları konuşuyorlar. Kıskanıyorlar, oturalım fıkıh konuşalım diye. Şânizâde modern fikirleri olan ve tenkit üslubunu benimsemiş bir tarihçidir aynı zamanda. Sonuçta 1826 devrimi de bahane edilerek, “bunlar Bektaşî’dir” zaten falan diyip yakalanarak sürülüyorlar. 1826’dan sonra da müthiş bir şekilde neredeyse bütün Bektaşîlik Osmanlı coğrafyasından kazındı. Hemen bir yafta yapıştırıldı ve bunlar da Aydın, Tire’ye sürüldü. Halbuki Bektaşîlik ile falan alakası yok bunların. “Bunlar mezhebi geniş insanlar, Bektaşiler de böyledir.” falan diyerek bir iftirayla sürülüyorlar.
O dönemin en modern tıbbını Osmanlı’ya taşımış bilim adamı, en önemli kitapları o dönemde yazmış bir tarihçiye değer miydi bu işkence? Maalesef İslam tarihi bunlarla dolu.
Daha sonra sultanın aklı başına geliyor. “Bu doğru değil, bunları alalım.” diye haber gönderiyor. En acısı da burasıdır. Şânizâde evde otururken haberci gelip “İstanbul’dan saraydan geliyorum, Şanizade’nin itlâfını bildiren bir yazı gönderildi.” diyor. İtlâf demek yok edilmesi demektir. Halbuki ıtlâkını diyecek, yanlış söylemiş. Itlâk, serbest bırakmak, salmak demek, talak kökünden geliyor. Itlâk yerine itlâfı duyunca Şânizâde kalp krizinden orada ölüyor. Değer miydi bunlara, Şânizâde gibi bir bilim adamının ölmesine? O dönemin en modern tıbbını Osmanlı’ya taşımış bilim adamı, en önemli kitapları o dönemde yazmış bir tarihçiye değer miydi bu işkence? Maalesef İslam tarihi bunlarla dolu.
Aleyhinde en çok fetva verilen, 238 fetva ile, İslam düşünürü İbn Arabî’nin de vahdeti vücut anlayışını savunduğunu görüyoruz. Özellikle bu akımı savunanlar çok şiddetli bir şekilde hedef alınıyor. Neden?
İbn Arabî’ye günümüzde en fazla Selefîler düşmandır. Günümüz Vahabîleri, Taliban, IŞİD düşmandırlar. Çünkü İbn Arabî onlar gibi lafzî okumuyor. Ayetleri de, gelen rivayetleri de kendi gününe göre yorumluyor. Bunlar ise buna düşman. Yani “Arap aklı-İslamı dışına çıkılamaz. Çıkanlar kâfirdir, zındıktır.” O da Endülüslü bir bilgin, Anadolu’ya gelmiş Arap aklına göre düşünmüyor. Zaten Endülüs de parlak döneminde o dönem. Konya’da yaşamış Şam’da ölmüş. Onun için bütün Selefîler, bütün literalciler, Vahabîler bunun kâfir olduğunu söyler. Şeyhi Ekber derler tasavvuf literalinde, Şeyhül Ekfer, yani küfürde zirve yapmış adam diyerek düşman olurlar İbn Arabî’ye. İbn Arabî İslam dünyasının yetiştirdiği ilginç düşünce insanlarından bir tanesidir. Ancak düşüncelerini çok da net bir biçimde söyleyememiştir. Muğlak kelimelerle ifade etmeye çalışmıştır. Böyle dramatik bir durum vardır maalesef.
Hocam eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Teşekkür ederim ama maalesef üzüntülü bir tablo ortaya koymuş olduk. Ben de istemiyorum böyle şeyleri ve bunları yazdığımdan dolayı da baskıya, lince uğradım. Ama gerçekleri söylemek zorundayız. İslam tarihi baştan sona baktığınızda böyle nadirat olaylar değil, her zaman, her dönemde, her coğrafyasında bilim adamlarına, bilim öğretenlere, farklı fikir söyleyenlere bu şekilde yapılan baskılarla doludur. Bunlardan ibret de alınmamıştır. O günden bugüne kadar da devam etmektedir maalesef.
Türk aydınlanmasına yaptığınız katkılar ve söyleşi için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.

