Kafka’nın yarattığı o karanlık, bürokratik, adaletsiz ve absürt dünya; günümüz Türkiye’sinde her geçen gün daha somut bir hâl alıyor. Bu bir benzetme değil artık, adeta bir gerçeklik biçimi. “Kafkaesk Türkiye” derken kastettiğim tam da bu: bir edebi evrenin, sosyopolitik bir ülke gerçekliğine dönüşmesi.
Yazan: Okan Nurettin Okur
Edebiyat, yalnızca estetik duygulara ve bireyin iç dünyasına hitap eden bir sanat dalı olmanın çok ötesinde toplumun, iktidarın karanlık yüzünün zamansız aynasıdır. Dönemin ruhunu, toplumun belleğini, vicdanını yansıtırken aynı zamanda iktidarın özündeki değişmeyen karanlığı ifşa eder; her çağda, bu yapının mevcut olduğu ve farklı suretlerde tezahür ettiği gerçeğini gözler önüne serer. Ayrıca edebiyat, okuyucunun yalnızca pasif bir alımlayıcı olduğu bir sürece değil; aksine hem kendi yaşamında hem de çevresinde bir değişim hareketi yaratarak, farkındalık ve eylem alanına teşvik eder. Yani edebiyat, okuyucunun zihnine atılan bir kıvılcım gibidir; önce iç dünyasını aydınlatır, ardından bu ışığı çevresine taşıması için onu harekete geçirir. Böylece kişiye hem kendini hem de çevresini dönüştürme iradesi kazandıran zamanlar üstü bir bilgelik taşır. Edebiyatın sağladığı bu içgörü, yalnızca geçmişi anlamakla kalmaz; aynı zamanda daha adil, daha duyarlı bir toplum inşa etme yolunda bize rehberlik eder. Bu yüzden edebiyat, sadece bir sanat değil, aynı zamanda bir farkındalık aracıdır. Bu bağlamda Franz Kafka’nın (1883-1924) edebi metinleri çağdaş iktidar ve itaat olgularının eleştirel bir çözümlemesi, bürokratik tahakküm, yabancılaşma ve bireyin edilgenliği temaları ekseninde günümüz siyasal yapılarının düşünsel izdüşümlerinin değerlendirilmesinde oldukça iyi bir kaynaktır.
Kafka ve totaliter gerçeklik
Bugün dünya üzerinde hâlâ birçok ülkede bireylerin en temel haklarının ihlal edildiği, hukukun yalnızca iktidarın çıkarlarına hizmet ettiği rejimler varlığını sürdürüyor. Kafka’nın yüzyıl önce yazdığı karanlık dünya, bugünün pek çok gerçeğini birebir yansıtıyor. İnsan haklarının görmezden gelindiği, eleştirel düşüncenin cezalandırıldığı, özgürlüklerin kısıtlandığı bu rejimlerde insanlar, tıpkı Kafka’nın karakterleri gibi nedenini bilmedikleri bir suçun yükünü omuzlamak zorunda kalıyor.
Kafka’nın kaleminde hayat bulan eserler; toplumun ve iktidarın sarsıcı bir karanlık aynası olarak gerçeğin soğuk ve rahatsız edici yönünü, dönüştürücü bir okuma [transformative reading] imkanı sunarak adeta tokat gibi yüzümüze indiriyor.
Bireyin sistem karşısındaki çaresizliğini, iktidarın keyfi uygulamalarını, bürokrasinin insanı ezip yok eden yüzünü ve adaletsizliğin kurumsallaşmış halini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Ne var ki bu metinler sadece bir dönemin değil, çağlar üstü bir düzen eleştirisinin izlerini taşıyor. Okudukça, karşınıza çıkan pek çok detayın, size fazlasıyla tanıdık ve hatta ürkütücü derecede gerçek olduğunu hissediyorsunuz. Bu nedenle Kafka, sadece bir edebiyatçının ötesinde iktidarların karanlık ruhunu yakalamış bir düşünür olarak karşımıza çıkıyor ve eserleri, ne kadar zaman geçerse geçsin, otoritenin gölgesine karşı bir uyarı niteliği taşıyor.

Dava [Der Prozess]: Paşa gönlüm öyle istedi!
Türkiye’de son yıllarda adalet sistemine duyulan güven, her geçen gün biraz daha sarsılıyor. Hukukun üstünlüğü ilkesinin giderek zayıfladığı bu ortamda, birçok insan ya hiçbir somut gerekçe gösterilmeden ya da zorlama, inandırıcılıktan uzak bahanelerle tutuklanıyor. Eleştirel düşünce, muhalif duruş ya da sadece bir sosyal medya paylaşımı bile “suç delili” olarak kabul edilebiliyor. Soruşturmalarda delilden çok niyet aranıyor; yargı süreci, bağımsızlık ilkesinden uzak, siyasi etkiler altında şekilleniyor.
Türkiye gündemine bomba gibi düşen diploma iptalleri ve tutuklama kararları, bireyin otorite karşısındaki çaresizliğini, bürokrasinin labirentlerinde kaybolmuşluğunu ve adalet arayışındaki yabancılaşmasını çarpıcı biçimde gündeme getirirken, akıllara ister istemez Kafka’nın Dava romanı geliyor.
Romanda Josef K., bir sabah hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklanır ve kendini adaletsiz, bürokratik bir yargı sürecinin içinde bulur. Ancak suçunun ne olduğunu asla öğrenemez ve sistemin mantığını kavramaya çalıştıkça daha da umutsuz bir çıkmaza sürüklenir. Bu durum, hukuki sistemin keyfiliğine ve bireyin çaresizliğine dair eleştirel bir anlatı sunar. Kafka, Dava ile modern toplumun baskıcı ve görünmez iktidar yapısını, bireyin yalnızlığını ve çaresizliğini sorgular. Bu anlatı, günümüzdeki pek çok totaliter rejimin yapı taşlarını da gözler önüne serer: belirsizlik, korku, kontrol ve hesap vermezlik…
Şato [Das Schloss]: Aradığınız iktidara şu an ulaşılamıyor!
Kafka’nın bir diğer eseri Şato da benzer bir temayı işliyor. Bireyin otorite karşısındaki çaresizliği, bürokratik sistemin erişilmezliği ve insanın varoluşsal yalnızlığı… Romanın başkahramanı K., bir köyde yer alan gizemli bir şatoya erişmeye çalışır, ancak sürekli olarak engellerle karşılaşır. Şatoya ulaşmak ve orada çalışmak isteyen K.; belirsiz kurallar, karmaşık bürokratik süreçler ve iletişimsizlik içinde kaybolur. Bireyin otorite karşısındaki güçsüzlüğünü ve sistemin bilinmezliğini, modern toplumlarda devletin vatandaşla kurduğu ilişkideki belirsizliği, bürokrasinin akıl dışı mekanizmalarını ve bireyin sistem karşısındaki çaresizliğini anlatır.
Türkiye’deki bozuk siyasi ve bürokratik yapı, Kafka’nın Şato’sunu fazlasıyla andırıyor. Vatandaş, devlete ulaşmak istiyor, ulaşamıyor. Adalete erişim çoğu zaman gecikiyor, devletin şeffaf olmayan yapısı içerisinde birey hak ararken kayboluyor. İdari işlemlerin keyfiliği, liyakatsizlik, kamu yönetiminde hesap vermezlik ve karar alma süreçlerindeki kapalılık Kafkaesk bir gerçekliğe dönüşüyor. Tıpkı K.’nın bir türlü şatoya kabul edilememesi gibi, Türkiye’de de sıradan vatandaşlar devletin kapılarında bekliyor ancak seslerini duyuramıyor. Şato, bu bağlamda, Türkiye’de devletle vatandaş arasındaki yabancılaşmayı, güvensizliği ve bürokratik zulmü simgeleyen güçlü bir metafor haline geliyor.

Kanun Önünde [Vor dem Gesetz]: Orada bir adalet var uzakta!
Bir köylü, “kanun”un kapısından içeri girmek ister. Ancak kapının önünde bir bekçi durur ve köylüye içeri giremeyeceğini söyler. Köylü yılmaz, kapının önünde beklemeye başlar. Yıllar geçer, ama köylü hâlâ orada bekler. Bekçiyi ikna etmek için rüşvet bile teklif eder; fakat bekçi onu hiçbir zaman içeri almaz. Sadece “şu an giremezsin” diyerek belirsiz bir umut verir. Ayrıca bekçi, kapının ardında başka bekçilerin bulunduğunu ve her birinin bir öncekinden daha güçlü olduğunu söyleyerek köylüyü vazgeçirmeye çalışır. Zaman geçtikçe köylü yaşlanır, güçten düşer. Son nefesini vermeden önce bekçiye sorar:
“Herkes kanuna ulaşmak istemez mi? Bu kadar zaman boyunca neden başka kimse gelmedi?”
Bekçi ise şu çarpıcı yanıtı verir:
“Bu kapı yalnızca senin içindir. Şimdi gidiyorum ve onu kapatıyorum.”
Bu anlatı, bireyin sisteme, adalete ya da iktidara ulaşma çabalarının sonuçsuzluğunu ve bürokratik yapının birey üzerindeki tahakkümünü simgeler. Bekçi, hukukun kapısını tutan bir otorite figürüdür. Gücünü nasıl ve neden kullandığı belli değildir, ancak onun sözü sorgulanamazdır. Kafka’nın tipik “karanlık bürokrasi” temasını işleyen en kısa ama en etkileyici hikâyelerinden biridir. Aynı zamanda, insanların kendi hayatları boyunca peşinde oldukları amaçlara ulaşamamalarını ve bir otoritenin onlara izin vermesini beklemelerini eleştiren bir varoluşsal alegori olarak da okunabilir. Yalnızca bireysel bir trajediyi değil; aynı zamanda sistemin yapısal adaletsizliğini ve totaliter bir düzenin birey üzerindeki etkisini de ortaya koyar.
Bu anlatı, Türkiye’deki bozuk siyasal yapı ile çarpıcı biçimde örtüşür. Hukukun üstünlüğünün zayıfladığı, yargının siyasallaştığı, bireyin devlet karşısında korunmasız kaldığı bir düzende, vatandaşlar da “kanun”un önünde bekleyen adam gibidir.
Hakkına ulaşmak için “sırasını” bekler ama o sıra hiçbir zaman gelmez; çünkü sistem onu zaten içeri almayı hiç istememektedir. Mahkemelere erişim zorlaşır, adalet ertelenir, hukuki süreçler şeffaflıktan uzaklaşır ve sonuçta birey, kanun kapısında ömrünü tüketir. Sistemin kendini sürdürebilmek için bireyi içeride değil, kapının dışında tutmayı tercih ettiğini de anlatır. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi.
Dönüşüm [Die Verwandlung]: Değiştir, dönüştür ve yok et!
Gregor Samsa, bir sabah huzursuz düşlerinden uyandığında kendini yatağında kocaman bir böceğe dönüşmüş bulur. Gregor, ailesini geçindiren bir pazarlamacıdır ve tek varoluş sebebi çalışmaktır. Ancak bir sabah böceğe dönüşür, artık çalışamaz ve ailesi için bir yük haline gelir. Bu, modern kapitalist toplumda bireyin yalnızca üretim gücüyle değerli olduğu eleştirisini yansıtır.
Kafka burada, insanın işlevini kaybettiğinde sistem tarafından nasıl dışlanacağını gösterir. Bireyin modern toplum ve otorite karşısındaki çaresizliğini, yabancılaşmasını ve değersizleşmesini güçlü bir alegori üzerinden anlatır.
Zira modern iktidar burjuvazinin ürünüdür ve kapitalist üretim süreçleri insanı bedensel bir üretim aracına dönüştürmüştür. Bu sömürünün devam etmesi ancak sürekli bir denetim, itaat, hak ve özgürlüklerin keyfiyete dayalı olarak belirlenmesi, değiştirilmesiyle mümkündür. Otoritenin bu baskı ve zorlaması nihayetinde bireyi her şeye karşı yabancılaştırır. Dönüşüm de bireyin otorite ve toplumsal normlar karşısında kendi kimliğini yavaş yavaş yitirdiğine dair bir metafordur. Gregor’un trajedisi, otoriter yapıların, kapitalizmin ve toplumsal beklentilerin birey üzerindeki ezici gücünü gözler önüne serer.

Otorite, birey ve yabancılaşma
Kafka’nın eserlerindeki karakterler genellikle sistemin ağırlığı altında ezilir ve tuhaf bir şekilde kitlesel direnişe veya organize sivil itaatsizliğe yönelmezler. Varoluşsal krizler, bireyin otoriteye karşı pasif direnişi ve sisteme boyun eğmek zorunda kalışı, Kafkaesk bir sorgulama alanı yaratır. Neyse ki Türkiye’deki özgürlük, hak ve hukuk mücadelesi bu tabloyu tersine çeviriyor. Türkiye’deki toplumsal dinamikler, Kafka’nın karanlık dünyasından farklı olarak umut vaat ediyor. Son dönemde alınan hukuk dışı kararlar, toplumun geniş kesimlerinden güçlü tepkilerle karşılanıyor; sokakta, üniversitelerde ve sosyal medyada yükselen sesler, bu mücadelenin canlılığını ve demokratik bilinç düzeyinin gücünü ortaya koyuyor. Özellikle gençler, öğrenciler, sivil toplum kuruluşları ve muhalefet partileri bu sürece aktif şekilde müdahil oluyor. Tüm bu gelişmeler, Türkiye’nin demokrasisi açısından kritik bir eşiğe gelindiğini ve toplumsal bilincin giderek güçlendiğini gösteriyor.
Askeri ya da siyasi toplumlardaki totaliter, otoriter rejim bireyselliği yok eder. Hatta medya ve iletişim araçları başta gelmek üzere eğitim, ideolojik, ekonomik manipülasyonlar ve çeşitli propaganda mekanizmaları ile itaat özgürlük gibi yutturulabilir.
Peki, esaretin bedeli nedir? En temel düzeyde bu bedel, birey olma bilincinden mahrum kalmaktır. Birey olma bilincinin zayıflığı, otoriter rejimlere duyulan ihtiyacı ve bağlılığı antagonist bir şekilde güçlendirir.
Kendi kararlarını alma, kendi sesini duyurma iradesinden yoksun kalan insan, dışsal bir otoriteye teslim olmayı varoluşsal bir zorunluluk gibi görmeye başlar. Bu noktada post-metafizik düşüncenin önemli temsilcilerinden biri olan Hannah Arendt’in görüşleri anlam kazanır. Arendt, modern insanın varoluşsal yabancılığının, yani bir yere ait olamama [Unheimlichkeit] hâlinin, bilincindedir. Artık insanın Tanrı tarafından belirlenmiş bir kozmik konumu yoktur; ne doğada ne de tarihin yönünde kendisine sabit bir yer bulabilir. Modern birey, bu “yersiz yurtsuzluk” içerisinde kendisini evinde hissedebileceği bir zemin arar. Ancak bu arayış, hiçbir zaman sona ermez; çünkü bireyin köklü bir aidiyet özlemi hep canlı kalır. İşte bu özlem aşırılaştığında, totaliter ideolojilerin istismarına açık hâle gelir. Totaliter sistemler, bireyin “kendini bir yere ait hissetme” arzusunu manipüle ederek onu kendi mutlak söylemleri içinde eritir ve yönlendirir.
Arendt, Totalitarizmin Kaynakları [The Origins of Totalitarianism] adlı eserinde, modern toplumda bireylerin atomize hâle geldiğini, geleneksel bağların (aile, din, cemaat, sınıf dayanışması vb.) zayıflamasıyla birlikte bireyin yalnızlaştığını vurgular. Bu yalnızlık ve aidiyetsizlik duygusu, bireyi “köklerinden kopmuş” bir hâle getirir. İşte totaliter ideolojiler tam da bu noktada devreye girer: Bireyin yaşadığı anlam boşluğunu, büyük bir anlatıyla (ulusun, ırkın, sınıfın, tarihin ya da doğanın kaçınılmaz yasaları gibi) doldurur.
Totaliter rejimler, bu yalnız bireylere bir aidiyet yanılsaması sunarak onları kitleler hâlinde harekete geçirir. Birey artık kendi kararlarını sorgulayan bir özne değil, ideolojinin kendisine biçtiği rolü oynayan bir araç hâline gelir.
Arendt’e göre bu süreçte insan, yalnızca başkalarıyla değil, kendi düşünme yetisiyle de bağını koparır. İşte bu “düşünmeme” durumu, totaliter kötülüğün sıradanlaşmasına yol açar. Yani modern yabancılaşma hâli, totaliter ideolojilerin manipülasyonuna açık bir zemin oluşturur. Bu ideolojiler, bireyin boşluklarını doldurur gibi yaparken onu düşünce, etik ve vicdandan uzaklaştırır.

Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı [Eichmann in Jerusalem] eserinde, Nazi subayı Adolf Eichmann’ın Kudüs’te yargılanma sürecini ele alır. Arendt, Eichmann’ın bir sadist veya canavar olmadığını, aksine olağan, sıradan bir insan olduğunu vurgular. Ona göre, düşünme ve muhakeme yetisinin kaybolması bireyleri büyük kötülüklere ortak edebilir.
Eichmann mahkemede, Immanuel Kant’ın koşulsuz buyruk [categorical imperative] felsefesine bağlı kaldığını iddia etse de, Arendt bunun yanlış bir yorum olduğunu söyler. Eichmann, kendi ahlaki değerlendirmesini yapmadan, sadece Hitler’in emirlerine itaat etmeyi yasa gibi kabul etmiştir. Arendt, Eichmann’ın sorumluluktan kaçmak için bürokratik bir dil [Amtssprache] kullandığını belirtir. Mahkemede sürekli “Emir aldım”, “Mecburdum”, “Kanun böyleydi” gibi ifadelerle kendini savunmuştur. Bu durum, bireyin kendi düşünme yetisini kaybettiğinde nasıl büyük suçlara ortak olabileceğini gösterir. Arendt’in eseri, totaliter sistemlerde bireyin düşünmeden itaat etmesinin nasıl büyük kötülüklere yol açabileceğini ortaya koyar.

Kafkaesk Türkiye
Bugünün Türkiye’si, giderek daha fazla “Kafkaesk” bir gerçekliğe benzemeye başladı. Türkiye’de hukuk, artık bir sistem değil, bir araç hâline geldi. Hukuk, güç sahipleri için kılıf; muhalifler için bir sopa. İnsanlar, tıpkı Kafka’nın karakterleri gibi neden gözaltına alındıklarını, neden yargılandıklarını veya neden dışlandıklarını bilmiyorlar. Hukuki süreçler şeffaf değil; kararlar çoğu zaman siyasi iradenin yönüne göre alınıyor. İktidar, sadakat üzerinden çalışıyor. Yargı, medya, bürokrasi; tüm sistemin ortak dili “itaat” olmuş durumda. Sorgulayan değil, biat eden birey makbul. Böyle bir düzende özgürlük, yalnızca bir hayal; hak aramak ise sonsuz bir koridorda yürümek gibi: Sonu yok, mantığı yok, karşılığı yok.
Kafka’nın yarattığı o karanlık, bürokratik, adaletsiz ve absürt dünya; günümüz Türkiye’sinde her geçen gün daha somut bir hâl alıyor. Bu bir benzetme değil artık, adeta bir gerçeklik biçimi. “Kafkaesk Türkiye” derken kastettiğim tam da bu: bir edebi evrenin, sosyopolitik bir ülke gerçekliğine dönüşmesi. Kafka’nın Dava’sındaki Josef K. gibi, Türkiye’de pek çok insan neden yargılandığını bilmiyor. Tıpkı Şato’daki gibi, insanlar hak ararken kendilerini ulaşılamaz ve soyut bir otoritenin önünde sürekli geri çevrilen bir “başvuru dilekçesi” gibi hissediyor. Yollar var ama hiçbir yere çıkmıyor. Kapılar açık gibi ama içeri girilemiyor. Hukuk, olması gereken değil, keyfi olarak kullanılan bir silaha dönüşmüş durumda. Adalete ulaşmanın yollarının kapalı olduğu, her kapının ardında bir başka bekçinin olduğu, kuralların belirsiz ve keyfi uygulandığı bir ülke tahayyülü değil bu; içinde yaşadığımız gerçek.
Tıpkı Kafka’nın karakterleri gibi, biz de belki bir sabah uyandığımızda kendimizi dev bir sistemin ortasında suçlu ilan edilmiş bulabiliriz, ne yaptığımızı bilmeden, kimseye anlatamadan.

