Utancın tohumları, biz çok küçük yaşlardayken atılıyor içimize, bize yöneltilen “sende bir sorun var, yeterince iyi değilsin, bir şeylerin değişmesi lazım” mesajlarıyla.
Dr. Dünya Hatice Gönül
Psikiyatrist
Hatırladığım ilk utanç anısında 5-6 yaşlarında bir çocuktum. Bugün bile aklıma geldiğinde, içimde bir yerin sızladığını hatırlıyorum. O utançla ne yapacağımı bilememiştim, sonrasında o anıyı zihnimin derinliklerine gömmüş, unutmuştum, tam ki 30’lu yaşlarımda terapi koltuğunda bir anda (!) aklıma gelene kadar. Uzay boşluğuna fırlatıp, arkama bakmadan kaçtığımı sandığım anım, bir anda gerisin geri gelmişti; dahası aslında bir yere gitmemiş, hayatımın her alanına nüfuz etmişti. Ben utanca karşı gözümü ve bilincimi kapamıştım sadece, o her yerdeydi, karanlıkta büyüyen zehirli bir sarmaşık gibi her yeri sarmıştı.
Çoğu zaman bizi hareketsiz, psikolojik anlamda felç bırakan ve bunu çok sinsice yapan bir duygu utanç. Aslında tek bir duygu olmanın ötesinde, içinde üzüntü, öfke, korku gibi duyguları barındıran, bizi olmadığımız kişi olduğumuza inanmaya ya da başkasının bizimle ilgili “yetersiz, sorunlu, bozuk, hastalıklı” tanımını kabullenmeye zorlayan bir durum (state).
Utancın köklerine baktığımızda çok kadim bir duygu olduğunu görüyoruz. Atalarımızın hayatta kalabilmek için kabileler halinde yaşamaya, o topluluk içinde üzerine düşeni yapmaya ihtiyacı vardı. Kabilenin kuralları çiğnendiğinde, ya da o topluluğun kendinden yapmasını beklediğini yap-a-madığında dışlanması, yalnız bırakılması, o kişinin ölüme terk edilmesi demekti. Yetersiz, uyumsuz olmak (görülmek) utanca ve dolayısıyla ölüme giden yoldu.
Utancın tohumları, biz çok küçük yaşlardayken atılıyor içimize, bize yöneltilen “sende bir sorun var, yeterince iyi değilsin, bir şeylerin değişmesi lazım” mesajlarıyla. Bu mesajların açık verilmesi de gerekli değil, başta ana-baba olmak üzere bizim için önemli kişilerin yargılayan bakışları, eleştirel tonda sorulan sorular, cezalandırıcı duygusal mesafeler de bize bu mesajı veriyor ve hatta belki bunların sözel ifade edilmesinden daha güçlü bir etkiye sebep oluyor üzerimizde. Bütün yoğun ve baş etmesi zor duygular gibi utanç da bastırılıyor ve tam da bu sebeple bir ömür bedenimizde, hayatı yaşayışımızda ve ilişki kurma biçimimizde taşınıyor. En hatırlamadığımız anılar, hayatımızı en çok etkiliyor böylece.
Sağlıklı utanç-mahçup olmakla, yaşamak istediğimiz hayatı yaşamaktan bizi alıkoyan utanç arasında çok fark var elbette. Birine mahcubiyet derken diğerine utanç demeyi tercih edeceğim. Hata yaptığımızda mahcubiyet hissetmek, bizi yaptığımızın sorumluluğunu almaya ve hatamızı telafi etmeye sevk ediyor. Bu da daha yakın, anlamlı ve gerçek bağlar kurmamıza hizmet ediyor. Utanç, işlevsel olarak bizi ilişkide tutuyor gibi görünse de kendimiz olmaktan bizi alıkoyup, bizimle ilgili yapılan tanımlara uyumlanmak zorunda bıraktığında, gerçek bir kişi olarak var olamadığımız ilişki de gerçek ve yakın bir ilişki olamıyor. Artık hayatta kalabilmek için diğer insanlara atalarımız kadar ihtiyacımız yok, ama insan olmak ve insan kalmak için anlamlı, yakın sevgi bağlarına ihtiyacımız var. Yaşamımızın ilk anından son anına kadar ilişkiye ihtiyaç duyup ararken, utanç taşıdığımızda ilişkiden fersah fersah uzaklaşmış oluyoruz.

Bir çocuğun ana-babası, öğretmeni, ergenlikte akranları, ya da diğer önemli kişiler tarafından “sende bir şeyler yeterince iyi değil, bozuk, hatalı” mesajı verildiğinde çocuk buna inanma eğiliminde oluyor. Etraftaki yetişkinlerin, o yaşlara kadar yaşadılarsa ve ona bakım verir-öğretir duruma geldilerse, onun bilmediği birtakım şeyleri bildiğine, dolayısıyla kendiyle ilgili yapılan tanımlara inanma, tam olarak aklına yatmadığında bile uyumlanma eğiliminde oluyor. Şişmansın, zayıfsın, kısa boylusun, uzunsun, esmersin, tembelsin, matematiğe kafan basmıyor, el işlerinde çok beceriksizsin, fakirsin, güçsüzsün, huysuzsun, ağır hareket ediyorsun, hızlı yemek yiyorsun, inatçısın, dağınıksın, şu dindensin, bu etnik kökendensin, kız gibisin, erkek değilsin… “SEN BİZİM İÇİN YETERİNCE İYİ DEĞİLSİN!”
Bir sebeple sepetteki çürük elma gibi hissettiğimizde, en sonunda bir gün öyle olmadığımız fark edilecek, hakkımız teslim edilecek, gönlümüz alınacak umuduyla, o “büyük gün” ün gelmesini bekleyerek, ama o güne kadar eksik-yetersiz olduğumuz fark edilmesin diye sessizce, kimseyi rahatsız etmemek için parmağımızın ucunda yürür gibi yaşıyoruz, ya da öyle olmadığımızı tüm dünyaya göstermek için didinip duruyoruz. Her durumda belirleyici olan, bizim hayatımızı nasıl yaşamak istediğimiz değil, başkalarının gözündeki imajımız oluyor.
Bu tutsaklıktan özgürleşmek elbet mümkün. Utancımızı; bize, duygumuza, utancımıza değer verecek, özen gösterecek ötekiyle paylaştığımızda, o kişinin bize değer verip sevmeye, iyilik halimizi gözetmeye devam ettiğini deneyimlediğimizde, çocuklukta hissettiğimiz o yetersizliğin bize değil, etraftaki yetişkinlere ait olduğunu anlayıp, duyguyu sahibine iade ettiğimizde, bir çocuk olarak her kim idiysek, sevilmeyi, yeterince iyi bakım görmeyi, sevgiyle büyütülüp, desteklenmeyi doğal olarak hak ettiğimizi fark ettiğimizde, iyileşmek ve özgürleşmek mümkün. Bu özgürlükle, gerçek sevgi bağları içeren yakın ilişkiler kurmak da…
Eskiden kitap yazma hayalim vardı. Öyle bir kitap yazayım ki, kitap bittiğinde, okuyan kişi, kitabı alıp göğsüne bastırsın ve taşıdığı utançtan özgürleşmiş bir şekilde, hafiflik, neşe ve canlılıkla yaşama katılsın… Bu hayalim zaman içinde evrildi. Artık biliyorum ki, ilişkilerde yaralanıp, ilişkilerde iyileşiyoruz ve yaralarımızı sararken kolay-hap çözümler yok, yaralandıysak, ötekinin bize özenle bakmasına ihtiyacımız var. Şimdi bir kitap yazacak olsam, kitabı okuyanlar, kitabı alıp, yine kalplerinin üzerine koysunlar, ama bu sefer, kendilerini olduğu gibi sevip-değer veren ilişkileri bulmak üzere, inançla hayata karışsınlar diye hayal ediyorum.

