Dillerin gelecekteki görünümü hakkında öngörülerde bulunmak bir tür “falcılık” olarak düşünülmemelidir. İnsan sinir sistemi, belirli sosyal durumlarda tıpkı satranç oynarken yaptığı gibi, ileriye dönük düşünme yönteminden faydalanmakta, bunun için de var olan veriyi kullanmaktadır, doğal dillerin gelecekteki görünümü konusunda öngörüde bulunmak da böyle bir çabanın ürünüdür.
Yazar: Prof. Dr. Özgür Aydın
Dilbilim Bölümü, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Ankara Üniversitesi
Nörobilim ve Nöroteknoloji Mükemmeliyet Ortak Uygulama ve Araştırma Merkezi (NÖROM), Ankara Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi.
Disiplinlerarası Sinir Bilimleri, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Ankara Üniversitesi
Ethnologue’un (Eberhard, Simons ve Fennig, 2023) verilerine göre bugün dünya üzerinde 7,168 dil konuşulmaktadır. Bu çeşitlilik insanda hayret uyandırsa da Krauss’un (1998:105) tahminleri doğrultusunda aslında bu sayının 10,000 yıl önceki dil sayısının aşağı yukarı dörtte birinden daha azı olduğunu düşündüğümüzde dil çeşitliliğinin gün geçtikçe azaldığını görebiliriz. Tarih boyunca azımsanamayacak ölçüde dilin yok olduğunu, ancak bunun karşısında yeni yeni dillerin doğduğunu da görebiliriz. Kimi etkenler dil çeşitliliğinin azalmasına neden olurken, kimileri de yeni dillerin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Bu iki eğilim, insanlık tarihinde her zaman meydana gelmiş olsa da söz konusu asimetrinin dillerin yok olma yönüne kaydığı gözlenmektedir.
Gelecekte dünya üzerindeki dil çeşitlenmesiyle ilgili bir öngörüde bulunabilmek için öncelikle dil çeşitlenmesinin nasıl meydana geldiğini, ardından da dillerin yok olma tehlikesinin görünümlerini inceleyelim.
Yeni dillerin doğuşu
Hiçbir doğal dil yoktan var olmamıştır, yeni diller diğer dillerden türeyerek ya da etkileşime girerek oluşmuşlardır. Diller aynı biyolojik temele dayandığından, diğer bir deyişle, dilbilgisinde görülen evrensellik, bir taraftan çokdilliliğe, diğer taraftan da çokdillilik sonucu farklı dillerin etkileşime girerek yeni dillerin doğmasına olanak sağlamaktadır. Öyleyse, zihinsel olarak dillerin aslında birbirlerine “yabancı” olmamasının bir başka dille teması kolaylaştırdığını söyleyebiliriz. Kreoller, ilişki dilleri (pidgins) ya da karma diller bu türden bir temas sonucu oluşan dillerdir. Sömürge ortamlarında yoğun temas sonucu ortaya çıkan kreoller, İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Hollandaca ve Portekizce gibi sömürgeci dillerin çeşitli Afrika dilleriyle birleşiminden ortaya çıkarken ilişki dilleri çokdilli ortamlardaki iletişim gereksinimleri sonucu doğmuştur. Karma diller ise genellikle çokdilli topluluklarda, kreol ve ilişki dillerinden farklı olarak, yoğun dil teması sonucu iki kaynak dilin kaynaşması sonucu oluşmuştur. Tüm bu “yeni dillerin” ortak yönü farklı diller arasındaki etkileşimin bir sonucu olarak ortaya çıkmasıdır.
Söz gelimi, Cape Verdean Kreolü ve Guinea Bissau Kreolü, Portekizce ile Nijer-Kordofan dillerinin birleşiminden türerken, Güney Afrika’daki bir ilişki dili olan Fanagalo’nun sözvarlığında Zulu dili ile İngilizce ve daha az oranda da Afrikaans dili öğeleri gözlenebilmektedir (Adamou, Bullock, ve Toribio, 2024: 150-156). Karma dilin iyi bilinen örneği ise bir göç sonucu ortaya çıkan Quechua-İspanyolca karışık dili olan Media Lengua’dır (Muysken, 1994). Bunlar ve bunlara benzer pek çok örnek, dilbilimcilere yeni bir dilin ortaya çıkışını inceleme fırsatı sunmaktadır. Gelecekte de dil temaslarının artması sonucu yeni dillerin ortaya çıkacağını varsaymak yanlış olmaz.
İnsanlık tarihinde, toplumların temasının görece daha yakın dönemlerde gerçekleştiğini dikkate aldığımızda şu an içinde bulunduğumuz çeşitliliğin büyük oranda tek tek dillerin iç çeşitlenmesiyle gerçekleştiğini varsayabiliriz.
Ancak dillerin çeşitlenmesiyle ilgili tek faktörün dillerin teması olmadığının farkında olmak gerekir. Hatta tarihsel olarak bu faktörün daha düşük bir olasılıkla yeni dillerin ortaya çıkmasını tetiklediğini düşünebiliriz. Dil çeşitlenmesi, genellikle tek bir dilin iç çeşitlenmesiyle, zaman içinde ayrı dillere evrilmesiyle gerçekleşir. İnsanlık tarihinde, toplumların temasının görece daha yakın dönemlerde gerçekleştiğini dikkate aldığımızda şu an içinde bulunduğumuz çeşitliliğin büyük oranda tek tek dillerin iç çeşitlenmesiyle gerçekleştiğini varsayabiliriz. Ancak tek tek dillerin iç çeşitlenmesinin nasıl gerçekleştiği ve çeşitlenen diller arasındaki ilişkilerin nasıl olduğu sorusunun yanıtları hâlâ çok açık değildir. Bu konuda pek çok model olsa da pek çok modelin dayandığı modellerden biri August Schleicher’in (1853) önerdiği Soy Ağacı Modeli ve Johannes Schmidt’in (1872) önerdiği Dalga Modeli’dir. Filogenetik çıkarım tekniklerinin kullanılmasına da izin veren Soy Ağacı Modeli, modifikasyonla türeme anlayışını temel almaktadır. Şekil 1A’da A, B, C, D, E, F gibi altı modern dilin ilişkili olduğu, ilişkinin de pABCDEF adlı bir proto-dile dayandırıldığını varsayalım. Burada dillerin ayrı iki ayrı alt grup (pABC ve pDEF) oluşturduğu, D ve E dillerinin de bir başka proto-dile (pDE) dayandığı görülmektedir. Elbette budaklarda işaretlenen proto-diller çoğunlukla varsayımsal dillerdir. Burada bir dilin (örneğin D), sadece tek bir alt gruba ait (örneğin pDEF) olabileceğini, aynı zamanda pABD gibi bir proto-dilin alt üyesi olamayacağı bilinmelidir. Eğer pABC ve pDEF grupları gerçek anlamda bir temas kaybı sonucu ayrılmışsa, bu durumda Şekil 1A’da D ile C arasındaki ya da F ile B arasındaki yenilik (innovation) paylaşımlarının, yani dillerde gerçekleşen yeni özelliklerin açıklanması gerekir. Soy Ağacı Modelinde A, B ve C’nin aynı yeniliği paylaşması, bunların tek bir proto-dilden türetildiğini göstermektedir; dolayısıyla bu yeniliğin ağacın diğer dallarında bulunması bu modelde sorunludur. Dalga Modelinde ise her bir yenilik ağ içinde bir yerde ortaya çıkar ve yayılır. Değişimin yayılımı, merkezden uzaklaşan bir ‘dalgaya’ benzetilebilir. Şekil 1B’de görüldüğü gibi her bir dil değişimi (yani yenilik) kendi izoglosunu (dilsel özelliğin coğrafi sınırını) tanımlamaktadır. Söz gelimi #1 numaralı yenilik A dilinde ortaya çıkmış ve ABC bölgesini kapsayana kadar yayılmıştır. Burada, Soy Ağacı Modelinde açıklanması güç olan #4 ve #6 numaralı yenilik özelliklerinin yayılımları da görülebilmektedir.
Görüldüğü gibi, dilsel çeşitlenme erişilebilir tüm diller üzerinden tarihsel bir perspektifle gözlemlenebilmektedir. Gelecekteki dil çeşitlenmesinin de benzer bir yönde olması varsayılsa bile toplumların birbirlerine olan yakınlaşması göz önüne alındığında, çeşitlenmenin ‘temas kaybı’ ile gerçekleşme olasılığı düşüktür.

Dillerin yok oluşu
Tıpkı yeni dillerin doğuşunda olduğu gibi, doğal dillerin yok oluşuna ilişkin de elimizde çok az tarihi kayıt bulunmaktadır. On dokuzuncu yüzyılda karşılaştırmalı dilbilim çalışmalarının gelişmesiyle birlikte veriler elde edilmeye başlanmıştır. Dolayısıyla daha eski dönemlere ilişkin dil kayıpları konusundaki bilgiler yeterli değildir. Bununla birlikte, son 500 yıl içinde dil çeşitlenmesinde çok büyük bir düşüş olduğunu biliyoruz. Söz gelimi MS 1500’lerde sadece Brezilya’da konuşulan dil sayısının yaklaşık 1,175 olduğu tahmin edilmektedir (Crystal, 2014: 91), oysa bugün Ethnologue’un (Eberhard, Simons ve Fennig, 2023) verilerine göre Brezilya’da 43’ü sorunlu ve 96’sı yok olma sürecinde olan toplam 202 yerli dil bulunmaktadır. Bu tablo 500 yıl içinde Brezilya’da dillerin %83’ünün yok olduğunu göstermektedir. Her ne kadar bu oranın dünya üzerindeki tüm diller için geçerli olduğunu söyleyemesek de dillerin yok oluş hızı konusunda genel bir fikir verebilir. Elimizdeki daha güvenilir veriler, dillerin yok oluş hızının özellikle on sekizinci yüzyılda feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde ulus-devletlerin oluşmasıyla birlikte artış gösterdiğini ortaya koymaktadır (Crystal, 2014: 90-91).

Dillerin yok olma sürecini ve gelecekteki olası görünümü belirleyebilmek için birinci dil olarak konuşucu sayısının dillere göre dağılımını incelemek gerekir. Konuşucu sayısının azalması çok yakın bir dönemde bu dillerin yok olacağına yönelik ipuçları sunmaktadır. Tablo 1, Ethnologue’un (Eberhard, Simons ve Fennig, 2023) verilerine göre yaşayan 7,168 dilin nüfusa göre dağılımlarını göstermektedir. Tabloda nüfus aralığı sütunu, dilleri birinci dili konuşanların nüfuslarına göre sınıflandırırken; sayı sütunu belirtilen nüfus aralığındaki dillerin sayısını, yüzde sütunu ise bunun oranını göstermektedir. Konuşucu sayısı altında ise toplam konuşucu sayısı ve yüzdesi yer almaktadır. Tabloda görüldüğü gibi, dil çeşitlenmesinin en fazla olduğu nüfus ağırlığında (100 ilâ 999,999) doğal dillerin %81.7’i yer almaktadır. Nüfus ağırlığının 1 milyonun üzerinde olduğu dillerin oranı ise sadece %6’dır (433 dil).
Tablo 1. Birinci dili konuşanların sayısına göre dünya dillerinin dağılımı (Eberhard, Simons ve Fennig, 2023)
| Nüfus Ağırlığı | Diller | Konuşucu Sayısı | ||
| sayı | % | sayı | % | |
| 100,000,000 ilâ 999,999,999 | 8 | 0.1 | 2,888,946,240 | 39.09972 |
| 10,000,000 ilâ 99,999,999 | 96 | 1.3 | 3,095,201,298 | 41.89123 |
| 1,000,000 ilâ 9,999,999 | 329 | 4.6 | 1,004,603,370 | 13.59655 |
| 100,000 ilâ 999,999 | 999 | 13.9 | 328,179,590 | 4.44166 |
| 10,000 ilâ 99,999 | 1,842 | 25.7 | 63,540,453 | 0.85997 |
| 1,000 ilâ 9,999 | 1,994 | 27.8 | 7,719,477 | 0.10448 |
| 100 ilâ 999 | 1,024 | 14.3 | 458,738 | 0.00621 |
| 10 ilâ 99 | 305 | 4.3 | 12,153 | 0.00016 |
| 1 ilâ 9 | 117 | 1.6 | 459 | 0.00001 |
| 0 | 334 | 4.7 | 0.00000 | |
| Bilinmeyen | 120 | 1.7 | ||
| Toplam | 7,168 | 100.0 | 7,388,661,778 | 100.00000 |
Şekil 2’de, yaşayan doğal dillerin tehlike durumlarına göre dağılımları özetlenmektedir. Şekilde dikey düzlemde, 12 düzeyden oluşan Genişletilmiş Dereceli Kuşaklararası Bozulma Ölçeğine (GDKBÖ) göre diller sınıflandırılmıştır. GDKBÖ, dilin genel gelişimine ve tehlikede olma durumuna ilişkin bulgulara göre düzenlenmiştir (Lewis ve Simons 2010). Ölçekteki yüksek sayılar, dilin nesiller arası aktarımındaki sorunlu durumu temsil etmektedir. Yani, daha güçlü, daha canlı diller ölçekte düşük sayılarla, daha zayıf ve tehlike altındaki diller yüksek sayılarla iafade edilmektedir. Şekil 2’de sunulan düzeylerin açıklamaları Tablo 2’de görülmektedir. Şekil 2’deki ölçekte 0-4 arasındaki düzeyler dilin güvenli bir durumda olduğunu göstermektedir, bu da dünyadaki tüm dillerin %6.8’ini, Türkiye’deki dillerin ise %5’ini oluşturmaktadır. Geri kalan diller ise gelecekte yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalma olasılığı yüksek dillerdir, özellikle Şekil 2’de maviyle işaretli olan dillerin (%14) çok yakın bir gelecekte yok olacağı açıktır.

Tablo 2. Genişletilmiş Dereceli Kuşaklararası Bozulma Ölçeği (Eberhard, Simons ve Fennig, 2023)
| 0 | Uluslararası | Dil, uluslararasında ticarette, bilgi alışverişinde ve uluslararası politikada yaygın olarak kullanılmaktadır. |
| 1 | Ulusal | Dil ulusal düzeyde eğitimde, işte, kitle iletişim araçlarında ve devlet organlarında kullanılmaktadır. |
| 2 | Bölgesel | Dil, bir ulusun büyük idari alt bölümlerinde eğitimde, işte, kitle iletişim araçlarında ve devlet organlarında kullanılmaktadır. |
| 3 | Geniş iletişim | Dil, bir bölgedeki dil farklılıklarını aşmak için resmi statü olmaksızın iş ve kitle iletişim araçlarında kullanılmaktadır. |
| 4 | Eğitim | Dil, standartlaştırma ve kurumsal olarak desteklenen yaygın bir eğitim sistemi aracılığıyla güçlü bir şekilde kullanılmaktadır. |
| 5 | Gelişmekte | Dil güçlü bir şekilde kullanılmaktadır, standartlaştırılmış biçimi kısmen kullanılmaktadır, ancak bu henüz yaygın veya sürdürülebilir değildir. |
| 6a | Etkin | Dil tüm nesiller tarafından yüz yüze iletişim için kullanılmaktadır, bu durum sürdürülebilir durumdadır. |
| 6b | Tehdit altında | Dil tüm kuşaklar arasında yüz yüze iletişim için kullanılmaktadır, ancak kullanıcıları azalmaktadır. |
| 7 | Değişmekte | Anne-baba dili kendi aralarında kullanabilmektedir, ancak çocuklara aktarılmamaktadır. |
| 8a | Yok olmak üzere | Dilin kalan tek aktif kullanıcıları büyükanne-büyükbaba kuşağı ve daha yaşlı üyelerdir. |
| 8b | Neredeyse yok olmuş | Dilin geriye kalan tek kullanıcısı, dili kullanma fırsatı çok az olan büyükanne-büyükbaba kuşağı ya da daha yaşlı üyelerdir. |
| 9 | Etkin değil | Dil, etnik bir topluluk için miras kimliğinin bir hatırlatıcısı olarak hizmet etmekte, ancak hiç kimse sembolik yeterlilikten fazlasına sahip değildir. |
| 10 | Yok olmuş | Dil artık kullanılmamakta ve hiç kimse dille ilişkili bir etnik kimlik duygusuna sahip değildir. |
Dillerin yok olmasının nedenleri
Crystal (2014), dillerin yok olmasında tek bir nedenin etkili olamayacağını, çok yönlü etkenlerin yok oluşta etkili olabileceğini dile getirmekte, özellikle iki ana nedene vurgu yapmaktadır: Bunlardan ilki, dili konuşanların doğal afetler, kıtlık, salgın, savaş gibi çeşitli nedenlerle yok olmalarının sonucunda dillerinin de yok olmasıdır. Söz gelimi, tsunami Andaman Adalarının, deprem ise Papua Yeni Gine’de bir dilin yok olmasına neden olmuştur (Austin ve Sallabank, 2011). Crystal’ın ileri sürdüğü diğer neden ise insanlar yok olmasa bile ‘kültürel asimilasyon’ sonucu kültürlerinin, devamında da dillerinin yok olmasıdır. Austin ve Sallabank (2011) bu tür nedenleri, doğal olmayan nedenler olarak betimlemekte ve bunları ekonomik nedenler, egemen toplumun kültürel baskınlığı, siyasi nedenler, tarihsel nedenler, dil tutumu olarak sıralamaktadır. Birbiriyle ilişkili tüm bu etkenlerin devletlerin dil politikalarıyla bağlantılı olduğu açıktır. Söz gelimi, devlet dili dışındaki dilleri dışlayıcı eğitim politikaları, yaşamda dillerin kullanımın yasaklanması, dillerin tanınmaması gibi uygulamalar devlet politikalarıyla ilişkilidir. Bu tür baskılar kimi zaman öyle bir düzeye ulaşmıştır ki bireylerin anadillerini konuşmaları acımasızca cezalandırılmıştır. Kenyalı yazar Ngugi wa Thiong, İngilizce konuşma baskısını anlatırken, Gikuyu dilini konuşurken yakalananlara bedensel ceza uygulandığını ya da anadillerini konuşanların boyunlarına “ben aptalım” ya da “ben bir eşeğim” gibi yazılar bulunan metal levha taşımaya zorlandıklarını ya da para cezasına çarptırıldıklarını anlatmaktadır (Crystal, 2014:111). Türkiye’de 14 Ocak 1928’de başlayan “Vatandaş, Türkçe konuş” kampanyası, toplumsal kimi aktörlerin başlatıcı olması bakımından diğer örneklerden farklı olsa da anadili konuşucularına ceza uygulamasına varacak kadar ileri gitmiştir (Aslan, 2007). Bugün bu tür cezalandırma vakaları azalmış olsa da diller üzerindeki baskıların devam ettiğini görebilmekteyiz.
Emperyalizm ve ulus-devlet etkisi
Yukarıda belirttiğimiz gibi, dillerin yok olmasının çok yönlü nedenleri bulunmaktadır, tarih boyunca da bu farklı nedenlere bağlı olarak pek çok dil yok olmuştur. Crystal’ın (2014:116) belirttiği gibi, dil ölümlerini açıklamak için tek bir ana etken belirlemeye çalışmak olanaklı değildir. Ancak feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinden sonra dillerin yok olma hızının tartışma götürmeyecek biçimde artması, dillerin yok olma sürecinin salt “doğal” nedenlerle açıklamanın gerçekçi olmadığını göstermektedir. Kapitalist üretim tarzının başat olduğu bu dönemde, bir burjuva siyasal iktidar biçimi olan ulus-devletlerin ortaya çıkması dillerin yok oluşunu etkileyen bir etken olarak karşımıza çıkmıştır. Tek dilli devlet anlayışı sadece dil ölümlerine değil, daha önemlisi bireylerin anadilinde eğitim hakkının ellerinden almasına da neden olmaktadır. Ancak kapitalist ülkelerde bu baskıya karşı hiç önlem alınmamış değildir. 1951’de UNESCO uzman toplantısında “çocuğa öğretim için en iyi araç onun anadili olduğu” kararının alındığı görülmektedir (UNESCO, 2003:31). Sonrasında bu ve buna benzer pek çok adım atılmış olsa da 1980’lerden sonra azınlık ya da miras dillere yönelik iyileştirme çabaları “lüks” olarak değerlendirilmeye başlanmıştır (Appel ve Muysken, 1987). Dil politikasındaki bu değişimin nedeni olarak azınlık dillerinin öğretiminin yarattığı finansal kaynak sorunu ileri sürülmüştür.
Feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinden sonra dillerin yok olma hızının tartışma götürmeyecek biçimde artması, dillerin yok olma sürecinin salt “doğal” nedenlerle açıklamanın gerçekçi olmadığını göstermektedir.
Ancak diller üzerindeki baskı sadece “tek dilli devlet” anlayışıyla sınırlı değildir, bu da dünya üzerindeki baskın dillerin, özelinde de İngilizcenin yayılmacı etkisiyle ilgilidir. Phillipson (1992) lisancılık (linguicism) kavramıyla bir dilin, bir başka dili İngiliz-merkezci (anglocentricity) bir biçimde baskılamasını anlatmaktadır. Phillipson, Linguistic Imperialism adlı kitabında, eski sömürgelerinde İngilizceyi nasıl hâlâ baskın rolde tutabildiğini, Kuzey-Güney ilişkilerindeki temel rolünü, dil eğitimi yoluyla nasıl yaygınlaştığını somut örneklerle sunmaktadır. Tüm örnekler, tekdilli devlet anlayışının yanı sıra tekdilli bir dünya anlayışına savrulmakta olduğumuzu gözler önüne sermektedir. Crystal (2014: 114), İngilizcenin baskısının Avustralya’daki dillerin %90’ını olumsuz etkilediğini, ancak bunun Latin Amerika’da ya da SSCB’de böyle olmadığını ileri sürerek sorumluluğun ‘İngilizce’ üzerine atılmaması gerektiğini ileri sürmektedir. Elbette, sorun ‘İngilizce’ ile ilgili değildir, ancak emperyalist baskılar da Latin Amerika’da ve dünyanın diğer ülkelerde aynı biçimde değildir. SSCB’de ise durum tümüyle farklıdır, dönemin dil politikası yerel dillere özgürlükler tanırken, İngilizcenin yayılmacılığını önleyen pek çok önlem de almıştır (bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Çelik-Dinçer, Sözeri ve Aydın, 2019 ve Sözeri, Çelik-Dinçer, Aydın, 2020).

Gelecek nasıl olacak?
Dillerin gelecekteki görünümü hakkında öngörülerde bulunmak bir tür “falcılık” olarak düşünülmemelidir. İnsan sinir sistemi, belirli sosyal durumlarda tıpkı satranç oynarken yaptığı gibi, ileriye dönük düşünme yönteminden faydalanmakta, bunun için de var olan veriyi kullanmaktadır, doğal dillerin gelecekteki görünümü konusunda öngörüde bulunmak da böyle bir çabanın ürünüdür.
Dil emperyalizminin etkisinin artması sonucu, İngilizcenin yayılmasının devam etmesi durumunda ‘yeni dillerin’ ortaya çıkma durumunun gelecekte temas yoluyla gerçekleşeceği, bunun da İngilizcenin teması sonucu kreol, pidgin ya da karma dillerin ortaya çıkması biçiminde gerçekleşeceği öngörülebilir.
Yeni dillerin ortaya çıkışı karşısında dillerin yok oluşu çok daha yoğun ve hızlı gerçekleşmektedir. Gelecekte de yok oluş hızının artarak devam edeceği açıktır. Her yıl birkaç düzine dilin yok olduğunu düşündüğümüzde dillerin büyük bölümünün birkaç yüzyıl içinde yok olacağını tahmin etmek yanlış olmaz. Kapitalist düzenin devamı durumunda yok oluş hızının azaltılması pek mümkün gibi görünmemektedir. Dixon (1997:147-148), mevcut düzenin devam etmesi durumunda “her ulus için tek bir dil” durumunun bir son nokta olamayabileceğini, nihai sonun tek bir dilin (İngilizce) dünya dili olacağını öngörmektedir. Bu öngörü abartılı bir öngörü değildir, eksik yanı yeni dillerin ortaya çıkış olasılığını hesaba katmamış olmasıdır. Gelecekte coğrafi uzaklıkların anlamını daha da çok yitireceği hesaba katıldığında bu yolla yeni dillerin ortaya çıkması pek olası görünmemektedir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, yeni dillerin ortaya çıkışının tek yolu, coğrafi uzaklıklar değildir, dillerin temasıyla da ‘yeni dillerin’ ortaya çıkması olasıdır. Dil emperyalizminin etkisinin artması sonucu, İngilizcenin yayılmasının devam etmesi durumunda ‘yeni dillerin’ ortaya çıkma durumunun gelecekte temas yoluyla gerçekleşeceği, bunun da İngilizcenin teması sonucu kreol, pidgin ya da karma dillerin ortaya çıkması biçiminde gerçekleşeceği öngörülebilir.

Gelecekte dillerin hayatta kalma olasılığını arttıracak önemli bir unsur konuşucu sayısı olacaktır. Ethnologue (Eberhard, Simons ve Fennig, 2023), insanların %88’inden fazlasının anadili olarak konuştuğu, yüz milyonlarca insanın da ikinci dil olarak konuştuğu 200 doğal dili konuşucu sayısına göre sıralamaktadır. Şekil 3’te sıralamadaki ilk 10 dil görülmektedir, Türkçe bu sıralamada 18. sıradadır. Bu dillerin gelecekte yok olma olasılığı daha düşük olsa da Dixon’un (1997) öngörüleri doğrultusunda bunun garantisi de bulunmamaktadır. Diğer yandan, gelecekte dillerin hayatta kalma olasılığını arttıracak ikinci bir unsur dilin izole bir ortamda konuşulmasıdır (Bradley, 1989:33-40). Böyle bir ortam, dil emperyalizminin etkisini ortadan kaldırsa da gelecekte böylesi izole toplumların varlığı kuşkuludur.

Bu yazıdaki kapitalist düzeni temel alan tüm betimlemeler, “Gelecek güzel olacak mı?” sorusuna pek de olumlu bir yanıt veriyor gibi görünmemektedir. Ancak SSCB deneyimi göz önüne alındığında, gelecekte sosyalist bir düzenin inşâsı durumunda, yerel dillerin güvence altına alınacağı öngörülebilir. 130 dilin konuşulduğu SSCB’de “tekdilli devlet” anlayışının daha başından beri reddedildiği, Rusçanın İngilizce gibi yayılımcı bir rolünün olmadığı, ancak nesnel gerçekler nedeniyle “lingua franca” olarak kullanıldığı gözlenmektedir. Dolayısıyla gelecekte toplumlar arası iletişim gereği “lingua franca” türü dillerin varlığını reddetmeyen ama yerel dillerin pek çok ortamda (eğitim, bilim, yayın vb.) geliştiren bir uygulamanın gerçekleşeceği “güzel” bir gelecek umudumuz olmalıdır.

Kaynakça
Adamou, E., Bullock, B.E., ve Toribio, A.J. (2024). Understanding language contact. New York: Routledge.
Appel, R. ve Muysken, P. (1987). Language contact and bilingualism. Londra: Arnold
Aslan, S. (2007). “Citizen, speak Turkish!”: a nation in the making. Nationalism and Ethnic Politics, 13(2), 245-272.
Austin, P.K., ve Sallabank, J. (Ed.). (2011). The Cambridge handbook of endangered languages. Cambridge University Press.
Bradley, D. (1989). The disappearance of Ugong in Thailand. N.C. Dorian (yay.), Investigating obsolescence: studies in language contraction and death (ss. 33–40) içinde. Cambridge: Cambridge University Press.
Crystal, D. (2014). Language death. Cambridge: Cambridge University Press
Dinçer, A, Sözeri, F. ve Aydın, Ö. (2019). Çokdillilik ve dil politikaları: Genel çizgileriyle dünyada ve Sovyetler Birliği’nde dil politikaları, Madde Diyalektik ve Toplum, 2(1), 136-143.
Dixon, R.M.W. (1997). The rise and fall of languages. Cambridge: Cambridge University Press.
Eberhard, D.M., Simons, G.F. ve Fennig, C.D. (yay.) (2023). Ethnologue: Languages of the World. Twenty-sixth edition. Dallas, Texas: SIL International. Online version: http://www.ethnologue.com.
François, A. (2015). Trees, waves and linkages: Models of language diversification. C. Bowern ve B. Evans (yay.), The Routledge handbook of historical linguistics (ss. 161-189) içinde. Routledge.
Krauss, M. (1998). The scope of the language endangerment crisis and recent response to it. K. Matsumura (yay.), Studies in endangered languages (Papers from the International Symposium on Endangered Languages, Tokyo, 18–20 November 1995, ss. 108–109) içinde. Tokyo: Hituzi Syobo.
Lewis, M. P. ve Simons, G. F. (2010). Assessing endangerment: expanding Fishman’s GIDS. Revue Roumaine de Linguistique, 55, 103–120.
Muysken, P. (1994). Media Lengua. P. Bakker, ve M. Mous (yay.), Mixed languages: 15 case studies in language intertwining (ss. 201–205) içinde. IFOTT.
Phillipson, R. (1992). Linguistic imperialism. New York: Oxford University Press.
Sözeri, F., Çelik Dinçer, A. ve Aydın, Ö. (2020). Çokdillilik ve dil politikaları: Sovyetler Birliği Deneyimi. Sosyalist Gelecek ve Planlama: Bilim ve Aydınlanma Akademisi. Ankara Yazılama Yayınları.

