Dilin dokusuna dokunan metaforlar, gerçekliği nasıl algıladığımızı şekillendirir. Peki hayatımıza yeni metaforlar eklendiğinde ne olur?
Benjamin Santos Genta
Çeviren: Pınar Daylan
“Dil, şiir fosilidir. Kireçtaşı nasıl sonsuz sayıda mikroskobik canlı kabuğundan oluşuyorsa dil de her ne kadar artık yan anlam kullanımlarıyla bize şiirsel kökenlerini hatırlatmayı bırakmış olsa da imge ve mecazlardan oluşur.” -Ralph Waldo Emerson, The Poet.
“Metaforlar…özgünlükleri azaldıkça daha da kalıplaşıyorlar.” Nelson Goodman, Languages of Art.
Eğer Ralph Waldo Emerson, dilin bir şiir fosili olduğu konusunda haklı ise o halde metaforlar şüphesiz bu dilsel kalıntıların önemli bir kısmını yansıtıyor. Özellikle iyi korunmuş bir dil fosiline örnek, TV programı Veep’te yer almaktadır. Julia Louis-Dreyfus’un canlandırdığı ABD başkan yardımcısı, personeline “O kadar çok saçmalık kustum ki nane şekeri almam gerekiyor.” demektedir.
İlginç bir fikirden bahsederken “verimli” olduğunu, birisinin kafamıza bir fikre dair “tohum ektiğini” ya da kötü bir fikrin “havada kaldığını” söyleriz.
Metaforlar yerinde kullanıldığında konuşmayı derinleştirirler. Ancak dilin porsiyonuna metafor baharatını doğru ölçüde serpiştirmek kolay bir iş değil. Aristoteles’in de 2500 yıl önce dediği gibi “Metaforlar abartılmamalı aksi takdirde kavranması zor, belirsiz ya da etkisiz olurlar.” Bu nedenle, özellikle şairler ve yazarlar gibi, yaşantıların değerini arttırmada becerikli sanatçılar genellikle metaforların usta kullanıcıları olarak görülmektedir. Ne yazık ki pek çok düşünürün metaforları değersiz görmesine yol açan şey de sanatla olan bu ilişkisidir. Örneğin filozoflar tarih boyunca metaforları dilin uygunsuz kullanımı olarak değerlendirmişlerdir. Bu düşünce bilimsel çevredeki etkisini şu düşünce etrafında sürdürmektedir: “Önem verdiğimiz şey tümcenin asıl içeriği ise (genellikle bilimde olduğu gibi) o halde metaforlar yalnızca dikkati dağıtır. Yine aynı şekilde asıl ilgilendiğimiz şey bir yemeğin ne kadar besleyici olduğu ise onun tabaktaki sunumu kararımızı etkilememeli aksi takdirde bizi önyargılı bir hale bile getirebilir.”
20. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde özellikle psikoloji alanındaki bazı akademisyenler bu düşünceyi tersine çevirmeye başladı: metaforlar yavaş yavaş dilin yersiz ama bir yandan da kaçınılmaz aracı yerine kavram şemalarımızın temel altyapısı olarak görülmeye başlandı. Bu düşüncenin önde gelenleri dilbilimci George Lakoff ve filozof Mark Johnson, etkileyici kitapları olan “Metaphors We Live By”de alışılmış kavram şemalarımızın doğası gereği metaforik olduğunu öne sürüyorlar. Bununla anlatmak istedikleri kavramsal sistemimizin aslında en somut unsurların dibindeki bir piramit olduğudur. Temel olan bu somut kavramların bazı içerikleri kayalar ya da ağaçlar gibi her gün karşılaştığımız fiziksel nesnelerdir. Bu somut kavramlar daha sonra piramidin daha üst kısımlarında daha soyut kavramların metaforik yapısının temelini oluştururlar.
Lakoff ve Johnson somut kavramlar kadar soyut kavramlardan da bahsetme eğiliminde olduğumuz gözleminden yola çıkıyorlar. Örneğin doğrudan algılayamadığımız soyut bir kavram olan “fikirlerden” bahsederken çok sayıda algılanabilir özelliğe sahip bir kavram olan “doğa” için kullandığımız sözcüklere başvurma eğilimindeyiz. İlginç bir fikirden bahsederken “verimli” olduğunu, birisinin kafamıza bir fikre dair “tohum ektiğini” ya da kötü bir fikrin “havada kaldığını” söyleriz.
Yalnızca bu yönde eğilim sergilemiyoruz. Lakoff ve Johnson’a göre, aynı zamanda, somut kavramlara ilişkin anlayışımızdan yola çıkarak soyut kavramları gerçek anlamda daha iyi anlayıp bu kavram hakkında çıkarımlar yapabiliyoruz. Böylece “fikirlerin” zihnimizdeki bitkiler olduğu metaforuna ulaşmış oluyorlar. Lakoff ve Johnson bu iddiayı şu örnekle açıklıyorlar: İngilizcede soyut olan tartışma kavramı genellikle savaş kavramı aracılığıyla metaforik olarak temellendirilir. Şöyle ki tartışmaları “kazandığımızı” veya “kaybettiğimizi” söyleriz, karşı tarafın anlamsız konuştuğunu düşünüyorsak söylediklerinin “savunulamaz” olduğunu söyleriz ve onların argümanlarındaki “zayıf noktaları” yakalayabiliriz. Bu terimler yadsınamaz bir biçimde aşina olduğumuz kavram olan “savaş” anlayışımızdan geliyor.
Lakoff ve Johnson önerdikleri yenilik ile metaforik dilin her yerde bulunduğuna dikkat çekmekten ziyade metaforların gündelik yaşamın ötesine geçtiğini vurgulamayı amaçlamaktadırlar. “Şöyle ki tartışırken yaptığımız şeylerin çoğu kısman savaş kavramı tarafından temellendirilmiştir.” Bu konuyu daha da aydınlatmak için başka bir kavramsal metafor öne sürüyorlar: “Tartışmak, dans etmektir. Dans savaşa göre daha ortaklaşa bir girişimdir. Bu çerçevede bir tartışmanın amacı, onu “kazanmak” değil her iki tarafın da keyif alırken tatmin edici bir sonuca vardığı bir ürün ya da performans üretmektir.
Dolayısıyla metaforlar soyut kavramları (böylece dünyanın çoğunluğunu) nasıl kavramlaştırdığımızın temelini atıyor. Ancak yalnızca bir metaforun karmaşık yapıları temellendirmesi pek yaygın değildir. Aşk kavramını ele aldığımızda bunun çeşitli dillerdeki yaygın metaforu aşkın bir “yolculuk” olduğudur. Genellikle önemli bir karar verilmesi gerektiğinde bir ilişkinin “yol ayrımında” olduğu ya da insanların ayrıldıklarında “kendi yollarına gittikleri” söylenir. (Charles Baudelaire’in “Yolculuğa Davet” şiiri, kahramanın bir kadını hem gerçek bir yolculuğa hem de metaforik bir yolculuğa davet ettiği dikkate değer bir oyundur.) Bütün bunlara ek olarak yine bu metaforik kavramsallaştırmalar bir ilişkiden nasıl davranacağımıza dair bir bakış açısı sunabilir. Örneğin “dönüm noktası” kavramından yola çıkarak partnerimizle ciddi bir konuşma gerçekleştirmemizin gerekliliğini hissedebiliyoruz.
Ancak insanlar için çok önemli olan aşk, belirli kesimlere göre değişen birçok başka metaforlarla da temellendirilmiştir. Örneğin Ovid’in “Aşk Savaştır” metaforu ise yaygın bir diğer örnektir. Bir tarafın diğerini “fethettiği” ya da partneri başta gönülsüzken ilerde gönlüne “hükmettiğini” ve evlilik için (metaforlar da kadın düşmanlığı iması içerebilir) sonunda elde ettiği sıklıkla söylenir.
Her konuşmacı, kullandığımız dilin önemli olduğunu ve söylemlerimiz ile düşüncelerimiz arasında karmaşık bir geri bildirim olduğunu söyleyebilir. Ampirik çalışmalar bu sezgiyi desteklemektedir. Zihinlerinde farklı kavramsal metaforlar olan insanlar aynı bağlamda farklı sonuçlara varma eğiliminde olur.
Metaforlar, insanların polislere ya da iklim değişikliğine bakışını dahil, düşünceleri etkileyebilir. Bu tarz bir araştırmada iki gruba bir şehirdeki artan suç oranına dair bir bildiri gösterildi. Bir gruba “Suç şehri kasıp kavuran bir virüstür.” ifadesiyle açılan bir bildiri gösterilirken diğer gruba “Suç şehir kasıp kavuran bir canavardır.” İfadesiyle başlayan bir bildiri gösterildi. Böylece iki grup suç kavramını metaforik olarak iki farklı kavramla temellendirmeye hazırlandı: virüs veya canavar. Daha sonra suç sorununu çözmek için hangi önlemleri uygularlardı diye soruldu. “Suç bir canavardır” metaforunun etkisinde olanların, bir canavarın kafese koyulması gibi, polis gücünün arttırılması ve suçluların hapse atılmasına ilişkin cezai tedbirleri önerme olasılıkları çok daha yüksekti. “Suç bir virüstür” metaforunun etkisinde olanlar ise epidemiyoloji (salgın hastalıklar bilimi) ile ilişkili, kontrol altına almak ya da tedavi etmek gibi, önlemleri önermeye eğilimliydiler. Dikkate değer biçimde, katılımcılar bu metaforik yönlendirmelerin seçimleri üzerindeki etkilerinin farkında değildiler. Yaptıkları çözümleri neden seçtikleri sorulduğunda katılımcılar genel olarak her iki grup için de aynı olan ve metafor olmayan suç istatistiklerini bildirinin en etkili yönü olarak öne sürdüler.
Metaforların ve analojik düşüncenin önemi çocuklarda daha da belirgindir. Çocukların gelişiminde analoji kullanımının önemine dair önemli kanıtlar vardır. Araştırmalar, analoji yapmak için gerekli olan ilişkisel düşünmenin çocukların test puanlarını ve akıl yürütme becerilerini öngördüğünü belirtiyor. Bu çalışmalar henüz tekrarlanmamış olsa da metaforların gerçekten de beyni şekillendirdiği sonucuna varılabilir.
Ayrıca metaforların bilgiyi düzenleyen kavramsal sistem olan bilimin zeminini hazırladığını söylemek aşırıya kaçmaz. Tarihçi Sir Geoffrey Llyod, antik Yunan biliminde analojilerin ve metaforların kullanımına ilişkin “Polarity and Analogy” adlı büyüleyici çalışmasında analojilerin erken dönem bilimsel düşünceyi yönlendirmedeki önemine dair ikna edici bir örnek ortaya koyuyor: Lloyd, siyasi örgütlerle yapılan analojilerin evren hakkındaki görüşleri nasıl şekillendirdiğinin üzerinde duruyor. Evreni açıklamaya yönelik tipik bir Antik Yunan yaklaşımı dört ana maddeyi (ateş, hava, su, toprak) öne sürüyor ve bunların nasıl etkileşime girdiğini açıklamayı içeriyordu. Bu eski bilim insanları maddeler arasındaki ilişkileri belirleyebilmek için kendi siyasi sistemleriyle analojilere başvuruyorlardı. Öne çıkan kavramsal metaforlardan biri, tek bir maddenin diğerleri üzerinde üstünlük kurduğu evrenin bir “monarşi” olduğudur. Bu yönde dil, günümüzde fizik alanında evren yasalarının dünyamızı yönettiğinden bahsedilirken de kullanılmaktadır. Bir diğer kavramsal metafor da evrenin bir “demokrasi” olduğudur. Atina’da ancak demokrasinin kurulmasından sonra ortaya çıkan bu bakış açısı ana maddelerin kendi aralarında bir anlamda antlaşmayla eşit değerde ve işlevde olduğunu belirtir.
Siyasi metaforların bu kullanımı sadece anlatma biçimiyle ilgili değildir. Llyod, Sokrates öncesi dönem ve Platon döneminde evrensel faktörlerin doğasının veya bunlar arasındaki ilişkilerin sosyal veya politik görev açısından yorumlandığını belirtiyor. Metafor teorisi açısından bakıldığında bu bir anlam ifade etmektedir: Yeni, soyut ve görünmez bir kavramı (evrenin ana maddeleri) anlamak için bu düşünürlerin onu doğrudan kendi deneyimledikleri fenomenlerle analojileştirmeleri olağandır.
Metaforlar ve analojiler yalnızca eski bilimin eserleri değil aynı zamanda modern bilim orkestrasının da enstrümanlarıdır. Teorilerin formülleştirilmesine yardımcı olurlar. Siyasi metaforlar, antik Yunanlılar tarafından kullanılanlardan pek de farklı olmayan düzenleyicilerin diliyle dolu olan modern biyolojide sıklıkla kullanılır. Örneğin şu anda modern hükümetlerde mevcut olan “düzenleyici organlara” atıfta bulunur. Bu metaforlar karmaşık biyolojik sistemlerde var olan kontrol ve dengeleri vurgulayarak hükümet düzenleyicilerinin kendi alanlarında düzeni sağlama biçimleri ile eşdeğerdir. Bu şekilde askeri metaforlar da yaygındır: Bağışıklık sistemi için çoğunlukla vücudu “istilacı” patojenlerden koruyan bir ordu olarak resmedilir. Filozof Lauren Ross’un belirttiği gibi metabolik yollar, sıklıkla “yan yollarla” çevrelenen ya da “barikatlar” ve “trafik sorunuyla” karşılaşılan otoyollara benzetilir.
Analojiler aynı zamanda yeni hipotezler üretmek için de büyük bir öneme sahiptir. Buna dair dikkat çekici bir örnek ise Charles Darwin’in çiftçilerin seçmeli uygulamalarıyla bir benzetme yaparak ulaştığı doğal seçilim fikridir. Analoji kabaca şu şekilde sonuca vardırılabilir: çiftçilerin tat, hastalık direnci ve diğer nitelikler açısından en iyi mahsulleri seçmesi gibi doğa da organizmaları yaşama uygunluğuna göre seçer.
Metaforik zihinlerimizin doğası göz önüne alındığında şu soruyu sormaya değer: Kavramsal metaforlarımız yerinde kullanılıyor mu? Dünyayı resmetmek için kullandığımız metaforların uygunluğu üzerinde düşünmeyi kendimize ve başkalarına borçluyuz. Bu seçimler bilinçli olsun ya da olmasın yapıcı ya da yıkıcı olabilir.
Kanser tedavisinde doktorlar ve hastalar arasındaki metaforik söylemi göz önünde tutalım. Bu konuşmalar hastaların kendi deneyimlerini nasıl değerlendirdiklerini ve dolayısıyla kaçınılmaz olarak sağlıklarını da etkiliyor. Savaş metaforları her yerde mevcut ve bu da kültürümüz hakkında çok şey yansıtıyorsa kanser tedavisi de bundan çok farklı değil. Hastaların sıklıkla kanserle “savaştıkları” söylenir ve “savaşçı ruhlarına” göre değerlendirilirler. Ancak araştırmalar bu metaforun bazı hastalara gerçekten zarar verdiğini iddia ediyor. Örneğin Stanford palyatif (geçici tedavi) doktoru Vyjeyanthi Periyakoil nafile ve zararlı tedavi seçeneklerini tercih etmenin artık hasta tarafından utanç verici bir davranış olarak görülebilecek savaş alanından korkakça çekilmeye eşdeğer hale geldiğini ortaya koydu. Başka bir deyişle zaten hastalıktan ölmekle meşgul olan bir hasta mücadeleye devam etmediği için acımasızca kendisinden utanç duyabilir.

Bir onkolog inceleme makalesi hemşireleri ve doktorları bu militarist metaforun kullanışlılığını yeniden değerlendirmeye teşvik ediyor. Önerilen alternatif ise hasta deneyimini ifade etmek için “Kanser bir yolculuktur.” metaforunu kullanmaktır. Kanseri bu şekilde yeniden kavramsallaştırmak farklı düşüncelere yol açabilir: Kanser fethedilecek bir savaş değil, gidilecek bireysel ve benzersiz bir yoldur. Hastalıkla ilgili deneyim biten bir savaş değil, devam eden, nüksetme ihtimali ile beraber hiç bitmeyen bir süreçtir.
İlk bakışta savaş metaforları durumun ciddiyetini aktarıyor ve insanları hareketlenmeye teşvik ediyor gibi görünebilir ancak bu tarz durumlarda metaforik seçimin getirdiği istenmeyen sonuçlar dikkate alınmalıdır.
Önerilen yeniden oluşturulmuş herhangi bir metaforun daha iyi sonuç verip vermediğini görmek için test etmek gerekir. Yolculuk metaforu için de durum böyle görünüyor. Kanser süreçlerini bu şekilde yeniden düzenleyen hastalar daha olumlu bir bakış açısına sahip olmuş, genel olarak refahta artış olmuş ve ruhsal gelişim göstermişlerdir.
Her iki söylemde de hangi metaforun kullanılacağı konusunda net olmak çok önemlidir. Çünkü bu netlik her iki durumda da kişiler aynı olduğunu düşündükleri kavram hakkında konuşurken her birinin farklı bir metaforla zihninde canlandırması iletişimsizlik için reçetedir. Ayrıca kopuk iletişim can yakıcı olabilir özellikle de taraflardan biri varlığının her yönünü derinden tüketen bir hastalık yaşıyorken.
Aynı zamanda karmaşık toplumsal sorunların metaforik yansımalarının de üzerinde düşünülmelidir. 2010 yılında Ekonomist Paul Krugman, The New York Times için yazdığı yazıda kötü metaforların kötü politikaya yol açtığı konusunda uyarı yapıyor. Covid-19 salgını da bunun bir örneğidir. Pandemiler hakkında konuşmak için savaş metaforlarını kullanma yönündeki uzun süredir devam eden uygulama koronavirüs salgınında da gözlemlenen bir eğilimdi. En yaygın ifadeler arasında “siperdeki hemşireler” ve “ilk savunma hattı” gibi metaforlar yer alıyordu. Ayrıca politikacılar sağlık çalışanları ulusun görünmez bir düşmana karşı “savaşta” olduğunu söylüyordu.
İlk bakışta savaş metaforları durumun ciddiyetini aktarıyor ve insanları hareketlenmeye teşvik ediyor gibi görünebilir ancak bu tarz durumlarda metaforik seçimin getirdiği istenmeyen sonuçlar dikkate alınmalıdır. Örneğin savaş genellikle ülke çapında yoğun bir harekete geçmeyi gerektirirken veba aksine çoğunluğun evde kalıp hiçbir şey yapmamasını gerektirir. Savaş metaforunun aynı zamanda ırkçı duyguları arttırdığı da özellikle pandemi sırasında oldukça dikkat çekmiştir.
Alternatif olarak bazı dilbilimciler savaş metaforunun dezavantajlarından kaçınırken sağlık krizinin aciliyetini ve yıkıcılığını vurguladığı için “Pandemi bir yangındır.” şeklinde yeniden kullanıldığında daha uygun bir metafor olacağını öne sürdüler. Bu “Pandemi bir savaştır.” şeklinde düşünülmesinin yanlış veya etik dışı olduğu anlamına gelmez savaş çerçevesi aslında insanları harekete geçirmek ve pandemik acil durumlarda onları evde kalmaya motive etmek için en iyi yöntem olabilir.
Metafor seçimlerimizi yapılandırma özgürlüğümüzün üçkağıtçı ve politikacılar tarafından kendi çıkarları için ele geçirilmeye açıktır. Örneğin 2017’de Donald Trump göçmenleri olumsuz bir metaforla yansıtmak için Ezop masallarından “Çiftçi ve Yılan” masalını kullandı. Masal evine giderken donmakta olan hasta bir yılanla karşılaşan çiftçiyi anlatır. Hayvana acıyan çiftçi onu eve götürür ve sıcakta tutar. Sonraki gün işten dönerken yılanın sağlığına kavuştuğunu görür ve sevinçle yılana sarılır. Yılan ise onu ölümcül bir şekilde sokar. Çiftçi yılana neden bunu yaptığını sorduğunda hiç pişmanlık hissetmeyen yılan “Beni içeri almadan önce benim bir yılan olduğumu çok iyi biliyordun.” der. Felsefeci Katharina Stevens, Trump’ın bu masalı tıpkı yılanın çiftçi için bir tehdit olması gibi göçmenlerin de bir ulusal güvenlik tehdidi olduğu inancını dayatmak için kullandığını ifade ediyor.
Bir metafor toplumsal bilince ne kadar derin kök salmışsa yerine yenisini koymak bir o kadar zor olur. Ancak kökleşmiş olsa bile küçük değişikliklerin bazen önemli etkileri olabilir.
Metaforlar aynı zamanda en kötü türden insani vahşetlerin kavramsal yolunu döşeyen insan yerine koymama anlayışını da zihinlere yerleştirebilir. Ruanda soykırımı sırasında ülkenin ana radyo istasyonu, Hutu halkının çoğunluğunun Tutsi azınlığına olan bakış açısında da önemli bir rol oynadı. Tutsileri insanlıktan çıkarmak için defalarca metaforlar kullandılar. Bunun en iyi bilinen örneği Tutsileri hamamböceklerine benzetmeleridir. Böyle bir metafor insanların bu grup hakkında sahip olduğu kavramını yeniden oluşturacak kadar içselleştirildiğinde kaçınılmaz olarak ortaya nasıl hamamböceklerinden kurtulmak isteniyorsa onlardan da kurtulmak istedikleri sonucu çıkar. Zaten öyle de gerçekleşti. Kavramsal metaforların özellikle korkutucu gücü, bir grubun olumsuz görülmesi ve daha sonra bu bakış açısını vurgulamak için insanlık dışı metaforlarla atıfta bulunulması değildir. Aslında diğer grubun onları bu şekilde görmesinin nedeni ilk etapta belirli bir grubu yansıtmak için kullanılan metafordur. Dolayısıyla Lakoff “Metaforlar öldürebilir.” derken hiç de haksız sayılmazdı.
Metaforik temeli zarar veren kavramları barındırmamız durumunda kavramı gerçekten sıfırdan farklı bir temelle inşa edebilir miyiz? Kolay olmasa da Lakoff ve Johnson bunun mümkün olduğunu öne sürüyorlar. Atılacak ilk adım metaforun farkına varmaktır çünkü her zaman belirgin olamayabiliyorlar. Feminist düşünceyi oluşturmanın bir yolu düşünürlerin, kadınların ataerkil toplumun kafasında nesneler olarak görüldüğü zararlı metaforların farkına varmalarıdır. Feminist yazar Andrea Dworkin bu konu üzerindeki görüşlerini “Nesneleşme, bir insanın insandan daha aşağı hale getirilmesi, bir “şeye” veya “metaya” dönüştürülmesiyle gerçekleşir.” diye ifade etmiştir. Çağdaş söylemde bu bilinçli ya da bilinçsiz kavramsallaştırmanın yaygın olduğu kabul edilse de Dworkin, “Kadın Nefreti” eserinde bunun farkına varılması gerektiğini açıkça vurguluyordu.
Kavramsal ifadenin açıkça ifade edilmesinden sonraki adım bunun neden istenmediğini ve değiştirilmesi gerektiğini tartışmaktır. Nesneleştirme ile birlikte pek çok etik sorun ortaya çıkar. Kadının özerkliği önemli ölçüde azalır ve bu da dengesiz güç dinamiklerine yol açar. Bu acilen telafi edilmesi gereken önemli bir zarardır. Feminist yazarlar buna karşı mücadele etmek için bu metaforik kavramsallaştırmanın nedenini arıyor ve onu ortadan kaldırmak için uğraşıyorlar. Arama devam ediyor ancak diğer düşünürler karşı çıksa da Dworkin ve Catherine MacKinnon pornografiyi birincil neden olarak görüyorlar.
Bir metafor toplumsal bilince ne kadar derin kök salmışsa yerine yenisini koymak bir o kadar zor olur. Ancak kökleşmiş olsa bile küçük değişikliklerin bazen önemli etkileri olabilir. Böyle küçük bir değişiklik The Guardian tarafından yapıldı: 2019’da stil kılavuzlarını değiştirerek yazarlara iklim “değişimi” yerine kriz veya acil durum terimini kullanmalarını önerdiler. Genel yayın yönetmeni Katharine Viner, bilim insanlarının değindiği şey insanlık için bir felaket olduğundan dolayı mevcut söylemin oldukça pasif ve yumuşak göründüğünü belirterek bunu haklı çıkardı. Dildeki bu tarz bir değişikliğin, okuyucuların iklim durumunun ciddiye alma şeklini yavaş yavaş değiştirebilir.
Yine de daha çok fazla araştırma yapılması gerekiyor: Bir metaforun ondan istediğimiz şeyi yansıtıp yansıtmadığını nasıl bilebiliriz? İyi alternatif metaforların ortak özellikleri nelerdir? Bir kavramın temel metaforunu nasıl tamamen ortadan kaldırabiliriz?… Bazı zararlı metaforlardan kendimizi kurtarmak diğerlerine oranla daha zor olacaktır ancak en önemli adım sahip olduğumuz kavramın metaforik olarak yapılandırıldığının farkına varmaktır. Bunları bulmak çoğu durumda olukça kolay olmalı. Sonuçta Nelson Goodman’ın dediği gibi: “Metafor sıradan ve özel tüm söylemlere öyle bir nüfuz ediyor ki herhangi bir yerde tamamen yerini tutacak bir paragraf bile bulmakta zorlanabiliyoruz.”
Metaforlar dilimizin ve düşüncemizin dokusuna dokunur ve soyut kavramları nasıl kavrayacağımızı ve ifade edeceğimizi şekillendirir. Bu nedenle alternatif metaforları araştırmaktan ve onların daha iyi performans gösterip göstermediğine karar vermekten çekinmemeliyiz. Kullandığımız metaforları fark etmeye ve değiştirmeye yönelik kolektif bir çaba, bireysel ve toplumsal zararı azaltma konusunda muazzam bir potansiyele sahiptir.
Kaynakça:
https://aeon.co/essays/how-changing-the-metaphors-we-use-can-change-the-way-we-think (son erişim tarihi: 01.08.2024).

