Her oda bir sınıftı, öğreniyordum, odalar beni büyütüyor ve bugünüme geliyordum farklılaşmış olarak, dönüşmüş olarak. Bilime olan hayranlığım pekişmişti.
Prof. Dr. Devran Tan
Sanat Terapisti, Psikiyatrist, Psikoterapist
Viyana Doğa Tarihi Müzesi, gerçek bir müzecilik örneğidir! Şimdiye kadar yurt içi ve yurt dışı birçok müzeyi ve arkeolojik alanı gezmiş olsam da ilk defa Viyana Doğa Tarihi Müzesinde (Resim 1) gerçek anlamda güveni, kapsandığımı ve öğrenmenin verdiği uyanışı hissettim. Bir müzede zihnimi akışa bırakabilmiş olmanın şaşkınlığındaydım. Saatin nasıl ilerlediğini unutmuştum. Her odada, yaşamın ilk dönemlerinden taşların oluşumuna, soyların yok olmasına, fosillerin varlığına ve insanın gelişimine kadar çeşitli konulara ilişkin bilgiler sunuluyordu. Olayların, yapıların ve eserlerin dizilimi, tarihlendirmesi ustaca yapılmıştı. Odalardan odalara geçmek bir kitabın bir sayfasından diğerine geçmek gibiydi, hikayeler birbirini izliyordu. Hem bir kitabın içindeydim, okuyordum ve geziyordum hem de tekrardan bir çocuk gibi hissettim; her oda bir sınıftı, öğreniyordum, odalar beni büyütüyor ve bugünüme geliyordum farklılaşmış olarak, dönüşmüş olarak. Bilime olan hayranlığım pekişmişti.
Bilgiyi bulmak kadar paylaşmanın da önemli hatta daha değerli olduğunu gösteren, görsel ve yazılı yaratıcılığın eşsiz örneğinin sergilendiği, Viyana Doğa Tarihi Müzesi yetkililerini ve arkeoloji, doğa bilimi, antropoloji gibi tüm bilim insanlarını kutlamak istiyorum. Şimdi size Müzeden ve sonrasında müze gezisini tamamlayıcı rol oynayan Viyana Kelebekler Evi’nden bahsetmek istiyorum.
Dünyada milyonlarca yıl öncesinde başlayan yaşamlar vardı, bizler bu yaşamlara ait izlerle karşılaştık, fosilleri, bitki kalıntılarını, mineralleri, yaşam alanlarını bulduk, her birine bir ad verdik. Her biri bize yaşamla ilgili ipuçları verirken tüm bu ipuçları birleştiğinde oluşan hikâye bir odayı, bir zaman dilimini, yok olurken yeniden var olmayı anlatıyordu. 16 odalı tüm koleksiyonun ismi de Yeryüzü ve İnsanlar idi (Resim 1).


İlk odada mineral oluşumları ziyaretçiyi karşılıyordu (Resim 2). Doğada hangi minerallerin bir araya gelerek hangi tür taş oluşumuna sebebiyet verdiği açıklamaları, bileşenlerinin isimleri ve bulundukları ülkeler ile sergileniyordu. Minerallerden kristallere, kuvars taşlara ve değerli taşlara örnekleri keşfederken alandaki dijital ekrandan ülkelere göre taşları aratabiliyordunuz. Bazı binaların yapımı ve restorasyonunda kullanılan taşlara da örnekler verilmişti (Resim 3).




1912’de bir kuvars taşı incelendiğinde moleküler olarak düzenli diziliminin aynen bir DNA yapısına benzediği bulunmuştu (Resim 4).

Beş no.lu odada Ukrayna’dan, 300 kg ağırlığında bilinen en büyük meteorlardan biri ile karşılanıyordunuz (Resim 5). Viyana’daki bu meteor koleksiyonunda, 1778’den beri toplanan yaklaşık 8000 parça mevcuttu (Resim 6). Meteorlar, değişen küresel ısınma ve değişikliklerden dolayı oluşarak uzay sisteminden dünyaya gelen, çarpan parçacıklardır. Bu nedenle, meteorlar gezegenlerin yüzeylerinin oluşumunu etkiler. Aynı zamanda yeryüzündeki yaşamın evrimleşme sürecini de yansıtır. Kıtaların son halinin oluşumuna asteroitlerin yani meteorların sebebiyet verdiği bilinir.


Meteorları dünya kabuğunun yapısı ve gezegenler izliyordu. Dalgaların oluşturduğu taşlaşmış çamur örneği hayli ilgi çekiciydi (Resim 7).

Yaşamdaki tüm devrimler başarılı değildi: çok hücreli organizmalardan ilk ortaya çıkan, 2.1 milyar öncesinde Batı Afrika’da Gabon’da bulunan Gabonionta, oksijen seviyesinin düşmesi nedeniyle çok kısa bir süre yaşamış ve ölmüştü. Bu durum bir tartışma konusu olmuştu: “Gabonionta evrimleşseydi yaşam tamamen farklı bir yönde mi gelişecekti?’’ (Resim 8).

İnsanoğlunun doğa üzerindeki gücünü ve etkisini göstermeye başladığı çağ olarak bilinen Antroposen veya İnsan Çağı’nın 1945’de ilk atom bombası test denemeleriyle başlamış olduğu, olumsuz sonuçlarının ise hala hissedilebilir ve hissedilmeye devam edecek olması, üzücü bir gerçekle ifade edilmişti. Atmosferdeki değişiklikler ve meteorların etkisiyle canlıların soyları tükeniyordu, fosilleşiyorlardı. Bir taşa ya da bir yapı içinde fosillenmiş halleri ve resimsel örnekleri gösterilmekteydi (Resim 9).


Dinozor familyasından, kuşlar, kaplumbağalar ve çeşitli dinozorlar gibi birçok canlının iskeletine yer verilmişti. En büyük deniz kaplumbağası Archelon Ischyros’u (Resim 10 ) seyrin ardından heyecanla dinozorlara geçmiştim.

Bugün Allosaurus fragillis (Resim 11) karşısında durabilmenin verdiği keyfi yaşarken bir an zihnimden filmin içinde onların dolaşmasını izliyorum gibi hissettim. En fazla zamanı burada harcamıştım, birçok fotoğraf çektim, sanırım mucizevi bir anı defalarca yaşamak istemiştim.

Dinozorların nasıl yaşadıklarına ve nasıl beslendiklerine dair bilgiler detaylı olarak yer almaktaydı. Simulatif bir dinozor maketi de yapmışlardı (Resim 12).



Son olarak, daha yakın çağa gelirken 30.000-50.000 yıl önce bulunan Neandertal fosillerinden canladırılmış Neandertal çocuğun merak ile sorgulayışını yansıtan bu eser beni derinden etkilemişti (Resim 13).

Karahantepe örneği ile projelendirdiğim Sanat Terapisi ile Arkeolojiyi buluşturan Dönüşüm Deneyimleme Atölyemin başladığı noktayı vurguluyordu. Her şey merak ederek ve bir ihtiyacın doğmasıyla başlar. İnsan bu şekilde yaratıcı düşünebilir ve yaratıcılığını ortaya çıkarır. Nitekim, beynin evrimleşmesini gösteren görseller dediklerimi destekliyordu. Neandertaller de konuşarak iletişim kuruyordu. Dil gelişimimiz diğer beyin bölgeleriyle birlikte oluyordu. Geçmişten bugüne zamansal yolculukta, insanın ihtiyaçlarının şekillendirmesiyle beyin hacminde ve büyüklüğünde artış oluyordu. Beynimizin bu şekilde evrimleşmesine ensefalizasyon deniyordu (Resim 14). Bu durum beynimizde yeni bağlantılara ve yaratıcı düşünmeye yer açtığımızda gelişeceğimizi de yansıtmaktaydı.

Dönüşüm Deneyimleme atölyelerimizde -Karahantepe’deki yapılar üzerinden Neolitik dönem insanına ve doğaya dair geçirilen dönüşümün- bugünün ziyaretçisinin zihnindeki ve duygularındaki yansımasını eserlerle ortaya çıkarıp sonra da hem bireysel etkileşimle hem de grup etkileşimiyle görünenin dile gelmesini ve duyulmasını hedeflerken bugün Viyana Doğa Tarihi Müzesine ziyaretimi bitirdiğimde ne kadar da doğru bir hedefle yol aldığımı gördüm.
Viyana Doğa Tarihi Müzesi sonrası gittiğim Kelebekler Evi ise tam bir Dönüşüm yaşama deneyimi oldu. Müze benim için kozaların içinde yeni oluşumlara hazırlanma aşamasıydı. Müzeden çıkıp Kelebekler Evine vardığımda kelebekler gibi dönüşmüştüm (Resim 15). Zihnimde yeni bağlantılar oluşurken birçok şeyi öğrenme isteğim, merakım artmıştı. Zihnimde Viyana Doğa Tarihi Müzesi ve Kelebekler Evi, evrim ve dönüşüm, Karahantepe ile buluşmuştu ve birbirlerini tamamlamışlardı. Yapıların, eserlerin, canlıların, hikayelerin, sanat terapisiyle ve sanat terapistiyle etkileştiğinde ziyaretçi üzerindeki dönüştürücü gücüydü yaşadığım.

Yaşamdaki her bir canlının Gabonionta gibi hikâyeyi değiştirme gücü, sanat terapisi atölyesiyle küçük değişimlerin nelere yol açacağını gösteriyordu. Çağlar değişse de Viyana Doğa Tarihi Müzesinde ölümsüzleşen canlılara temas etmiştim.
İlişkisel yaklaşımla çalışan psikoterapistlerden Mitchell kitabında, ilişkisel yaklaşımın önemini vurgularken, insan zihninin diğer zihinlerle temasla anlaşıldığından bahseder. Diğer zihinsel temaslar Dönüşüm Deneyimleme Atölyemde hem müzedeki ve arkeolojik alanlardaki eserler ve onları yapanlar hem de bugün onları izleyen ziyaretçilerdir. Bu atölye, bir kelebek misali ziyaretçiyi eserler ve yapılar kadar görünür yapar (Resim 16). Bu gezimde diğerlerinden farklı olarak, Sanat Terapistiyle dönüşüm yolculuğunu, bir ziyaretçi kimliğimle zihnimi tuvale yansıtarak Dönüşüm Deneyimleme Atölyesini deneyimledim. İlkin görsel düşünüp sonra kelimelere döken biri olarak, işte yaşadığım bu deneyim Karahantepe’deki Dönüşüm Deneyimleme Atölyesinin son dokunuşuydu. Zihnimin çektiği tüm resimler, zaman ve mekandan bağımsız bir araya gelmiş, hayata bakış perspektifimi değiştirmişti (Resim 16).



