Matbaanın icadının 400. yıldönümü münasebetiyle, Haziran 1840’ta Strazbourg’da, şehrin kalbinde yerleştirilen Gutenberg anıtı, sanatçı David d’Anger’in şehre bu amblemi armağan ederkenki duygu ve düşüncesi üzerine sorgulatıyor bizleri.
Yazan: İlknur Yavuz
24, 25 ve 26 Haziran 1840 tarihinde yapılan açılış, ulusal ve uluslararası delegasyonun yanı sıra tüm Strazburgluları bir araya getirdi. Fransa’nın dört bir yanından gelen matbaacıların ve kentin çeşitli meslek gruplarının katıldığı üç günlük şenliklere konu olan bu anıt, hümanizm ve halklar arasındaki dostluk ruhuyla, matbaanın tüm dünyaya sağladığı faydaları simgeliyor.
Şehrin kalbinde yer alan anıt, Strazburg’un kentsel mirasının önemli bir parçası ve birlikte yaşama çağrısıdır. Strazburglu yetkililer, 1840’ta Gutenberg’e saygılarını sunarak, buluşuyla kadın ve erkeklerin özgürleşmesine katkıda bulunan bir insanlık hayırseverinin anısını hatırlatmak istediler.
Ateşli bir cumhuriyetçi olan heykeltıraş David d’Angers (1788-1856), herkes için eğitim, ifade özgürlüğü ve köleliğin kınanması gibi hümanist değerleri savunan son derece politik bir anıt ile Mainzli otoritelere cevap verdi. Danois Thorvaldsen, Mainzli olan Gutenberg’i onurlandırmak için gerçek hayattan büyük ve idealize edilmiş şekliyle bir eser ortaya koydu ve bu eser 1837’de Mainz şehrinde bulunan Gutenbergplatz’da sergilendi. Thorvaldsen’e Fransa adına bir cevap niteliği taşır David’in eseri. Heykelin üzerindeki rölyefler (kabartmalar) David’in mesajları ve siyasi referansları ile dolu.

Angers ve Thorvaldsen arasında bu tutkulu rekabeti oluşturan Gutenberg kimdir?
Bir kuyumcu mu, dini sembolik aynalar yapıp satan bir tüccar mı, yoksa matbaacı mı?
Sorgelochlu John Gensfleich Gutenberg, doğum tarihi net olmamakla birlikte (1398- 3 Şubat 1468) Ren Nehri kıyısındaki özgür ve zengin bir şehir olan Mainz’de doğmuş genç bir asilzadeydi. Mainz, Strasbourg, Worms ve Ren nehri üzerindeki diğer belediye şehirleri gibi, imparatorluğun egemenliği altında; Floransa, Cenova, Venedik ve İtalya’nın diğer cumhuriyetleri gibi küçük federatif cumhuriyetler olarak yönetiliyordu. Büyüyen burjuvazi, soylular ve ezilenler arasındaki üstünlük savaşları, Patrisyenler ve Plepler olarak iki ayrı cephe oluşturuyordu. Bir Patrisyen olan Gutenberg, ailesinin tüm mal varlığı kadınlara bırakılarak, Strazburg’a sürgün edildi. Kısa süreli bir ayrılıktı bu. İkinci sürgünü ise 19 yaşında idi. Affedilen ve şehrine geri dönmesi beklenen Gutenberg, dönmeyeceği yönündeki kararını açıkladığında, bu karar dönemin otoriteleri tarafından savaş ilanı olarak kabul edildi. Bir süre annesinin kendisine gizlice yolladığı küçük harçlıklar ile hayatını sürdürdü.
Gutenberg çalışmaları ile Strazburg’da halk arasında tanınan birisiydi. Mainz baş yargıcının Strazburg’dan geçişi sırasında bu tanınırlık onun tutuklanmasına sebep oldu. Bu tutukluluk hali, Mainz şehrindeki mirasının kendisine devredildiğine dair yapılan bir anlaşma ile son buldu. Gutenberg’in bundan sonraki hayatı, arayışını anlamlandırmak için yaptığı yaya seyahatlerdi.
Mal varlığının kendisine iade edilmesiyle birlikte Genç Gutenberg, bilim, sanat ve ticaret konusunda dönemin ilerisinde olan şehirleri dolaşarak, sanatsal ve dini zevklerini tatmin eden arayışlar içindeydi. Peşinde koştuğu yıldız, Tanrı’nın sözünü İncil ile birlikte daha çok sayıda ruha yayma düşüncesiydi. Zanaatkârlara sanatçılar kadar değer verildiği bu dönemde, ustasını arayan bir çırak gibi İtalya’dan Hollanda’ya kadar olan uzun yaya seyahatlerde bulundu. Tıpkı tüm arayışlarına yaptığı yürüyüşlerde cevap bulan ve ondan 200 yıl sonra yaşayan Rousseau gibi…
Hollanda’nın Haarlem kentine geldiğinde, Laurent Koster, papaz okulundaki papaz adaylarının eğitimi için tahta üzerine oyulmuş karakterlerle ustaca çoğaltılmış Latince harfleri ona gösterdi. Sonraki süreci Lamartine şöyle anlatır:
“Haarlem’in zavallı genç zangocu aşıktı. Şenlikli bahar günlerinde, gezinmek ve hayal kurmak için şehir dışına çıktığında, kanal kenarındaki söğütlerin altında otururdu. Kalbi nişanlısının hayaliyle dolduğunda, tüm aşıklar gibi o da bıçağıyla metresinin adının ilk harfi ile kendi adının ilk harfini, ruhlarının birleşmesinin ve kaderlerinin iç içe geçmesinin rustik bir sembolü olarak iç içe oymaktan zevk alırdı. Ancak bu harfleri, ormanların ve akarsuların kenarlarında gördüğümüz pek çok gizemli şifre gibi, ağaçla birlikte büyümesi için kabuğa kazımak yerine, bu aşk dolu harfleri kabuklarından sıyrılmış ve hâlâ bahar özsuyunun nemiyle terleyen küçük söğüt parçalarına kazıdı ve sonra onları hayallerinin bir hatırası ve şefkatinin bir anıtı olarak ‘sevdiği kişiye’ geri getirdi.
Bir gün, bu harfleri her zamankinden daha büyük bir sanat ve mükemmellikle yeşil tahtaya oyduktan sonra, küçük şaheserini bir parşömen yaprağına sararak Haarlem’e geri götürdü. Ertesi gün harflerine bakmak için sayfayı açtığında, şifresinin parşömen üzerinde bistre olarak mükemmel bir şekilde yeniden üretildiğini, özsuyu gece boyunca terlemiş olan harflerin kabarmasıyla sayfadaki görüntülerini yeniden ürettiğini görünce hayrete düştü. Bu onun için bir keşifti. Büyük bir levha üzerinde tahtadan daha fazla harf kesti, özsuyu siyah bir likörle değiştirdi ve böylece ilk baskı kalıbını elde etti. Ama sadece tek bir sayfa basabiliyordu.”
Gutenberg, kafasındaki sorularla ve keşifleriyle birlikte, tüm ipuçlarını da alarak sessizce Strazburg’a döndü. Bu hazineyi ne yapacağını nereye saklayacağını bilemeyen bir adam vardı artık. Kendini atölyesine kapatan Gutenberg, zihninin kıvrımlarındakileri yaptığı aletlere, tasarladığı ilk kabartmalara döktü. Yeniden, yeniden denedi ve yan tarafında küçük bir delik bulunan, birbirine geçirilmiş ve kübik bir tespihin boncukları gibi bir iple bir araya getirilmiş, bir tarafında alfabeden kabartma bir harf bulunan hareketli ahşap karakterler kullanarak parşömen üzerine baskı için başarılı bir taslak hazırladı. Lamartine bu anı şöyle yorumlar: “Bu kaba ama yüce bir ilk alfabeydi, patriğin koyunları gibi çoğalan yirmi dört harften oluşan kaba bir taslaktı ve sonunda dünyayı yepyeni, maddi olmayan bir unsuru somutlaştıran karakterlerle kapladı: Düşünce!”
Peşinde olduğu soruların cevabına yaklaşan Gutenberg, icadının yapım sürecine katkıda bulunacak ortaklar bulmak niyetindeydi; fakat iyi niyetli olmayan ellerde zarar göreceği endişesiyle, ortaklarına yaptığı şeyin detaylarını anlatmama kararı aldı. Dönemin koşulları gereği, iyi bir zanaatkar olmadan bu ortağı bulması ve ikna etmesi mümkün değildi. Kuyumculuk, saatçilik, aynacılık, değerli taşların kesilmesi ve dizilmesi gibi alanlarda çalışmak üzere Strazburg’da André Dritzehen ve Jean Riffe, ardından da Mainz’in ileri gelenlerinden Faust ve kardeşi IIeïlman ile ortaklıkta bulundu. Gutenberg ortaklarını gerçek amacı konusunda kandırabilmek için, onlarla çeşitli sanatsal ve ikincil endüstrilerle uğraşırken, bir yandan da gizlice baskı konusundaki mekanik araştırmalarını sürdürüyordu. Dritzehen’e değerli taşları kesme sanatını öğretti, aynalar yapmak için Murano camını kendisi parlattı. Ahşaptan yaptığı, İncili temsil eden figürlerin içine aynalar yerleştirdi. Satılan bu aynalar, Gutenberg’in icadını tamamlamak ve geliştirmek için yaptığı gizli harcamalara fon sağladı. Çalışmalarından dolayı büyücülük yaptığından şüphelenilen ve halkın dikkatini çeken Gutenberg, şehri terk ederek Saint Arbogaste Manastırında çalışmalarına devam etti. Burada her zaman kilitli bir hücreyi kendisine ayırdı. Günleri ve gecelerini burada keşfiyle geçirdi. Hareketli harflerini önce tahtaya oydu, sonra onları metale döktü; kelimeleri, cümleleri kâğıda aktarmak için bazen tahtadan, bazen de demirden kalıplara döktü. Mürekkebi yaymak için fırçalar, pedler; onları tutmak ve sıkıştırmak için ağırlıklar yaptı.
Sonunda matbaacılığın tüm gerekliliklerini karşılayacak gibi görünen baskı makinesinin minyatürünü yaptı, tabi ortaklarının ve kendi servetinin büyük bir kısmını bu arayış sürecinde harcayarak. Bu minik modeli paltosunun altına saklayarak Mercier kavşağındaki Conrad Saspach adındaki yetenekli ahşap ve metal tornacısına gitti. Ondan icadının büyük bir versiyonunu yapmasını istedi, tabii gizli kalması şartıyla.
Gutenberg ilk tipo tipi baskı makinesini alır almaz baskıya başladı. Baskı makinesinden çıkan ilk kitaplar hakkında çok şey bilinmemekle birlikte, dindar yapısı onu ele veriyor. Bunlar kutsal kitaplardı. Gutenberg 1455 yılında “Gutenberg Kutsal Kitabı” olarak bilinen Kırk İki Satırlık Kutsal Kitap’ın basımını tamamladı. Kâğıt ve parşömen üzerine 180 kopya yazdırıldı. Mazarin Kutsal Kitabının 49 baskısı, tam ve baskısı eksik bir şekilde günümüze kadar ulaştı. Bunların dünyanın en değerli kitapları arasında olduğu düşünülüyor.

Gutenberg alçakgönüllülükten ya da gururdan dolayı tipografi çalışmalarının hiçbirine adını koymadı. Bazıları, alçakgönüllülükten ya da gururdan dolayı tipografi çalışmalarının hiçbirine adını koymadığını; diğerleri ise, bu baskıların zamanının gözünde endüstriyel ve kölece bir iş olduğu, ailesini ve asaletini alçaltacağı ve anavatanındaki rütbesinden uzaklaşmasına neden olacağı için bunları imzalamadığını düşünüyor. Sadece Mainz’daki Saint Clare manastırında rahibe olan kız kardeşi Hebele’ye verdiği bir hediye senedinden, Strasbourg’da bastığı dindar kitapları ona verdiği ve matbaasından çıkan tüm kitapları art arda ona göndereceğine dair söz verdiği biliniyor.
Gutenberg zaferinin tadını çıkaramadan gelen sıkıntılar, ona zor zamanlar yaşattı. Ortaklarının bugüne fonladıkları çalışmalara tümüyle ortak olma talepleri, Gutenberg’in adının yok olmasına sebep oldu. Bundan sonraki hayatı, icadının kendisine ait olduğunu belgelemeye çalıştığı mahkemelerde geçti. Yaşadıkları, onu bir soylu olarak ayrıldığı memleketine, Mainz’e, 1448 yılında bir zanaatkâr olarak döndürdü.
O günden sonra yanında sadece karısı, soylu bir Fransız olan Annette de la Porte vardı. Yaşadığı bu ağır yıkımın ardından, Mainz’de ortakları Faust ve Faust’un damadı Scheffer ile güçlerini birleştirdi ve ilk atölyesini kurdu. 1450 yılında “tipo” matbaa tipi geliştirilerek baskı makinesi faaliyete geçti. Orada hayranlık uyandıran İnciller yayınladı.
Gutenberg, düşünceleri zamanın ötesine ışınlayandır. Homeros’un İlyada’sını okurken, Antik Yunan mitlerini barındıran dehlizlerin kapısını aralayabiliyorsak, bir fikri büyütüp, derinleşebiliyorsak, varlığımızı sorguluyor ve anlamlandırmaya çalışırken zemin oluşturabiliyorsak, idealarımızı savunabiliyorsak, bunda onun katkısı yadsınamaz.
Kaynakça
De Lamartine A. (1997), Gutenberg Inventeur de L’Imprimerie, 1er édition, Broché, Paris https://fr.wikipedia.org/wiki/Johannes_Gutenberg

