Bir zamanlar cadılık sosyal kontrolü sağlamak amacıyla “toplum-dışı” görülenlere atfedilirdi; toplumsal düzene uymayan davranışları sergileyenler, cadılıkla damgalanarak disiplinin sağlanması hedeflenirdi. Toplumun yaşadığı olumsuz olaylardan sorumlu bir günah keçisi bulma amacıyla bazı insanların cadı olarak damgalandığı zamanların aşıldığını düşünmemiz için pek çok neden var.
Prof. Dr. İbrahim Kaya
Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
Bir zamanlar cadılık sosyal kontrolü sağlamak amacıyla “toplum-dışı” görülenlere atfedilirdi; toplumsal düzene uymayan davranışları sergileyenler, cadılıkla damgalanarak disiplinin sağlanması hedeflenirdi. Toplumun yaşadığı olumsuz olaylardan sorumlu bir günah keçisi bulma amacıyla bazı insanların cadı olarak damgalandığı zamanların aşıldığını düşünmemiz için pek çok neden var. Weber’in yüz yıl önce çözümlediği gibi dünya modernleşme ile büyüden arındı. Rasyonelleşme toplumların gündelik yaşamlarını dönüştürdü ve bireylerin eylemlerini spiritüel, dinsel, duygusal değil bilimsel bilgi yönlendirir hâle geldi. Bilimin gelişmesi sayesinde insan yeryüzünün bilen, eyleyen ve dönüştüren efendisi haline geldi. Böylesine büyük ilerlemenin yaşandığı dünyada kim cadılığa inanır? Bilimselleşmiş dünyada nasıl olur da bilim-dışı, spiritüel, mistik düşüncelerin peşinden koşan insan gruplarına rastlanabilir? Orta çağ yaşamını hâlâ sürdürüyor mu?
Ancak, özellikle Batı’yı da kapsayacak şekilde genel anlamda dünyaya baktığımızda da bilim dışı, spiritüel, mistik düşüncelerin yaygınlaştığını gözlemliyoruz. Bu baktığımız dünya; modernleşmiş, bilimselleşmiş dünya!
“… Afrika’da büyüye ve kötü ruhların bedeni istila ettiğine hâlâ inanılıyor. Kenya’da çok sıklıkla ihtiyar kadınlar ve erkekler büyücü oldukları gerekçesiyle yakılıyor”. Harris’in bu söyledikleri dünyada bir tür orta çağın hâlâ yaşandığını tartışmasız gösteriyor. Dünyanın muhtelif yerlerinde kadın sünnetinin, kan davasının, kendini kesmenin, ayak sıkmanın, yaşlıların öldürülmesinin vb. devasa kötülüklerin ve bilim-dışılıkların “bilim çağında” devam etmesini nasıl açıklayabiliriz? Afrika’nın ve diğer bazı coğrafyaların modernleşme sürecini Batılı toplumların yaşadığı anlamda henüz yaşamadığı ve bu nedenle bilimsel bilginin gündelik yaşama yeterince yerleşmediği tartışılmak istenebilir. Ancak, özellikle Batı’yı da kapsayacak şekilde genel anlamda dünyaya baktığımızda da bilim dışı, spiritüel, mistik düşüncelerin yaygınlaştığını gözlemliyoruz. Bu baktığımız dünya; modernleşmiş, bilimselleşmiş dünya! Bu yazıda bilimselleşmiş dünyada orta çağın yaşandığını işaret eden özel bir konuya, cadılığa, odaklanacağız.
Yazıya başlarken söylediğimiz gibi, orta çağda cadılık toplumun ya da toplumda güç sahiplerinin özellikle kadınlar ve yoksullar gibi “toplum dışı” olduğuna inanılanları damgalamak amacıyla kullandığı bir etiketti. Ancak, günümüzde cadılık daha çok “genç kadınlar” arasında yaygınlaşma eğilimi gösteren bir tür “yeni çağ dini” olarak görülebilir. Berger, modern cadılığa feminist hareketlerin bir uzantısı olarak işaret etmektedir. Geleneksel erkek egemen dinler karşısında alternatif bir spiritüel hareket olarak cadılığı benimseyen bazı kadınlar, cadılığı bir tür direniş aracı olarak görmektedirler. Dolayısıyla, bugün cadılık toplumun güçsüzleri damgalamak amacıyla kullandığı bir etiket olmaktan ziyade, bazı insan gruplarının özellikle bazı genç kadınların kendilerini tanımlamada tercih ettikleri bir kavramdır. Cadılık, Berger’in düşündüğü gibi, yeni dini hareketler kategorisinde tanımlanabilir. Bu hareketler özünde pagan hareketlerdir ve geleneksel dinlerin güç kaybetmeleri onların takipçi/üye bulmasında etkili olmuştur. Bireyin özgürlüğünü, doğayla uyumunu ve ezoterik bilgiyi öne çıkaran bu yeni dini hareketler, klasik dinsel tarikat ve cemaat yapılarına benzer yapılara sahiptirler.
Neo-paganizm içinde konumlanan bir hareket olarak modern cadılık spiritüel olmasına rağmen sekülerleşmiş bir dinsel yapı olarak düşünülebilir. Tıpkı geleneksel tarikatlar ve dini cemaatler gibi bireylerin gruplar halinde eğitim aldığı, ritüel öğrendiği ve böylece kendi topluluklarını inşa ettiği bir yapıya sahiptir. Günümüzde öğrenme süreci daha ziyade online gruplar halinde internet üzerinden gerçekleştirilmektedir ve dolayısıyla sosyal medya ve internet cadılık hareketinin yoğun olarak kullandığı üye oluşturma araçlarıdır. Bu nedenle cadılığın da içinde yer aldığı yeni dini topluluklar dijitalleşmiş mistik cemaatler olarak adlandırılır. Bazı açılardan cadılık eğitimi ve örgütlü cadı toplulukları klasik tarikatlardan farklı bir yapı sunsa da gruba üyelik, ritüeller, kolektif kimlik inşası bakımından son derece benzerdirler. Yani cadılık okulları esasen geleneksel dini cemaatler gibi çalışmaktadırlar.
Peki neden? Niçin modern çağda spiritüel, mistik düşünce peşinde koşuyor insanlar? Orta çağa ait geleneksel tarikat yapılarının işleyiş açısından benzeri hatta kimi zaman aynısı olan yeni çağ dinlerinin ve konumuz açısından cadılığın takipçi/üye bulmasının arkasında yatan nedenler nelerdir? Aydınlanmanın dünyayı mitten/büyüden arındıracağı, dinsel yapıların modern toplumun işleyişinde bir rol oynamayacağı, eyleme bilimsel bilginin rehberlik edeceği yönündeki öngörüler tutmadı mı? Bu soruya “evet” yanıtını veren gözlemciler Weber’in öngörüsünün aksine sekülerleşmenin dünyayı büyüden arındıramadığını düşünmektedirler. Örneğin, Partridge sekülerleşme sürecinin dünyanın büyüsünü bozmaktan ziyade okültizm, ezoterizm, “new age” hareketlerinin ve modern cadılık gibi mistik eğilimlerin artışına yol açtığını tartışmaktadır.
Kısaca sözünü ettiğimiz bu yaklaşım, epey zaman önce “bilime karşı açılmış bir savaşta” bir şekilde bir pozisyon almış kişilerin yaklaşımı olarak düşünülebilir ve modern deneyimi salt olumsuz bir etiketle damgaladığından, onun meseleyi anlamamıza bir katkı sunması zor görünmektedir.
Partridge’den çok daha önce önemli bir düşünürden benzer bir değerlendirme gelmişti: Bruno Latour bilimin aslında ideolojik karakterde bir yapılanma olduğunu öne sürmüş, toplumun öngörüldüğü gibi bilimselleşmediğini ve dolayısıyla modernliğin hiçbir zaman birilerinin arzuladığı şekilde gerçekleşmediğini iddia etmişti. Ondan da önce Lyotard, ünlü kitabı Post-modern Durum’da büyük anlatıların çöktüğünü, artık bilimin tek meşru bilgi kaynağı olarak görülmediğini iddia etmişti. Kısaca sözünü ettiğimiz bu yaklaşım, epey zaman önce “bilime karşı açılmış bir savaşta” bir şekilde bir pozisyon almış kişilerin yaklaşımı olarak düşünülebilir ve modern deneyimi salt olumsuz bir etiketle damgaladığından, onun meseleyi anlamamıza bir katkı sunması zor görünmektedir.
Daha ziyade modern çağa ilişkin ikili bir değerlendirme yaparak meseleye eğilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Modern çağ ana hatlarda muazzam bir ilerleme yaratmıştır ama bu ilerleme birtakım “karanlık” noktalar da içermektedir. Konumuz açısından modern ilerlemenin içerdiği ve aydınlatılması gereken iki önemli karanlık noktadan bahsedilebilir. İlki; ilerleyen teknoloji, artan nüfus ve genişleyen yaşam alanına rağmen bireyin yalnızlaşması olgusudur. İkincisi, özellikle 1990’lardan buyana yoksulluk, işsizlik gibi sosyal sorunların büyümesine yol açan küreselleşmenin ve aynı zamanda yeni teknolojilerin gelişmesinin sonucu olarak toplumda kaygı uyandıran güvensizlik olgusudur. Geleneksel dini tarikatların ve cemaatlerin çözüldüğü ya da güç kaybettiği modern bağlamlarda yalnızlaşma ve güvensizlik sorunlarını yaşayan bireylerin bir bölümü açısından yeni çağ dinleri güçlü bir alternatifi oluşturmaktadır.
Modern ilerlemenin önemli simgelerinden olan metropolde bireyin etrafını çevreleyen çok sayıda insanın ve yoğunlaşmış maddi kültürün gayri-şahsiliği karşısında bireyin kendi kişiliğini koruyamadığını yüz yıl önce tartışmış olan Simmel son derece önemli bir yaklaşım ortaya koymuştu. Bugün mesele çok daha vahim bir hal almaktadır. Görünürde modern kentte bireyin yaşamı kolaylaşmaktadır ama modern kent, kişilere özgü renkleri ve benzersizlikleri gayrişahsi nesnel kültürle ikame etmektedir. Bu süreçte birey kendisini diğer bireylerden ayırmaya, kendi “benzersizliğine” sığınmaya zorlanmaktadır, çünkü süreç liberalizmin vaat ettiğinin aksine bireyleşmeye karşı işlemektedir. Bu durum, insanların yalnızlaşmasının yolunu açmaktadır.
Neoliberal küreselleşmenin mekânı olarak modern kentler son dönemde insan ilişkilerinin kısa süreli ve yüzeysel olanını makbul kılmaktadır. Simmel’in zamanına göre metropol yaşamı çok daha akışkan hâle gelmiş durumdadır ve bu akışkanlıkta insanların kalıcı ve derin sosyal ilişkiler kurması pek mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla, modern ilerlemenin karanlık bir noktası bireysel özgürlüğü kutsayan liberal anlayışların öne çıkarılmış olmasıyla ilişkilidir çünkü sözde bireysel özerkliği önceleyen liberal anlayışın hakimiyeti özünde bireyi darmadağın etmekte, onu modern kentte ufalamaktadır. Neoliberal kent hayatında çıkarları ve görevleri peşine düşmüş bireyler görünmez hale gelmektedir ve sesleri hiçbir yerden duyulmamaktadır. Bu durumda; sonuç olarak, bireyleşme gerçekleşmediği gibi insanlar yalnızlık sorunuyla boğuşmaktadır.
Dolayısıyla, modernliğin tarihinde önemli yer tutan “bireysel özgürlük” idealinin liberalizm tarafından topluma karşı kutsanması, yalnızlık ve güvensizlik sorununun temelini oluşturmaktadır. Öyle ki bu kutsama nedeniyle bugün her şey, her türden yaşam meşgalesi bireye havale edilmiş ya da indirgenmiş durumdadır. Hayatında neleri yapabileceği ve neleri yapamayacağı hatta neleri yapmak zorunda olduğu tamamen bireyin kendisine bırakılmış gibi görünmektedir. Bu nedenle son dönemlerde cemaat yaşamının yeniden canlanmaya başladığını, bazılarının onu yücelttiğini ifade eden Bauman önemli bir konuya parmak basmaktadır. Bauman cemaatçiliğin modern hayatın gittikçe hızlanan akışkanlığına bir tepki olarak düşünülmesi gerektiğini ve bu tepkinin özellikle bireysel özerklik ve güvenlik arasındaki dengesizliğe yönelmiş bir tepki olduğunu belirtmektedir.
Bireyciliğin karşısında insan üyesi olabileceği, kendisini iyi hissedebileceği bir topluluğu seçme eğilimine girmektedir.
Buradaki mesele yalnızlaşma meselesi olduğu kadar onunla ilişkili olarak riske karşı güven hissinin kaybedilmesi meselesidir. Güvensizlik hissinden kaçmak için bireycilikten vazgeçiş bir kurtuluş olarak görülmekte ve bu durumda cemaatçiliğin, yeni çağ dinlerinin yükselişi adeta kaçınılmazlaşmaktadır. Bireyciliğin karşısında modern bir dayanışma modelinin eksikliği durumunda; insanlar topluluk, cemaat veya grup tarafından sağlanan güvenlik için özgürlüklerini feda etmektedirler. Bireyciliğin karşısında, insan üyesi olabileceği, kendisini iyi hissedebileceği bir topluluğu seçme eğilimine girmektedir. Sonuç olarak, modernlik deneyimi devasa bir ilerleme yaratmış olsa da bu ilerlemenin içindeki karanlık noktaların aydınlatılmaya ve böylece sorunların çözülmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Buradan hareketle bireyin modern dönemde yalnızlık ve güvensizlik sorunları yaşamasını yeni çağ dinlerinin güç kazanmasındaki ana sebep olarak anlamamız mümkündür. Modernliğin sınıfta kalışına bir kanıt olarak okumaktan ziyade, ilerleme sürecindeki karanlık noktalardan biri olarak okunması gereken yeni çağ dinleri ve benzeri meseleler insanlığın ilerlemesiyle, bu noktadaki ilerleme bireycilikten kaynaklı sorunların çözülmesiyle mümkün olacaktır, ancak aşılabilecek meselelerdir.
Kaynakça
Harris, S. (2016) Ahlakın Coğrafyası: Bilim İnsani Değerleri Nasıl Belirler? Akılçelen Kitaplar.
Berger, Helen A. (1999) A Community of Witches. University of South Carolina Press.
Partridge, C. (2005) The Re-Enchantment of the West, Vol. 1. T&T Clark International.
Latour, B. (1993) We have never been modern. Harvard University Press.
Lyotard, J. F. (1984) The Post-modern Condition: A Report on Knowledge. Manchester University Press.

