Biyoloji, canlılar dünyasının temelde dinamik olduğunu savunur ve şeylerin varlığının her zaman süreçlerin varlığına bağlı olduğunu düşünmek için zorlayıcı nedenler sunar. Yaşam olgusu, süreçleri şeylerin önünde tutar ve biyolojinin temel açıklamasının değişim değil, istikrar; daha doğrusu sürekli değişim yoluyla elde edilen bir istikrar olduğunu öne sürer. Bu röportajda Prof. John Dupré ile süreçsel bir biyoloji felsefesinin olanaklarını keşfetmeye çalışıyoruz.
Prof. John Dupré
Exeter Üniversitesi, Felsefe Profesörü
Egenis Yaşam Bilimleri Merkezi Direktörü
Röportaj: Okan Nurettin Okur, Sedef Çakır
Profesör Dupré, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz ve bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Dilerseniz sorularımıza geçelim.
Ben teşekkür ederim röportaj teklifiniz için.
Felsefenizin temel kavramı olan “süreç” ile başlamak istiyorum. Süreç ontolojisine göre var olan en temel şey değişim ya da süreçtir. Sabit olarak düşündüğümüz şeyler, gerçekte bu sürekli değişim akışı içinde yalnızca geçici stabilizasyonlardan, sürecin akışı içindeki girdaplardan ibarettir. Peki, modern bilimsel gelişmeler süreç ontolojisinin iddialarını desteklemekte midir? Değişimin temel bir olgu olarak kabul edilmesi, bilimsel araştırmaların metodolojisini nasıl etkilemektedir?
Süreçsel bir dünyanın temel özelliği, istikrarlı sistemlerin bir başlangıç noktası değil, aksine bir kazanım olmasıdır. Bu durum, özellikle biyoloji dünyasına doğal bir şekilde uygulanabilir. Tek bir hücreden karmaşık organizmalara kadar tüm canlılar, varlıklarını sürdürebilmek için sürekli olarak etkinlik gösterirler. Her saniye gerçekleşen trilyonlarca kimyasal reaksiyon, karmaşık bir organizmanın yapı ve işlevini sürdüren metabolizmayı oluşturur. Ayrıca, canlı sistemlerin zaman içinde değişmesi, genellikle az ya da çok güvenilir bir modele bağlı olarak gerçekleşmesi, onların içkin bir özelliğidir. Bu, organizmayı yaşam döngüsüyle özdeşleştirmeye yol açar ki, bu süreçsel bir perspektif için doğal bir yaklaşımken; özcü (substance-based) bir metafiziğe sıkışıp kalmış birisi için oldukça güçtür. Örneğin, bir kurbağa, bir iribaş ve bir yumurta nasıl aynı türden bir şey, hatta aynı birey olabilir? Ancak, süreçsel bir perspektiften bakıldığında bunların bir sürecin farklı aşamaları olduğunu söylemek hem kolay hem de şüphesiz doğrudur.

Belli bir aşamaya odaklanmak yerine, yaşam döngüsünü temel almak pek çok hatayı önleyebilir. Örneğin, bir virüsü yalnızca uykuda olan fazı, yani virion, olarak ele almanın doğurduğu güçlükleri düşünün. Sabina Leonelli ile birlikte (Dupré ve Leonelli, 2022), fenomenlerdeki değişimlerin bilimsel temsillerdeki değişimlerle birlikte izlenmemesinin Covid-19 pandemisinin yönetiminde ciddi hatalara yol açtığını gösterdik. Hem virüsler hem de popülasyonlar son derece hızlı değişen süreçlerdir.
Yeri gelmişken virüsler üzerinde biraz duralım istiyorum. Pandemi sürecinde de pek çok örnekle karşılaştık. Virüs örneğini süreç felsefesinde önemli bir örnek olarak kullandığınızı da biliyorum. Bu konuda biraz daha derine inersek neler söylersiniz?
Virüsler, benim için, sabit bir şey olarak yanlış anlaşılan bir sürecin paradigma örneğidir, yani virion. Virion, protein kabuğu veya kapsit* içinde yer alan, enfekte olmuş hücreyi terk eden ve yeni konaklara doğru yol alan, nispeten stabil bir varlıktır; kapı kollarında durabilir veya havada süzülebilir, bir sonraki konağını bekleyebilir. Ancak virüsün yaşam döngüsünde en ilginç aşama, konak hücresinde meydana gelen dinamik aşamadır; bu aşamada kapsit terk edilmiş olup, virüs, konağın kimyasal kaynaklarını kullanarak yeni bir virion nesli üretmek üzere bir dizi kimyasal etkinlikten oluşur ve bu virionlar çevreye salınır. Bir biyolojik bireyi yaşam döngüsüyle tanımladığım için, bu dinamik aşama virüsün önemli bir parçasıdır; ancak aslında virüsü oluşturan belirgin veya benzersiz bir varlık yoktur. Fakat bunun virüs yaşam döngüsünün gerçekten işlevsel kısmı olduğu göz önüne alındığında, bu durumu geleneksel bir ‘şey ontolojisi’ne uyarlamanın zorluğu—ki bu kolaylıkla virüsü virion ile özdeşleştirebilir—biyolojik varlıkları anlamada ‘şeyler’ ontolojisinin sınırlarını gösteren bir örnek olarak ele alınmalıdır.

Virüsler üzerine çok detaylı çalışmalarınız var. İlgililerin onları incelemesini tavsiye ederek süreç felsefesine geri dönelim istiyorum. Süreç filozoflarının sürekli kuantum fiziğine başvurduğunu görüyoruz. Rescher’in deyimiyle, ”Modern fizik süreç filozofunun banka hesabına para yatırır” ve bunu anlamak da gayet mümkündür. Peki, kuantum fiziği süreç ontolojisi için ne ifade etmektedir?
Kuantum fiziği benim uzmanlık alanım değil. Alanın karmaşıklığı ve içindeki tartışmalar göz önüne alındığında burada çok fazla şey söylemek istemiyorum. Kuantum fiziğinden biyokimyasal süreçlere dair elde edilen bazı içgörüler kesinlikle vardır, ancak bu konuda daha uzman kişilerin yorum yapmasını tercih ediyorum. Kuantum fiziğinden üzerinde ısrarla durmak istediğim tek mesaj ise çok daha genel bir mesajdır.

Felsefede nedensellik, mekanizma, özsel/zorunlu niteliklere sahip maddeler ve benzeri konularla ilgili pek çok standart düşünce; tarihsel olarak nihai gerçekliğin özerk, değişmeyen atomlara indirgenebileceği bir atomizmin egemen olduğu anlayıştan türemektedir. Kuantum mekaniği, bu ontolojik vizyonu tamamen reddetmiş ve onu, daha çok süreçlere benzeyen alanlar, dalgalar vb. ile değiştirmiştir. Şüphesiz, bu geleneksel görüşleri modern fizik ile uzlaştırmak için savunucuları tarafından söylenebilecek pek çok şey vardır. Bununla birlikte, bu açıkça zor bir meydan okumadır. Rescher’in, süreç filozofunun banka hesabına para yatırılması konusundaki yorumu, kesinlikle doğru ve önemli bir noktaya işaret etmektedir.
Mackie’nin deyimiyle, nedensellik evrenin çimentosudur. Ancak son dönemde nedenselliğe yönelik pek çok felsefi sorgulamaya rağmen, biyolojik karmaşık sistemler için yeterli bir nedensellik açıklaması bulunamamıştır. Yaşayan sistemlerin doğaları bağlamında sergiledikleri kendine özgü (sui generis) nedenselliğin süreçsel karakteri hakkında ne söylenebilir? Ayrıca, “Nedensellik zorunlu olarak deterministik değildir; kendiliğinden (spontane) ya da kısmen nedenlenmiş süreçlere izin vermeliyiz” diyorsunuz. Bunu açıklayabilir misiniz?
Bu oldukça kapsamlı bir soru! Öncelikle, nedenselliğin süreçsel bir dünyada, özsel (substance-based) bir dünyadan çok farklı bir şekilde işlediğini belirtmek gerekir. Özlerin dünyasında değişim her zaman bir açıklama gerektirir ve genellikle bu açıklama nedensel bir temele dayanır. Ancak, süreçsel bir dünyada değişim normdur. Aslında açıklanması gereken şey, karmaşık sistemlerin veya yapıların nasıl istikrarlı kaldığıdır; çünkü değişim varsayılan durumdur.
Bu durum, nedensellik sorununda bir tür ayrışmaya yol açmaktadır. Bir yandan, sistemlerin içkin değişimlerini ve bu sistemlerin yapı taşlarını anlamamız gerekir. Öte yandan, daha az ya da çok daha fazla istikrar kazanmış sistemler arasındaki etkileşimleri nasıl kavrayacağımızı da değerlendirmemiz gerekir. Süreçsel bir metafiziğe en uygun standart yaklaşım olarak gördüğüm eğilimsel (dispositional) nedensellik anlayışıdır. İlk türdeki soru sistemlerin belirli eğilimlere nasıl sahip olduğunu açıklamayı amaçlarken, ikinci tür soru bu eğilimlerin belirli bağlamlarda nasıl ortaya çıktığını anlamayı hedefler. Ancak bu yalnızca bir başlangıç noktasıdır. Bu konuyu ayrıntılı bir şekilde ele almaya çalıştığım bir makalem, Synthese (2021) dergisinde yayımlandı.
Süreçsel bir metafiziğe en uygun standart yaklaşım olarak gördüğüm eğilimsel (dispositional) nedensellik anlayışıdır. İlk türdeki soru sistemlerin belirli eğilimlere nasıl sahip olduğunu açıklamayı amaçlarken, ikinci tür soru bu eğilimlerin belirli bağlamlarda nasıl ortaya çıktığını anlamayı hedefler.
Ben determinist görüşü her zaman temelsiz bir varsayım olarak görmüşümdür. Evrende meydana gelen her şeyin evrensel yasalara tam bir uyum içinde gerçekleştiğini varsaymak için çok az ampirik gerekçe buluyorum. Hatta biyoloji alanında, böyle evrensel yasaları varsaymaya genellikle gerek duyulmaz; zira biyolojinin uygulamaları daha çok modeller üzerine kuruludur, yasalar üzerine değil. Süreçselcilik (processualism), bu determinizm reddiyesini sağlam bir zemine oturtmaktadır. Benim anladığım şekliyle dünya temelde kaotiktir. Evrenin tarihsel süreci içerisinde, daha az ya da çok daha öngörülebilir özelliklere sahip istikrarlı sistemler ortaya çıkmıştır. Biyoloji bağlamında, bu sistemler başlangıçta oldukça güvenilir kimyasal süreçler ve sistemler olarak ortaya çıkarken, zamanla daha karmaşık hale geldikçe giderek daha açık uçlu (open-ended) bir yapı kazanmış ve böylece daha geniş ve öngörülemez koşullar altında varlıklarını sürdürebilme yetisi geliştirmişlerdir. İnsanlara özgü olan ve en uç noktasında “özgür irade” sorusuyla ele aldığımız olgu da, işte bu özelliğin en uç biçimini anlamaya yönelik bir çabadır.

Bu konu oldukça mühim, o yüzden biraz daha bu konu üzerinde duralım istiyorum. Zira diğer konular da bu temel üzerinden inşa edilecek. Keller, materyalist bir bakış açısına sahip olarak evrim de dahil olmak üzere tüm biyolojik fenomenlerin, fizik ve kimyanın işleyişinden başka bir şeye ihtiyaç duymadığı görüşüne bağlı olduğunu belirtiyor. Alexander Rosenberg’e göre ise fizik yasaları teorik olarak biyolojinin tamamını açıklamak için yeterlidir. Bu bağlamda, sizce materyalist bir dünya görüşü, biyolojik fenomenlerin yalnızca fizik ve kimya yasalarıyla açıklanabileceği fikrini zorunlu kılar mı? Eğer kılmazsa, biyolojik fenomenlerin bu yasalarla açıklanamayan yönleri nelerdir?
Fizik ve kimya, dünyanın neyden yapıldığını ve maddesel içeriğinin doğasını bize anlatır ve bir materyalist olarak, var olan tüm maddesel içeriğin bundan ibaret olduğuna inanıyorum. Ancak, organizmalar gibi karmaşık ve düzenlenmiş maddesel yapılar tamamen farklı bir meseledir. Daha önce de açıkladığım gibi, bu düzenlenmiş bütünlerin özleri ve belirli eğilimleri olan, durağan varlıklar olduğunu düşünmüyorum; aksine, daha az ya da çok açık uçlu süreçler olduklarını düşünüyorum.
Fizik ve kimya çoğu zaman belirli biyolojik süreçlerin veya olayların nasıl mümkün olduğunu açıklayabilir, ancak daha büyük ve karmaşık süreçler bağlamında, örneğin organizmalar söz konusu olduğunda, hangi süreçlerin fiilen gerçekleştiğini açıklamak için yetersiz kalırlar. Genellikle bu durum, iç içe geçmiş sürecin sağladığı bağlama bağlıdır ve bu süreç de her zaman çevresindeki süreçlerle olan ilişkisi tarafından istikrara kavuşturulur. Bu gözlemlerin doğrudan ampirik temeli göz önüne alındığında, indirgemeci materyalistin en fazla iddia edebileceği şey, meydana gelen her şeyin, iç içe geçmiş süreçlerin yeterince büyük bir alanı üzerinde ortaya çıktığıdır. Ancak bu iddia, ampirik bilim tarafından desteklenme olanağına sahip değildir. Aksine, bilim, daima tesadüfi ve değişken çevresel faktörlerden olabildiğince izole edilmiş süreçleri araştırır.
Fizik ve kimya çoğu zaman belirli biyolojik süreçlerin veya olayların nasıl mümkün olduğunu açıklayabilir, ancak daha büyük ve karmaşık süreçler bağlamında, örneğin organizmalar söz konusu olduğunda, hangi süreçlerin fiilen gerçekleştiğini açıklamak için yetersiz kalırlar.
Bu tür küresel süpervenyans (global supervenience) savunucuları, bazen her şeyi nihayetinde belirleyen evrensel bir yasa sisteminin var olduğunu ileri süreceklerdir. Buna karşın ben, doğa yasalarıyla ilişkilendirilen düzenlilik ve öngörülebilirliğin, yalnızca son derece kısıtlanmış, izole edilmiş ve istikrara kavuşturulmuş sistemlerde—örneğin laboratuvar düzeneklerinde ve makinelerde—geçerli olduğunu savunuyorum. Nancy Cartwright, 40 yılı aşkın bir süre önce, bunun fizik yasaları için bile geçerli olduğunu öne sürmüştür. Biyoloji söz konusu olduğunda ise yasalar, günlük laboratuvar ve kuramsal çalışmalarda çok az rol oynar; onların yerine, her zaman kısmen soyutlanmış ve idealize edilmiş modeller kullanılır.
Sorunuzda atıfta bulunulan kaynaklarla daha özel bir ilişki kuracak olursam, Keller ile büyük ölçüde hemfikir olduğumu söyleyebilirim. Canlı sistemlerin, fizik ve kimyanın sunduğu maddesel kaynaklar dışında herhangi bir şeye ihtiyaç duymadığı konusunda hemfikiriz. Ancak, Rosenberg ile kesinlikle aynı fikirde değilim: Fizik ve kimyanın, biyolojik süreçleri açıklamak için yeterli kaynaklara sahip olduğuna inanmıyorum. Bunun için, çok daha karmaşık sistemlerin ortaya çıkan (emergent) özelliklerini araştırmamız gerekmektedir.

Biyolojik sistemlerin açık sistemler, makinelerin ise kapalı sistemler olduğu göz önüne alındığında, denge ve kararlılık kavramları oldukça felsefi tartışmalara yol açmaktadır. Bu ayrım hakkında ne söylemek istersiniz?
Az önce proteinler ve virüslerle ilgili söylediklerimin, yaşam sistemlerini tanımlamada mekanizmanın sınırları hakkında söylemek istediğim pek çok şeyi ortaya koyduğunu düşünüyorum. Mekanizma, bir sistemin sabit parçalara ve sabit özelliklere ayrılmasını içerir. Ancak, özellikle proteinlerin örneği çok iyi bir şekilde gösterdiği gibi, parçalar sabit değildir ve virüslerin örneği de gösteriyor ki parçalar belirli bir varlığa kolayca atfedilemez. Biyolojide her şey daha dinamik olup, parçalar ve bu parçaların özellikleri değişkendir. Hem bütünlerin hem de parçaların istikrarı, bir başlangıç noktası değil, zor kazanılmış bir sonuçtur.
Biyolojide her şey daha dinamik olup, parçalar ve bu parçaların özellikleri değişkendir. Hem bütünlerin hem de parçaların istikrarı, bir başlangıç noktası değil, zor kazanılmış bir sonuçtur.
Sürecin ontolojik önceliği konusundaki bu ısrar, biyologların faaliyetlerini tipik olarak mekanizmaları keşfetmek ve tanımlamak olarak düşündükleri şikayetine yol açmaktadır. Peki, doğa bilimleri filozofundan, bilim insanlarının gerçekte ne yaptıklarına daha fazla değer vermesi beklenmez mi? Neyse ki, mekanizmaların belirlenmesinin genellikle neden başarılı bir strateji olduğunu anlamak zor değildir. Bir mekanizmanın bileşenleri, bir mekanizmanın işlediği zaman dilimi boyunca yeterince istikrarlı olduğu sürece, bir canlı sürecin bir parçasını mekanizma olarak ele almak genellikle zararsızdır ve çoğu zaman aydınlatıcıdır. Biyokimyasal süreçler için, ilgili zaman ölçekleri genellikle çok kısadır ve gerekli istikrar da benzer şekilde kısa ömürlü olabilir—ki bu da iyidir, çünkü birçok biyokimyasal madde çok istikrarlı değildir. Bilim genellikle daha büyük bir sürecin yönlerini izole ederek ve çoğu zaman bunları aktif olarak istikrara kavuşturarak ilerler ve mekanistik açıklamalar bu stratejiyi örnekler.
Bu durumda, nihayetinde bahsi geçen mekanizmaların süreçlerin istikrara kavuşmuş yönleri veya parçaları olduğu iddiasının büyük bir anlamı olup olmadığı sorgulanabilir. Cevap, bazen bu bakış açısının sınırlamalarının gerçek sonuçlar doğurabileceğidir. Bu, virüslerin birey ve popülasyon düzeyinde son derece hızlı hareket eden ve dinamik süreçler olduğu örneğiyle mükemmel bir şekilde açıklanabilir. Daha önce belirttiğim gibi, Sabina Leonelli ve ben, virüsle ilgili statik ve mekanistik bakış açılarının COVID-19 pandemisinde hem bilimde hem de politikada nasıl gerçek hatalara yol açtığını ayrıntılı bir şekilde belgeledik. Ayrıca, kanseri daha dinamik, süreçsel bir şekilde anlamanın çok değerli olabileceğini de önerdim (Bertolaso ve Dupré 2018). Metafizik, her zaman bilimsel araştırmanın günlük ayrıntılarını şekillendirmez. Ancak, bazen bilimsel etkinliğin genel yönünü daha iyi yönlere doğru yönlendirmek için hayati olabilir.
Son olarak, hiçbir makinenin gerçekten kapalı bir sistem olduğuna inanmadığımı eklemeliyim. Makinelerin iyi tasarımı, genellikle onları mümkün olduğunca kapalı hale getirmekle ilgilidir. Ancak dünyamızda hiçbir şey gerçekten kapalı değildir.
Stephen Jay Gould’un sözleriyle, “Gezegenimiz her zaman bakterilerin çağıydı, bakteriler Dünya üzerindeki baskın yaşam formlarıdır ve her zaman öyle olmuştur.” Yüksek organizmalar, önceden var olan mikroplardan ayrı olarak evrilmediler, aksine çoğu zaman büyük sayıda mikrobu içeren karmaşık simbiyotik sistemlerin bir parçası olarak evrimleştiler. Mikropların sürekli etkileşim içinde olduğu sistemlerin “karmaşık süreçler” olarak tanımlanması, determinizmin ötesinde bir entegrasyon ve holizm gerektiriyor mu? Profesör Dupré, eğer öyleyse, biyolojinin bilinen sınırları içinde tüm bu etkileşimlerin felsefi anlamı nedir?
Daha önce de tartıştığım gibi, deterministik perspektifin herhangi bir bağlamda fazla geçerliliği olduğunu düşünmüyorum. Bu bağlamda bakterilerle ilgili özellikle önemli bulduğum şey, yaşamın simbiyotik doğasının, mikroplarla çok hücreli organizmalar arasındaki derin bağlantılar ve mikropların çoğunun zaten içinde yaşadığı biyofilm gibi simbiyotik sistemler tarafından kesin bir şekilde gösterilmiş olmasıdır. Bu, dünyanın, belirgin özellikleriyle belirlenmiş varlıklar olarak önceden ayrılmış olduğu bir bakış açısının ne kadar umutsuz olduğunu ortaya koymaktadır.
Simbiyoz (simbiyotik ilişki) bize şunu gösteriyor ki, en azından yaşayan sistemler derinden iç içe geçmişlerdir. Ve onları ayrı varlıklar olarak sınıflandırmak, doğa tarafından verilmiş bir şey olduğu kadar, bilimsel düşüncenin de bir ürünüdür. Yaşayan dünya, aslında her yerde mikropların faaliyetleriyle geçilmiştir. Peki, çok hücreli bir organizma, bir fil ya da bir meşe ağacı, düzgün işleyişi için bağımlı olduğu mikropları içerir mi? Bu, soyutlamanın amacına bağlıdır. Fizyolog için, örneğin bir filin sindirim sistemini, bu faaliyetleri yürüten trilyonlarca mikrobik simbiyontu dahil etmeden anlamak imkansızdır. Evrimsel teorisyen ise, fil zigotundan türeyen hücrelerin soyağacı ile birçok farklı simbiyontun soylarının oldukça farklı olduğunu iddia edebilir ve önceki (organizmanın hücresel soyu) soydan soyutlanması gerektiğini savunabilir. Yaşayan hücrelerin iç içe geçmiş sistemlerini bölen birçok farklı yol vardır.
Simbiyoz (simbiyotik ilişki) bize şunu gösteriyor ki, en azından yaşayan sistemler derinden iç içe geçmişlerdir. Ve onları ayrı varlıklar olarak sınıflandırmak, doğa tarafından verilmiş bir şey olduğu kadar, bilimsel düşüncenin de bir ürünüdür.
Bu sorunu ele almak için Richard Dawkins’in son kitabı The Genetic Book of the Dead: A Darwinian Reverie adlı eserinde sunduğu bir öneri bulunmaktadır. İyi bilinen gen bakış açısından yola çıkarak, ev sahibiyle (dikey olarak) miras yoluyla aktarılan mikroplar ile aktarılamayan mikroplar (yatay olarak) arasında katı bir ayrım yapılması gerektiğini öne sürmektedir. İlk gruptaki mikroplar ev sahiplerinin kaderini paylaşacak ve tamamen dostane olacak; ikinci gruptakiler ise ev sahiplerinin iyiliğiyle ilgilenmeyecek ve genellikle öldürücü derecede zararlı olacaklardır. Ne yazık ki, bu son derece basitleştiricidir. Bir organizmanın işleyişi için gerekli olan birçok mikrop çevreden alınmaktadır. Ayrıca, Wolbachia gibi dikey olarak alınan mikroplar, artık ev sahiplerinin çıkarlarıyla tamamen uyum sağlamamış olarak düşünülmektedir. Son olarak, faydalı ve patolojik simbiyontlar arasında basit bir ayrım yoktur. Tipik bir çok-hücreli organizmayı barındıran bakteriler, potansiyel olarak öldürücü olandan zorunlu olana kadar bir dizi farklı rol oynayabilir. Hatta, bazı mikroplar farklı koşullarda çok farklı roller üstlenebilir. Bağırsakta hayati öneme sahip olan bakteriler, organizmanın diğer bölümlerinde zararlı ya da öldürücü olabilir.
Yaşayan sistemler, tipik olarak kabul edilen organizmanın çok ötesine uzanan, birbirleriyle etkileşimde bulunan ve (genellikle) karşılıklı olarak stabil hale gelen birçok sürecin birleşiminden oluşur.
Tüm bunlar, bir süreçsel perspektiften kolayca anlaşılabilir. Yaşayan sistemler, tipik olarak kabul edilen organizmanın çok ötesine uzanan, birbirleriyle etkileşimde bulunan ve (genellikle) karşılıklı olarak stabil hale gelen birçok sürecin birleşiminden oluşur. Bu süreçler arasında sınırların olmadığı anlamına gelmez; daha çok, birden fazla sınır vardır; hangi sınırları seçeceğimiz ise amacımıza bağlıdır.
Son yıllarda epigenetik, biyoloji dünyasında büyük ilgi gören bir alan haline geldi. Bize son derece değişken ve esnek bir biyolojik düzen sunuyor. Genlerimiz sabit olsa da onların nasıl ifade edildiği değişebiliyor. Peki epigenetik mekanizmalar, “süreklilik” ve “değişim” gibi süreç felsefesi kavramlarıyla nasıl ilişkilendirilebilir?
Organizmanın yaygın bir resmi, çevresel rastlantılara karşı önceden programlanmış yollarla yanıt veren bir mekanizma olarak görülmektedir. Ancak, giderek daha fazla anlaşılmaktadır ki, bir organizma yalnızca evrimsel değişim yoluyla değil, gerçek zamanlı olarak da plastik ve uyarlanabilir bir yapıya sahiptir. Bu, şey merkezli mekanik düşünceden süreçsel düşünceye geçişin merkezî bir parçasıdır; süreçsel düşünce, organizmayı, değişen ve öngörülemez çevresiyle sürekli ve genellikle işlevsel etkileşimde bulunan açık uçlu bir sistem olarak görür. Ayrıca, son dönemde niş inşası (niche construction) üzerine yapılan tartışmalarda da açıkça görüldüğü gibi, organizmalar çevrelerine yalnızca pasif bir şekilde yanıt vermekle kalmaz, aynı zamanda, çevrelerini ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde değiştirirler. Karmaşık ve belki de o kadar karmaşık olmayan sinir sistemleri, çevreyi öğrenme ve bazen çevreyle etkili bir şekilde etkileşim kurma yollarını keşfetme araçlarıdır. Genomlar da gerçek, yani organizma zamanında yanıt verir ve burada epigenetik, en ilginç olasılıkları sunar.
Bir organizma yalnızca evrimsel değişim yoluyla değil, gerçek zamanlı olarak da plastik ve uyarlanabilir bir yapıya sahiptir. Bu, şey merkezli mekanik düşünceden süreçsel düşünceye geçişin merkezî bir parçasıdır.
Epigenetik, belirli çevresel sinyallere yanıt olarak genomun davranışını önceden belirlenmiş şekillerde ayarlayan anahtarlar sağlar. Bu, genomun, sabit genetik programlar modellerinde bir zamanlar düşünüldüğünden çok daha uyarlanabilir ve çok yönlü bir sistem olduğunu gösterir. Sistem ne kadar esnek ve çok yönlüdür, ne kadar “zeki” yeteneklere sahiptir, hala net değildir, ancak kesin olarak söylenebilecek bir şey vardır: Epigenetik; organizmaların ve organizma soylarının, çevreleriyle karmaşık bir şekilde iç içe geçmiş süreçler olarak denge ve sürekliliklerini sürdürmelerinin hikâyesinde önemli bir parça sunmaktadır.
Kloroplast, evrimsel süreçler aracılığıyla günümüze ulaşmış bir süreçtir ve etkileşimleriyle akışını/devinimini sürdürmektedir. Bu etkileşimde, hiçbir bakteri, organel ya da hücre sabit bir maddeye ve değişmeyen özelliklere sahip değildir. Dünyayı, sınırlı öğelerin karmaşık bir toplamı olarak kesintili bir şekilde görmek yerine, onu birbirine iç içe geçmiş ve karşılıklı ilişkili süreçlerin bir çeşitliliği olarak düşünmeyi tercih ediyoruz; bu süreçler, kolektif bir şekilde dinamik bir süreklilik oluşturur. Peki hiçbir süreç sabit ve değişmeyen olmadığına göre, doğanın sürekli ve dinamik bir tasavvuru, bilimsel ölçümlerin geçerliliğini ve yeniden üretilebilirliğini nasıl yorumlayabilir?
Süreç felsefesinin bilime yönelik çıkarımları derindir, ancak aynı zamanda, bilim felsefesinde son dönemdeki birçok düşünceyle de oldukça uyumludur. Bilimsel ölçümlerin geçerliliği ve yeniden üretilebilirliği, giderek tamamen göz ardı edilemeyecek bir olgu olarak kabul edilmektedir (Gerçekten de sıklıkla yeniden üretilebilirlik krizi olduğu söylenmektedir!). Genel olarak ifade etmek gerekirse, bilimsel ölçümlerin yalnızca ölçülen sistemler yeterince istikrarlı kaldığı sürece yeniden üretilebilir olduğunun her zaman farkında olmalıyız. COVID-19’a yönelik araştırma ve politika yanıtlarında ortaya çıkan sorunlardan bahsetmiştim. Virüsler son derece hızlı evrimleşir ve konakçı popülasyonlarındaki virüs genomlarının çeşitliliği, işlevlerinde önemli bir faktör olabilir. Bu nedenle, bir anda yapılan ölçümler, gelecekteki zamanlarda geçerli ve yeniden üretilebilir olmayabilir.

Neyse ki, istikrar için gerekli koşullar sıklıkla sağlanmaktadır. Soruda bahsettiğiniz biyokimyasal süreçler gerçekten karmaşık bir şekilde iç içe geçmiş ve dinamik olmasına rağmen, temel kimya yine de milyonlarca yıl süren evrim ile oldukça iyi bir şekilde stabilize olmuştur. Gerçekten de, evrimleşmiş ve iç içe geçmiş süreçlerin merkezi bir özelliği, örneğin kimyasal bileşenleri üreten genomların stabilize edilmesi, “düzeltilmesi” gibi birçok düzeyde stabilizasyon işlemidir. Daha büyük fizyolojik düzeyler, organlar ve organizma düzeyindeki sistemler çok daha stabil hale gelmiştir ve stabilize olmuş yapıların ve işlevlerin sapmaları tıp bilimi tarafından iyi bir şekilde incelenmektedir.
Bilim için yaygın olarak kabul edilen indirgemeci anlayış yerine, çoklu bir bilim modeli savunuyorsunuz. Bu çoklu anlayışı, determinizmi dışlayarak, olasılıksal nedensellik ve dolayısıyla belirsizlik ile değiştiriyorsunuz. Bu varsayımlar, bilimsel tahmin ve açıklamanın gücünü nasıl etkiler?
Bu oldukça karmaşık bir sorudur. En basit cevap, bir indirgemeciye göre, ilkesel olarak her şeyin tahmin edilebilir ve açıklanabilir olduğudur; oysa benim görüşüme göre tahmin, belirli koşullarla sınırlıdır ve açıklama her zaman mümkün olmayabilir ve mümkün olduğunda da yalnızca kısmi olabilir. Sorun, “ilkesel olarak” ifadesinde yatmaktadır. Pratikte açıklayıcı ve daha da önemlisi, tahmin edici etkinliği olan modeller veya teoriler ararız. Bu, felsefi düşüncenin başlangıç noktasıdır. İndirgemecilik; açıklama ve tahminin evrensel bir şekilde mümkün olduğu gerçeğiyle örtüşmediği için, sahip olduğumuz açıklamaları yorumlamak için kullanılan bir a priori ilke ya da sadece bir umuttur. Ben, gerçek bilimle başlamak, tahmin ve açıklamanın gerçekten mümkün olduğu koşulları anlamayı tercih ederim.
İndirgemecilik; açıklama ve tahminin evrensel bir şekilde mümkün olduğu gerçeğiyle örtüşmediği için, sahip olduğumuz açıklamaları yorumlamak için kullanılan bir a priori ilke ya da sadece bir umuttur.
Bu bana (en azından) şunu düşündürür: Bu koşullar oldukça sıradışıdır. Doğal sistemlerin bir dereceye kadar istikrar kazandığı koşullar ya da uygun kontrol setleriyle laboratuvarlarda dikkatlice oluşturulmuş koşullar ya da daha benzer bir şekilde, makinelerin işlemlerini olabildiğince müdahale edici rastlantılardan izole etmek için dikkatlice tasarlanmış koşullardır. Tahminin az ya da çok mümkün olduğu tüm bu durumlar, benim savunduğum, yerel olarak ortaya çıkan düzenlilik alanlarına sahip genel olarak düzensiz bir dünyanın ontolojik resmi içinde anlaşılabilir.
Simbiyotik ilişkilerin üçe ayrıldığını biliyoruz: kommensalizm, mutualizm ve parazitizm. Dünyadaki canlıları düşündüğümüzde, hangi ilişkinin daha baskın olduğunu düşünüyorsunuz?
Bence bunların hepsi yaygındır ve sıklıklarını derecelendirmenin faydalı olup olmadığından şüpheliyim. Derecelendirmemek için olumlu bir neden, bu ilişkilerin, herhangi bir organizma çifti arasında sabit olduğu varsayımının yanlış olmasıdır. Mikroorganizma ile çok hücreli bir organizma arasındaki ilişkiler genellikle akışkandır, daha önce de belirtildiği gibi, bir sistemin bir parçasında temel bir kommensal olan bir organizma, başka bir yerde parazitik hatta öldürücü hale gelebilir. Dahası, simbiyontlar arasındaki istikrarlı ilişkiler bile bu üç basit kategoriye kolayca sınıflandırılamaz. Birçok mikrobiyal simbiyont, konakları üzerinde belirgin olumsuz etkiler yapar. Bu, daha önce Wolbachia ile ilgili olarak bahsedilen bazı endosimbiyontlar için bile doğrudur; çünkü bunların kaderi, konaklarının kaderiyle iç içe geçmiş durumdadır.
Mikrobiyomumuzdaki organizmaların, genlerimizin %99’unu taşıdığını biliyoruz. Örneğin, Japonya’daki bağırsak bakterilerinin deniz yosunlarını sindirmelerini sağlayan genleri deniz bakterilerinden edindiklerini belirtiyorsunuz. Lynn Margulis’in vurguladığı gibi, bağımsız birey bir efsanedir. Etrafımızda gördüğümüz tüm canlılar, organizmaların kümeleridir. Peki, bu organizmalardaki genler genomumuza entegre olmuşsa, süreç felsefesi açısından birey hakkında ne söylenebilir?
Bir süredir, “karışık bireycilik” (promiscuous individualism) olarak adlandırdığım bir görüşü savunuyorum; bu görüş, uzun yıllardır türler konusunda savunduğum karışık gerçekçilik (promiscuous realism) ile paralellik gösterir. Karışık bireycilik, yaşam materyalinin karmaşık bir şekilde iç içe geçmiş akışını organizmalara bölecek tek bir yolun genellikle olmadığını iddia eder. Örneğin, cildimizdeki bakteri toplulukları bizim bir parçamız mı, yoksa bazen üzerinde yaşadıkları büyük organizmaya fayda sağlayan bağımsız organizmalar mı? Benim cevabım, bireyi ayırt etmek için hangi amaçla bu ayrımın yapıldığına bağlı olarak her iki seçenek de uygun olabilir. Fizyolojiyle ilgili bir kaygıdan bakıldığında, bu bakterileri dahil etmemiz gerektiği muhtemeldir; evrimsel bir perspektiften bakıldığında ise kaygımız yalnızca insan hücrelerinin soyuyla ilgili olabilir, ki bu soy yalnızca yakın bir zamanda, hatta belki de insanla paralel olarak evrimleşmiştir. Aynı şey, bağırsaktaki çok daha büyük mikrobiyal topluluklar için de geçerlidir. İkinci perspektiften bakıldığında, insanın sınırları yalnızca insan hücrelerinin en dış katmanında (yani sindirim sisteminin, tübüler organizmanın dış yüzeyi olarak iç kısmı dahil) biter. İlk olarak fizyolojik perspektiften bakıldığında sınır, mikrobiyal toplulukları da kapsayacak şekilde genişler. Karışık bireycilik (tam olarak karışık gerçekçilik durumuyla paralellik gösteren bir nokta) biyolojik süreçlerde sınırların olmadığını iddia etmez. Aksine, bireylere özgü tek bir bölünme olamayacak kadar çok sınır olduğu gerçeğidir. Çok hücreli bir organizmadaki her zar, maddi bir kesinti olup potansiyel olarak bir sistemin sınırıdır. Hangi sınırları vurgulayacağımız, belirli faaliyetler veya araştırmalar bağlamında hangi bireylerle ilgilendiğimize bağlıdır.

Eski bir metafor, bir proteinin (enzim formunda) bir anahtar ve kilit gibi çalıştığını ve etkileşimde bulunduğu her şeyle tam uyum sağladığını önerir. Ancak, giderek bu ilişkinin bir anahtar ve kilitten çok anlık bir “uyum müzakeresi” gibi olduğu görülmektedir. Bu konu süreç felsefesi bağlamında bize ne ifade ediyor?
Biyolojideki mekanikçi gelenek oldukça belirli işlevlere sahip farklı parçalar arar. Protein; anahtar ve kilit modeline mükemmel bir şekilde uyar. Enzim ve substratı, belirli işlevleri yerine getirmek için tam olarak mühendislik ürünü (doğal seçilimle) olan parçalardır. Ancak doğa, bunun çok daha zekice olduğunu kanıtladı, organizmadaki varlıkları birden fazla işlevi yerine getirebilecek kaynaklar olarak ele alır. Böylece, birkaç on yıl önce “ek iş” yapan proteinler gibi garip bir kavram önerildi; bu, muhtemelen “normal işinin dışında” zaman zaman başka bir iş bulan bir proteindi. Proteinin, hücre içinde on farklı yerde rol oynadığı keşfedildi. Gerçek şu ki, bu proteinlerin belirli bir “günlük işi” yoktu, ancak birçok işleve uyum sağlayabilen çok yönlü moleküllerdi. Bunun bir göstergesi, bahsettiğiniz “uyum müzakeresi”dir. Çok yönlü bir molekül, belirli bir bağlamın ihtiyaçlarına göre şekil almalıdır. Dağınık proteinler (disordered proteins) bu perspektif değişikliğinin en iyi örneğidir. Dağınık bir protein, farklı amaçlar için parçalarının farklı düzenlerine uyum sağlamasını sağlayan eklemlere, yani kasıtlı olarak şekil alabilen noktalara sahiptir.
Mekanikçi düşüncenin sabit yapılardan dinamik, süreçsel bir bakış açısına geçişi, canlı sistemlerin mikroskobik bileşenlerini sürekli değişen, açık uçlu süreçler olarak gören bir perspektife duyulan ihtiyacın tipik bir örneğidir.
Mekanikçi düşüncenin sabit yapılardan dinamik, süreçsel bir bakış açısına geçişi, canlı sistemlerin mikroskobik bileşenlerini sürekli değişen, açık uçlu süreçler olarak gören bir perspektife duyulan ihtiyacın tipik bir örneğidir. Sabit işlevlerin belirlediği sabit yapılardan; çok yönlü ve dinamik süreçlere bu düşünce evriminin proteomik ve genomik alanlarında da gerçekleşmesi oldukça ilginçtir. Bir dönem, genomun belirli bir sayıdaki gene ve bu genlerin sırasıyla (yapılarıyla) tam olarak belirlenmiş işlevlere sahip olduğu varsayılmıştı. Şimdi ise belirli dizilerin nihayetinde sayısız proteine yol açabileceğini ve genomun, birbiriyle örtüşen ya da hatta karşı yönde okunan farklı “genlerden” oluşabileceğini görüyoruz.
Profesör, değerli görüşleriniz için çok teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Sanırım yeterince şey söyledim! Belki de bu fırsattan faydalanarak, bu konularla ilgili en son düşüncelerimi ve bunların daha spesifik olarak insanla ilgili sorulara nasıl uygulandığını içeren, yakında yayımlanacak kitabım Everyone Flows: A Process Philosophy of Human Life’ı tanıtabilirim. Aksi takdirde, sadece okurlarınıza fikirlerimi açıklama fırsatı verdiğiniz için size teşekkür etmek kalır.
Biz teşekkür ederiz, yeni kitabınızı merakla bekliyoruz.
Kaynakça
- Bertolaso, Marta and John Dupré (2018). “A Processual Perspective on Cancer”. In Everything Flows: Towards a Processual Philosophy of Biology, Oxford: Oxford University Press, 2018, pp. 321-336.
- Dupré, John (2021). “Causally Powerful Processes”, Synthese 199: 10667–10683.
- Dupré, John and Sabina Leonelli (2022). “Process epistemology in the COVID-19 Era: Rethinking the research process to avoid dangerous forms of reification”. European Journal for the Philosophy of Science 12: 20.

