Berkeley Üniversitesi’nden emekli ünlü sosyolog Michael Burawoy’un 3 Şubat Pazartesi günü hız limitini aşan bir aracın çarpması sonucu yaşamını yitirmesinden sonra onun hakkında “Michael Burawoy Filistinlilerin Yanında!” başlıklı kısa bir yazı kaleme almıştım. Temel yönlerini, niteliklerini hatta sıra dışılıklarını kısaca ele aldıktan sonra onun “akademik dünyadaki aykırılığına” daha ziyade Filistin Sorunu üzerinden değinmiştim. Yazının sonlarına doğru Burawoy’un Filistin konusuna dair daha uzun olan ikinci makalesinin yakında The Sociological Review dergisinde yayımlanacağından bahsetmiştim. Evet bahsettiğim gibi makale kısa bir süre önce The Sociological Review dergisinin Mart 2025 sayısında yayımlandı. İkinci makalesi üzerinde de kısaca durmamızın onun Filistin konusundaki yaklaşımını anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum.
Prof. Dr. İbrahim KAYA
Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
Berkeley Üniversitesi’nden emekli ünlü sosyolog Michael Burawoy’un 3 Şubat Pazartesi günü hız limitini aşan bir aracın çarpması sonucu yaşamını yitirmesinden sonra onun hakkında “Michael Burawoy Filistinlilerin Yanında!” başlıklı kısa bir yazı kaleme almıştım. Temel yönlerini, niteliklerini hatta sıra dışılıklarını kısaca ele aldıktan sonra onun “akademik dünyadaki aykırılığına” daha ziyade Filistin Sorunu üzerinden değinmiştim. Yazının sonlarına doğru Burawoy’un Filistin konusuna dair daha uzun olan ikinci makalesinin yakında The Sociological Review dergisinde yayımlanacağından bahsetmiştim. Evet bahsettiğim gibi makale kısa bir süre önce The Sociological Review dergisinin Mart 2025 sayısında yayımlandı. İkinci makalesi üzerinde de kısaca durmamızın onun Filistin konusundaki yaklaşımını anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum.
Bu sözünü ettiğimiz ikinci makalesinde sosyologların Filistin hakkında neden ve nasıl konuşmaları gerektiği sorusuna odaklanan Burawoy öncelikle hiçbir tavır almayanlara dair birkaç söz etmektedir. Sosyologların siyasal olaylar karşısındaki tavırlarının nötr olması gerektiği inancına sarılanlara eleştirel yaklaşan Burawoy bu kişilerin taraf tutmamaya yönelik aldıkları tavrın da kendi başına bir tavır olduğunun altını çizmektedir ve Filistin Meselesinde bu tavrın aslında Gazze’deki Filistinlilere karşı İsrail’in gerçekleştirdiği katliamın lehine bir tavır olduğunu belirtmektedir.
Siyonist taraf bu karanlık sayfayı Yahudiler için bir kurtuluş olarak görmektedir ki Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle birlikte Balfour Deklarasyonu’nun Filistin’i Yahudiler için bir vatan ilan ettiğini iddia etmektedir.
Sosyolog bir tavır almak zorundadır ama hangi taraftan yana tavır almalıdır? Bu soruyu yanıtlamak için tarihsel bir değerlendirmeye ihtiyaç duyduğumuzu ifade eden Burawoy Siyonistlerle Filistinliler arasında tarihsel olarak yaşanan sürece odaklanıyor. Özetle; Siyonist taraf, savaşı Hamas’ın 7 Ekim 2023’te başlattığını ve bu nedenle Filistinlilerin bu suçun cezasını çekmek zorunda olduklarını iddia ediyor. Filistin tarafı açısından savaş tabii ki 7 Ekim’de başlamadı. 1947-48 Savaşında 750 bin Filistinli topraklarını terk etmek zorunda bırakıldı ve etnik temizlik yaşandı. Siyonist taraf bu karanlık sayfayı Yahudiler için bir kurtuluş olarak görmektedir ki Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle birlikte Balfour Deklarasyonu’nun Filistin’i Yahudiler için bir vatan ilan ettiğini iddia etmektedir. Filistin tarafı haklı olarak karşı çıkmaktadır: İngilizlere böyle bir vaatte bulunma yetkisini kim verdi? Osmanlı Döneminde de sonrasında da burası yani Filistin bizim toprağımızdır, vatanımızdır.

Burawoy bu özetten sonra soruyu yeniden soruyor: sosyologlar hangi taraftan yana tavır almalılar? Tarafımızın belli olduğunu yani Filistin tarafında tavır almak zorunda olduğumuzu ama bunu destekleyecek bir kavramsallaştırmaya da sahip olmamız gerektiğini tartışıyor. Öncelikle İsrail’in “ırk-ayrımcılığına” dayanan bir devlet olduğu konusundaki kanının yaygın bir kanı olduğundan söz ediyor. Irk ayrımına dayalı bir deneyim yaşamış olan Güney Afrika ile kıyaslama yapılıp yapılamayacağına odaklanıyor. Benzerliklerden çok farklılıkların dikkat çektiğini düşünüyor ve farklılıkların altının çizilmesi gerektiğini vurguluyor.
Burawoy yerleşimci sömürgeciliğin iki temel belirleyici özelliğinden bahsediyor. İlki, toprak gaspına, toprağın zora dayalı olarak ele geçirilmesine dayanan özellik ve ikincisi emek sömürüsüne dayanan özellik. Irk ayrımcılığına dayanan rejimlerin bu iki özelliği de bünyesinde barındırdığını ama bazı deneyimlerde koşullara göre bunlardan birisinin baskın olduğunu kavramlaştırıyor.
Bu farklılıkları somut olarak ortaya koymak için “yerleşimci sömürgecilik” kavramının geliştirilmesi gerektiği düşüncesinin altını çiziyor. Siyonistler sömürgeci olduklarını reddediyorlar; Filistin’i kendi kadim toprakları olarak görüyorlar. Siyonistlere göre Filistinliler Filistin’den kovulmayı veya ortadan kaldırılmayı hakkeden teröristlerdir. Irk egemenliğine dayanan bu anlayış, İsrail yönetimini yönlendiriyor ve bu yönetimi Güney Afrika’da yaşanmış olan deneyimden ayıran özellikler nelerdir? Bu sorudan hareketle Burawoy yerleşimci sömürgeciliğin iki temel belirleyici özelliğinden bahsediyor. İlki, toprak gaspına, toprağın zora dayalı olarak ele geçirilmesine dayanan özellik ve ikincisi emek sömürüsüne dayanan özellik. Irk ayrımcılığına dayanan rejimlerin bu iki özelliği de bünyesinde barındırdığını ama bazı deneyimlerde koşullara göre bunlardan birisinin baskın olduğunu kavramlaştırıyor. Güney Afrika deneyiminde emek sömürüsü baskın yönü oluştururken, Filistin’de Siyonistlerin sömürgeciliği daha ziyade toprak gaspına dayanıyor. Toprağın zora dayalı olarak ele geçirilmesi sürecine odaklanan Burawoy Siyonistlerin İngilizlere ve aynı zamanda Filistinlilere karşı açtığı savaşta 750 bin Filistinlinin yurdundan sürülmesinin sonucunda Yahudilerin kontrolündeki toprağın %7’den %78’e çıktığını ve nüfus yoğunluğunun da %32’den %80’inin üzerine çıktığını ifade ediyor.
Tüm bu tartışmadan sosyologların siyasi olaylar, çatışmalar, savaşlar karşısında konuşmama hakkını kullanmaktan ziyade tarihsel bir perspektifi ortaya koyarak haklı olandan yana tavır koymaları gerektiği sonucunu çıkarabiliriz.
Tarihsel olarak yerleşimci sömürgeciliğin açık kanıtları karşısında, sosyologların hangi taraftan yana tavır alacakları somutlaşmaktadır. Demek ki “yaşanan siyasal bir olaydır ve sosyoloğun alabileceği tavır ancak nötr bir tavır olabilir” türündeki yaklaşımlar da bir tür tavır almak anlamına gelmektedir ve Filistin örneğinde nötr tavır aldıklarını beyan edenler aslında ırk ayrımcılığı yapan İsrail yönetim teçhizatına onay vermektedirler. Tüm bu tartışmadan sosyologların siyasi olaylar, çatışmalar, savaşlar karşısında konuşmama hakkını kullanmaktan ziyade tarihsel bir perspektifi ortaya koyarak haklı olandan yana tavır koymaları gerektiği sonucunu çıkarabiliriz. Son olarak, Burawoy Filistinlilerin mücadelesinin sadece kendi kurtuluşlarını değil aynı zamanda İsrail’in de (kendisinden) kurtuluşunu sağlayabileceği düşüncesindedir. Ancak, Filistinliler bunu kendi başlarına yapamazlar. Bu hedefe küresel bir mücadeleyle varılabilir.
Kaynak: Burawoy, M. (2025) Why and how sociologist speak out on Palestine? The Sociological Review, Vol. 73, issue: 2: 249-260.

