Canlı varlıklar biyolojik hatalarla dolu bir dünyada dolaşadursunlar, kozmosun temel yapıtaşları, fizik yasalarına sarsılmaz bir tutarlılıkla bağlı kalır. Bırakın bir atomu, sodyum iyonunu, bir parça altını, bir su damlasını ya da bir süpernovayı; bir elektronun bile yanıldığını görmeyiz. Fizik biliminin nesneleri asla hata yapmaz. Bunun yerine, kaçınılmaz yasalara uyarlar. İşte problemin başladığı yer tam da burası. Evrendeki diğer her şey gibi, hata yapan organizmalar da, yasalara eksiksiz uyan atom ve moleküllerden oluşur. Öyleyse, canlılardaki bu hata yapma hali nerede başlayıp nerede biter? Ne kadar derinleşir? (Life Makes Mistakes – Aeon)
Prof. David S. Oderberg
Röportaj: Okan Nurettin Okur, Irmak Durgun
”Life Makes Mistakes” yazısında son derece veciz bir şekilde ifade ettiği üzere biyolojik hataların doğasını ve yaşamla olan ilişkisini daha derinlemesine anlamak için GazeteBilim’in bu haftaki konuğu Profesör David S. Oderberg. Birlikte hataların felsefi ve biyolojik boyutlarına dair zihin açıcı bir yolculuğa çıktık.
Profesör Oderberg, öncelikle davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Dilerseniz hemen sorularımıza geçelim. Öncelikle şunu merak ediyorum. Hata gerek günlük hayatımızın gerek biyolojik yapılar dahil bütün sistemlerin vazgeçilmez bir unsuru. Peki sizi hataların yaşamın ve yaşamsal süreçlerin belirlenmesinde bu denli etkili olduğu kabulüne götüren şey ne oldu? ”Biyolojik hatalar teorisi” ile tam olarak ne kastediyorsunuz?
Reading Üniversitesi’nde birlikte çalıştığım ekiple yaklaşık yedi yıl önceki bir akşam yemeğinde biyoloji felsefesi tartışmaya başladık. Yaşamın temel özellikleri ve laboratuvar deneylerindeki rolleri arasındaki ilişki ilgimizi çekti. Uzun zamandır yaşamın temelde amaçlı (teleolojik) yapısı nedeniyle fiziğe ve kimyaya indirgenemez olduğu fikrini savunuyorum. Bu amaç; sağlığın, bütünlüğün, refahın, üremenin, sosyalliğin, yani dünyadaki yaşam çeşitliliğinde bulduğumuz belli başlı tüm özelliklerin sürdürülmesinde rol oynayan özel bir tür amaçtır.
Uzun zamandır yaşamın temelde amaçlı (teleolojik) yapısı nedeniyle fiziğe ve kimyaya indirgenemez olduğu fikrini savunuyorum.
Ekip arkadaşım Prof. Jonathan Hill, canlı varlıkların hata yapma potansiyelleri ile özellikle ilgiliydi. İkimiz de, bir şeyleri yanlış yapmasının, o organizmanın refahı ve hayatta kalması açısından ciddi sonuçlar doğurabileceğini görüyorduk. Bu sonuçlar yalnızca organizmayı değil, organizmanın ait olduğu grubu da etkileyebilir; örneğin (elbette) türleri, ama aynı zamanda, bahsettiğimiz sosyal bir organizmaysa, koloni, sürü, topluluk ve aileyi de etkileyebilir. Hata yapmanın, teleolojiyi işlevsel hale getirmenin, pek çok şüphecilik karşısında onu “bilimsel olarak saygın” kılmanın bir yolu olduğunu görebiliyorduk. Amaçlar hakkında yalnızca teoriler üretmek yerine, bir organizmanın kendi refahını veya çevresinde ‘etkili bir şekilde hareket etme’ yeteneğini tehdit eden bir hatayı nasıl ve hangi bağlamlarda yaptığını görerek bunları test edebiliriz.
Ekibimizin diğer üyeleri, fizik alanından nörobilime geçen Prof. Ingo Bojak ve kan pıhtılaşması konusunda önde gelen uzmanlardan Prof. Jonathan Gibbins de bu hata odaklı yaklaşımın potansiyelini görebiliyordu. Bu konu hakkında çok canlı tartışmalar yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. Kan pıhtılaşması, Prof. Gibbins’in uzmanlığı göz önüne alındığında özellikle ilgi çekiciydi ve pıhtı oluşumundaki anahtar hücre olan kan pulcuklarının hata yapıp yapamayacağı ve nasıl yapabileceği hakkında çok konuştuk.

Doğrusu oldukça ilginç bir konu. Gerek biyoloji gerek felsefe bağlamında yepyeni bakış açıları sunuyor. Peki hata olarak değerlendirilen biyolojik fenomenlerin kısa vadede gelişmeyi tehdit etmesine rağmen uzun vadede organizmaya avantaj sağladığı durumlar olabilir mi?
Evet, bu da hataları ilginç kılan şeylerden biri. “Biyolojik hata” diye mutlak bir şey yoktur. Bu, bir iskambil oyununda sinek asını oynamanın bir hata olacağını söylemek gibi bir şey olurdu. Oysa bu, hangi oyunu oynadığınıza göre değişir. Ve diğer oyunculara, onların ellerindeki kartlara, ortadaki kartlara, kurduğunuz stratejiye göre de. Aynısı biyoloji için de geçerlidir. Bir geyik için, karşıdan karşıya geçmek bir hata mıdır? Eğer caddede araç yoksa, hata değildir. Fakat işlek bir yolsa, evet, bu ölü veya yaralı bir geyik anlamına gelir.
Genetikte ‘hata’ veya ‘yanlışlık’ terimleri bolca kullanılır. Genetikçiler kopyalama hatalarından, transkripsiyon hatalarından, çeviri hatalarından, DNA düzeltme hatalarından ve benzeri hatalardan söz ederler. Bu genetik hatalar, kısa vadede organizmanın hayatını tehdit edecek birtakım proteinlerin oluşumuna yol açabilir. Öte yandan, aynı kısa vadeli hata, türün bazı üyelerinin değişen bir çevrede hayatta kalmasını sağlayan bir adaptasyona dönüşebilir; böylece uzun vadede tür gelişebilir. Bu konuya verilebilecek klasik örnek, orak hücreli anemi hastalığıdır. Bu hastalıkta kırmızı kan hücreleri, genetik bir mutasyon sonucu, bozuk şekilli olarak üretilir. Sıtmanın yaygın olarak görüldüğü bazı coğrafyalarda ise bu şekil bozukluğu sıtmaya karşı koruyucu bir işlev görür. Bunun sonucu olarak, orak hücre mutasyonu bu coğrafyalardaki populasyonlarda yaygın hale gelerek hayatta kalma oranını arttırır.

Öyleyse şunu söyleyebiliriz sanırım. Bir şeyin hata oluşu duruma, şartlara göre değişir. 18. yy İngiltere’sinde gri bir kelebek olmak avantaj iken, başka bir yerde dezavantaj olabilirdi. Embriyonik gelişimdeki genetik hatalarla, yeni fenotipik özellikler kazanmış bir canlı değişen çevresel şartlarda bunu avantaja dönüştürebilir. Peki hata için nesnel bir tanım yapmak nasıl mümkün olur? “Hata” kavramı, insan merkezli bir önyargı olabilir mi?
Genel anlamda haklısınız, zaten bu sebeple hataları çevreye ”göre” değerlendiriyoruz. Bu, hatalar konusunda ‘relativist’ olduğumuz anlamına gelmez (etik açıdan relativizmi, bir eylemin ahlaki olarak doğru veya yanlış olmasının tek yolunun belirli bir kültüre, topluma veya hatta kişinin kendi kişisel görüşüne göre olması gerektiğine inanmak şeklinde açıklayabiliriz). Hatalar gözümüzün önündedir, gerçek ve objektiftirler. Kazalara, hastalıklara, ölüme, hatta soyların tükenmesine sebep olabilirler. Ancak belirli bir davranış türünün hata olup olmadığı, sağlık ve hastalığın, yaralanma ve bütünlüğün ya da hayatta kalma ve ölümün söz konusu olduğu ortama göre değerlendirilir. Bir ortamda sağlıklı sayılabilecek bir davranış, başka bir ortamda tehlikeli olabilir (temiz havayla dolu bir odada derin nefes almakla, kirli havayla dolu bir odada derin nefes almak gibi).
Dolayısıyla, biyolojik hatanın resmi tanımında (bu tanım British Journal for the Philosophy of Science dergisinde 2023 yılında yayınlanan bir makalede yer alıyor), zaman, mekan ve çevreye ilişkin bu göreliliği formülasyona dahil ediyoruz.

Yani şunu anlıyorum: Hatalar, genetik dengeyi bozabilir gibi görünse de, aslında popülasyonun uzun vadeli adaptasyon kapasitesini artırır ve gen havuzunun dinamik bir şekilde evrimleşmesini sağlar. Dolayısıyla “hatalı” genetik dizilimler popülasyon seviyesinde bir denge mekanizması oluşturuyor. Bu bağlamda nötr mutasyonları nasıl ele alıyorsunuz?
‘Nötr’ mutasyonlara gelince – diyelim ki yanağınızda küçük, iyi huylu bir ben varsa – bu durum sizin çevrenizde etkili bir şekilde hareket etme, sağlıklı kalma, üreme vb. yeteneğinizi hiçbir şekilde tehdit etmiyorsa, o zaman ben oluşumuna yol açan genetik süreçlerde bir hata vardır diyemeyiz. Tüm davranış ve eylemler hatalı ya da doğru şeklinde sınıflandırılacak diye bir kaide yok. O tür bir bene sahip olmanız bir hata mı? Bence, bu bir hata da değildir, doğru da. O sadece bir bendir hepsi bu. Bununla birlikte, kısa vadede nötr olarak değerlendirebileceğimiz kimi mutasyonlar uzun vadede kayda değer adaptasyonlara da dönüşebilirler ki bu durumda bunlar doğru mutasyonlar olacaklardır. Satranç oynarken veziri feda etmek genellikle riskli bir hamledir, en azından kısa vadede. Fakat bir satranç ustasının elinde bu hamle ileride şah mata ulaşabilir.
Satranç oynarken veziri feda etmek genellikle riskli bir hamledir, en azından kısa vadede. Fakat bir satranç ustasının elinde bu hamle ileride şah mata ulaşabilir.
Kör, tahmin edilemez bir süreçten bahsediyoruz öyleyse. Peki epigenetik mekanizmalara gelecek olursak. Epigenetiğin “biyolojik hatalar teorisi” içindeki yeri nedir? Epigenetik değişiklikler genetik hataların etkisini azaltabilir ya da daha yaygın hale getirebilir mi?
Uzun zamandır biliyoruz ki, DNA metilasyonu gibi epigenetik mekanizmalar (DNA’nın belirli enzimler yardımıyla kimyasal olarak modifiye edilmesi) organizmanın normal gelişiminin sağlanması, kanserden korunması ve başka faydalar uğruna bazı genlerin baskılanması gibi düzenleyici süreçlerin bir parçası. Dolayısıyla ilgili enzimlerin doğru işi yaptığını söyleyebiliriz. Ancak metilasyonun kendisinde hatalar olabilir ve bu da örneğin anormal plasenta gelişimine yol açabilir. Yani evet, bilim insanlarının her geçen gün daha fazla şey keşfettiği epigenetik süreçler hata yapma potansiyelinden muaf değil.
Transhümanizm çağının ufkunda olduğumuz bu dönemde insan müdahalesi (CRISPR, Rekombinant DNA teknolojisi gibi) ile doğadaki hataları düzeltmek sizce daha karmaşık hatalara yol açabilir mi? Doğadaki hataların önceden tahmin edilmesi, evrimsel süreçlere müdahale etmemizi sağlayabilir mi?
Hata teorisinin özelliklerinden biri de ileriye dönük olmasıdır. Bir organizmanın nasıl davrandığını veya özelliklerinden birinin nasıl işlediğini anlamak, genellikle doğal seçilim gibi süreçlerin bir tür içinde bir özelliğin çoğalmasına ve korunmasına nasıl yol açtığına dair daha geriye dönük, yani tarihsel bir anlayıştan faydalanır. Ancak biyolojide tarihsel süreçleri yeniden inşa etmek ne kadar zorsa, bir organizmanın veya özelliğin gelecekte nasıl işleyeceğini tahmin etmek de o kadar zordur. Bir organizmanın veya özelliğin hata yapma potansiyeline bakarken (yanlış yapma, refahını sağlayan veya koruyan davranışlardan ayrılma) onun güçlü yönlerini ve kapasitesini araştırmamız gerekir. Belirli bir ortamda neyi yapma yeteneği var ve neyi yapma ihtimali var? Örneğin, kan trombositlerinin pıhtılaşma sürecinde kollajene maruz kalarak aktifleştiğini biliyoruz. Eğer kan damarlarında yaralanma olmayan bir yerde kolajene maruz kalırlarsa (örneğin, yırtılmış atardamar plağı içindeki kolajen), ölümcül bir pıhtı oluşabilir. O zaman, bu tür hataları azaltacak veya ortadan kaldıracak gen düzenleme süreçlerinin mevcut olup olmadığını merak edebiliriz.

Hata azaltma teknolojisini geliştirmeden önce, organizmanın veya onun özelliklerinden birinin (organları ve sistemleri dahil) hata yapma potansiyelini iyi bilmemiz gerekiyor. Gen düzenleme ve ilgili teknolojiler güçlüdür ve tehlikeli olabilir, bu yüzden etik açıdan da dikkatli olmamız gerekir. Bu da, daha kötü hatalar yapma riski yaratmadan gerçek hataları azaltmaya odaklanmamız gerektiği anlamına geliyor.
‘Amaç’ ve ‘hedef yönelimlilik’ Aristoteles’ten bugüne biyoloji felsefesinde ciddi bir tartışma olarak karşımıza çıkıyor. Bu teleolojik kavramları Jacques Monod ”teleonomi” kavramı ile doğallaştırmaya çalıştı. Teleonomi yani canlıların sanki bir “amaç” doğrultusunda hareket ediyor gibi görünmeleri, ancak bu davranışların doğrudan bir planlama veya bilinçli bir hedef doğrultusunda değil, doğal seleksiyonun bir sonucu olarak ortaya çıktığı görüşüne katılır mısınız?
Uydurulmuş ‘teleonomi’ teriminin, ‘gerçekten teleolojik gibi görünen ama olmayan şey’ dışında ne anlama geldiğini bilmek zor – ki bu da pek yardımcı olmuyor. Ernst Mayr, teleonomiyi, hedefe-yönelikliğin sibernetik modeline dayanan bir tür ‘program’ olarak görür. Bazıları bunu gerçekten amaçlı davranışlar olarak görür, ancak ilahi yaratılışın veya akıllı tasarımcının yaratımı olarak değil; bazıları ise insanlar ve belki de daha yüksek memeliler dışında, bilinçsiz teleoloji olarak görür.
Şahsen, “teleonomi”, kullanmayı tercih ettiğim bir terim değil. Ben eski-moda Aristotelesçi teleolojiyi kullanmayı tercih ederim. Doğada gerçek amaçlı davranışlar vardır; bazen bilinçli, bazen içgüdüsel, bazen de kişinin çevresinin veya içsel durumlarının yalnızca asgari düzeyde farkında olmasını gerektiren, genellikle tüm bunların ve daha da fazlasının çeşitli kombinasyonlarını içeren davranışlar. akıllı tasarımın veya bir tür “modası geçmiş metafiziğin” içeri sızmasına izin verme endişesi dışında, biyoloji felsefecileri arasında teleolojiye karşı neden bu kadar çok düşmanlık olduğunu hiçbir zaman tam olarak anlayamadım. Bunu biyoloji hakkında düşünmenin yararlı veya ilerici bir yolu olarak görmüyorum. Biyologların laboratuvar tezgahlarında yaptıkları gibi, fenomenlerin kendilerine bakmamız gerekiyor. Canlıların davranışlarını gerçek hedeflere, amaçlara, teleolojiye, ne derseniz deyin, başvurmadan açıklamak imkânsızdır. Bu gerçek, bazı filozofların arka plandaki kaygılarına rağmen orada durmakta.
Neyse ki çağdaş biyoloji felsefesinde teleolojiye önceki on yıllara kıyasla çok daha fazla hoşgörü var.

Richard Dawkins, “The Selfish Gene” (Gen Bencildir) adlı kitabında, evrim sürecini açıklamak için genleri merkeze alan bir bakış açısı sunar. Bu teoriye göre, organizmaların davranışlarını anlamanın en iyi yolu, genlerin kendi varlıklarını çoğaltma eğilimini incelemektir. Dawkins, genlerin “bencil” olduğunu öne sürerken, genlerin bilinçli bir niyetle değil, doğaları gereği kendi kopyalarını mümkün olduğunca yaymaya çalıştığını ifade eder. Bu, teleolojik açıklamayı haklı çıkarır mı?
Eğer genler gerçekten de belli hedeflere ulaşmaya çalışan birer etken ise, o zaman evet, belli bir şekilde hareket etmeyi amaçlayan tamamen bilinçdışı bir teleolojik dürtüyü destekler. Genlerin bu şekilde doğru bir şekilde karakterize edilip edilmediği ise ayrı bir konu.
İnorganik yapıların da teleolojik olabileceğini iddia ediyorsunuz. ”İnorganik dünyada teleoloji varsa, canlı dediğimiz o tuhaf ve harika varlıklarda daha ne kadar teleoloji vardır.” diyorsunuz. Entropi kanunu gibi temel fizik ilkeleri, evrenin “kaos” yönünde ilerlemesini amaçlıyormuş gibi görünüyor. Bu, fiziksel yasaların teleolojik bir karakter taşıdığını mı gösterir?
Hatalar konusundan biraz uzaklaşmış olacağız; ancak bir süre önce yayınladığım ‘Teleoloji: İnorganik ve Organik’ başlıklı makale, kaya döngüsü veya su döngüsü gibi inorganik sistemlerde var olan bir tür (elbette bilinçsiz) teleolojiyi savunuyor. Bu teleoloji, yaşayan sistemlerde olup bitenlerle karşılaştırıldığında biraz zayıflamış olsa da, orada. Bu tür döngülerin çeşitli aşamalarındaki süreçler arasında bir tür işlevsel ilişki var gibi görünüyor; öyle ki bu döngü ve aşamaların her biri bilimsel incelemeye uygun nesnelerdir. Su döngüsünün kendi dışında her türlü etkisi vardır; örneğin bir kuşun göç yolunu değiştirmesine neden olabilir (bunun doğruluğu hakkında hiçbir bilgim yok ama doğru olduğunu tahmin ediyorum). Fakat kuşlar üzerindeki etkisi, su döngüsünün bir parçası değildir. Eğer kuşlar üzerindeki etkisini çalışmak isterseniz, bir hidrolog değil, ornitolog olmanız gerekir. Buharlaşma, yoğuşma, yağış vs dışındaki şeyleri de bilmeniz gerekir. Bu nispeten istikrarlı, düzenli, öngörülebilir, inorganik sistem ve süreçlerin kendilerine özgü ayırt edici kimlikleri ve özellikleri vardır. Hiçbir şey yapmaya çalışmazlar, sadece varlardır. Ama rastgele, kaotik veya düzensiz değillerdir. Her sürecin sonunda net bir sonuç vardır, bu sonuç yeni bir sürece yol açar ve bu düzenli döngüler halinde devam eder. Burada hedeflerden ve amaçlardan söz etmeli miyiz? Filozofların bu düşünceden neden ürperdiğini anlayabiliyorum. Beni de biraz ürpertiyor. Bu yüzden bu tür bağlamlarda daha yumuşak bir terim olan ‘fonksiyon’u kullanmayı tercih ediyorum. Her durumda, ileri okuma için makalenin kendisine bakmanızı tavsiye ederim çünkü burada her şeyi açıklayamam.

”O halde benim iddiam, nihai nedenselliğin yaşayan dünyanın karakteristik özelliği olmasına rağmen, bunun sadece herhangi bir nihai nedensellik değil, kendi kendini yönlendiren türden, özel bir tür teleoloji olduğudur.” diyorsunuz. Bunu biraz açıklar mısınız?
Aslında basitçe, “teleoloji” ile eşanlamlı olan eski Aristotelesçi “nihai nedensellik” teriminin, canlılar dünyasına uygulandığında özel nitelikler içerdiğini kastediyorum. Canlılar, benim (ve başkalarının) “içkin” adını verdiğimiz bir tür nihai nedensellik içindedirler. Kendi kendilerini idame ettirmeleri, esenlikleri, sağlıkları, bütünlükleri, düzgün işleyişleri, türlerinin devamı vb. için hareket ederler. Canlıların “kendi kendilerini yönetmesi”nin anlamı budur.
Voltaire Candide adlı eserinde tüm dünyaların en idealinde yaşadığını düşünen Dr. Pangloss üzerinden öyle örnekler verir ki en saçma durumları bile Tanrı’nın iyiliğinin bir yansıması olarak gösterir. Örneğin burun gözlükler için oluşturulmuştur, dolayısıyla da gözlük kullanırız. Ne zaman doğayla ilgili bir şey okusam, izlesem kendimi teleolojiden bir türlü kurtaramıyorum fakat buradaki Dr. Pangloss karakteri gibi gülünç bir duruma da düşmek istemiyorum. Bu konuda bilimsel ve felsefi bir duruş için nesnel ölçütümüz sizce ne olmalı?
Biyolojik işlev üzerine yapılan araştırmalardaki tarihsel yönelim burada yararlıdır. Burnun ne işe yaradığını bilmek istiyorsak en iyisi gözlüklere değil, doğal seçilim ve adaptasyona bakmaktır. Ancak bu soruyu daha geniş anlamda da düşünebiliriz. Burunların gözlük için olmadığını bilmek için, evrimsel bir süreç sonucu ortaya çıkan ‘seçilmiş etkiler’ açısından tüm işlevleri analiz etmenize gerek yok, çünkü burunlar gözlüklerden önce vardı, bu yüzden insanlık gözlüğü icat etmeden önce yararlı bir şeyler yapıyor olmalılar! Bunu çözmek için herhangi bir teoriye gerek yok. Ancak elbette işlevleri daha az açık olan özellikleri incelerken işler daha da karmaşıklaşıyor veya zorlaşıyor. Eskiden apendiksin tamamen körelmiş, hiçbir fonksiyonu kalmamış bir organ olduğu düşünülüyordu. Fakat artık, bağışıklık sistemini desteklemek gibi çeşitli işlevleri hâlâ yerine getirdiğine dair şüphelerimiz var. Diyelim ki, apendiksin, başka hiçbir patojene uygulanmayan çok özel bir yolla, zararlı bir tür bakterinin ortadan kaldırılmasını sağladığını öğrendik. Bu durumda o bakteriyle savaşmak, apendiksin varoluş amacı mı olacaktı? Bu, o bakterinin uzak tarihimizde var olup olmadığına bağlıdır. Değilse, belki de apendiksin bu özel gücü yakın zamanda ortaya çıkan ve henüz popülasyonda sabitlenmemiş yeni bir şeydir; ya da gerçek adaptasyonların yanında “gelişmiş bulunan” ve burnumuzun şekli gibi bir miktar yararlı olduğu bulunan bir özelliktir.
Yazınızda, Darwinci yaklaşımı, en azından nesilleri kapsayan bir gözlem zamanı olmaksızın, yani bir canlının yaşamı süresince gördüğümüz daha “küçük” hataları incelemek için yetersiz buluyorsunuz. Evrim teorisi hataları açıklamada nasıl yetersiz kalıyor bunu biraz daha açar mısınız?
Sanırım alt-evrimsel zaman ölçeklerinde hata yapmayı açıklama sorununa atıfta bulunuyorsunuz.
Evet.
Diyelim ki bir kuşun ebeveyninden bir şarkı öğrenmeye çalışırken neden hata yaptığını öğrenmek istediniz. Erkek zebra ispinozu, şarkısını babasından öğrenir. Öğrenme süreci yanlış gidebilir; hiçbir zaman babanın şarkısının bire bir kopyası oluşturulamaz, ancak yaklaşık olarak bir benzeri oluşturulabilir. Eğer oğul, babasının şarkısını çok yanlış öğrenirse (ne kadar yanlışın “çok” olduğu konusundaki araştırmalar sürmektedir), eş bulmada başarısız olabilir. Bunu analiz etmek ve anlamak için uzak geçmişi araştırmanıza gerçekten gerek yok. Kuşun doğru öğrenmesine karşılık ödüllendirilmesinde dopaminin rolünü, mevcut çevrenin rolünü, diğer kuşlar tarafından dikkatin dağıtılma olasılığını, potansiyel bir eşin varlığının öğrenme sürecine müdahale etme olasılığını vb. araştırmanız gerekir. Bunların hepsi tam burada, tam şimdi.
Biyoloji; fizik ve kimya yasalarına indirgenemez. Atomlar yanılmaz. Bu konuda hemfikiriz. Biyolojik sistemlere geçildiğinde sui generis (kendine özgü) birtakım özellikler ortaya çıkıyor. Sizin deyiminizle atom yığınları canlı varlıklara dönüşünce ”biyolojik normativite” ortaya çıkıyor. Bu aynı zamanda bilinç, irade, faillik gibi kabulleri de beraberinde getirir mi sizce? Bunu mikroorganizmalardan insana kadar bütün canlılar için soruyorum. Ayrıca tüm bu sorulara daha radikal cevaplar verebilmek için biyolojinin yeni bir metafiziğinin yaratılmasının gerekli olduğunu düşünüyor musunuz?
Benim kendi görüşüm, bitki olmayan bir organizmanın olduğu her yerde, ne kadar ‘basit’ veya küçük olursa olsun, bir düzeyde veya türde farkındalığınız veya bilinciniz olduğudur. Hangi kelimeyi kullandığınızın bir önemi yok. Önemli olan olgudur. Organizmanın daha ileriki eylemlerinin temeli olarak çevreden (organizmanın kendi iç ortamı da dahil) bilgi alma ve işleme yeteneğinin olması gerekir. Bunun ardında çok fazla felsefe var, bunlardan bazılarını Gerçek Özcülük adlı kitabımda bulabilirsiniz. Bazı bilim insanları ve filozoflar artık bunu daha da ileri götürerek bitkilere farkındalık atfetmeye başladılar. Bazıları da aynı şeyi alt-organizma hücreleri için yapıyorlar. Ben bu yollardan hiçbirini takip etmiyorum, ancak bilim gerçekten büyüleyici ve metafizik görüşlerimin bazılarını yeniden düşünmemi sağlayabilir.

Bununla birlikte, ben bir Aristotelesçiyim (ya da bazen adlandırıldığımız gibi ‘neo-Aristotelesçi’yim), bu yüzden metafiziğim oldukça gelenekseldir – o kadar geleneksel ki günümüzde oldukça radikal görülüyor. Dolayısıyla evet, biyolojik normativite vb. konulardaki sorularınıza daha radikal yanıtlar bulmamız gerektiğini düşünüyorum, ama benim için bu sadece felsefe yaparken daha geleneksel olmamız gerektiği anlamına geliyor!
Yol gösterici olarak her zaman bilimin kendisini görmeliyiz. Bilim® ‘i değil, bilim insanlarını değil ve bilim insanı gibi davranan bazı insanları da değil.
Ama yol gösterici olarak her zaman bilimin kendisini görmeliyiz. Bilim® ‘i değil, bilim insanlarını değil ve bilim insanı gibi davranan bazı insanları da değil (aslında felsefe yapanlar, genellikle bilimin felsefe olduğunu ve her sorunun cevabının Bilim®’den geldiğini düşünenler). Bilimsel gerçekler ve gerçek teoriler tarafından bilgilendirilmeye ihtiyacımız var. Bunun için elbette bilim insanlarına ihtiyacımız var, ancak bir bilim insanının söylediklerini, sadece bilim insanı olduğu için kabul etmemeliyiz. Yeteneklerimiz ölçüsünde, eleştirel düşünmemiz ve her şeyi mutlaka sağlamasını alarak kontrol etmemiz gerekiyor.
Son derece verimli ve keyifli bir röportaj oldu. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bu röportajda dile getirilen fikirler hiçbir şekilde benim dışımda hiç kimsenin görüşlerini temsil etmemektedir; ne geçmişteki ve şimdiki ekip arkadaşlarımın, ne meslektaşlarımın, ne üniversitemin, ne de harika gezegenimizdeki herhangi bir kişinin. Ayrıca, geçmişte ve günümüzde bana cömertçe destek veren ve hatalar hakkında çokça düşünmemi sağlayan John Templeton Vakfına teşekkür ediyorum.
Profesör Oderberg, zaman ayırdığınız ve bu kıymetli bilgileri bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.
Rica ederim, ben teşekkür ederim.

