“Bu yasa, biçim ve kapsam olarak İslamcılaşan bir devletin dogmatik refleksini daha çok yansıtmaktadır.”
Prof. Dr. Hasan Aydın
Söyleşi: Emrah Maraşo
Basındaki haberlere bakılırsa, Diyanet İşleri Başkanlığına ilişkin düzenlemeler öngören kanun teklifi, Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edildi. Teklifteki bir değişikle, Diyanet İşleri Başkanlığına, ‘sakıncalı‘ bulduğu Kuran meallerinin toplatılıp imha etme yetkisi verildiği anlaşılıyor. Teklifle, Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un beşinci maddesinde değişikliğe gidiliyor. Bu bentlerden bir tanesi şöyle:
“Kur’an-ı Kerim meallerini Başkanlık ile diğer kamu kurumları, özel kişi ve kuruluşların talebi üzerine veya resen incelemek ya da incelettirmek.”
Bu bentten hareketle yapılacak inceleme sonucunda, ‘İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı olduğu kurul tarafından tespit edilen meallerin’, başkanlığın yetkili ve görevli yargı merciine müracaatı üzerine basım ve yayını durdurulabileceği anlaşılıyor. Hatta dağıtılmış olanlarınsa toplatılmasına ve imha edilmesine karar verebileceği söyleniyor. Basına yansıyan bilgilere bakılırsa, kanun teklifi yasalaşmadan uygulanmaya çalışıldığı, Mustafa Öztürk’ün Kur’an mealine Kültür Bakanlığının bandrol vermediği söyleniyor. Mustafa Öztürk bu duruma tepki gösterdi ve kendi mealini yakacağını söyledi.
Konu üzerine Ondokuz Mayıs Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Aydın’la bir söyleşi gerçekleştirdik. Sorularımıza yanıt verme nezaketinde bulunduğu için teşekkür ediyoruz.
Bu uygulama tarikatları mı yoksa tarihselci ve eleştirel yaklaşım sahiplerini mi hedef alıyor?
Hasan Aydın: Diyanet’in mevcut yapısı ve tarihsel evrimi göz önüne alındığında, bu yasağın doğrudan tarikatlara değil, daha çok “tarihselci”, “rasyonalist”, “eleştirel” Kur’an yorumcularına ve Kur’an merkezli, mezhep dışı yaklaşımlara karşı bir güvenlik mekanizması olarak tasarlandığı anlaşılıyor.

Tarihselciler tehdit olarak algılanıyor
Diyanet, Cumhuriyet’in başından bu yana Sünni-Hanefi merkezli ve giderek artan biçimde selefileşen veya neo-selefi eğilimlerle iç içe geçmiş bir çizgide şekillenmiştir. Tarikatlar ise, özellikle 15 Temmuz sonrası yeniden “kontrollü meşrulaştırılmış” durumda ve genelde iktidarla uyum içinde çalışıyorlar. Oysa tarihselci yaklaşım, yani Kur’an’ın tarihsel bağlamını esas alarak anlamaya çalışan düşünürler, hem mezhep dışı hem de geleneksel fıkıh anlayışına karşı oldukları için daha fazla tehdit olarak algılanıyor.
Dinsel yorum alanını merkezîleştirme
Ayrıca bu yasağın ardında, Kur’an’ın “doğrudan okunmasını” savunan ve mealler üzerinden bireysel dindarlığı güçlendiren eğilimlere karşı bir tepki de olabilir. Çünkü bu eğilimler Diyanet’in ve kurumsal dinin tefsir tekeline doğrudan zarar veriyor.
Bu yasağın ardında, Kur’an’ın “doğrudan okunmasını” savunan ve mealler üzerinden bireysel dindarlığı güçlendiren eğilimlere karşı bir tepki de olabilir.
Bu nedenle yasa, “yetkili olmayan” kişi ya da kurumların meal yayımlamasını engelleyerek dinsel yorum alanını merkezîleştirme amacı taşıyor gibi duruyor.
Yasaklamak, iktidardaki dinsel anlayış için güvence midir, yoksa laik bilinci mi yükseltir?
Hasan Aydın: Bu soruda hem kısa vadeli hem uzun vadeli etkileri dikkate almak gerekiyor.
Kısa vadede, evet, iktidardaki dinsel anlayışın ideolojik güvenliğini sağlar. Devletin ideolojik aygıtı hâline gelen Diyanet, böylece sadece “doğru İslam”ın ne olduğunu değil, “doğru meal”in ne olduğunu da belirlemiş oluyor. Bu da hem iktidarın dinsel meşruiyetini hem de halk üzerindeki dinî denetimini ve baskısını artırabilir.

“Devlet, vatandaşın Tanrı ile arasına giriyor” duygusu
Uzun vadede bakıldığında ise durum farklılaşabilir. Tarih bize gösteriyor ki yasaklama, sansür ve tek tipleştirme, sonunda farkındalığı ve sorgulamayı tetiklemektedir. Bu yasak, özellikle genç kuşaklar ve okuryazar kitleler arasında “devletin bile sansürlediği Kur’an meali ne diyor acaba?” türünden merak ve araştırma dürtüsünü tetikleyebilir. Aynı zamanda, laiklik düşüncesini ve din-devlet ayrımı bilincini yeniden tartışmaya açabilir. Çünkü “Devlet, vatandaşın Tanrı ile arasına giriyor” duygusu, tepkisel de olsa seküler bir bilinci besleyebilir. Yani evet, laik bilinci tetikleyici potansiyel de taşıyabilir.
“Devlet, vatandaşın Tanrı ile arasına giriyor” duygusu, tepkisel de olsa seküler bir bilinci besleyebilir.
İslam tarihinde benzer uygulamalar olmuş mudur?
Hasan Aydın: Bu soruya “evet, fakat sınırlı bağlamlarda” şeklinde yanıt verilebilir.
Kur’an’a dönük “yorum tekelini” belirleyen uygulamalar, geçmişte de görülmüştür. Abbâsîler döneminde, özellikle Me’mun’un mihne uygulaması (825-848), Kur’an’ın mahlûk olduğunu kabul etmeyen ulemanın cezalandırılması biçiminde ortaya çıkmıştı. Bu, bir inanç yorumu tekelleştirme girişimiydi. Yine Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde, heterodoks/eleştirel/ahlaki merkezli yorumlar (örneğin bazı Alevi/Bektaşi metinleri) yasaklanmış, yakılmış, yayıcıları idam edilmiştir.
Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesi saygısızlık olarak nitelenmişti
Yine uzun süre boyunca Kur’an’ın Arapça dışına çevrilmesi sakıncalı görülmüştür. Bu, özellikle Osmanlı uleması içinde güçlüydü; çünkü Arapça, sadece dil değil aynı zamanda dinî otoritenin sembolüydü.
Meşhur Osmanlı şeyhülislamlarından bazıları, Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesini dine saygısızlık olarak nitelemiştir. Atatürk’ün çabalarıyla, bu konuda meşruiyet zemini oluşmaya başlamıştır. Atatürk’ün teşvikiyle, Mehmet Akif’ten Elmalılı’ya kadar uzanan bir damarla birlikte Türkçe meal-tefsir hareketi görünür olmaya başlamıştır.
Yani İslam tarihinde devletin veya iktidarın yorum tekelini savunmak adına bazı metinleri bastırdığı, bazı yorumcuları dışladığı, bazı çevirilere karşı çıktığı örnekler vardır. Ama bu, doğrudan “meal yasaklama” düzeyinde değil, daha çok yorumlama alanını sınırlama biçiminde olmuştur.
Bana öyle geliyor ki, bu yasa, temelde, günümüz İslamcılığının kendi içindeki çatlakları kontrol etme çabasıdır. Bu çabanın bir başka boyutu da, Diyanetin bir çeviri tekeli kurarak, hoşuna gitmeyen, çağın değerleriyle örtüşmeyen Kurani ifadeleri teville bozmaya yönelme riskidir. Bunun örnekleri hiç de az değildir.
Bu yasa, temelde, günümüz İslamcılığının kendi içindeki çatlakları kontrol etme çabasıdır.
Tarikatlardan çok bireyi hedef alıyor
Amaç her ne olursa olsun, Kur’an meali üzerinde Diyanete yetki vermek, faşizan bir uygulamadır; çoğulculuğa, düşünce ve ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, bilim özgürlüğü gibi temel özgürlüklere aykırıdır. Bu uygulama, Tarikatlardan çok, düşünen, yazan, Kur’an’a doğrudan yönelen, kendi inancını kendisi belirlemeye çalışan bireyi hedef alır.
İslamcılaşan devletin dogmatik refleksi
Ancak, daha önce de dediğim gibi, kısa vadede iktidara fayda sağlasa da, uzun vadede ters tepecektir; hem laik bilinci hem de İslam düşüncesinde bireysel özgürlük talebini güçlendirme potansiyeli taşıyacaktır. Ve evet, tarihsel emsalleri vardır; ama bu yasa, biçim ve kapsam olarak İslamcılaşan bir devletin dogmatik refleksini daha çok yansıtmaktadır.

