Bitkiler, genellikle bilinçten ve edimsellikten yoksun, pasif varlıklar olarak görülür. Ancak son yıllarda yapılan bilimsel ve felsefi çalışmalar, bitkilerin karmaşık etkileşim ağlarına sahip olduğunu ve çevrelerine aktif tepkiler verebildiklerini gösteriyor. Bu bağlamda bitki felsefesi, doğaya bakışımızı kökten değiştiren sorular soruyor: Bitkiler gerçekten bilinçsiz mi, yoksa bizim bilinç tanımımız mı sınırlı? Yoksa bitkiler; insan ve hayvan merkezli dünyamızın unuttuğu bir varoluş biçimini mi temsil ediyor? Prof. Stella Sandford ile bitkilerin ontolojisini, bilinci ve doğayla daha derin bir bağ kurmanın imkanlarını sorguluyoruz.
Prof. Stella Sandford
Kingston Üniversitesi, Felsefe Profesörü
Röportaj: Okan Nurettin Okur, Sedef Çakır
Profesör Sandford, öncelikle GazeteBilim’in davetini kabul edip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
Rica ederim. Bu röportaj için esas ben teşekkür ederim.
Öncelikle çok kritik bir soru ile başlamak istiyorum. Sanıyorum bu soru ile konuşacağımız bütün konular için ciddi bir temel oluşturmuş olacağız. Canlılık, bilinç, zihin, davranış gibi konular üzerine insan düşüncesi genellikle verimli sonuçlar doğurmaz; zira bu tür düşünceler refleksiftir ve hayvan-merkezlidir. Yapay bir bilincin elde edilip edilemeyeceğine dair tartışmalarda da benzer bir durumun söz konusu olduğunu görüyorum. Sizce, bu tartışmalar bağlamında bitkileri, yani farklı bir ontolojik düzlemdeki canlıları ele almak (ontofitoloji), kendi varoluşumuz ve yeni varlık türleri (yapay zihin, bilinç, sentetik organizma) hakkında yeni yanıtlar sunabilir mi?
Bence, bilinç gibi konular üzerine düşünürken insan veya hayvan bakış açısıyla düşünmek ile (çoğu zaman farkında olmadan) hayvanları model almak arasında bir ayrım yapmak gerek. Nihayetinde insan perspektifi biz insanların sahip olduğu tek perspektiftir ve bir bitkinin perspektifinden düşünmenin mümkün olduğunu sanmıyorum; en iyi ihtimalle bu yalnızca zayıf bir retorik düzeyinde gerçekleştirilebilir.
Eğer bitkiler “düşünebiliyor” olsaydı, yalnızca kendi perspektiflerinden düşünebilirlerdi (ki ben, bitkilerin düşünebildiğini sanmıyorum). Bununla birlikte, insan perspektifinin kaçınılmaz olduğunu kabul etmek, hayvan modellerini bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde kullanmakla aynı şey değildir. Bitkiler üzerine düşünürken hayvan modellerini ne ölçüde ön kabulle benimsediğimizi fark etmeye çalışabilir ve bu tür eğilimlerden kaçınabiliriz. Özellikle biyoloji felsefesi alanında bitkilere yönelmenin—ya da en azından bitkileri daha genel tartışmalara dahil etmenin—verimli sonuçlar doğurabileceği düşünülebilir. Örneğin, biyolojik faillik (agency) üzerine yürütülen tartışmalarda bitkilerden hareketle ‘faillik’ kavramının ne anlama gelebileceğini sorgulamak ya da faillik ile ilgili kavramsal çerçevemizi bitkiler üzerinden sınamak, bu konudaki genel çıkarımlarımızın farklılaşmasına yol açabilir.
Örneğin, biyolojik faillik (agency) üzerine yürütülen tartışmalarda bitkilerden hareketle ‘faillik’ kavramının ne anlama gelebileceğini sorgulamak ya da faillik ile ilgili kavramsal çerçevemizi bitkiler üzerinden sınamak, bu konudaki genel çıkarımlarımızın farklılaşmasına yol açabilir.
Bununla birlikte, bilinç veya faillik gibi kavramlar söz konusu olduğunda, belirli bir organizma veya organizma grubuna odaklanmanın kesin sonuçlar verebileceği konusunda şüpheliyim. Zira bu kavramlar nihayetinde felsefi kavramlardır ve doğrudan ampirik olgulara referans veren kavramlar değildir. Ayrıca, eğer böyle bir şey inşa edilebilirse, bitkilere özgü bir ontolojinin kendi varoluşumuz hakkında bize doğrudan bir şey söyleyebileceği fikrine de kuşkuyla yaklaşıyorum. Mevcut hayvan-merkezli ontolojilerimiz de ön kabulle benimsediğimiz unsurların daha açık bir şekilde farkına varmamıza yardımcı olabilir. Eğer bir bitki ontolojisi yalnızca mevcut ontolojilerimizde baskın olan kategorileri sorgulayarak, genişleterek ya da eleştirerek inşa edilebilecekse, o hâlde bu mevcut ontolojilerin tarihsel olarak ne denli özgül ve sınırlı olduklarını daha net bir şekilde görebiliriz.

Katılıyorum, bu bağlamda varlığın anlamını, kategorileri köklü bir şekilde yeniden sorgulamamıza imkan verecek Heidegger’e geçmeden önce bir konuyu netleştirelim istiyorum. Sizce bitkilerde bilinçten, en azından bir tür proto-bilinçten (ön, ilkel bilinç) söz etmek mümkün müdür? Bu durum, anlamlı yaşam ve bilinç arasındaki ilişkiye dair ne ifade eder?
Bu soruyu yanıtlayabilmek için öncelikle şu temel soruya bir yanıt bulmak gerekir: Bilinç nedir? Ne felsefede ne de biyolojide bu konuda bir uzlaşı bulunmaktadır. Bazı görüşlere göre (örneğin panpsişizm), bitkiler de dahil olmak üzere her şey bilinç sahibidir. Diğer bazı görüşler ise (örneğin, bilinç seviyelerinin türler arasında farklılık gösterdiğini öne süren yaklaşımlar), bitkilerin bilinç atfedilebilmesi için gerekli eşik değeri karşılamadığını savunmaktadır. Ancak bu son derece geniş ve karmaşık alana girmektense şu soruyu sormayı tercih ederim: Neden karmaşıklığın zorunlu olarak bilinçle ilişkili olması gerektiğini düşünüyoruz?
Örneğin mayoz bölünme süreci olağanüstü derecede kompleks bir mekanizmaya sahiptir. Ancak bu süreçlere bilinç eşlik etmek zorundadır gibi bir varsayımda bulunmayız. O hâlde, bitkisel yaşamın karmaşıklığının bilinç gerektirdiği ya da bilincin yokluğunda bu karmaşıklığın sürdürülebilmesinin şaşırtıcı olduğu sonucuna neden varalım?
Hücre düzeyinde gerçekleşen süreçler son derece karmaşıktır. Örneğin mayoz bölünme süreci olağanüstü derecede kompleks bir mekanizmaya sahiptir. Ancak bu süreçlere bilinç eşlik etmek zorundadır gibi bir varsayımda bulunmayız. O hâlde, bitkisel yaşamın karmaşıklığının bilinç gerektirdiği ya da bilincin yokluğunda bu karmaşıklığın sürdürülebilmesinin şaşırtıcı olduğu sonucuna neden varalım? Bu noktada, bitkisel yaşamın “anlamlılığı” sorusunu bilinç meselesinden ayrı tutmak gerekir. Bitkiler için böyle bir soruyu sormanın, bizi kaçınılmaz olarak insan-merkezci bir bakış açısına sürükleyeceğini düşünüyorum; zira bu soru, doğrudan insan-merkezli bir çerçevede formüle edilmiştir. Bu, Martin Heidegger’in düşüncesinde olduğu gibi, felsefi anlamda varoluşsal bir sorudur ve özellikle insan varoluşuna özgüdür.

Ancak, bitkisel yaşamın kendi içinde bir “anlama” sahip olduğunu reddetmek ya da bitkilerin bilinç sahibi olmadığını öne sürmek, onları herhangi bir biçimde olumsuz değerlendirmek anlamına gelmez. Canlıların yalnızca bilinç sahibi olmaları hâlinde saygıya, ahlaki ya da bilimsel bir değerlendirmeye layık olabileceklerini düşünmek, başlı başına insan-merkezci bir yaklaşımdır; çünkü bu, bir şeyin ancak insana benzer olduğu ölçüde değerli veya dikkate alınmaya değer olduğunu varsayar. Oysa, insan dışı organizmaların bizimle benzer özelliklere sahip olmaları gerekmez; hatta, bazı bitki filozoflarına göre, bitkiler tam da insana son derece yabancı oldukları için bu denli ilgi çekicidir.
Aslında onları sadece yabancılıklarından ötürü değil, bizimle paylaştıkları ortak özellikler nedeniyle de ilgi çekici buluyoruz. Bitkilerin, akraba bitkilerle iş birliği yaparken akraba olmayanlarla rekabet etmesi gibi ekosistemsel mutualist ilişki örnekleri gibi. Peki, bitkilerin bu tür sosyal davranışları ve diğer bitkileri nasıl tanıdığı hakkında ne söylemek istersiniz?
Bu tür sorulara yanıt ararken ‘iş birliği’ ve ‘tanıma’ gibi kavramları nasıl kullandığımızı sorgulamak gerekir. Bu terimler bilimsel söylemde yer alsa da, tek ve kesin bir anlamları yoktur. Örneğin, bağışıklık sisteminin patojenleri ‘tanıdığını’ söyleriz—ya da en azından düzgün çalıştığında böyle olduğunu kabul ederiz. Ancak burada ‘tanıma’ kavramını, insanların yüzleri ‘tanıması’ ya da hukuk sistemlerinin belirli savunmaları ‘tanıyıp’ diğerlerini tanımaması durumlarından oldukça farklı bir anlamda kullanırız.
Bitkilerin, diğer bitkiler tarafından salınan uçucu kimyasalları belirli bir anlamda ‘tanıyabildiği’, mikorizal ilişkiler kurabildikleri belirli mantarları bir şekilde ‘ayırdedebildiği’ ve bazı durumlarda kendi akrabalarını (örneğin aynı tohum grubundan büyüyen diğer bitkileri) belirli bir biçimde ‘tanıyabildiği’ görülmektedir. Tüm bu tanıma biçimlerinin, günümüzde ya da gelecekte, kimyasal sinyal mekanizmaları ile açıklanabilir olduğu düşünülebilir. Bununla birlikte, bazı araştırmalar, bitkilerin birbirini adeta ‘görüyormuş’ gibi sosyal bir anlamda tanıdıklarını öne süren bulgulara dayanmaktadır.
İnsan fenomenleri ile paralellikler kurmaya çalışarak, ancak böylelikle bitkisel yaşama olumlu bir değer atfedebileceğimiz varsayılıyor. Peki ya bu antropomorfik yaklaşım, tam da bitkilere özgü ‘tanıma’ biçimlerini anlamamızı engelliyorsa?
Bana kalırsa, bu tür yorumlar yine insan-merkezci bir yaklaşıma dayanmaktadır. İnsan fenomenleri ile paralellikler kurmaya çalışarak, ancak böylelikle bitkisel yaşama olumlu bir değer atfedebileceğimiz varsayılıyor. Peki ya bu antropomorfik yaklaşım, tam da bitkilere özgü ‘tanıma’ biçimlerini anlamamızı engelliyorsa? Eğer gerçekten bitkilere has bir tanıma mekanizması varsa, belki de bu mekanizmayı anlamanın yolu, insan-merkezci kategorilerden ziyade bitkisel yaşamın özgül niteliklerine odaklanmaktır.
İnsan-merkezci kategoriler demişken tam bu noktada Heidegger’e değinelim istiyorum. Heidegger’in sürekli eleştirdiği Batı metafiziği, ‘varlık’ (Sein) kavramını unutarak ve göz ardı ederek var olanı kategorize etmiş, tanımlamış ve araçsallaştırmıştır. Heidegger’e göre varoluşu anlamak, insanın dünyadaki yerini ve anlamını yeniden keşfetmesini sağlayacaktır. Sizce, bitkiler aracılığıyla yeni bir metafizik inşa etmek, insanın ‘varlık’ ile bağını yeniden kurabilir mi?
Ben Heidegger’in (Varlık ve Zaman, 1927) perspektifini takip etmiyorum ya da en azından ‘varlık sorusunun’ çağımızın temel meselesi olduğu düşüncesini paylaşmıyorum. Bu nedenle, yeni bir ‘bitki metafiziği’ üzerine düşünürken bunun en ilginç mesele olduğunu düşünmüyorum. Ancak, insan topluluklarının doğaya araçsallaştırıcı bir bakış açısıyla yaklaşmasının, yalnızca insanları değil, birçok türü ve nihayetinde tüm gezegeni olumsuz etkilediği konusunda hemfikirim. Yine de bunun felsefeden çok ekonomi ve siyasetle (kapitalist ve emperyal-sömürgeci genişleme ve doğa talanı) ilgili olduğu kanaatindeyim.
Daha önce belirttiğim gibi, Batılı filozoflar olarak ‘yerli’ düşünce hakkında konuşurken son derece dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte, yerli akademisyenlerin yazılarından ve antropolojik çalışmalardan öğrendiklerim, Batı dışı bağlamlarda çoktan var olan ve insanlarla diğer canlılar arasındaki ilişkileri araçsallaştırıcı olmayan bir şekilde ele alan metafizik yaklaşımların bulunduğunu gösteriyor. Üstelik, bu düşünce sistemleri, Batı bilimi ve felsefesinin ‘canlı varlık’ olarak kabul ettiklerinden çok daha geniş bir varlık spektrumunu kapsayan bir yaşam anlayışına sahip olabilir.
Böyle bir yeni metafizik anlayışı, Heidegger’in anlamıyla ‘Varlık’ ile yeni bir bağ kurmaya değil, onun deyimiyle dünyada-varoluş (being-in-the-world) için alternatif yollar düşünmeye yardımcı olabilir. Bu alternatif ontolojiler, insanın doğayla olan ilişkisinin araçsallaştırılmasına karşı koyabilecek bir farkındalık geliştirmemize ve ekolojik krizin yarattığı yıkıcı süreci durdurmaya yönelik küçük de olsa bir katkı sunabilir.

Michael Marder’a göre, metafiziksel değerlerin yıkımı ve dönüşümü, bitkisel varoluşun özgüllüğü karşısında gerçekleşmiştir. Bu nedenle Marder, bitkisel varoluş ontolojisinin ‘post-metafiziksel’ olması gerektiğini öne sürer. Sizce, bitkiler aracılığıyla yeni bir metafizik anlayışı geliştirmek mümkün müdür ve bu felsefi perspektifimizi nasıl etkiler?
Michael Marder, son on yıllarda Batı metafiziğinin kategorileri ile hayvan modeline dayalı ön kabulleri arasındaki ilişkiyi sorgulamamız açısından en önemli düşünürlerden biri olmuştur. Onun çalışmaları, Batı metafiziğinin temelde hayvan merkezli bir metafizik olduğu ve bu nedenle bitkisel yaşamı düşünmek açısından yetersiz kaldığı fikrine yol açmıştır. Bu bağlamda Plant Thinking (2013) adlı kitabı öncü bir çalışma niteliğindedir. Ancak, bu durum bitkisel varoluş ontolojisinin zorunlu olarak post-metafiziksel olması gerektiği anlamına gelmez; çünkü Marder’in eleştirdiği Batı metafiziğini, metafizik olarak tek ve evrensel kabul etmek, diğer metafizik sistemleri göz ardı etmek anlamına gelir.
Benim gibi Avrupalıların ‘yerli’ düşünceye dair konuşurken son derece dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum, ancak Brezilyalı antropolog Eduardo Viveiros de Castro’nun çalışmaları, Batı ve Batı-dışı metafizik sistemleri arasında eleştirel bir yüzleşme için güçlü bir zemin sunmaktadır. Marder’in çalışmaları da Batı metafiziğinin ne doğal ne de evrensel olduğunu ortaya koyarak, metafizik düşünce için yeni olanaklar açmaktadır. Bu doğrultuda, özellikle Emanuele Coccia gibi düşünürler, bitki merkezli (fitosantrik) bir metafizik geliştirmeye çalışmıştır. Coccia’nın yaklaşımı beni ikna etmese de, bu tür çalışmalar felsefede yaratıcı ve heyecan verici gelişmelerdir.
Analitik biyoloji felsefesinin ele aldığı soyutluk ve genellik düzeyi, bu tür bir yönelimi engelliyor olabilir. Ancak süreç felsefesinin bitki bilimleriyle verimli bir şekilde etkileşime girmesi oldukça mümkün görünmektedir.
Marder ve Coccia gibi düşünürler, genel olarak ‘Kıta felsefesi’ geleneği içinde değerlendirilebilir. Ancak, geleneksel metafiziğin sorgulanması, biyoloji felsefesi içinde etkili olan diğer düşünce geleneklerinde de görülmektedir. Örneğin, süreç felsefesi biyoloji alanında önemli bir akımdır ve geleneksel metafizik anlayışlarını eleştirel bir bakış açısıyla ele almaktadır. Öte yandan, daha ‘analitik’ bir gelenekten gelen biyoloji felsefesi, birey kavramı gibi Batı felsefesinin bazı temel kategorileri üzerine önemli tartışmalar yürütse de, genel olarak Batı metafiziğini bütüncül bir eleştiriye tabi tutmamaktadır.
Şu ana kadar ne süreç felsefesi ne de analitik biyoloji felsefesi doğrudan bitkilere odaklanmış görünmektedir. Analitik biyoloji felsefesinin ele aldığı soyutluk ve genellik düzeyi, bu tür bir yönelimi engelliyor olabilir. Ancak süreç felsefesinin bitki bilimleriyle verimli bir şekilde etkileşime girmesi oldukça mümkün görünmektedir.
Kesinlikle, zira ilişkiler ağı içinde var olan, diğer organizmalarla simbiyotik ilişkiler kurarak, toprağa ve ekosisteme bağlı bir şekilde varlık gösteren bitkiler ancak süreç felsefesi ile anlaşılabilir. Peki yeri gelmişken sormak isterim. Biyoloji felsefesinde ”birey” kavramı oldukça tartışmalı bir konudur. Bir ormanı veya ekosistemi bütün olarak bir ‘süper organizma’ olarak düşünmek mümkün müdür? Eğer mümkünse, bu, birey kavramına bakış açımızı nasıl değiştirir?
Kesinlikle, bazı insanların bu şekilde düşündüğü gibi, ormanları bu şekilde düşünmek mümkündür. Yukarıdaki açıklamalarımdan hareketle, tüm bağlamlarda uygun olacak tek bir organizma kavramı olduğuna inanmıyorum. Bazen ormanları süper organizmalar olarak düşünmek faydalı olacaktır; aslında, bu, ekolojik bir bakış açısına göre gerekli bile olabilir. Ancak bazen (örneğin, orman yönetiminde hangi ağaçların kesileceğini seçerken) bireyleri ayırt etmek gerekebilir. Yine, bir şey hakkında nasıl düşündüğümüz ve konuştuğumuz, onun özünde nasıl olduğunu düşündüğümüzle her zaman örtüşmeyebilir.
Eğer mutlak bir ontolojik veya metafiziksel iddiada bulunmuyorsak, bir ormanın hem bir süperorganizma olduğunu hem de içinde bireysel ağaçların bulunduğunu düşünmek mümkündür.
Eğer mutlak bir ontolojik veya metafiziksel iddiada bulunmuyorsak, bir ormanın hem bir süperorganizma olduğunu hem de içinde bireysel ağaçların bulunduğunu düşünmek mümkündür. Ancak, muhtemelen bir şeyler hakkında farklı düşünmeye ve konuşmaya başladığımızda, aslında onları farklı algılamaya da başlarız. Bunun sonuçlarını bilimde ve felsefede olduğu kadar edebiyatta ve sinemada da görebiliriz.

Bitkilerin süper organizma oluşu ve geliştirdikleri simbiyotik ilişkiler; ayrıca fenotipik esneklikleri akıllara yeni sorular getiriyor. Örneğin bitkilerin özerk eylemleri yahut fail olup olmadıkları. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?
Bu, şu aralar çok ilgimi çeken bir konu. Günümüz biyoloji felsefesinde biyolojik failcilik (biological agency) ve biyolojik özerklik (biological autonomy) üzerine önemli çalışmalar bulunmakla birlikte, bu çalışmaların çoğu bitkileri özel olarak ele almamaktadır. Daha önce belirttiğim gibi, tüm yaşam biçimlerine ve bağlamlara uyacak tek ve evrensel bir failcilik kavramı olmayacaktır. Biyoloji felsefesinde failcilik üzerine geliştirilen çeşitli yaklaşımların yanı sıra, Aktör-Ağ Kuramı (Actor-Network Theory) bağlamında bilim ve teknoloji çalışmaları (Science and Technology Studies) literatüründe yer alan insan-dışı ‘aktant’ (actant)* kavramı da vardır. Bu yaklaşımların hemen hemen hepsi, bitkileri birer fail olarak düşünmemizi sağlayacak çerçeveler sunar, ancak ‘özerklik’ ve ‘failcilik’ arasındaki ilişkinin zorunlu olup olmadığı konusunda hemfikir değillerdir.
Beni esas ilgilendiren soru ise şu: Bitkileri birer fail olarak düşünmek neden önemlidir? Bu noktada, biyoloji felsefecisi John Dupré’nin çalışmaları son derece yol gösterici olabilir. Dupré doğrudan failcilik kavramını ele almasa da, diğer kavramlar üzerine yazdıklarından hareketle şu sonuca varabiliriz: Belirli bir organizmanın sahip olup olmadığı sabit bir ‘failcilik’ özelliği bulunmaz; fakat failcilik perspektifi, organizmalar hakkında sormakta zorlandığımız ya da formüle etmekte eksik kaldığımız soruları ortaya çıkarmamıza yardımcı olabilir.
Dolayısıyla, bitkilerin ontolojik olarak ‘özünde’ fail olduklarına dair herhangi bir iddiada bulunmamıza gerek kalmadan, failcilik perspektifinin determinist veya indirgemeci yaklaşımlardan kaçınmamızı sağladığını söyleyebiliriz.
Dolayısıyla, bitkilerin ontolojik olarak ‘özünde’ fail olduklarına dair herhangi bir iddiada bulunmamıza gerek kalmadan, failcilik perspektifinin determinist veya indirgemeci yaklaşımlardan kaçınmamızı sağladığını söyleyebiliriz. Örneğin, biyolog Sonia Sultan’ın çalışmaları, failcilik perspektifinin gen-merkezli yaklaşımların sınırlamalarını aşmamıza ve organizmalar ile çevreleri arasındaki ayrılmaz ilişkinin yeni biçimlerde düşünülmesine olanak tanıyabileceğini göstermektedir. Hatta, sonunda ‘bir’ bitki ile çevresi arasındaki ayrımın, kökeni eski bir metafiziğe dayanan soyut bir kavramsallaştırma olup olmadığını sorgulamamıza da yol açabilir. Elbette, pratik açıdan bu ayrımın zaman zaman kullanışlı olacağını kabul etmeliyiz, ancak bitkileri çevrelerini aktif olarak üreten varlıklar olarak düşünürsek, bu ilişkinin doğasına dair anlayışımız da kökten değişebilir.

Sizin çok hoşuma giden bir ifadeniz var. Hayvan ve insan merkezcilik eleştirisi yaparken ‘botaniğin çatlaklarında büyüyen’ bir bitki felsefesine dikkat çekiyorsunuz. Peki, bu kaybolan bağı yeniden kurmamız bize ne kazandıracak?
Felsefenin bitkilerle kaybolan bağlantısını mı kastediyorsunuz?
Evet, ayrıca bilimle.
Evet, aynı şekilde bilimin felsefeyle kaybolan bağlantısından da bahsedebiliriz. Botanik tarihinin çoğu boyunca, botanik bitki felsefesiydi. Elbette, bitki bilimlerinin her zaman, felsefi düşünceye yer bulmanın çok zor olduğu indirgemeci paradigmaya dayanan yönleri olacaktır. Ancak bu tür bitki bilimi, bitkiler hakkında düşündüğümüz tek yol değildir. Bitkiler hakkında yeni düşünme yolları olabilmesi için bilim, felsefe, edebiyat, sinema, şiir, ekoloji, antropoloji ve daha fazlasının bu konuşmanın bir parçası olması gerekmektedir.
Bitkilerin çevresel koşullara adapte olabilme yetenekleri, varoluşları açısından derin bir felsefi soru ortaya çıkarıyor. Bitkiler, ‘dinamik’ bir varoluş sergileyerek, daha fazla değişime açık ve yaşamı daha ‘akışkan’ bir şekilde deneyimliyorlar. Bitkilerin çevresel değişimlere hızlı adaptasyonu ve doğalarının esnekliği bize ne anlatıyor sizce?
Ben bir bitki ekoloğu ya da genetikçisi değilim, ancak bitki bilimleri üzerine okuduklarım ve incelediklerim, bitkilerin bazı yönlerden daha hızlı adapte olabileceğini göstermektedir çünkü (özellikle memelilerle kıyaslandığında) hızlı büyüyebilirler, melezleşebilirler ve genetik olarak daha değişken (ancak diğer organizmalarla, örneğin virüslerle kıyaslandığında, yavaş ve kötü adaptörlerdir). ‘Ruderaller’ olarak tanımladığımız bitkilerin (bozulmuş ya da atıl arazilerde yetişen bitkiler) gayri resmi bir kategori olarak kabul edilmesi, bu bitkilerin çevresel fırsatları değerlendirme konusunda özellikle yetenekli olduklarını zaten fark ettiğimizi gösterir. Ruderaller, Richard Mabey’nin 1973 tarihli klasik kitabı The Unofficial Countryside gibi popüler ekolojik coğrafyada (veya psikocoğrafyada) her zaman önemli bir yer tutar.
Birçok kişi, bitkilerin fenotip düzeyinde karakteristik plastisiteleri nedeniyle daha uyumlu olduklarını savunmuştur. Bu, beni İngiliz botanikçi Agnes Arber’in 1920 tarihli Water Plants kitabını düşünmeye sevk ediyor. Arber bu kitapta, su bitkilerinin morfolojik plastisitesine hayran kalmış gibi görünüyor ve bu bitkilerin su ve kara üzerindeki farklı formlarına (kara üzerinde hayatta kalabilenler için) sıkça değiniyor. Ancak Arber, bitkilerin tepkilerini ‘normal’ çevresel değişim parametreleri içinde inceliyor ve bu bitkilerin genel dayanıklılığı ve uyum yeteneğinin, gördüğümüz aşırı iklim değişiklikleriyle başa çıkıp çıkamayacağı net değildir. Eğer Güney İngiltere’de (2022’deki gibi) çok daha fazla sıcak yaz görürsek, pek çok ağacın öldüğüne tanık olacağız (zaten kuraklık stresinin etkilerini görmüştük). Tüm bitkiler çevresel koşullara kolayca uyum sağlamaz. Diğer taraftan, bir bitkinin uyum yeteneği, başka bir bitkinin yok oluşu anlamına gelebilir. Londra’da yaşadığım yere yakın bazı çalılık ve bataklık alanları artık Himalaya Balzamu ve Dev Dereotları gibi ‘işgalci’ türlerin ev sahipliğini yapmaktadır. Bu bitkiler yerel koşullara gerçekten çok iyi uyum sağlıyorlar, ancak bu süreçte yerli türleri dışarı itiyorlar.

Cinsiyet meselesine geçelim istiyorum. Cinsiyetin hem hayvanlar hem de bitkiler için aynı şeyi ifade ettiğini varsayabilir miyiz? Eğer ‘cinsiyet’, bitkiler ve hayvanlar için aynı anlama gelmiyorsa, genel ‘cinsiyet’ kavramımız hakkında ne söyleyebiliriz?
Bu, tam olarak Vegetal Sex adlı kitabımda ele aldığım sorular. Bitkiler ve hayvanlar farklı yaşam döngülerine sahiptir. Neredeyse tüm hayvanların yaşam döngüsünde bir nesil bulunurken, tüm bitkilerde iki ya da daha fazla dönüşümlü nesil bulunur. Yaygın bitkisel dibionik yaşam döngüsünde bir nesil (sporofit) gamet üretmez, dolayısıyla kesinlikle ‘cinsiyetli’ değildir (gametofit nesli ise belki daha belirgin bir şekilde cinsiyetlidir). Bu, erkek ve dişi bitkilerden söz ederken oldukça gevşek bir dil kullandığımızı düşündürmektedir, çünkü genellikle atıfta bulunduğumuz nesil sporofittir. Eğer derinlemesine inceleyip ‘erkek’ ve ‘dişi’nin hayvanlar ve bitkiler aleminde ne anlama geldiğini sorarsak, nihayetinde bunun yalnızca anizogamiyanın iki terimine indirgenmiş olduğunu görürüz. ‘Erkek’ ve ‘dişi’ sadece daha küçük ve daha büyük gametlerin isimleridir. Bunlar bundan daha fazla bir şey ifade etmez. İnsanların ve bitkilerin paylaştığı tek ‘cinsiyet’ yönü bu olduğundan, biz insan cinsiyetini bu seviyede ‘bitkisel’ olarak düşünebileceğimizi öne sürdüm. Sorun şu ki (sadece biyoloji değil, gündelik yaşamda da) insan cinsiyetleri arasındaki farklar hakkında yapılan konuşmalar neredeyse hiç bu seviyede yapılmaz. Hemen hemen her zaman, bilinçli olarak ya da bilinçsizce, tarihsel olarak spesifik bir sosyal bağlamı içerir ve bu bağlam, cinsiyetle ilgili kültürel ve ideolojik beklentilerle doymuştur. Popüler bitki literatüründe sıklıkla bu kültürel yönler, bitkilere insan biçiminde uygulanmaktadır. Ama ya biz, bunun yerine bitki modelini kendimize uygularsak ne olur? Eğer insan cinsiyetini öncelikle ‘bitkisel’ olarak görebilirsek, belki de hala üzerimizdeki ideolojik cinsiyet yüklerinden bazılarını atmaya başlayabiliriz.
Röportajımızın sonuna yaklaşırken, gelecekte biyoloji/bitki felsefesinin en önemli soruları neler olacaktır sizce? Tahminlerinizi merak ediyorum.
Biyologların en önemli biyolojik soruların neler olacağını söylemeleri gerektiğini düşünüyorum, ancak her ne olursa olsun, felsefecilerin ve diğer beşeri bilimler araştırmacılarının da bu konuşmanın bir parçası olmalarını umuyorum. Bitki felsefesinin geleceğini öngöremem, ancak bitkileri, hayvan modellerinin dışında, ya da antropomorfizmden kaçınarak, bitkisel terimlerle (bu her ne anlama geliyorsa) düşünme çabasında yalnızca yeni başladığımıza inanıyorum, bu nedenle bu alan oldukça geniş. Elbette, bilim insanları ve felsefeciler genellikle çok farklı türde sorular sorar. Ancak özellikle bitki bilimcilerinin felsefeye olan ilgisinin arttığını fark etmek önemli, bu yüzden umarım sorularımız biraz daha örtüşmeye başlar. Bu röportajlarda sorduğunuz sorular, bunun zaten olduğunu gösteriyor!
Son olarak, eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bu soruları yanıtlamam için beni davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
Zaman ayırıp değerli bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için biz teşekkür ederiz.
* Editör Notu: “Actant” terimi, özellikle edebiyat, felsefe ve dilbilim gibi alanlarda kullanılan bir kavramdır ve “eylemde bulunan, bir eylemi gerçekleştiren varlık” anlamına gelir. Ancak, bu terim geleneksel “aktor” (aktör) teriminden daha geniş bir anlam taşır. Bir actant, sadece insanlar veya bireyler değil, aynı zamanda nesneler, hayvanlar, kavramlar veya diğer öğeler de olabilir. Yani, bir eylemi etkileyen veya eyleme dahil olan herhangi bir şey actant olarak kabul edilebilir.

