Cezerî’nin teknoloji tarihindeki yeri oldukça önemlidir. Sınaat el-Hiyel adlı kitabında birçok mekanik aletin tasvirini vermiş ve bu aletlerin çalışma prensiplerini ayrıntılarıyla ele almıştır.
Teknoloji tarihi ve bilim
Teknoloji Tarihi; somut nesnelerin, teknolojik araçların ve aletlerin icat edilmesi, üretilmesi ve kullanımlarını tarihsel olarak inceleyen bir disiplindir. Bir yönüyle somut nesnelerin çeşitliliğini, diğer yönüyle de bu nesnelerin icat edilme sürecini ve bu çeşitliliğin nasıl, ne zaman ve ne şekilde geliştiğini ortaya koymaya çalışır.
“Teknik”, Yunanca “Tekhne” sözcüğünden türemiştir. “Sanat”, “beceri”, “hüner” anlamına gelir. Genel olarak, doğada var olan nesneleri, yaşamda kullanım değeri olan araç ve gereçlere dönüştürme faaliyetine karşılık gelir. Tekhne, “amacı bir şey yaratma olan ve doğru bir plana göre yönlendirilmiş olan beceri” anlamına gelir. Makineleşme anlamında teknoloji ise Yunan dilinde “mechanaomi” – bir aldanma yaratıyorum – sözünden türetilmiştir. Tehlikeli olan zorlukların aşılması ve açık olan tutarsızlıkların ortadan kaldırılmasıyla doğanın alt edilmesidir.
Doğa sık sık insana karşı işler. Zira doğanın kendine özgü bir yolu vardır. O halde doğaya karşı bir şeyler yapmamız gerekir. Bu zorluk aklımızı karıştırır ve sanata başvururuz. Bu türden akıl karışıklıklarında bize yardımcı olan sanat türüne mekanik beceri denir. Yani şair Antiphon’un dediği gibi, “Doğanın yaratısını sanatla yeneriz.” Aristoteles’e göre ise teknik: “doğru akıl yürütmeye dayanan ve insanın kendisi tarafından yaratılmış bir şey ortaya çıkarmasını sağlayabilen bir yetenek”tir.
Teknik bilgide amaç, pratiktir. Doğada var olan bir hammadde elle işlenir ve insanın hizmetine sunulur. Amaç bilme ve anlama değil, üretimdir. Teknoloji ise, “sanat” anlamına “tekhne” ile “bilim” anlamına gelen “logia” terimlerinin birleşmesinden türemiştir. Teknoloji ve teknik sistematik bilgiye dayanmaz.
Teknik bilgide amaç, pratiktir. Doğada var olan bir hammadde elle işlenir ve insanın hizmetine sunulur. Amaç bilme ve anlama değil, üretimdir.
Teknolojiyi, insanın gündelik ihtiyaçlarını karşılamak (gereksinim) ve doğal çevresini denetleyip dilediği şekilde değiştirmek (fayda) için, çoğu zaman bilimsel bilgi birikiminden yararlanarak bir takım alet ve makineler yapması eylemi olarak tanımlayabiliriz. Kimilerine göre, yarattığımız şeyler sadece doğal ortamla başa çıkmamızı (fayda), hayatın gereksinimlerinin üstesinden gelmemizi (gereksinim) sağlamak içindir. Buna göre teknolojinin ortaya çıkışının nedeni, fayda ve gereksinimdir. Bu iki temel faktör, yaratıcı çabayı harekete geçirir. Suya ihtiyaç duyduğumuz için kuyular, barajlar, hidrolik santraller geliştirdik. Barınmaya ihtiyaç duyduğumuz için evler, kaleler, şehirler yaptık. Yiyeceğe ihtiyaç duyduğumuz için hayvanları evcilleştirdik, bitkileri ıslah ettik. Hareket ihtiyacı duyduğumuz için gemiler, at arabaları, otomobiller, uçaklar, uzay gemileri inşa ettik, vs.
Ancak sadece gereksinim ve fayda yeterli mi? Tekerlek gerekliydi, ama ya otomobil? Otomobil olmadan da temel gereksinimlerimizi sağlayabilirdik. Hayatta kalmak için tarıma, çiftçiliğe, hatta eti pişirmek için bile ateşe gerek duymayabilirdik. O halde sadece gereksinim teknolojiyi ortaya çıkartmıyor. Öyleyse teknolojiyi ortaya koymamızın belki de en önemli faktörü, insanın arzusu, isteğidir. O halde şunu söyleyebiliriz; doğanın yasalaştırdığı evrensel gereksinimleri (ya da temel gereksinimleri) değil de, daha çok, kendimize ait olarak algıladığımız gereksinimleri ve isteklerimizi karşılamak amacıyla teknolojiyi geliştirdik.
Zamanımızda teknolojiye bilimin uygulama sahası gözü ile bakılmakta ve teknoloji uygulamalı bilim tabiri ile ifade edilmektedir. Günümüzde bilimsel bilgi teknolojik kalıplara dökülerek günlük ihtiyaçlara cevap vermektedir. Ancak bilimin pratik, yani olguya dayanan görüşlerinin hepsi teknolojiye dökülememektedir. Bilim düşünce, teknoloji ise pratik kullanıma elverişli nesneler üretir. Bilim doğayı anlama ve açıklama amacındadır. Teknoloji ise doğayı insan varlığının amaçları için kontrol altına almayı amaçlar. Bilimde amaç teorik, teknoloji ise pratiktir. Bilim ve teknoloji arasında elbette yakın bir ilişki vardır. Ancak bu yakın ilişki çok yeni ortaya çıkmıştır.
Bilim doğayı anlama ve açıklama amacındadır. Teknoloji ise doğayı insan varlığının amaçları için kontrol altına almayı amaçlar.
Eski çağlarda bilim ve teknoloji birbirlerinde bağımsız olarak gelişmiştir. İnsanoğlu tarafından kullanılan ilk aletler, rastlantı sonucu bulunmuş ve kullanılmış çeşitli aletlerdir. Öyleyse teknoloji, bilimden çok daha eskidir. Teknoloji henüz daha bilimden yardım almazken bile eski insanlar ziraat ve madencilikle uğraşıyorlardı. Yine teknoloji, Rönesans katedrallerini ve hatta buhar makinelerini bile mümkün kılmıştır. Bilim ancak on dokuzuncu yüzyıldan sonra teknoloji üzerinde önemli rol oynamaya başlamıştır. Teknolojide bilimsel bilgiyi, kuramı kullanmak gibi bir zorunluluk yoktur.
Bugün de teknoloji her zaman bilimden çıkmaz. Kendi kendine de ilerler. Günümüzde teknolojinin kendine özgü buluşları vardır. Teknolojik çalışma elbette ki deneme yanılmaya dayanan bilimsel bir çalışmadır, ancak her zaman bilimsel bir kuramdan, bilimsel bir bilgiden ortaya çıkmazlar, kendi başlarına da ilerlerler. Örneğin, suyun kaldırma gücüne ilişkin bilimsel bilgi (kuramsal çalışma) ortaya çıkmadan çok önce insanlar bu güçten yararlanmakta, kayıklar ve gemiler kullanmaktaydılar.
Teknolojik çalışma da bir bilimsel araştırmadır, ancak sonuçları bilimsel (kuramsal) değil, kılgısaldır (pratik). Teknoloji ve teknik bilgide kuramsal bilginin, hiç değilse belirli prensiplerin kullanılması Antik Yunan’la başlar. Yunanlılar statiği kavramakta zorluk çekmiyorlardı. Ancak dinamik ve balistik konusundaki görüşler ise eksik ve yetersizdi. Hareket konusunda ise göreli hızlardan ve dirençten söz ediyorlar ancak ivmeyi bilmiyorlardı. Fırlatılan bir taş ya da okun havada uçmasını Aristoteles’in fizik anlayışıyla açıklıyorlardı.
Eski Yunan’da bilimsel gelişim
Yunan düşünürleri daha çok varlık, değişim ve yok oluş gibi sorunlarla ilgilendiler. Bilimsel gelişim Eski Yunan’ın en büyük başarısıdır. Kuramsal yöndeki çalışmaların bu dönemde başladığını düşünmek yanlış olmaz. Teknoloji ise bilimin yanında ikinci plandaydı. Bu nedenle deney Yunan’da pek önemsenmemiştir. Platon’un felsefesi de bunu desteklemekteydi. Dünyevî çevre bir gölgeydi ve onun arkasındaki asıl gerçeklik idealardı. İdealar dünyasına karşılık gelen kavramsallaştırmalarla uğraşan geometri her şeyden üstündü. Bu nedenle özgür kişi kendini saf bilime adamıştı.
Uygulama ise kölelerin ve yabancıların işiydi. Yurttaşlar el sanatlarıyla ilgilenmezler, devleti ve kamusal düzeni sağlamak için gerekli olan bilgiyle uğraşırlardı. Şehrin iş gücünden sorumlu olan kişiler ise el sanatlarıyla uğraşırlar ve devleti korurlardı. Örneğin mekanik sanatı, geometriyi kullanan Eudoxus ve Archytas tarafından ilk kez ortaya koyulmuş ve mekanik çizimlerden destek sağlamıştı. Ancak Platon buna karşı çıkmış ve onları geometrinin saf mükemmelliğini bozma ve yıkma ile suçlamıştı. Platon’a göre geometri, böylece soyut olanlara sırtını dönüyor, iş gücü gerektiren nesnelerin kullanımına indirgeniyordu. Böylece mekanik geometriden tamamıyla ayrıldı ve uzun süre felsefeciler tarafından göz ardı edildikten sonra savaş sanatlarından biri haline geldi.
Geometri ve astronomi gelişti ve mekanik çalışmalar da küçümsendi. Hareketin incelenmesinde bir gelişme olmamasının başka nedenleri de vardır. Bunların en önemlisi kısa zaman aralıklarının ölçülmesindeki zorluktur. Kısa zaman aralıklarını ölçmek için aletleri yoktu. Su saatleri ise yeterince dakik değildi. Hidrostatik biliminin kuramsal temeli Archimedes tarafından M.Ö. üçüncü yüzyılın sonunda yazdığı Peri Ochoumenon (Yüzen Cisimler Üzerine) adlı yapıtta ortaya konmuştur. Sifonlar, su saatleri, suda yüzen araçlar daha önce kullanılıyordu. Ancak Archimedes kuramsal temeli oluşturdu ve ona sağlam matematiksel bir temel sağladı. Böylece Archimedes, matematiksel mekaniği yarattı ve Euclidesçi tavır içerisinde mekanik ilkelerini geliştirdi.

Yunanlıları mekanik bilimine ilişkin kuramsal bilgisi iki kitaba dayanır. Bunlardan ilki Aristoteles’e atfedilen ancak muhtemelen onun okulundan yetişen birisi tarafından kaleme alınmış olan Mekanik Problemler adlı kitaptır. M.Ö. 280’lerde yazılan bu kitapta, çeşitli mekanik uygulamalarından bahsedilir. Burada yazar, mekaniği Archimedes yaklaşımıyla matematikselleştirir. Ancak kitapta Architas’taki kaldıraç meseleleri tutarsız ve mucizevi olarak verilmektedir.
Eserde makara düzenekleri, kama ve kaldıraç konuları ele alınmıştır. Başlangıçta dairelere ilişkin bilgiler verilir. Daha sonra mekanik düzenekler yorumlanır. Bunlardan bazıları gemilere aittir. Gemilerde kürek bir kaldıraç, ıskarmoz destek noktası, deniz de hareket ettirilen yük olarak ele alınmıştır. Yükün hareketiyle ters itme yaratılır ve geminin hareketi sağlanır. İkinci kitap ise Heron’un Mekhanika’sıdır. Kitap, üç kitaptan oluşur. Dişlilerden, mekanik aletlerden, manivelalar, çıkrık, makaralar ve vinçlerden bahseder.
Hava ve boşluk problemi
Kuramsal olarak Antik Yunanlıların ele aldığı diğer konular hava ve boşlukla ilgilidir. Hava ve atmosferik özellikler çok eskiden beri insanların ilgisini çekmiştir. Eski Yunanlılar da konu üzerinde çalışmışlar ve ulaştıkları kuramsal bilgileri uygulayarak olağanüstü araçlar yapmışlardır. Hava ve boşluk üzerine kitap kaleme alan ilk bilim adamı İskenderiye Mekanik Okulu’nun kurucusu olan Ctesibios’tur (M.Ö. 3. yüzyıl). Ancak eseri kayıp olduğundan hava ve boşluğa ilişkin ne ölçüde bir kuramsal bilgiye sahip olduğunu bilmiyoruz.
Hava ve boşluk üzerine çalışan diğer bir bilim adamı da Bizanslı Philon’dur (M.Ö. 3. yüzyıl). Mekanika Syntaxis (Mekanik Sentezi) adlı dokuz kitaplık bir eseri vardır. Philon bu kitabında havanın bir cisim olduğundan ve büyük ölçekli boşluğun olmadığından söz eder. Ona göre hava bir cisimdir ve bütün evreni doldurur. Bu nedenle bir kap içerisinden hava çıkmadıkça bu kabın içerisine su giremez. Philon yaptığı deneylerle, eğer bir kaptan hava zorla boşaltılırsa suyun havayı izleyeceğini göstermiştir. Hava atomlardan yapılmıştır ve bunların çevresinde boşluk bulunur. Su ile hava arasında ise hiç boşluk yoktur. İşte bu nedenle su havayı izler ve yukarı doğru hareket eder. Gerçekte bunun Aristoteles fiziğine aykırı olduğunu görmüştür. Zira su ağırdır ve hareketinin aşağı doğru olması gerekir.
Bu ise özellikle sifonların çalışma prensibini oluşturur. Eğer bir boru su içerisine sokulur ve içindeki hava emilirse su yukarı çıkar ve kaptan boşalır. Bu olay sifonun kıvrık ucunun kaptan dışarı uzanması, aşağı doğru inmesi ve içine hava girmemesi koşuluyla geçekleşir. Philon bu açıklamalarıyla boşluğu kabul etmeyen Aristoteles fiziğine karşı çıkmaz iken, boşluğun olabileceğine ilişkin bazı kanıtlar bulmuş ve daha çok atomcu görüşe yaklaşmıştır. Buna göre evrende büyük ölçüde boşluk bulunmaz, ancak küçük ölçekte, yani atomlar arasında boşluk vardır.
Antik Yunanlılar özellikle burada sözü edilen hava, boşluk ve denge prensiplerini ve suyu hatta buharı kullanarak bir takım otomatlar yapmayı başarmışlardır.
Hava ve boşluk üzerine çalışan diğer önemli bilim adamı da İskenderiyeli Heron’dur (M.S. 1. yüzyıl). Pneumatica (Pnömatik) adlı eserinde havanın bir cisim olduğunu iddia eder. Evrende sürekli boşluk yoktur. Sadece atomların çevresinde küçük ölçekli boşluklar vardır. Katı cisimleri oluşturan atomların arasındaki boşluklar daha az, seyrek yapıdaki cisimlerin (mesela havanın) oluşturduğu atomlar arasındaki boşluk daha fazladır. Bu nedenle hava sıkıştırılabilir ve basınç ortadan kalkarsa eski durumuna geri döner. Ateş ise her şeyi bozar ve inceltir. Örneğin su ısıtılırsa hava haline gelir yani incelir. Heron da tıpkı Philon gibi bu prensipler üzerine dayanan pek çok alet geliştirmiştir. Bunlardan su içen hayvanlar, sihirli ibrikler ve öten kuşlardır.

Antik Yunanlılar özellikle burada sözü edilen hava, boşluk ve denge prensiplerini ve suyu hatta buharı kullanarak bir takım otomatlar yapmayı başarmışlardır. Bu çalışmalarda en önemli adım yukarıda adı geçen ve İskenderiye Mekanik Okulunun temsilcileri olan Ctesibios, Philon ve Heron tarafından atılmıştır.
İnsan veya hayvan hareketlerini taklit eden makineler: Automatos
Otomat Yunanca bir sözcüktür. Kendi kendine hareket eden anlamına gelen automatos’tan gelir. Otomat, kendiliğinden harekete başlayıp düzenli bir şekilde bir işi gördükten sonra yine kendiliğinden duran araçtır. Daha çok insan veya hayvan hareketlerini taklit eden makineler için kullanılır. İnsan şeklinde olanlara da robot adı verilir. Robot sözcüğü ise ilk defa Çekoslovak yazar Karel Čabek’in R.U.R. – Rossum’s Universal Robots (R.U.R. – Rossum’un Evrensel Robotları) adlı sahne eserinde kullanılmıştır (1920). Čabek bu sahne eserinde, her türlü zihinsel ve fiziksel işlevleri yerine getirebilen, robot adını verdiği mekanik işçilere bağımlı bir toplumu anlatmaktadır.
Otomat tarihi çok eskilere kadar gider. Hatta insanla başladığını bile söylemek mümkündür. Çünkü bu çalışmalar insanda gezegenler, Ay ve Güneş ve yeryüzündeki canlıların hareketini taklit etme tutkusuna dayanır. Yine insanoğlu çok eski dönemlerden başlayarak doğanın canlı olduğuna inanmıştı ve bir takım doğaüstü güçlerle nesneleri harekete geçirebileceğini sanıyordu. Mağaralardaki boyanmış taşlar, tuhaf figürler bu isteğin en eski işaretleridir. Nitekim Eski Mısır mezarlarında bulunan ve kolları hareket eden bebekler bu alandaki ön çalışmalar olarak kabul edilebilir. Yunanlılar için yalnızca kolların hareket etmesi bir anlam taşımıyordu.
Otomat tarihi çok eskilere kadar gider. Hatta insanla başladığını bile söylemek mümkündür. Çünkü bu çalışmalar insanda gezegenler, Ay ve Güneş ve yeryüzündeki canlıların hareketini taklit etme tutkusuna dayanır.
Nitekim M.Ö. dördüncü yüzyılda yaşamış Yunanlı mitolojik mimar ve heykeltıraş Daedalus’un uçan bir kuş ve bir labirenti koruyan, onun arkasında aşağı yukarı gidip gelen bir heykel yaptığı ve yine Platon’un çağdaşı olan matematikçi, filozof, general ve devlet adamı Tarentamlu Archytas’ın (M.Ö. 4. yüzyıl) mekanik prensiplere bağlı olarak tahtadan uçabilen bir kuş yaptığı söylenir. Yunanlılarda ve daha sonraki dönemlerde daha karmaşık otomatlar yapma düşüncesi egemen olmaya başlamış ve bu alandaki çalışmalar iki koldan gelişmiştir.
Birincisi insanları eğlendirmek amacıyla yapılan otomatlardır. Hava, boşluk, su, ateş ve dengeye ilişkin çeşitli fizik prensiplerine dayanılarak yapılan bu tip araçlara Yunanlılarda rastlanmaktadır. Bu konuda en önemli adımı İskenderiye Mekanik Okulu temsilcileri atmıştır. İkincisi ise su saatleriyle birlikte gelişen otomasyon çalışmalarıdır. İnsanlar zamanı ve günün saatlerini ölçmek amacıyla su ve güneş saatleri kullanmışlardır. Ancak günden geçen bir saatlik sürelerin belirlenmesinde kadran kullanma olanağı olmadığı için geçen saatleri bildirmek üzere bir topun zil üzerine düşmesi, bir düdüğün ötmesi, davulcuların davullarını çalması, dansözlerin dans etmesi gibi çeşitli otomasyon yöntemleri izlenmiştir.
Saatler
Kukla tiyatrosu adı verilen bu çalışmalar ilişkin ilk büyük aşama Gazza’daki bir saatte gerçekleştirilmiştir. 510 yılında inşa edilmiş olan bu aracın kadranı yoktur. Saatler topların düşmesi, ışıklandırma ve çeşitli figürlerin hareketleriyle belirlenmektedir. Archimedes’in de böyle bir saat yaptığı sanılmaktadır. Mekanik aletler yapma sanatında en önemli başarılar yukarıda da belirtildiği gibi İskenderiye mekanikçilerine, Ctesibios, Heron ve Philon’a aittir. Ortaçağ’da diğer bilimsel yapıtların yanında Yunan mühendislerinin yapıtları da Müslümanlar tarafından Arapçaya çevrildi ve kullanıldı, ama Yunanlıların yaygınlaştırmış oldukları teknoloji anlayışı bu dönemde de değişmedi.
İslâm Dünyası’nda hava boşluk üzerine çalışanların başında konuyu kuramsal olarak ele alan Fârâbî gelir. Benû Mûsâ (Mûsâ Kardeşler ya da Musaoğulları) ve Cezerî’nin de konuya ilişkin kapsamlı eserleri olmamakla birlikte bunlar da konuya ilişkin kapsamlı bilgiye sahip oldukları yaptıkları aletlerden bellidir. Felsefenin Müslümanlar arasında tanınmasında ve benimsenmesinde büyük görevler yapmış olan Türk filozoflarından ve siyaset bilimcilerinden Fârâbî’nin (874 – 950), fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalışması, Risâle lî Ebî Nasr el-Fârâbî fİ el-Halâ (Boşluk Üzerine) adını verdiği makalesidir.
Fârâbî’nin bu yapıtı incelendiğinde, diğer Aristotelesçiler gibi, boşluğu kabul etmediği anlaşılmaktadır. Fârâbî, havayı emmek suretiyle herhangi bir şişe içinde bir boşluk yaratılmasının ve boşluğun suyu çekmesinin bir sonucu olduğunu savunanlara karşı çıkar. Ona göre; “hiçbir şey olmayan bir şeyin suyu kendine doğru çektiğini varsaymak olanaksızdır.” Bu durum bazı cisimlerin hacimlerinin, kütle değişmesi olmaksızın, küçülüp büyümesinden kaynaklanır. Yani hava, çeşitli koşullar altında çok değişik hacimler işgal edebilir. Hava içinde rutubet fazla olduğunda kabın şeklini alır ve cisimlerin boş bıraktığı bütün mekânları her yöne doğru doldurur. Ancak hava bu durumda baskı altında kalır. Baskı kalkınca da eski konumuna geri döner.
Ancak Aristoteles fiziğinin yetersizliğine de dikkat çeken Fârâbî, hem boşluğun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açıklayabilen yeni bir varsayım oluşturmaya çalışmış ve iki ilke kabul etmiştir. 1. Hava esnektir ve bulunduğu mekânın tamamını doldurur; 2. Hava ve su arasında bir komşuluk ilişkisi vardır ve nerede hava biterse orada su başlar. Yapmış olduğu bu açıklama ile Fârâbî, Aristoteles fiziğini eleştirerek düzeltmeye çalışmıştır. Ancak açıklama yetersizdir; çünkü havanın neden doğal hacmine döndüğü konusunda suskun kalmıştır. Bununla birlikte, Fârâbî’nin bu açıklaması, sonradan Batı’da Roger Bacon tarafından doğadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doğa boşluktan sakınır biçimine dönüştürülerek genelleştirilecektir.
Ortaçağ İslam Dünyasında teknik alanındaki en önemli çalışmalar, 9. yüzyılda Bağdad’da, Abbasi halifelerinden Memûn (813-833) döneminde yaşayan ve Benû Musa olarak tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan adlı üç kardeş bilgin tarafından gerçekleştirilmiştir. Konumuzu ilgilendiren Kitâb el-Hiyel (Olağanüstü Araçlar) adlı yapıt, büyük bir olasılıkla, Ahmed tarafından kaleme alınmış olmalıdır; çünkü teknikle en çok ilgilenen Ahmed’dir. Bu yapıtta, diğer araçların yanı sıra özellikle su saatlerinin, insanları eğlendiren veya şaşırtan araçların, nehirlerdeki veya kuyulardaki suları yukarı çıkarmakta kullanılan tulumbaların tanıtıldığı görülmektedir.
Ortaçağ İslam Dünyasında teknik alanındaki en önemli çalışmalar, 9. yüzyılda Bağdad’da, Abbasi halifelerinden Memûn (813-833) döneminde yaşayan ve Benû Musa olarak tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan adlı üç kardeş bilgin tarafından gerçekleştirilmiştir.
Bu eserde, hava, boşluk ve denge prensiplerini temele alan 100 aracın tasviri verilmiştir. Bunların 73’ü sihirli ibrikler, 15’i suyun seviyesinin sabit tutulmasını temele alan araçlar, 7’si fıskiyeler, 3’ü lambalar, 1’i kaldıraç, 1’i körüktür. Bu araçlardan büyük bir kısmı, tasarımları ve işleyişleri açısından Philon ve Heron’un araçlarına benzemekle beraber, değişik sonuçlar elde etmek için daha karmaşık bir hale getirilmiştir. Bu yapıtta daha önceleri söz konusu edilmeyen yeni araçlar da bulunmaktadır.
Mekanik araçlara ve otomatlara ilişkin teknoloji tarihinde en önemli gelişme Cezerî tarafından atılmış ve konuya ilişkin kuramsal ve kılgısal bilgiler doruk noktasına ulaşmıştır. 13. yüzyılda Anadolu’da yaşamış ve İskenderiye Mühendisleri ile Benu Mûsâ’nın açtığı yoldan giderek çeşitli otomatlar yapmış olan Cezerî, Cizreli veya Cezireli olmalıdır. 25 yıl Diyarbakır’da hüküm süren Artuklu Emirliği’nin hizmetinde çalışmış ve el-Câmi Beyn el-İlim ve el-Ameli el-Nâfi fî Sınaat el-Hiyel (Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar) adlı bir yapıt kaleme almıştır. Eser altı bölümden oluşur: Bölüm 1, eşit saatlerin ve Güneş saatlerinin geçişlerinin belirtildiği saatlerin yapımı üzerindedir. On kısımdan oluşur.
Burada, çeşitli su saatlerinin (kayık su saati, fil su saati, bardak su saati, tavus kuşlu su saati) ve mumlu saatlerin tasvirleri verilmiştir. Bölüm 2, içki partileri için uygun kap ve figürlerin yapımı üzerindedir. On kısımdan oluşur. İçki partilerinde kullanılması üzere çeşitli kadehler, kaplar, ibrikler ve insan biçimli otomatların tasvirleri yer alır. Bölüm 3, ibriklerin, kan alma teknelerinin ve abdest alma leğenlerinin yapımı üzerinedir. On kısımdan oluşur. Burada sıcak, soğuk ve ılık su akıtabilen ibriklerin, çeşitli otomatların, hastadan alınan kan miktarını gösteren aletlerin ve abdest için kullanılan leğenlerin örnekleri yer alır.

Bölüm 4, değişken fıskiyeler ve sürekli çalan flüt için araç yapımı üzerinedir. On kısımdan oluşur. Bölüm 5, göllerden ve ırmaklardan suyu yukarı çıkaran araçların yapımı üzerinedir. Beş kısımdan oluşur. Bölüm 6, değişik ve farklı şeylerin yapımı üzerinedir. Beş kısımdan oluşur. Amid kentinin kapısı, küre üzerinde açı ölçmek için kullanılan bir cetvel, çeşitli kilitler ve bir kayıklı saat örnekleri yer alır. Cezerî’nin bu eseri incelendiğinde Yunan Dünyası’ndan beri bilinen prensipleri kullanmak ve geliştirmek suretiyle onun çeşitli araçlar yaptığını görüyoruz. Bu prensipler, hava, boşluk ve denge prensipleridir.
Kılgısal ve kuramsal alandaki çalışmaların doruk noktası: Cezerî
Gerek Yunan çağında gerekse İslâm Dünyası’nda kuramsal ve kılgısal alandaki bu çalışmalar Cezerî ile birlikte doruk noktasına ulaşmıştır. Cezerî, hava ve boşluğa ilişkin kuramsal bilgi vermez, ancak araç yapımındaki ustalığı konuyu ne kadar ayrıntılı bildiğini göstermektedir. Cezerî’nin diğer bir önemi de Artuklu Sarayı’nın kapısını yapmış olmasıdır. Bu kapı 18 karış, yani dört metre yüksekliğinde ve 6 karış, yani 1,5 metre eninde dökme pirinçten yapılmış iki kanatlı bir kapıdır. Kapının orta kısmı altıgen ve sekizgen yıldız motiflerinden oluşan kafes biçimindedir.
Bu kafes, birbirlerine sarılmış yapraklarla süslenmiş küfî yazısıyla çevrelenmiştir: “Mülk, Tek ve Kadir-i Mutlak Olan Tanrınındır.” Bu yazı parlatılmış biri sarı diğeri kırmızı iki yaprakla süslenmiş pirinç bir bordürle çevrilmiştir. Kanadın üst kısmında pirinç bir levha ve onun üzerinde de dökme pirinçten bir yağmurluk vardır. Kapının bütün çevresi süslenmiş bir pirinç şeritle çevrilmiştir. Kapama kısmı zarif bir sütun biçimindedir. Cezerî, Cezerî kapama sisteminin dökümünde son derece modern bir yöntem kullanmıştır.
Cezerî’nin teknoloji tarihindeki yeri oldukça önemlidir. Sınaat el-Hiyel adlı kitabında birçok mekanik aletin tasvirini vermiş ve bu aletlerin çalışma prensiplerini ayrıntılarıyla ele almıştır. Bu aletler arasında yaptığı otomatlar büyük önem taşır. Yunan Dünyası’nda Heron ve Philon’un çalışmalarından sonra İslâm Dünyası’nda bu türde örnekler veren kişilerden en tanınmış olanı Cezerî’dir.
16. yüzyılda Osmanlı bilimine katkılarda bulunmuş olan Takîyüddîn’in el-Turuk el-Seniyye fî el-Alât el-Rûhâniyye adlı kitabı da Cezerî’nin kitabıyla aynı çizgide yer alır. Bu kitapta tasvirleri yer alan aletler Cezerî’nin aletleriyle hemen hemen aynıdır. Diğer taraftan Takîyüddîn’in yapmış olduğu mekanik saatler de ayrı bir önem taşır. İslâm Dünyası’nda İskenderiye Mekanik Okulu’nun etkisiyle başlayan hiyel geleneğinin en son temsilcisi Takîyüddîn’dir.
16. yüzyılda Osmanlı bilimine katkılarda bulunmuş olan Takîyüddîn’in el-Turuk el-Seniyye fî el-Alât el-Rûhâniyye adlı kitabı da Cezerî’nin kitabıyla aynı çizgide yer alır.
Bu gelenek çerçevesinde hem Cezerî hem de Takîyüddîn, kendi öncellerinin yaptıkları çalışmaları daha da ileriye götürmüşler ve hava, boşluk ve denge prensiplerini kullanarak oldukça ilginç araçlar tasarlamışlardır. Böylece, hem teknik araçların geliştirilmesini sağlamışlar, hem de bu geliştirdikleri aletlerle öncellerinin yaptıkları araçları daha geliştirmişlerdir. Bu geleneğin teknolojiye bakışı Aristoteles çerçevesinde olmuş ve bu tür araçları daha çok doğayı alt etme, doğaya karşı çıkma mantığı çerçevesinde yapmışlardır.
Bu görüş Rönesans mühendisi ve ressam Leonardo da Vinci ile değişecek, teknoloji ve mühendislik çalışmaları, Leonardo ile birlikte, doğaya karşı çıkma olarak değil, tam tersine doğaya uygun çalışmalar olarak tanımlanacaktır.
Cezerî üzerine yapılan çalışmalar
Cezerî’yi ilk tanıtan, fizikçi Eilhard Wiedemann’dır (1852-1918). Wiedemann’ın, Mühendis Fritz Hauser ile birlikte yaptıkları yayınlar gerçekten çok önemlidir. İlk araştırmacılar arasında Carra de Vaux’dan da söz etmek gerekir. Ayrıca, Coomaraswamy de Cezerî’nin bu eserini Topkapı nüshasına dayanarak metnin minyatürleri açısından bir değerlendirmesini yapmıştır. Bunlara Sarton’u, Winter’ı, Needham’ı, White’ı ve Drachmann’ı katabiliriz.
Cezerî üzerindeki en önemli çalışma, İngilizce çevirisi ve açıklamalarıyla birlikte Hill tarafından gerçekleştirilmiştir. Olağanüstü bir çalışmanın ürünü olan bu eser (The Book of Knowledge of Ingenious Mechanical Devices, Dordrecht ve Boston, 1974), İslâm Dünyası teknoloji tarihinin önemli yapı taşlarından biridir. Hill, orijinal resimlerinin yanına eklediği çizimlerle, metin çok kolay anlaşılır bir duruma getirmiştir. Yine eserin Topkapı Ahmet III (nr. 3472 ve nr. 3461), Topkapı Hazine (nr. 414), Ayasofya (nr. 3606) ve Bodleian Graves (nr. 27) nüshalarının karşılaştırılmasıyla Kasım Ecnebîî tarafından bir kritik metni ve Ahmed Hassan tarafından da 1979’da Arapça bir kitabı hazırlanmıştır.
Cezerî üzerindeki en önemli çalışma, İngilizce çevirisi ve açıklamalarıyla birlikte Hill tarafından gerçekleştirilmiştir.
Cezerî üzerine dikkatlerin çekilmesiyle Türkiye’de de tanıtma niteliğinde makaleler kaleme alınmış, bilimsel toplantılar düzenlenmiştir. 1990’da da Kültür Bakanlığı özellikle resimleri açısından en mükemmel ve en eski nüshasının tıpkıbasımını hazırlamakla önemli bir boşluğu doldurmuştur.
Cezerî’nin Türkiye’de tanınması 1970’li yıllara rastlar. 1973-1974 yılları arasında Toygar Akman Bilim ve Teknik dergisinde seri olarak konuyla ilgili birkaç makale yayımlamıştır. 1977’li yıllarda aynı dergide konu Atilla Bir tarafından da ele alınmıştır. Yine Otomasyon dergisinde Bir ve Mahmut Kayral tarafından Cezerî’nin bazı aletleri incelenmiştir. Konuyla ilgili Fuat Sezgin, Kâzım Çeçen, Zeki Tez, Sadettin Ökten, İhsan Fazlıoğlu, Mustafa Kaçar ve Yavuz Unat’ın da çalışmaları yer almaktadır.
Cezeri’nin eseri 2002 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından El-Câmi‘ Beyne’l-‘İlim ve’l-‘Ameli’n-Nâfi‘ fî Sın‘ati’l-Hiyel (Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar, Çevirenler: Sevim Tekeli, Melek Dosay ve Yavuz Unat) adıyla yayımlanmıştır. 2014 yılında ise Cezerî’nin bu eserinin adı bilinmeyen bir müellif tarafından Osmanlıcası, günümüz Türkçesi ile birlikte Kültür Bakanlığı tarafından yayımlandı (Tercüme-i Hiyel, Mekanik Tercümesi, Yayına Hazırlayanlar; İhsan Fazlıoğlu ve Mustafa Koç).
2015 yılında da makine mühendisi olan Durmuş Çalışkan, Cezeri’nin Olağanüstü Makineleri (Papersense Yayınevi) adıyla Cezerî’nin araçlarının teknik ayrıntılarını anlatan iki ciltlik eserini yayımladı ve tüm araçların tasarımlarını çözerek mühendislik izahlarını yaptı. 2018 yılında yitirdiğimiz değerli bilim insanı Çalışkan’ın kendi deyimiyle bu çalışmayla “Cezerî’nin makinelerinde karanlıkta kalan bir husus bırakılmamıştır”.
Cezerî’nin aletleri konusunda en önemli çalışmalar geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Prof. Dr. Fuat Sezgin’e aittir. Sezgin Almanya Frankurt Üniversitesi’nde 1982 yılında İslâm Bilimler Tarihi Enstitüsü’nü ve bu enstitüye bağlı olarak İslâm İlim Aletleri Müzesini kurdu. Bu müzede Cezerî’nin orijinal boyutlarındaki bazı aletlerini de sergilendi. 2007 yılında Sezgin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce yayınlanan İslam’da Bilim ve Teknik adlı beş ciltlik eserinde Cezerî’nin yaptığı bazı araçları tanıttı. Sezgin, 2008 yılında da İstanbul Gülhane Parkı’nda İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi kurmayı başardı. Bu müzede Cezerî’nin bazı aletlerinin çalışır vaziyetteki maketleri sergilenmektedir.Son olarak ise 2018 yılında Cezerî’nin insanlık birikimine yaptığı katkıdan ilham alınarak onun araçlarını tanıtan İstanbul Cezeri Müzesi (İCM) kuruldu (http://www.cezerimuzesi.com/).
Kaynakça
Atilla Bir, The Book of “Kitâb al-Hiyal” of Banu Musa bin Shakir, İstanbul 1990.
George Basalla, Teknolojinin Evrimi, Ankara 1996.
Cezeri, Olağanüstü Mekanik Araçların Bilgisi Hakkında Kitap, Tıpkı Basım, Kültür Bakanlığı Yayınları 1207, Bilim ve Teknoloji Dizisi 2, Ankara 1990.
Cezeri, El-Câmi Beyne’l-İlm ve’l-Amel en-Nâfi Fî Sınaâti’l-Hiyel, Hazırlayanlar: Sevim Tekeli, Melek Dosay ve Yavuz Unat, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2002.
İbnu’l-Esir el-Cezeri, Tercüme-i Hiyel, Mekanik Tercümesi, Yayına Hazırlayanlar; İhsan Fazlıoğlu ve Mustafa Koç, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları 2014.
Donald R. Hill, The Book of Knowledge of Ingenious Mechanical Devices (Kitâb fî Ma’rifat al-Hiyal al-Handasiyya) by Ibn al-Razzâz al-Jazarî, Dordrecht ve Boston 1974.
Durmuş Çalışkan, Cezeri’nin Olağanüstü Makineleri, Papersense Yayınevi, 2015.
Sadettin Ökten, “Cezerî,” TDV İA, Cilt 7, İstanbul 1993.
Yavuz Unat, “Cezerî Üzerine Yapılan Bazı Çalışmalar”, Bilim ve Ütopya, Ocak 2002, Sayı 91, İstanbul 2002, s. 10.
Yavuz Unat, “Teknoloji Tarihinde Cezerî’nin Öncülleri”, Bilim ve Ütopya, Ocak 2002, Sayı 91, İstanbul 2002, s. 12–18.
Yavuz Unat, “Cezerî’nin Yapıtı”, Bilim ve Ütopya, Ocak 2002, Sayı 91, İstanbul 2002, s. 18–23.
Yavuz Unat, “Cezerî Üzerine Türkçe ve Yabancı Kaynaklar”, Bilim ve Ütopya, Ocak 2002, Sayı 91, İstanbul 2002, s. 50–51.
Yavuz Unat, “El-Cezerî’nin Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar Adlı Eseri”, Türkler, Cilt 7, Yeni Türkiye Yayınları, Editörler: Hasan Celâl Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Ankara 2002, s. 569–575.
Yavuz Unat, “Türk Teknoloji Tarihinden İki Örnek: Cezerî ve Takiyüddîn”, 1. Türk Bilim ve Teknoloji Tarihi Kongresi Bildirileri (15-17 Kasım 2001), Türk Teknoloji Tarihi, Yayına Hazırlayanlar: Emre Dölen, Mustafa Kaçar, İstanbul 2003, s. 75-94.

