Hem ortaya çıkış şekli hem çıkış zamanı hem de dinden bağımsız olarak tüm sosyal gruplar için geçerli olduğu gerçeğinden yola çıkarak ahlakın ortaya çıkış nedeninin din olmadığını söyleyebiliriz. İnsanın bir sosyal canlı olması, ahlaklı olabilmesi için yeterlidir. Ahlak dinle bağlı değil fakat, din ahlakla bağımlıdır. Din olmadan ahlak olabilir. Ancak, ahlaksız din olmaz.
Kapsamı ve tanımı oldukça geniş ve göreceli olsa da tüm insan toplumları için ahlak aynı şeyi ifade eder. Sosyalliğin temel olgusu olan bu kavramı kelimelerle izah edebilmek için birbirine yakın birçok tanımlama yapılabilir. Yaygınca anlaşıldığı şekliyle ahlak, bir toplumda kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kurallardır. Oxford sözlükteki tanımı “doğru ile yanlış, iyi ile kötü arasındaki ayrımla ilgili ilkeler”dir. Bir başka tanım ise insan gruplarının iş birliği içinde yaşamasını sağlayan standartlar kümesidir. Eğer genel bir tanımlama yapmak gerekirse bir insan topluluğunun içindeki bireylerin birbirleriyle uyumlu, huzurlu ve sağlıklı bir birliktelik yaşamasını sağlayan kurallar bütünüdür denebilir. Bunlar hukuk sistemlerinde olduğu gibi önceden hazırlanmış ve kayıt altına alınmış kurallar değildir. Temel ilkeler aynı kalmak üzere tüm toplumlarda birlikte yaşamanın kuralları bulunur. Bireyler, sosyal etkileşimler sayesinde bu kuralların farkındadır. Ahlak toplumun düzeni için var olan, yazılı olmayan bir sözleşmedir.
Ahlaki bir şekilde hareket etmek, toplum içinde bireylerin topluma fayda sağlamak için kendi kısa vadeli çıkarlarını feda etmeleri gerektiği anlamına gelir. Amaç topluma yarar sağlamaktır. Bireylerin önceliği yoktur. Ahlak toplumsal yaşamın temel kuralları ve ön koşuludur. Bireylerin topluma karşı sorumluluklarını tanımlamaktadır. Bir toplumsal yapı olmadan ahlak olmaz. Ahlaki kurallara uymak bireylere zahmetli gelse de bireyler, toplumun yararı öncelikli olduğu için bu gizli sözleşmeye uymak zorundadırlar. Hatta bireyler toplumun yararına olan ve dışarıdan bakınca zor ve zahmetli gibi görülen görevleri yerine getirmekten memnuniyet duyarlar. Ahlakın temel kuralları, kökenini hepimizin vicdanında bulunan ahlak yasasından alır.

Ahlakı daha iyi anlayabilmek için önce sosyalliğin nasıl evrildiğini bilmek gerekir. Bu nedenle önce sosyalleşmenin evriminin detaylarına girip sonra ahlak konusuna tekrar döneceğiz.
I. Sosyalliğin evrimi
Bir robot üreticisi iseniz ve takım halinde çalışan, kontrolü bütünüyle onlara bıraktığınız bir grup robot yapmanız gerekirse, başarı kriteri de üretilen işin en iyi şekilde yapılması ise bu kez onları nasıl tasarlardınız? Öncelikle aralarında bir iletişim kurgulamalısınız. Diğer yandan aynı işi yapmakta olan robotların, birbirlerine destek olarak çalışacak bir düzen dahilinde iş birliği içinde çalışmaları gerekir. Eğer verilen işi farklı farklı yeteneklere sahip olan robotlara dağıtarak yapmanız gerekiyorsa, bu kez robotların bir iş bölümü yaparak uyum içinde çalışabilecekleri şekilde programlanması lazımdır. Burada kurduğunuz robotlar grubunda, sosyalliğin üç temel özelliğinden bahsetmiş bulunuyoruz. Bunlar; iletişim, iş birliği ve iş bölümüdür.
Bir sistemin düzenli çalışabilmesi için sahip olunan özelliklerin grubun yararına kullanacak şekilde programlanmış olması gerekmektedir. Birbirlerini engellemeyecek, zarar vermeyecek, beraber belirli bir düzen çerçevesinde çalışacak, gerektiğinde grubu tehdit eden bir durum ortaya çıktığında ise tıpkı arı ve karıncaların yaptığı gibi kendini feda edebilecektir. Ancak bu şekilde robotlar takımı başarılı olabilir.
İnsanın ve sosyal canlıların gruplar oluşturmasının başlıca nedeni, bunun evrimsel dönüşümün bir üst aşaması olmasıdır. Sosyalleşme, sudan karaya çıkış gibi doğadaki mücadelede yeni bir aşamadır. Daha başarılı olma denemesidir. Sudan karaya çıkış, tüm zorluklarına rağmen karada nasıl bir fırsat yaratmışsa, sosyal olmanın avantajları da zorluklarından üstün geldiği için canlılarda sosyalleşme ortaya çıkmış, birliktelik bu nedenle evrilmiştir. Birlikte davranmak ve grup kurmak doğada yaşam savaşında bir fayda oluşturabilmiş ve bazı canlılar bunun avantajlarından yararlanmışlardır.
Evrimin ilk aşamalarında birlikte olmanın sağladığı avantajlar, tek başına doğada varlık sürdüren canlıların bir araya gelerek daha üst canlıları oluşturmasına neden olmuştu. Bunu ilk kez tek hücreli canlılar yapmıştı. Hücreler bölündükten sonra birlikte kaldıklarında hücre grupları ve vücutlu canlılar ortaya çıktı. Vücutlu canlıların varlığını devam ettirebilmesi için hücrelerin birbiriyle uyum içinde çalışması zorunluluğu vardı. Bir organı oluşturan hücreler ya da farklı farklı organları oluşturan hücrelerin birbirleriyle sorunsuz bir iletişim ağı ile kontrol edilmesi gerekiyordu. Vücutlu canlıların ortaya çıkması bundan yaklaşık beş yüz milyon yıl önce oldu ve bu evrimsel bir sıçramaydı.
Hücrelerin bir araya gelerek vücutlu canlıları oluşturmasını bir sosyal organizasyon gibi düşünmek yanlış olmaz. Çünkü vücudu oluşturan bu hücre ve dokular, sosyalleşmenin “üç İ” ilkesi olarak değerlendirebileceğimiz üç temel öğesine de sahiptirler. Hücrelerin birbirleriyle sinirler ve hormonlar aracılığıyla bağlantı kurmaları “iletişim”, bir organ içinde birlikte faaliyet gösteren hücrelerin varlığı “iş birliği” ve hücrelerin aynı vücudun içerisinde farklı organlarda farklı görevleri aynı amaç için yapmaları da “iş bölümü”dür.
Sudan karaya çıkış, tüm zorluklarına rağmen karada nasıl bir fırsat yaratmışsa, sosyal olmanın avantajları da zorluklarından üstün geldiği için canlılarda sosyalleşme ortaya çıkmış, birliktelik bu nedenle evrilmiştir.
Daha sonra yaşam mücadelesi bu şekilde vücutlu canlılar arasında olmaya başladı. Tek hücreli canlılar da varlıklarını korudular. Hücrelerin bir üst organizasyonu olan vücutlu canlı bireyler arasında yaşam savaşı sürerken bu kez yeni bir organizasyon daha ortaya çıktı. Bireyler bu defa birlikteliğin avantajlarını kullanacak şekilde bir dönüşüm geçirmeye ve birlikte davranmaya başladılar. Bazı vücutlu canlılar birlikte davranma becerilerini geliştirdi ve ilerlettiler. Bunu başarıyla gerçekleştiren ve doğada yaşam savaşında başarı elde edenler, sahip oldukları bu avantajla sonraki nesillere bu özelliklerini daha fazla geçirebilme şansı elde ettiler. Bu kez hücrelerin birleşerek vücutları oluşturduğu ilk birlikteliğin ardından vücutların birleşerek süper organizmaları oluşturduğu sosyal topluluklar ortaya çıktı. Bu süper organizmalar içinde en başarılı olanlar, karınca ve arılar gibi koloni oluşturan sosyal böceklerdir.
Koloniler şeklinde olmasa da diğer canlı türlerinde ve memelilerde de birlikte çalışarak yaşam savaşında başarılı olacak şekilde evrilmiş türler bulunur. Bunlar içinde kurtlar, mirketler, aslanlar, yunuslar gibi birçok memeli yer alır. Çoğu primat türü sosyaldir. İnsanlar da sosyal canlılar grubunda yer almaktadır. Sosyalleşme, insanın en önemli özelliklerinden birisi ve insan evriminin en önemli aşamalarındandır. Bu, doğaya karşı mücadelede olduğu kadar tür içinde gruplar arası rekabette de bir grup içi iş birliğini sağlamıştır. İnsan zekasının evrimi, bireysel yeteneklerle doğaya karşı verilen mücadelelerin ötesinde, grupların getirdiği sosyal ve iletişim becerileriyle olmuştur. Bize en yakın genetik yapıya sahip yaşayan büyük maymunlar ile insan arasında tüm beceriler dikkate alınarak yapılan kıyaslamalarda en büyük farkın sosyal becerilerde olduğu görülmektedir.

İnsanın sosyal bir canlı olması, evrimin bir aşaması ve doğal koşulların getirdiği bir durumdu. Tüm diğer sosyal canlılar gibi, sosyal yaşama geçişin avantajları insanın zamanla sosyal bir canlı olarak evrilmesine neden oldu. Peki bu sosyal grupların iç yapıları nasıl özelliklere sahip? Bunu biraz irdeleyelim.
Sosyal gruplarda bireyler arası ilişkiler
Grup içinde bireylerin gruba aidiyet hissi sosyal yapı için bir ön koşuldur. Böylece grup bağları güçlü tutulabilir. Gruplarda hiyerarşinin varlığı, grubun kesinlikle yararınadır ve tartışmasız olarak kabul edilir. Karşılıklılık ilkesi çerçevesinde bir arada yaşayan bireylerin gruba aidiyetleri adalet duygusu ile pekiştirilir. Bireylerin birliktelikten faydalanmasını sağlayan ve bir arada yaşamayı kolaylaştıran kurallar vardır. Bireyler arasında temel ilke karşılıklılıktır. Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma prensibi sağlıklı bir sosyal yaşamın ana ilkesidir. Bir bireyin yararına olan şey diğerine zarar veriyorsa bu kabul edilemez. Ancak grubun yararına olan eylemlerde bireyin yararı ikinci plana itilebilir.
Grup bağlılığı çoğu zaman almadan vermeyi gerektirir. Bunun örneklerini sosyal yaşayan canlılarda görebiliriz. Ancak yapılan fedakarlıkların tek taraflı olmaya zorlanması, hakkaniyet sınırlarının ötesine geçerse bu kez tepki kaçınılmazdır. Hak ve adalet her zaman gözetilen temel ilkedir. Köpekler, insanlar tarafından öğretilen numaraları çoğu zaman hiçbir ödül almadan tekrar tekrar sergilerken, başka bir köpeğin aynı numara karşılığında sosis kazandığını görünce bunu bırakırlar. Primatlarda bunun güzel örnekleri vardır. Bu durumu en iyi gösteren örnek ünlü primatolog Frans de Wall’ın kapuçin şebekleri üzerinde yaptığı ve eşitsizlik nefreti olarak adlandırdığı davranışı gözlediği deneydir. Orta ve Güney Amerika’da yaşayan kapuçin şebekleri bilinen en zeki şebeklerdir. Bu deneyde kapuçinlere küçük çakıl taşları veriliyor. Onları para gibi kullanarak alışveriş yapmaları öğretiliyor. Aynı zamanda yandaki diğer bir kapuçin şebeğini de görecek şekilde her iki şebeğin arasında şeffaf bir bölme bulunuyor. Başlangıçta çakıl taşlarını salatalık ile büyük bir memnuniyetle değiştirmekte olan kapuçin, yandakine çakıl taşı karşılığında daha cazip olan üzüm verildiğini gördüğünde, salatalık almayı reddediyor. Sinirlenip taşları ve hatta salatalık dilimlerini kafesin dışına atıyor. Tekrar tekrar yapılan deneylerde aynı tepkiler gözleniyor. Bu durum, şebeklerin eşitsizlik ile karşılaştıklarında normalde asla reddetmedikleri bir yiyeceği şiddetle reddedebildiklerini gösteriyor. Bu tepki internetten izlenebilir.
Adaletin temel ögesi bireyler arasındaki karşılıklılıktır. Gruba karşı ise katkın kadar pay almak esastır. Şempanzelerin karşılıklılık seviyesi bize benzer şekilde çok yüksektir. Kendilerini destekleyeni desteklerler. İyilikleri unutmazlar. Olumsuz anlamda da karşılık verir ve intikamı bilirler. Aldatıldıklarını düşündükleri zaman cömert davranmayı bırakırlar. Hatta aldatan şempanzeyi cezalandırırlar. Grup içi paylaşmayı sağlayan doğal dengelere sahiptirler. Şempanzelerde, kapuçin şebeklerine kıyasla eşitlik ve adalet hissini kontrol eden daha öte bir durum vardır. Yukarıda kapuçin şebeklerine yapılan deneyin aynısı şempanzelerde yapıldığında bu daha iyi anlaşılmıştır. Şempanzeler, havuç alan diğer grup üyesi olan arkadaşının gözünün önünde kendilerine daha lezzetli olan üzüm verildiğinde, üzüm yemeyi reddetme eğilimi göstermektedirler.
Şempanzeler birlikte avlandıklarında, sadece avı en son yakalayan değil avın yakalanmasına yardım edenler de avdan paylarını alır. Hassas bir şekilde yapılan paylaşımla emeklerin karşılığı alınır. Yardımcı olmayan, en baskın erkek bile olsa, eli boş kalabilir. Eğer avı ele geçirenler paylaşmayı reddederse ileride yardım alamazlar. Diğer yandan grup içinde mutlak bir eşitlik ilkesine aykırı olan bazı durumlar da vardır. Cinselliğe hazır dönemdeki dişiler avlanan etin paylaşımında en avantajlı olanlardır. Erkekler onlara daha cömert davranır.

Grup birliktelikleri, birlikteliğin getirdiği avantajlar ve bireylerin karşılıklı olarak yarar sağlamaları üzerine oluşmuştur. Empati ve karşılıklılık yanı sıra grup içinde yüksek olan sevgi bağları, paylaşmayı kolaylaştıran faktörlerdir. Bu durum bir bireyin bir grubun üyesi olmasının, yalnız olmaya kıyasla her zaman daha fazla yarar sağlamasını olanaklı kılar. Paylaşmanın sınırları toplumsal dengeler ile belirlenir. Bir grup üyesi olarak birlikte olmanın avantajlarını kullanırken ya da olanaklarından yararlanırken bazı belirleyiciler vardır. Olanakların daha azına sahip olduğunuzda kin duyarsınız. Daha fazlasına sahip olduğunuzda ise diğerlerinin vereceği tepki için endişelenirsiniz. Grup içi paylaşımın dengeleri bu iki sınır arasında oluşur. Ancak başka faktörler de vardır. Grup hiyerarşisi, paylaşmayı önemli oranda etkiler. Şempanzelerde grup içi paylaşımını belirleyen dengeler, insanlardakilerle büyük bir benzerlik göstermektedir. Bu da sosyal yapımızın temellerinin en az onlarla aynı ortak atayı paylaştığımız döneme kadar yaklaşık beş milyon yıl kadar gerilere uzandığını düşündürmektedir. Bugün bu belirleyici içgüdüsel sistemler halen devrededir. Modern yaşamda eşitlik, hak ve adalet kavramları altında toplanan hukuk sistemleri, içinde ortak yaşamın ve paylaşımın dengelerini belirleyen ve sosyal evrimle ortaya çıkan bu içgüdüsel zemin üzerine kurulmuştur.
Sosyal grupların üye sayısı nasıl belirlenir?
Gruplar, grubu ayakta tutan ideal sayıda üyeden oluşur. Grubun üyelerinin sayısını belirleyen başlıca faktör, grubun avlanma ya da korunma için ihtiyacı olan en düşük birey sayısıdır. Grubun kaç bireyden oluşacağı, çevredeki tehditler ve fırsatlara göre şekillenir. Çevredeki gıda kaynakları ya da tehdit eden yırtıcıların varlığı bir grubun birey sayısını belirler. Grubun ideal sayının altına düşmesi risklidir. Diğer yandan grup belirli bir sayının üzerinde de olmamalıdır. Grubun nüfusu arttıkça uyum zorlaşmakta, grup içi kontrol, gıda kaynaklarına ulaşım ve elde edilen gıdanın tüketimi gibi konularda yetersizlikler ortaya çıkmakta ve grup başarısızlığa uğramaktadır.
Maymunlar arasında ağaçta güvenli ortamda yaşayan orangutan ve gibon gibi bazı türler yalnız yaşarken, çoğunlukla yerde yaşayan şempanze ve babun gibi bazı diğer primatlar, genellikle sayıları 50’ye varan büyük sosyal gruplar oluşturmaktadır. Yer yaşamında yırtıcı tehdidi grup birey sayısının artmasına neden olmuştur. Etoburların oluşturduğu sürülerin sayısını avlanma olanakları belirler. Gri kurtlar yaşadıkları ortam ve avın bolluğuna bağlı olarak 2 ile 35 arasında bireyden oluşan sürüler oluşturabilirler. Aslanlarda da av olanaklarına göre sürüdeki birey sayısı değişir. Büyük sürüler büyük alanları kontrol ederler. Sürüdeki birey sayısı yanı sıra, sürünün gücü de sürünün yaşam alanının büyüklüğüne etki eden bir durumdur. Aslan sürülerinde erkek aslan sayısı fazla ise, sürünün hâkim olduğu alan da büyümektedir.
İnsan, sosyal evriminde on bin yıl önce tarım devrimini takiben şehirleşme olmuş çok hızlı sosyal değişiklikler yaşamıştır. Bu nedenle insanın yaşamına bakılarak bir sosyal grup büyüklüğü ve grup üye sayısı öne sürmek mümkün değildir. İlkel insan toplulukları sosyal bir grup için en uygun birey sayısına sahiptiler. Grubun küçük olması, grubu rakip saldırılara karşı dayanıksız hale getiriyordu. Grup çok büyüdüğünde ise liderler grup üzerindeki kontrolü kaybediyorlar ve grup bölünüyordu. İnsan topluluklarının oluşturduğu gruplaşmalar, insanın sosyal evrimi için de bir belirleyici oluyor ve buna uyum sağlayabilmek için beyin büyüklüğü artıyordu.
İnsan, sosyal evriminde on bin yıl önce tarım devrimini takiben şehirleşme olmuş çok hızlı sosyal değişiklikler yaşamıştır.
Diğer primatlardan yola çıkılarak beyindeki sosyal yapıya yönelik ölçümlerle yapılan bir araştırma, insanın grup boyutu için önemli bir veri sağlamıştır. İnsan topluluklarının grup oluşturması ve grup üye sayısının, beynin bazı bölümlerinin büyüklüğünü etkilediği gösterildi. Liverpool Üniversitesi’nden psikolog Robin Dunbar tarafından primatlar üzerinde yapılan çalışmada, beyin kabuğunun (beynin kalanına oranla) büyüklüğü arttıkça grup büyüklüğünün de artmakta olduğu gösterilmiştir. Dunbar, bu çalışmayla farklı primat türlerinde beyin ölçümleri ile grup büyüklüğü arasındaki vurgulayıcı bir ilişkiden yola çıkarak insanların yaklaşık 150 kişiden oluşan grup büyüklüklerine uyan bir sosyal evrim geçirmiş olduğunu gösterdi.
Sosyal grubun kimliği: Benden olan ve öteki ayırımı
İnsanlar temel bir ben öteki bilincine sahiptirler. Hızlı ve kesin biçimde gruplara ayrılabilmekte ve dahil oldukları grubun yararına ayrımcılık yapmaktadırlar. Bu, insan doğasının temel unsurlarından biridir. Hatta bu şekildeki grupçu davranışın örnekleri, yapılan özel deneylerle henüz konuşma yeteneği kazanmamış olan bebek ve çocuklarda dahi gösterilmiştir. İnsanlar bir gruba dahil olmayı isterler. Bir kere dahil olduklarında da bulundukları grubu diğer gruplardan üstün görürler. Gruplara nasıl ayrıldıklarının bile önemi yoktur. Yapılan çalışmalar, tesadüfen ya da seçilerek oluşturulan farklı öğrenci gruplarının kamplaşarak birbirlerine aşırı tarafçı olarak yaklaştıklarını göstermektedir.
Karşınızdaki kişinin hangi gruba ait olduğunu bilmek önemlidir. Burada bireyin grup üyelerini tanıyacak şekilde bir kimliklendirme yapılır. Bir gruba ait olma dürtüsü çok güçlüdür. Aidiyet hissinin sağladığı derin haz kendi grubundan olana belirgin bir tarafçı yaklaşımı sağlar. Diğer gruptan olana karşı ise tepki ve tahammülsüzlük vardır.
Grup içi sosyal bağların pekiştirilmesi
Grup üyelerinin grup bağlarını güçlü tutabilmesi, grup içinde devamlı tekrarlayan bir iletişim olanağının açık tutulması ile mümkün olabilmektedir. Bu davranış, birlikte vakit geçirilen herhangi bir eylem olabilir. Aslanlar ya da kurtlar bir sürü olarak bir arada oldukları süre zarfında birbirlerine kendi vahşi doğalarından beklenmeyecek kadar sevgi ve şefkatle davranırlar. Vahşi, yırtıcı özelliklerinden eser kalmaz. Birbirlerine yavaşça sürtünerek ya da yalayarak sağladıkları vücut teması ile grubun takım ruhunu pekiştirirler. Primatlar bunu tımarlama şeklinde yapar ve birlikte geçirdikleri zamanlarının büyük kısmını birbirlerinin parazitlerini ayıklamak için ayırırlar. Bu davranış sadece sağlık için değildir. Sosyal bir nedeni de vardır. Özellikle şempanze gruplarında tımarlama sosyal bütünlüğü sağlayan bir faaliyettir. Grup içi bağları ve sosyal ilişkileri güçlendirir. İnsanlarda da sosyal bağları güçlendiren şey, yakınları ve arkadaşları ile sarılmak, öpüşmek ve sohbet etmektir. Bunun için derin bir isteğe sahibiz. Pandeminin olduğu bu günlerde bunun ne anlama geldiğini daha iyi anlamış bulunuyoruz.
Kanıtlar, grupta bireyler arasında fiziksel temasın ve birlikte zaman geçirmenin sosyal bağlanmayla ilgili bir hormon olan oksitosin salgısını arttırdığını ve ardından bir ödül olarak haz verici hormon olan endorfin salgılanmasını da tetiklediğini göstermektedir. Grubun başarılı bir takım olmasında bunun önemli katkısı bulunur. Bir araştırma, oyuncuları birbirine en fazla dokunan basketbol takımlarının en başarılı sonuçları aldığını göstermiştir. Maç sırasında el çakmaları, göğüs göğüse çarpışmalar, popoya atılan şaplaklar başarılı bir atıştan sonraki temas, iş birliği duygularını, dayanışmayı ve grup bağlılığını güçlendiren nörotransmitter adı verilen bu hormonların salgısının artışına katkıda bulunarak grubun başarısını arttırır.
Sosyal içgüdüler
Bireylerin sosyal davranışları, çevresel etkileşimlerin sonucunda kültürel yolla belirleniyor olsa da sosyal evrimin bireye ve gruba sağladığı avantajlar nedeniyle sosyal içgüdüler de bulunmaktadır. Grup bağlarını pekiştiren, grup içi düzeni sağlamaya yönelik olarak bireylerin birbirine karşı tutumunu belirleyen sosyal içgüdüler, bireylerin grup sorumluluğuna sahip olmasını nesiller arasında güvence altına alan kalıtımsal bir hafızadır. Burada grubun sağlıklı bir sosyal yapı oluşturmasını sağlayabilmek için evrilmiş olan sosyal içgüdülere değineceğiz.
Empati, sosyal içgüdülerin temelini oluşturur. Bir sosyal grupta bağlılığın temeli empati ile şekillenir. Tüm sosyal canlılarda beyinde sosyal bölgede bulunmakta olan ayna nöronları diğerinin düşünceleri hakkında fikir yürütmeyi, onun isteklerini ve düşüncelerini anlamayı sağlar. Böylece grup üyeleri arasında empati mümkün olabilmektedir. Ahlaki ilkeler davranışlarımızın başkalarını nasıl etkilediği konusundaki değerlendirmemizle ortaya çıkmaktadır. Empati aynı zamanda ana ahlak yasasını da belirler, bu; “sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma” ilkesidir.
Sosyal canlılar, bir araya gelme ve grup oluşturma potansiyeline sahiptir. Grubu oluşturabilmek için ya da bir gruba katılabilmek için yaklaşma ve iletişim becerilerine sahiptirler. Başka bir gruba kabul için yaklaşmak risklidir. Dâhil olabilmek o gruptaki bireylerin niyetlerini ve beklentilerini anlamak gerekir. Burada empatinin çok rolü vardır. Diğer yandan oluşan bir grubun da bir arada tutulması önemlidir. Bunun için birçok davranış ve hislere neden olan içgüdüler bulunur. Grubu bir arada tutan şey başlıca grup üyeleri ve grubun kendisidir. Bir grubun varlığı, bireylerde aidiyet hissi yaratır. Bireyler grup üyelerini tanırlar, birbirlerine karşı sevgiyle yaklaşırlar. Gruptaki bireylere karşı derin sevgiyle birlikte gruba karşı aşk olarak nitelendirilebilecek düzeylere ulaşabilen bir bağlılık hissi olur. Bir aile olmak için bir kadın ve erkek nasıl bir sevgi ve aşk hislerine sahipse grup bağlılığında da buna benzer hisler vardır. Grubun üyeleri hiyerarşide yer alan tüm bireylere ve grubun liderine karşı bağlılık ve sorumluluk içindedirler. Grup güç demektir. Bağlılık hissi, sevgi, güven, grup üyelerini iş birliği yapmaya teşvik eder. İçimizdeki en derin davranışsal içgüdüler, “sürü psikolojisi” olarak da adlandırılan kitlesel hareketlerin nedenleri olabilmektedir. Grup olarak birlikte olmanın getirdiği etkileşimler ve derin hisler, bireyleri bilinçli olmayan yanındakinin hareketini tekrarlama şeklinde bir sürü davranışı yapmaya yönlendirir.

Grup içinde bireylerin grubun başarılı bir şekilde bir arada olmalarını ve grup bütünlüğünü sağlamalarına olanak sağlayan hislere sahip olması, grup içindeki dengelerin oluşmasını sağlar. Bu hislere sahip olmak grubun başarısını arttırdığından bu hislerin evrilmiş olması sosyal evrimin önemli bir aşamasıdır. İnsanlar, iş birliğinde bulunmaktan haz duyar, iş birliğinde bulunmayanlara karşı ise suçlayıcı tavır takınırlar. Derin bir empati ile birlikte paylaşma, merhamet duyma, teselli hisleri kişiyi ihtiyacı olana yardım etmeye teşvik eder. Ayrıca grup içinde gruba fayda sağlayanlara karşı minnettarlık gösterme, saygı gösterme, yüceltme gibi övgücü hisler, grup içi bir ödül mekanizması ile bireylerin grubun yararına davranmasını teşvik eder.
Grup üyelerinin otokontrolünü sağlayan bazı sosyal içgüdüler de bulunur. Bunlar suçluluk hissetme, mahcup olma, utanç duyma hisleridir. Öz bilinç hisleri olarak nitelendirilen bu hisler kişiyi grubun aleyhine davranmaktan alıkoyar ya da yarattığı olumsuz sonuçları telafi etmeye yönlendirir. Öz bilinç hislerini en çok besleyen korku hissi, gruptan reddedilme endişesidir. Bireyler bazında ahlaklı davranışın güvencesi olan bir başka başlık da derin bir içgüdü olan empati ve iş birliğine yatkınlığın ürünü olan onurdur. Onur, bireyin doğru olanı ve grubu için yararlı olanı savunurken aidiyet hissiyle şekillenmiş olan fedakârca davranışları göğüslemesini sağlar. Onur, bir bireyin kendi grubu için savaşarak kendini feda etmesinde ya da grubu içinde yanlış yapanlarla grubun iyiliği için mücadelesinde onu güçlü kılar.
Yargılama hisleri ile grup içinde grubun düzenini bozan kurallara ve ahlaka aykırı düşenlere caydırıcı tepkiler ve cezalar verilebilir. Grup normlarından uzaklaşan hileciler, bedavacılar, asalaklar ve iki yüzlülük yapanlar suçlayıcı hislerle ya da utandırma hisleriyle yargılanırlar. Bu hisler başlıca küçümseme, suçlama, had bildirme, dışlama, yüz çevirme, öfke ve tiksinti gibi suçlayıcıhislerle olabilir. Ayrıca, alay etme, dalga geçme, şaka yapma, taklidini çıkarma, alaycı kahkahalar, afişe etme şeklindeki utandırma hisleri mağrur ve gereğinden fazla hırslı olanları zayıflatmanın yollarıdır.
Grubun içinde ayrıca grup yapısını belirleyen sosyal içgüdüler bulunur. Temel olarak grubun bireylerinin grubu oluştururken benden olan ve öteki ayırımı yapması sosyal bir içgüdüdür. Grubun bütünlüğünü pekiştiren bir diğer etken de rakip gruplardır. Grup içindekilere karşı duyulan sempatinin yanı sıra diğer gruba karşı nefret hissi, grubun sınırlarının ortaya konulmasını ve ortak bir düşmana karşı grubun bütünleşmesine katkıda bulunabilmektedir. Bir grubun varlığının devamında sadakat önemlidir. Sosyal canlılarda rakip gruba yaklaşma eğilimi gösterenler cezalandırılır.
Grup içinde bireyler statü arayışı içindedir. Öncelikle statülerini korumak ve hiyerarşide daha iyi konumda olmak için çabalarlar. Statü, grup tarafından belirlenir ve bireylerin grup içi çabaları, tavırları, davranışları ve bireyler arası ilişkiler hemen her zaman bu içgüdünün etkisindedir. Bazı türlerde statü doğuştan gelir. Sosyal içgüdüler başlığı altında değerlendirebileceğimiz bir durum da grubun sayısını dengede tutmaya yönelik davranışlardır. Grubun sayısı arttığında grubun bölünmesine neden olan durum ya da bireylerin grubu terk etmesine neden olan bireylerarası uzlaşmazlıklar, sosyal içgüdüler tarafından tetiklenir. Bu, bireyin grubu terk etmesini sağlayarak grup sayısının dengede kalmasını sağlar ve ensesti önler. Aslanlarda erkekler, şempanzelerde dişiler yeterince büyüdüklerinde grubu terk ederler.
Sosyal içgüdüler başlığı altında yer alan en derin hisler, bireyi grubu için fedakârca davranmaya ve ahlaklı olmaya yönelten hislerdir. Bu hisler grup bağlarının en iyi şekilde korunmasını sağlayan etkili sosyal içgüdülerdir.
Grup üyelerinin otokontrolünü sağlayan bazı sosyal içgüdüler de bulunur. Bunlar suçluluk hissetme, mahcup olma, utanç duyma hisleridir. Öz bilinç hisleri olarak nitelendirilen bu hisler kişiyi grubun aleyhine davranmaktan alıkoyar ya da yarattığı olumsuz sonuçları telafi etmeye yönlendirir.
Fedakârlık grup için önemlidir. Bireyi, kendi grubu için fedakârca davranışlar yapmaya zorlayan iç dürtüler vardır. Bunlar, gruba yararlı olmayı sağlayan davranışların ortaya çıkmasını mümkün kılar. Topluma yararlı olan birey bundan mutlu olur ve haz duyar. Grup olmanın verdiği motivasyon ağrı kesici etkisi yapar. Normalde insanın canını yakabilecek bir şey, yardımlaşma için ve grubun yararına yapıldığında acı duyulmaz. Bireyin grubun yararına olan eylemleri, bundan duyacağı hazla ödüllendirilir.
Grubun varlığını ve devamını sağlayan, grup üyelerinin birbirine derin sevgi ve bağlılıkları yanında en önemli güç, grubun ahlakıdır. Grup bütünlüğü ancak grubun üyelerinin birbirlerine karşı derin bir ahlaki sorumlulukta yaklaştıklarında başarıyla devam ettirilebilir. Fedakârlık da ahlak kavramı ile birlikte çok önemli bir rol oynamaktadır. Her iki kavram da iç içe geçmiş kavramlardır. Gerek fedakârlık gerekse ahlak, sosyalleşmenin harcıdır. Bu iki erdem olmasa sosyalleşme olmaz. Burada fedakârlığı ahlak kavramının içine alarak ahlak ana başlığına yeniden döneceğiz.
II. Ahlak
Araştırmalar, insanın ahlaki yargı becerisine doğuştan sahip olduğunu göstermektedir. Bu yetenek temel ahlak yasalarının yorumlanmasını mümkün kılmaktadır. Ahlaki yargı becerisi sayesinde doğruyu yanlışı ayırt edebilir ve toplumun ahlaki değerlerinin ne anlama geldiğini kolayca kavrayabiliriz. Herhangi bir hukuk eğitimi almasak da zihnimizde doğruyu ve yanlışı değerlendirme yeteneğine sahibiz. Bir vicdan sahibiyiz. On sekizinci yüzyıl ünlü Alman filozofu Immanuel Kant bunu şöyle ifade etmiştir; “İki şey var ki, ruhumu hep yeni, hep artan bir hayranIık ve müthiş bir saygıyIa doIduruyor: üzerimdeki yıIdızIı gökyüzü ve vicdanımdaki ahIak yasası.”
İnsanın vicdanında bir ahlak yasası bulunmaktadır. Ahlaki içgüdülerimiz, içimizde kurulmuş olan vicdan mahkemesinin yargıçlarıdır. Psikoloji alanında yapılan araştırmalar bilinçli düşüncenin ahlaki kararların kaynağı olmadığını gösteriyor. Ahlaki psikoloji alanı uzun süredir ahlaki yargının muhakeme üzerine olduğu yönündeydi. Ancak son kanıtlar ahlaki yargının akıl yürütmeden çok bir duygu ve duygusal sezgi meselesi olduğunu göstermektedir. Harvard Üniversitesi’nden Joshua Greene’in, Jonathan Haidt ile birlikte 2002 yılında ahlaki yargı üzerine kaleme aldıkları derleme yazısı duygulanımın önemini ortaya koyuyor. İhtiyacı olan birine yardım ederken bunun için bir zorunluluk hissetmek, bu durumun içimizde uyandırdığı hisle ilgilidir. Ahlaki yargı, düşünerek alınan bir karar değildir. Böyle bir davranış için bir zorunluluk hissederiz. İnsanları bir ahlaki bakış açısının yanlış olduğuna ikna etmek için yola çıkıyorsanız, sadece bilimsel delillerle çıkmak pek işe yaramaz. Bu konuda kişileri ikna edebilmek için, konuyu farklı hissedebilmeleri açısından, durumu diğer duygularla bağlantılı olan bir açıdan görmelerini sağlamak daha etkili bir yoldur. Ahlak daha ziyade hissetme, üzerine yapılanmıştır.

Doğal seçilim ilkeleri, ahlaki ilkelerle uyuşmuyor mu?
Evrim, güçlü olanın ve uyum sağlayanın varlığını devam ettirebildiği bir doğa yasası olarak bilinir. Evrimin temeli olan doğal seçilim, canlıların yaşam savaşında birbirleriyle mücadele etmeleri üzerine kuruludur. Ahlak ise diğerlerinin faydasına birçok davranış örneğini içermektedir. Ahlaklı olmak bir grubun yararına fedakârlık göstermek demektir. Burada içerisinde sevgi hisleri ve fedakârca davranışları barındıran ahlak kavramının nasıl evrildiği konusu oldukça açmaza giriyor gibi görülüyor. Güçlülerin yasası olarak bilinen evrim, nasıl oldu da şefkat, merhamet, yardımlaşma gibi verici özelliklerin olduğu bir modeli destekledi? Doğada canlılar için çalmak, kandırmak ya da öldürmek, hayatta kalmanın en kestirme yolu gibi gözükmektedir. Bu da ahlâka tümüyle ters bir durumdur. Görünüşe göre ahlaki yasalar evrim yasalarıyla uyuşmuyor. Peki neden ahlak var ve nasıl evrildi?
Bu sorunun cevabı insanın sosyalliğinin evriminde gizli. Yaşamın gruplar oluşturacak şekilde ortaya çıkan bir üst organizasyonu ile oluşan grupsal yapı, farklı bir model ortaya çıkardı. Yaşam savaşında, bireyler için geçerli olan kurallar, bu kez gruplar için geçerli olmaya başladı. Bireyler arasında olan mücadelenin bir benzeri bu kez gruplar arasında oluyordu. Gruplar bir bütün olarak doğada yaşam savaşında başarılı olma mücadelesi veriyordu. Doğal seçilimin birim elemanı artık gruplar olmuştu. Uyum sağlayamayan grup eleniyordu. Grubun içerisinde yer alan tek bir bireyin hatası grubu yok edebilirdi. O zaman bireyler için grupların başarısını arttıracak seçilim ilkeleri geçerli olmaya başladı. Böyle bir grupsal yapı içinde yer alan bireyler arasında grubun yararına olacak davranış örneklerinin gelişmesi, grubun doğal yaşam mücadelesindeki başarısını arttıran bir özellikti. Sonuçta temel olarak ahlakın varlığı doğa yasalarına bağlıydı. Ortaya çıkması doğal seçilim mekanizmalarıyla izah edilebiliyordu.
Darwin de kuramını tehdit eden bu durumu açıklamak için çok uğraşmıştı. Darwin’in fedakârca davranışlarla ilgili ilk yorumu “İlk anda açıklanamaz ve hatta bütün teorimi yok edici sıra dışı bir zorluktur” şeklinde olmuştu. Sonunda bunun nedenlerini kendi döneminde açıkça ortaya koymuştu. Grupları dikkate aldığında doğal seçilim ilkelerine aykırıymış gibi görülen ahlak ve fedakârlık gibi durumları yine doğal seçilim ilkeleriyle izah edebilmişti. Gruplar arası rekabette grup içi dayanışması daha iyi olan gruplar başarılı oluyorlardı. Böylece aslında kendi çıkarını gözetmeyen bireyler gruba katkı sağladıkları zaman grubu ayakta tutuyor ve bu sayede hayatta kalabiliyorlar ve böylece genlerini sonraki nesle geçirebiliyorlardı. Grubun varlığı, fedakârca ve ahlaklı özelliklere sahip genetik yapının sonraki nesillere geçmesini sağlıyordu. Grubun başarısını olumsuz etkileyen bireylerin var olduğu gruplarda ise grup dağılıyor ve bu genetik yapı sonraki bireylere geçmiyordu. Darwin 1871 yılında kaleme aldığı İnsanın Türeyişi kitabında buna bir dair açıklaması şöyle olmuştu. “Özellikler, bireysel uyum gücünü düşürürken yakın akrabaların hayatta kalma ve üreme başarısını arttırıcı sonuçlara yol açıyorsa, doğal seçilim bu özellikleri tutabilir”.
Doğada sosyal yaşayan canlıların temel ilkelerinin bu çerçevede olduğunu görürüz. En başarılı başlıca sosyal canlılar arılar ve karıncalar gibi sosyal böceklerdir. Karıncalar tam bir sosyal yapılaşma sağlamışlardır. Bir koloni tam bir vücut gibi davranır. İletişim, iş birliği ve iş bölümü becerilerini tam anlamıyla yerine getirir. Kimyasal yollarla iletişim kurarlar. İnanılmaz birey sayısı iş birliği içinde çalışır ve aynı genlere sahip oldukları halde işçi, asker ya da kraliçe gibi bir iş bölümü de yapmaktadırlar. Koloninin görevi gıda kaynaklarına ulaşarak onları çevre koşullarına göre en verimli şekilde kullanmak ve koloninin devamını sağlayabilmektir. Doğal seçilim ilkeleri burada bireyler değil koloniler arasındaki bir rekabetle şekillenir. Bu kurallara en iyi şekilde uyan koloniler başarılı olur. En başarılı koloniler seçilir.

Gerek karınca gibi sosyal böcekler olsun gerekse büyük memeliler ve insan olsun, canlıların doğada iletişim, iş birliği ve iş bölümü içinde çalışabilmesi için belirli kurallara ve doğal yasalara uyması gerekir. İşte bu yasalar sosyal yaşamı güvenceye alan yasalardır. Bunlar evrimsel hukuk yasalarıdır. Bu yasalara uymayanlar doğada yaşam savaşını kaybederek cezalandırılır. Ya da bu yasalar ileri canlılarda olduğu gibi sürü içindeki bireyler tarafından kontrol edilir. Bunlar ahlak yasalarıdır.
Ahlak, toplum olmanın getirdiği yaşam tarzına başarıyla uyum sağlayabilmek için ortaya çıkan doğa yasasıdır. Toplumun tüm bireyleri için geçerlidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson (1743 – 1826) bunu şu sözleriyle çok güzel ifade etmiştir; “İnsanın kaderinde toplum vardı. Bu yüzden, ahlakının da bu amaç için biçimlendirilmesi gerekiyordu. Yalnızca buna göre bir doğru ve yanlış duygusuyla yaratılmıştı. Bu duygu, işitme, görme, hissetme duyguları kadar doğasının bir parçasıydı… Bir çiftçiye ve bir profesöre ahlaki bir durumu anlatın. Çiftçi, durum hakkında en az profesör kadar iyi, hatta genellikle daha da iyi karar verecektir, çünkü yapay kurallarla yoldan çıkmamıştır.”
Bir sosyal canlı olarak içimizde takım ruhunun derin izlerini taşımaktayız. Grubun ahlakı, doğaya ve rakip gruplara karşı başarısı için gereklidir. Ahlak kuralları grubun yararına işler ve yardımlaşma esastır. İnsan topluluklarında grup içi etik kuralları karşılıklılık üzerine kurulmuştur. Bunun temelinde sosyalleşmenin temel başlığı olan derin bir empatinin olması gerektiğini görüyoruz. Ahlaki ilkeler, davranışlarımızın başkalarını nasıl etkilediği konusundaki değerlendirmemizle ortaya çıkar. Bireylerin menfaati toplumun yasalarından sonra gelir. Toplum içinde kendi çıkarlarını önde tutan bireylere karşı yaptırımlar vardır. Kimse grup hayatına katkıda bulunmadan onun meyvelerini toplayamaz. İnsan toplulukları, aldatıcı davranışlara, asalaklara ve hilekarlara karşı özellikle duyarlıdır. Ahlaki kavramlar, bunları kontrol etmek için gerekli olan grubun iç yapısına özgü temel çerçevelerden türemiştir. Ahlak, doğa yasaları çerçevesinde evrilmiştir. Grubu sağlıklı bir şekilde bir arada tutabilmek için var olan temel toplumsal kuralları içerir. Ahlak mekanizmaları vücudumuzdaki hücrelerin bir arada uyum içinde çalışmasını sağlayan biyolojik mekanizmalara benzeyen mekanizmalardır. Bir vücut için bağışıklık ne ise grup için de ahlak odur.
Bir sosyal canlı olarak içimizde takım ruhunun derin izlerini taşımaktayız. Grubun ahlakı, doğaya ve rakip gruplara karşı başarısı için gereklidir. Ahlak kuralları grubun yararına işler ve yardımlaşma esastır.
Ahlakın biyolojik nedenlerini daha iyi anlayabilmek için ahlak kavramı içindeki bazı detayların daha iyi farkına varılmış olması gerekir. Ahlak olarak tanımladığımız ana başlık içinde çok farklı kavramlar da bulunur. Bunlar arasında evrimsel olarak ortaya çıkan temel ahlak kavramları olduğu gibi, toplumun sonradan edindiği kültürel kurallar da bulunabilmektedir. Bu nedenle ahlak ilkelerini temel ilkeler ve ikincil ilkeler olarak iki ana gruba ayırarak incelemek doğru olacaktır.
Ahlakın temel ve ikincil ilkeleri
Ahlakın başlıca temel kuralları olan; çalma, yalan söyleme, öldürme, başkasının hakkını yeme, sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma kavramları evrensel ahlaki ilkelerdir. Toplumun vazgeçilmez bütünleşme ilkeleri olan bu temel ahlaki değerler, bireyler arasında toplum yararına yapılmış bir sözleşme gibi varlığını korumaktadır. Bu kurallar yazılı olmasa da toplumun üyeleri bunu bilir. Bu konuda bir yanlış yapılmaması yönünde bir farkındalık mevcuttur. Temel ahlak yasalarına uymayanlara toplum tarafından verilen cezalar ağırdır. Hiçbir grup kendi üyeleri içindeki hırsızlığı, yalan söylemeyi, öldürmeyi, ensesti ya da hak yemeyi hoş karşılamaz. Bunu cezalandırmak ister. Toplumun verdiği en büyük cezalardan birisi reddedilmektir. Bu evrimsel geçmişimizden bugüne içimizde derin izleri olan büyük bir cezadır. Buna maruz kalmak istemeyiz. Çünkü toplumun dışına itilme korkusu, en derin korkularımızdan birisidir. Reddedilme ve yalnız kalma korkusuna ileride değineceğiz.
Ahlâkın ikincil ilkeleri kültürel öğelerdir. Bu ilkeler toplumdan topluma değişir ve her ne kadar ahlak tanımı içinde ele alınsa da bunlar temel ahlak kuralları değildir. Bunlar, her toplumun kendi oluşturduğu değer yargıları, görgü kuralları, adetler, tabular ve geleneklerdir. Toplumun gelenekleri ve kültürel eğilimi içinde belirlenen alışkanlıklar şeklindedir. Kabul edilebilir ve edilemez davranışların neler olduğunun sınırları o grubun içinde belirlenir. Bireylerin davranışları her toplumda farklı olarak yargılanır. Bu ilkeler grubun karakterlerine benzerler; her bireyin yüzü ve karakteri diğerinden nasıl farklıysa, grupların kültürleri de böyle bir farklılık gösterir.
Temel ahlaki kuralların çiğnenmesinin cezası daha fazla ve caydırıcılığı daha yüksektir. Genellikle grup tarafından dışlanma ve daha yüksek yaptırımlar olabilir. Ancak ikincil ahlaki kurallar çiğnendiğinde her zaman grubun dışlayıcı tepkisi ya da ağır yaptırımlar söz konusu olmaz. Genellikle bireylere yanlışlarını düzelttikleri takdirde grupta kalmalarını sağlayabilecek bir dönüşüm fırsatı verilir. Ancak ikincil ahlaki ilkeler, grubun kimliği ile ilgili olması nedeniyle bu ilkelere ısrarla uymayanlar, dışlanma riskine girerler.
Ahlaki kaidelerin sınırı kesin bir netlik göstermez. Hemen herkesin üzerinde hemfikir olacağı ilkeler temel ahlaki kaidelerdir. Bu ilkeler çerçevesinde yer alan kölelik, çocuk istismarı ve soykırım gibi durumlara karşı net bir tavır sergilenir. Ancak temel ahlaki kuralların dışında gri bir alan bulunur. Temel ahlaki değerler değişiklik göstermeden varlığını devam ettirirken, kültürel zeminde edinilmiş ahlaki değerler mutlak değildir. Erkek kadın ilişkileri ve cinsel serbestlik konusu gibi birçok durum toplumlar arasında oldukça değişkenlik göstermektedir. Diğer yandan bir toplumun ahlak standartları zamanla değişiklik gösterebilir. Grupların ve bireylerin yaşam koşulları değişirse ahlaki değerler de değişebilir. Bireyler ve gruplar arası etkileşimler de ahlaki değerlerin değişmesine neden olabilir. Toplumun lider konumunda örnek aldığı bireyler ya da etkileşim içinde olduğu diğer toplumlar tıpkı kültürel etkileşimde olduğu gibi, toplumun ahlaki değerleri açısından da belirleyicidir. Otoritelerin ve baskın kültürlerin ahlaki değerleri benimsenir.
Ahlak kuralları grubun tümüyle sahip çıktığı kurallardır. Kamuoyunun sınırlayıcı etkisi o kadar belirleyicidir ki güç sahipleri, siyasi iktidarlar hatta diktatörler bile bunu gözetmek durumundadır. Her ne kadar toplum değer verdiği ya da boyun eğdiği üst konumdaki bireyler için ahlak kurallarını esnetse de bu daimî olmaz. Gecikse de toplum tepkisini gösterir. Bireylerin vicdanındaki ahlak yasası, ahlaki kuralları ihlal eden rejimlere karşı geç de olsa devreye girebilen devrimci bir evrim yasasıdır. Diğer yandan ahlak tüm gruplar için gereklidir. Tamamen çalma ve kanunsuz eylemlerde bulunmak üzere kurulmuş bir gangster çetesinde bile bireyler birbirlerine karşı bir sorumluluk içinde yaklaşmak durumundadırlar. Grubun ahlaksızca eylemlerindeki başarısı, grup üyelerinin birbirlerine karşı ahlaki diyebileceğimiz yaklaşımına bağlıdır. Bu da ahlakın tanımını grup içiyle sınırlandıran bir örnektir.

Ahlakı tanımlarken ikincil ilkelerin de kapsam içine alınması durumunda ahlakın anlamlandırılması zorlaşır ve tanımlanması içinden çıkılamaz bir boyut kazanır. İkincil ahlaki ilkelerin toplumlar arasında değişiklik gösterirken temel ahlak ilkelerinin hemen tüm toplumlarda aynı olması ahlâkın evrimsel temelini gösteren bir bulgudur. Evrimsel ve evrensel olarak nitelendirebileceğimiz temel ahlak ilkelerinin değişmez oluşu nedeniyle ahlakı tanımlarken daha doğru anlaşılabilmesi için, temel ahlak yasaları üzerinden değerlendirmek en doğru olanıdır.
Ahlaki bakış doğuştan mıdır yoksa sonradan mı kazanılır?
Bu soru, ahlak ile ilgili araştırmaların temelinde yer alır. Üzerinde uzun bir süre tartışılmış olan bu soruya geçmişte davranışçılar ve genetikçiler farklı farklı cevaplar vermişlerdir. Davranışçılar insanın tamamen boş bir zihinle dünyaya geldiğini ve davranışların tümünün öğrenmenin bir sonucu olduğunu savunmuşlar, genetikçiler ise evrimsel genetik süreçlerin rolünü savunmuş ve davranışların hemen tamamen kalıtım yoluyla aktarıldığını öne sürmüşlerdir. Bugün bunların her ikisinin de yanlış olduğunu görüyoruz. Bir insan ne boş bir sayfa olarak doğar ne de tüm ahlaki değerlere sahip olarak dünyaya gelir.
Ahlakın doğuştan boş bir sayfa gibi gelen bir beyin üzerine sonradan yerleştiği tezi yanlıştır. Bugün, beyin görüntüleme sistemleriyle yapılan ileri çalışmalar, ahlaki ikilemleri çözmeye çalışırken beynin derinliklerindeki duygusal merkezlerin de harekete geçmekte olduğunu gösterir. Bu çalışmalar ahlaki karar alma mekanizmasının, yakın evrim sürecimizi temsil eden beyin kabuğundan öte, evrimsel olarak çok daha eski beyin merkezleriyle de ilgili olduğunu ortaya çıkarmıştır. Diğer yandan, ahlakın tamamen kalıtımsal olarak ortaya çıktığı fikri de doğru değildir. Dünyaya tüm ahlaki veriler beynimize yüklenmiş bir şekilde gelmeyiz. İnsanların davranışını belirleyen faktörler genetik bir temelin üzerinde şekillenir. Ancak davranışın bütünüyle bu yolla ortaya çıktığı da kabul edilemez. Kuşkusuz, davranışların kazanılmasını belirleyen faktörler içinde, öğrenme, gözlem, grubun diğer üyelerinin telkini yanı sıra içine doğduğunuz toplumun gelenekleri, kültürü ve inanışları gibi gelişimsel süreçlerin önemli rolü vardır. Bu veriler, ahlaki davranışın hem genetik hem de gelişimsel faktörlerden etkilenebildiğini göstermektedir.
Ahlak kalıtımla bir şablon gibi gelmez, ancak genetik olarak ahlakı gözetmeye programlanmışızdır. Ahlak temel genetik bir yapının üzerinde şekillenir. Etik davranışı benimseme ve etik kuralları kazanma yeteneğinde kalıtımın rolü büyüktür. Temel ahlaki değerler sosyal içgüdülerle şekillenmiş olarak zihnimizde yer alırken, ikincil ahlak ilkelerini öğreniriz. Bu, dil becerimiz gibidir. Hepimiz dil öğrenme becerisine sahip olarak dünyaya geliriz. Ait olduğumuz kültürün dilini öğreniriz. Hepimiz içsel bir ahlaki yapıya sahibiz. Sosyal içgüdülerle sahip olduğumuz temel ahlaki ilkeler üzerine kendi kültürümüzün ahlaki değerlerini öğreniriz.
Bebeklerde ve çocuklarda ahlak
Ahlakın kalıtımsal yanını en tatmin edici olarak görmenin yolu bebeklere başvurmak olabilir. Bebeklerle konuşarak onların fikirlerini almak mümkün değildir. Ancak yapılan özel düzeneklerle onların bu konudaki tepki ve davranış örneklerini görme şansına sahip olabiliriz. Bu konuda birçok araştırma yapılmaktadır. Özellikle Yale Üniversitesi Psikoloji Bölümü bebek biliş merkezinde Karen Wynn, Paul Bloom ve ekibinin gerçekleştirdiği araştırmalarda 3 – 6 aylık bebekler üzerinde yapılan bir araştırma, çok ışık tutucu olmuştur. Bebeklerin kukla şovlarını izleyebilmesi sayesinde çok küçük yaşta olsalar da onlar hakkında bugüne kadar bilinmeyenleri öğrenmemizi sağlayabilecek keşifler yapılabilmiştir. Videolarına internet aracılığıyla kolayca ulaşılabilen bu araştırmalar, üç aylık bebeklerin dahi doğru ve yanlış, iyi ve kötü, adil ve adil olmayana dair içsel bir hissiyata sahip olduklarını göstermektedir. Ahlakın önemli göstergelerinden birisi iyi davranışın takdir edilmesidir. Bu merkezde, bebeklerin iyi davranışı ödüllendirip ödüllendirmediklerine yönelik yapılan deneylerden birisi buna dair çok önemli ipuçları vermektedir.
Hepimiz içsel bir ahlaki yapıya sahibiz. Sosyal içgüdülerle sahip olduğumuz temel ahlaki ilkeler üzerine kendi kültürümüzün ahlaki değerlerini öğreniriz.
Deneyde bir kutuyu açmaya çalışan bir kukla kullanılıyor. Bu sırada bir oyuncak hayvan gelip kuklaya yardımcı oluyor. Aynı sahne tekrarlanıyor. Bu kez başka bir oyuncak hayvan gelerek kuklanın kutuyu açmasını engelliyor. Bebekler bunu gözlüyor. Daha sonra bu iki oyuncak bebeğe uzatılıyor. Bebekler, yardımcı olan oyuncağa yakınlık hissinin bir göstergesi olarak uzanıyorlar. Araştırmaların tekrar tekrar yapılması da sonucu değiştirmiyor. Bu ve benzeri diğer çalışmalar, bebeklerin iyilikten yana olduğunu gösteriyor ve onların büyük oranda yardımsever bireylere karşı pozitif bir tutum sergilediğini, başkalarına yardımcı olmayanları da reddettiklerini gösteriyor. Deneyin bir başka versiyonunda, bebeklere kötü davranış örneği sergileyen bir kukla izletiliyor. Kukla, topla oynarken kendine atılan topu geri atmak yerine topu alıp kaçıyor. Daha sonra bu kukla bir kutuyu açmaya çalışıyor. Bir önceki deneydeki sahne burada tekrarlanıyor. Bir oyuncak hayvan gelip kuklaya yardımcı oluyor. Daha sonra da başka bir oyuncak hayvan gelerek kuklanın kutuyu açmasını engelliyor. Bebekler bu kez büyük bir oranda engelleyen oyuncağa uzanıyorlar. Burada bebeklerin topu çalan kuklayı cezalandırdıkları görülüyor.
Bir başka araştırma merkezi olan Leipzig Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsünde gelişim psikoloğu Michael Tomasello ve çalışma arkadaşları, küçük çocukların doğuştan gelen becerilerini ortaya koyan çok sayıda araştırma yürütmektedirler. Bu araştırmalar, küçük çocukların doğuştan başkalarını düşünen bireyler olarak dünyaya geldiğini göstermektedir. Çocuklarının yardımseverliklerinin gözlerimizin önüne sergilendiği bir başka örnek de Felix Warneken’in bir çalışmasıdır. Bu çalışmada, çocuğun karşısında yük taşıyan ve iki eli de dolu olan bir kişinin dolabı açmaya çalıştığını gördüğünde annesinin yanından ayrılıp koşarak dolabı açtığı ve ona yardımcı olduğunu görmekteyiz. Bu video araştırıcının adıyla internetten izlenebilen çok güzel bir örnektir.
Tüm bu çalışmalar, bebek ve çocukların doğuştan gelen bir beceri olarak iyiliği takdir ettiklerini, net bir adalet hissine ve karmaşık yardım davranışlarına girişme becerilerine sahip olduklarını göstermektedir. İyilik, fedakârlık ve tarafsız bir adalet duygusu, bebek ve çocukların zihninde tohumları bulunan kavramlardır.
Çocuklar büyürken, ahlak gelişiminde belirli bazı aşamalar sırası vardır. İki yaşına kadar çocukların zihinlerinde bir yasak davranışlar listesi bulunur. Üç yaşına kadar iyi ve kötü kavramlarını kendi davranışları da dahil olmak üzere hemen her şeye ve her eyleme uygularlar. Üç ile altı yaşları arasında, bir standardı ihlal etmiş olmaktan dolayı suçluluk duyarlar. Ayrıca mutlak standartlar ile yalnızca gelenekler arasında ayırım yapmayı öğrenirler. Böyle bir program, beyinde görme, konuşma, yürüme gibi zamanla şekillenen diğer önemli fonksiyonların oluşumuna benzer. Beynin olgunlaşması, çocuğun dış dünya ile ilgili deneyimlerle karşılaştığında bununla bağlantılar kurarak sinir sisteminin buna uyum sağlamasıyla gerçekleşir. Bebeğin görmesi, konuşması ya da adım atabilmesi bir anda ortaya çıkmaz. Aşama aşama olur. Ahlaki sezgi de bunun gibidir. Belirli yaşlarda bazı belirli ahlaki özellikler şekillenir. Çocuk gelişiminin tüm insan toplumlarında aynı aşamalar sırasını takip etmesi ve bunların beynin diğer becerilerinin gelişimine benzer oluşu evrensel bir genetik programın ortaya çıkmış olduğunun göstergesidir.

Beynimizde ahlak
Ahlaki davranışın beyinde yeri vardır. Bu bölge, insanın sosyal evrimiyle birlikte kendine yakın diğer türlerden farklı bir şekilde belirginleşmiş beyin ön loblarıdır. Beynin prefrontal korteks olarak adlandırılan bu bölgesi, ahlaki sezgilerin kültürel şekillendirilmesi ile belirgin bir şekilde ilişkilidir. Ahlâki davranışların beyinde bir bölgesi olduğunun ilk kez 1848 yılında Amerika’da Phineas Gage isimli bir demiryolu işçisinin başına gelen bir kaza ile farkına varılmıştır. Bu demir yolu kazasında beynin ön lobuna bir mermi gibi girip geçen büyükçe bir demir çubuk o kişinin ölümüne neden olmamıştır. Ancak bu kişide sosyal uyuma yönelik bazı davranışsal değişiklikler ortaya çıkmış ve ahlaki davranışlarında başlangıçta daha belirgin olacak şekilde bozulmalar gözlenmiştir. Daha sonra yapılan araştırmalar beynin bu bölümünün insanın sosyal yapısıyla ve ahlakla ilgili olduğunu göstermiştir.
Günümüzde yapılan fonksiyonel MR gibi ileri beyin görüntüleme sistemleri ile beyinde ahlaki yargının olduğu bölge görüntülenmektedir. Tek başına ahlaka adanmış olmasa da bu bölge ve komşu birçok beyin alanı, ahlaki yargıya önemli katkılarda bulunmaktadır. Beynin ön loblarına uyan bu bölgede bir hasar, bir tümör ya da kanama gibi hastalık olan kişilerde zayıf yargı ve anti sosyal davranış gibi sosyal davranış bozuklukları ortaya çıkabilmektedir. Bu kişilerin yakınları onların daha önce toplumsal kurallara uyumlu bireyler oldukları halde bu hasar ya da hastalıklardan sonra artık çevreyi umursamayan ve sosyal kuralları ihlal eden davranışların ortaya çıkmakta olduğunu söylerler. Beyinde, ahlaki kararlara ayrılmış olan özel sinir sisteminin olması, ahlâkın genetik bir temeli olduğunun ve bir evrimsel sürecin sonunda ortaya çıktığının önemli bir kanıtıdır.

Peki neden tümüyle ahlaklı değiliz? Ahlaksızlık neden var?
Ahlakın tanımına uyan ahlaki erdemlere sahip bireylerin toplumdaki varlığı oldukça yüksektir ama tüm bireyler eşit düzeyde ahlaklı değillerdir. Nasıl insanların diğer özelliklerinde farklılıklar mevcutsa ahlaki değerler de toplumda her bireyde eşit değildir. Bir toplumdaki bireylerin fiziksel özellikleri değişkenlik gösterir. Hiçbir birey birbirinin aynı değildir. Çok uzun boylu bireyler olduğu gibi çok kısa olanlar da bulunur. Ancak bu uç örnekler azınlıktır. Çoğunluk ise orta boyda ve orta boya yakın uzunluktadır.
Toplumdaki bireylerin ahlaki yapıları bir spektrum gösterir. Bu durum normal dağılım eğrisi üzerinden örneklendiğinde, eğrinin bir ucunda ahlaki değerleri çok önde tutan aşırı saygılı bireyler bulunurken, diğer ucunda ise ahlaki ilkelere aykırı yapıya sahip bireyler bulunur. Her iki uçta yer alan bu gruplar azınlıktır. Ortada ise normal ahlaki değerlere sahip büyük çoğunluk yer alır. Toplumdaki ahlaki spektrumun bir ucunda yer alan ve ahlaki değerlere düşük olarak sahip olan bireylerde bu durum Antisosyal kişilik bozukluğu olarak nitelendirilir.
Antisosyal kişilik bozukluğu
Antisosyal kişilik bozukluğu, başkalarının duygu ve düşüncelerine yönelik farkındalığın bozulduğu, ahlaki sezgilerin kaybolduğu bir durumdur. Bu bozukluğa sahip olan insanlar empati kurma yetisinden yoksundurlar. Sıklıkla suça karışırlar. Hapishanelerdekilerin çoğu bu bozukluğa sahip bireylerdir. Bu kişilerde yapılan beyin görüntüleme araştırmalarında beynin ön singulat, insula ve alt pariyetal alan gibi bazı alanlarında anormallikler olduğu görülmektedir. Antisosyal kişilik bozukluğu olan bu olgular, başkalarının istekleri, gereksinimleri ve hatta zayıflıklarının ne olduğunu anlamalarına yardım eden bütün bilişsel yapılara ve zihinsel yeteneklere sahiptirler. Ancak buna karşın aldattıkları kişilere verecekleri zarardan ya da onların üzülecek olmalarından duygusal olarak etkilenmezler. Dünyada insan kaynaklı sorunların büyük bir kısmı, empati özelliği olmayan insanlardan kaynaklanır.
Ahlak dışı, anti sosyal davranışların ya da psikiyatrik bozuklukların anlaşılmasında evrimsel bakış açısı, yararlı bazı yaklaşımlar sağlar. Ancak ahlaki değerlere aykırılığı ve psikiyatrik sorunları, sadece kalıtsal ve evrimsel süreçlerin belirlediği mekanizmalarla açıklamaya çalışmak doğru değildir. Gelişimsel süreçler de dikkate alınmalıdır. Çevresel koşullar ve kişilerin içinde bulunduğu şartlar onların davranışlarını etkileyebilir. Yani bir birey yüksek ahlaki yargı kapasitesine sahip olan ve empati düzeyi yüksek bir genetik yapıyla dünyaya gelse bile, yetiştirildiği ortam, yetiştirme tarzı ve toplumun özellikleri belirleyici olur. İçinde bulunduğu şartlar onun ahlaki değerleri zayıf olan ve düşük empati düzeyine sahip bir profil sergilemesine yol açabilir. Ya da bunun tersi olabilir. Empati düzeyi ve ahlaki yargısı güçlü olmayan genetik profile sahip olan bir birey, toplumda derin bir sevgi ve yüksek empati düzeyinde yetiştirildiğinde, kötü genetik miras, gelişimsel süreçlerle epigenetik olarak baskılanacak ve birey toplum içinde ahlaki değerleri ile kendini gösteren bir yaşam örneği verebilecektir.
Bir toplumun temel sosyal yapısı, sahip oldukları ilkeler ve temel değerleri dikkate alınmadan ahlaki değerlerin yargılanması doğru değildir. Ahlakı ortaya çıkaran nedenleri anlamak, ahlaka aykırı davranışların nedenlerini de anlamamızı sağlar. Bir davranışı ahlak dışı olarak değerlendirmeden önce o toplumun ve bu davranışı yapan bireyin ayrı ayrı dikkate alınması gerekir. Topluma özgü ahlaki değerler kadar bireyin büyüme ve gelişme döneminde yaşadığı süreçler de göz önüne alınmalıdır.
Üst düzeyde bir güven ile kurulu bir toplumda ahlaki bir yapı içinde antisosyal kişilik bozukluğu olan bireylerin varlığı, kuzular arasında bırakılmış kurt gibidir. Tüm bireylerin eşit derecede empati kurduğu, ahlaki değerlerin suiistimal edilmediği, insanların birbirlerine güveninden dolayı bir zarar görmediği bir dünyada yaşayabilmek muhakkak ki çok güzel olurdu. Ahlaki değerlerden istifade eden güven mekanizmasını suiistimal ederek haksız yarar temin eden hileciler ve psikopatlara karşı korunma mekanizmalarına yeterince sahip değiliz. Ahlakın kalabalık toplumlarda kontrol edilebilmesi ve kendimizi koruyabilmek için geliştirdiğimiz kalkanlardan kurumsal olanı ise hukuk mekanizması ve kanunlardır.
Üst düzeyde bir güven ile kurulu bir toplumda ahlaki bir yapı içinde antisosyal kişilik bozukluğu olan bireylerin varlığı, kuzular arasında bırakılmış kurt gibidir.
Ahlak sadece insana özgü müdür?
Ahlak kavramı sadece insana özgü değildir. Ahlak, canlı türleri üzerinden değil canlının sosyal özelliklerine bağlı olarak şekillenmiştir. Canlılarda ahlakın olmasına neden olan temel etken, sosyalleşmedir. Grup halinde yaşayan ileri zihinsel becerilere sahip birçok canlıda yapılan gözlem ve araştırmalar bu canlıların ahlakın temel ilkelerine sahip olduklarını göstermektedir. Onları daha fazla gözleyip daha yakından tanıdıkça ahlakın sadece bize özgü olmadığını daha iyi anlıyoruz. Sosyal canlılar, ahlak yasaları olarak nitelendirebileceğimiz temel sosyal özelliklere sahiptirler. Ya da tersten düşünerek eğer bir canlı türü ahlaki değerlere uyan özelliklere sahipse o türün sosyal olduğunu söyleyebiliriz. Ahlak sosyalleşme ile birlikte evrilmiştir. Sevgi, şefkat, yardımlaşma, teselli, bağışlama ya da af dileme gibi davranışlar sosyal canlılarda görülen durumlardır. Sosyal canlılar bir takım oyuncusu gibi davranırlar ve bu takım oyununu kurarken belirli sosyal kurallara uymak ve ahlaki değerlere sahip olmak başarıyı arttıran bir durumdur. Tüm sosyal canlılarda temel ahlaki değerlerin olduğunu görürüz. İnsanın sosyal bir canlı olmasının sonucu olarak ahlak insan topluluklarında vücut bulmuştur. İnsan ahlakı yaratmamıştır. Ahlaki edinimlerin şekillenmesi ile insan, insan olmuştur.
Son yıllarda sosyal canlılar üzerinde yapılan etraflıca araştırmalar ahlâkın doğası ile ilgili tartışmalara açıklayıcı cevapların bulunmasını sağlamıştır. Bu alandaki gözlemleri doğrulayan bu araştırmalar, sosyal hayvanların içinde bulundukları grubun yararına kendi bireysel avantajlarından vazgeçerek kendi çıkarlarını frenleyecek kurallar geliştirdiklerini artık bilimsel yöntemlerle de ortaya koymuşlardır. Daha henüz 20. yüzyılın sonlarında başlayan ve 21. yüzyılın başında içinde olduğumuz bu yıllarda bu konuda kapsamlı çalışmalar yeni yeni yapılıyor ve sosyoloji biliminin dikkatine sunuluyor. Hayvanlar üzerinde çalışma yapan primatolog Frans de Waal gibi araştırmacıların özellikle insana daha yakın olan sosyal primat türleri üzerinde yaptıkları yaygın gözlem ve araştırmalar ahlaka bakışı değiştirecek güçlü sonuçlar ortaya koymuştur. Bu araştırmalar felsefecilerin ve psikologların ahlakı tanımlarken uzun zamandır kurguladıkları çerçevelerini kırmış ve ahlâkın biyolojik bir davranış olduğunu göstermiştir. Bu araştırmaların da gösterdiği gibi, ahlâkın kökenlerini araştırırken biyoloji ile sosyoloji bilimlerinin aynı dilden konuşmasını sağlayabilen, ele alınabilecek tek çerçeve evrimdir.

Grup içinde sosyal kurallarla belirlenen bir iç yapının olması, grubun başarısı için gereklidir. Tüm sosyal canlılarda gözlenebilen bu iç yapıyı oluşturan etik değerlerin bize en tanıdık gelen şeklini şempanzelerde görürüz. Şempanzelerin, bireylerin kontrolü altında tutulmakta olan toplumsal kuralları vardır. Yaşlılar, gençleri insanlarda olduğu gibi uyararak terbiye ederler. Genç şempanzeler, yaşlı dişinin yavrusuna kötü davranır, yiyeceğini kaparlarsa ya da dişiler alfa erkeğini tımar ederken erkeğin yanından ayrılmazlarsa, bu yaşlı dişilerin, gençlere bizim üslubumuza çok benzer bir şekilde hadlerini bildirdikleri görülmektedir. Bu çoğunlukla açık bir saldırganlık göstermeden olur. Gençlerden yüz çevirmeleri, yiyecek paylaşmayı ya da bir tımar talebini reddetmeleri gibi duygusal bir baskı şeklindedir. Bu şekilde davranış, bir anlamda gruptan dışlanma tehdididir ve gençler bundan dolayı kendilerini çok kötü hissederler. Frans de Waal gözlemlerinde, gençlerin bundan duydukları rahatsızlığı bir öfke kriziyle göstermeye çalışsalar bile yaşlıların hiç oralı olmadıklarını ve bundan etkilenmemiş gibi davrandıklarını belirtmektedir. De Waal’ın araştırmaları ile primatlardaki ahlaki temel ilkelerin gözlenmesi insanda ahlakın nasıl gelişebileceğinin anlaşılmasına ışık tutmaktadır. Primatlarda gözlenen dört temel öğeden hareketle, ahlaki sezgisel sürecin, insanda aşama aşama nasıl evrim geçirerek gelişmiş olabileceğini anlamak kolaydır. Bu dört temel kural; iyi geçinmek, çatışma sonrası uzlaşı, empati, toplumsal kuralları öğrenme ve karşılıklılık duygusudur. Primatlar, hem hayvanat bahçelerinde hem de doğada yapılan gözlemlerde bu temel davranış örneklerini açıkça sergilerler. Söz konusu rakip gruplar olduğunda bu ilkeler tam tersine dönebilir. Gruplar arası çatışmalar kanlı olabilir. Rakip grupların üyelerini sayıca az olarak yakaladıklarında saldırıp öldürebilir hatta katliam dahi yaparlar. Ancak grup içinde maymunların da gerçek empatik algılamaları ve ahlaksal duyguları bulunmaktadır. Arada kendi grubunun üyelerinden birisiyle bir çatışmaya girseler de grubun varlığını sürdürmesini sağlayan kurallardan nadiren uzaklaşırlar.
Darwin ahlakı sosyalliğin evrimi ile ilişkilendirmiştir ve insanda ahlakı hayvanlardaki sosyalliğin bir devamı şeklinde görmektedir. Evrim kuramını ortaya koyduğu kitabı Türlerin Kökeni’nde insanın evrimine değinmemişti. Ancak bundan on iki yıl sonra kaleme aldığı İnsanın Türeyişi kitabında insanın huy, karakter özelliklerinin ve insanın sosyal yapısının nasıl evrildiği konularından bahsetmişti. Bu kitabında şöyle yazmıştı; “Bir hayvan her ne kadar açık sosyal içgüdülere sahip olsa da kaçınılmaz olarak bir ahlak duygusu ya da bilincine erişir. Ve bu duygu ya da bilinç, onun zihinsel yetilerini iyi geliştirilmiş ya da en az insandaki kadar geliştirilmiş bir konuma yükseltir.”
Darwin diğer yandan insandaki ahlaki değerlerin hayvanlarda gözlenen ahlaki ilkelerle büyük farklılıklar göstermekte olduğunu gözlemişti. Ancak insanlar, hayvan atalara sahip olduğuna göre bu farklılığın evrim açısından açıklanması gerekiyordu. Ona göre, eğer bu farklılığı biyolojik evrimsel ilkelerle kanıtlamak gerekirse, insanların insansı maymunlardan ayrılma noktalarından itibaren çok uzun bir sürenin geçmiş olması gerekiyordu. Ancak biyolojik evrimle açıklanması zor olan bu durum, biyolojik evrime göre çok daha hızlı bir değişim sağlayabilen kültürel evrimin ilkeleriyle açıklanabiliyordu. Kültürel evrimde, bilgi ve görgü akışının bir sonraki nesli beklemeksizin yatay olarak toplum içinde hızlı bir şekilde olması mümkündü. Kültürel evrim ilkeleri, hayvanlardan önemli bir farklılığımız olarak görülen bu ahlaki değerlerin, neden çok daha kısa bir zaman içinde ortaya çıktığını anlamamızı sağlamıştır. Sosyalleşme şeklimiz ve yapımız bunu mümkün kılmıştı. Sosyal hayvanlarla başlıca farkımız, ikincil ahlaki ilkelerde olmaktadır. Temel ahlaki ilkeler, biyolojik evrimle şekillenirken ikincil ahlaki ilkeler daha çok kültürel evrim etkisinde şekillenmektedir.
Ahlakın en temel ilkelerinden olan ve ahlakla iç içe değerlendirebileceğimiz fedakârlık insan davranışında özel bir kavramdır. Burada biraz fedakârlık üzerinde duracağız.
Fedakârlık
İnsanı en çok neyin mutlu ettiği konusunda muhakkak düşünmüşsünüzdür. Aklınıza gelebilecek birçok cevap arasında en önemli olanlardan birisi de bulunduğunuz topluluk içinde bir işe yaradığınız hissini yaşamaktır. Bu his çok derinlerde içimize işlenmiştir. İnsanlar yaşamları boyunca sosyal bir canlı olarak bir işe yaramanın verdiği hazla varlıklarını devam ettirirler. Maddi imkanları çalışmayı gerektirmeyecek kadar iyi olanlar bile ancak grup içinde işlev gördüklerini hissettiklerinde mutlu olduklarını bilir ve çalışırlar. Çalışmadığımız, üretmediğimiz zaman mutsuz oluruz. Burada faydalı olduğu hissini yaşamak önce gelir. Bu, grup seçiliminin ve içimizdeki kabilenin bize yaşattığı bir histir. Grup bağlılığını sağlayan temel birleştirici unsur sevgi hissidir. Sevgi hissi grup üyelerine karşı olabileceği gibi grubu bir arada tutan bir sembol ya da sebebe karşı da olabilir. Sevgi hissinin sağladığı mükafat, fedakârca davranışları mümkün kılar. Grup ancak bireylerin katkısıyla ayakta kalabilir. Grubun üyesi olan bireyler kendilerinden daha çok grubunu dikkate almak durumundadırlar. Grup yaşamında bireyler katkılarının karşılığını hemen almazlar. Hatta katkılar karşılıksız olabilir ve almadan vermeyi de gerektirir. Gruba katkıda bulunanlar grubun takdirini kazanır. Katkı sağlamayan bireyler ise hoş görülmez. Grup içinde, bireyler grup yararına özverili davranışlar gösterirler. Bu, bazen yaşamını ortaya koymak gibi çok ileri boyutlarda olabilir. Bu davranışları mümkün kılan başlıca iki etken grubun sevgi ve takdirini kazanmak ve grubun nefretinden kaçınmaktır.
Fedakârlık olmadan iş birliği içinde olmak, paylaşmak, birlikte bir şeyler üretmek ve dayanışma olmaz. Grup üyelerini bir arada tutan en güçlü bağlar fedakârca davranışlarla ilgilidir. Fedakârca davranışlar, bireysellikten toplumsallığa geçişi sağlayan sosyal evrimin doğal bir sonucudur. Tüm sosyal canlılarda fedakârlık örnekleri görürüz. Birey seçiliminde fedakârlığın yeri yoktur. Sosyal olmayan canlı türlerinde fedakârlık görülmez. Fedakârlığın en yaygın şekliyle sosyal olmayan birçok türde de görülen örneği, ebeveyn bakımıdır. Kediler sosyal bir tür değildir. Diğer kedilerle iş birliği yapmaz ve yardımlaşmazlar. Sadece kendi yavruları için özveride bulunurlar. Türün devamlılığı buna bağlıdır ve yavruları büyütebilmek için fedakârlık kaçınılmazdır. Ancak köpekler doğada sosyal özelliklere sahip kurt atalarına benzer şekilde sosyal canlılardır. Birbirlerine ve sürü üyesi olarak gördükleri insanlara karşı fedakârca davranış örneği sergilerler.
Yaşamı bir grubun üyesi olmaya bağlı olan türlerde fedakarlığın neden evrimleştiğini anlamak zor değildir. Kendi türümüzde yaygın olarak örneklerini gördüğümüz fedakârlığın hayvanlar aleminde örneklerini gösteren birçok sosyal canlı türü vardır. Bunlar içinde vampir yarasalar örneği çok vurgulayıcıdır. Vampir yarasalar, besin paylaşımı yaparak fedakârlık örneği gösterir. Besinin elde edilmesi her zaman mümkün olmadığından, paylaşım grup için önemlidir. Araştırmalar erişkin bir vampir yarasanın bir gecedeki kan emme girişiminin yaklaşık %93 oranında başarıyla sonuçlandığını gösterirken, genç olanların ortalama üç gecede bir kan emme şansına sahip olarak yuvaya dönmekte olduğunu göstermiştir. Bu nedenle o gece kan emebilenler, emmeyenlerle paylaşır. Böyle bir paylaşım olmasa, peş peşe üç gece besin elde edemeyen genç yarasaların açlıktan ölecekleri açıktır. Yarasa nüfusu, böyle bir doğal sınırlama karşısında ancak bir dayanışma içinde davranarak varlığını devam ettirebilir.

Fedakârlığın bir diğer örneği, grup içindeki bazı bireylerin üremekten vazgeçmesi şeklinde olabilmektedir. Arı ve karıncalarda koloninin çoğu üyesi üremez. Kurtlarda sosyal yapı sadece alfa çiftinin üreyeceği şekilde kurgulanmıştır. Diğer üyeler üreme hakkından vazgeçmiştir. Kurt sürüsünün yaşam koşullarına uyumu için en doğru çözüm budur ve bu sürünün diğer üyelerinin fedakarlığı anlamına gelmektedir. Grubun yararı için biyolojik evrimin getirdiği iş bölümü çerçevesinde bireysel güdülerinden vazgeçmişlerdir.
Sosyal böceklerde fedakarlığın çok vurgulayıcı özel örnekleri görülmektedir. Arılar koloniyi korumak için başka hayvanlara saldırır. Arı, tek bir sokma sonrasında bağırsak ve iç organlarını da iğnesiyle birlikte soktuğu canlıda bırakır ve sonra hayatını kaybeder. Bir karınca kolonisini saldırıdan koruyan asker karıncalar bunu yaşamları pahasına yapar. Ancak bu fedakârlık sayesinde koloninin devamlılığı sağlanır.
Karıncalar yaralı bireylere bakar ve onları tedavi ederler. Açık yaralar, büyük bir sağlık riski oluşturur. Bu riskleri azaltmak için sosyal canlılar çok farklı evrimleşmiş çözüm yollarına sahiptir. Bu konuda yaralıların bakımı ve iyileştirilmesi ile ilgili Frank Erik T. Wehrhahn Marten ve Linsenmair Kve tarafından yapılan bir çalışma, grubun gücünü ayakta tutacak şekilde yaraların tedavisinde biyolojik bir sürecin yanı sıra sosyalliğin rolünü de anlamamız yönünden güzel bir örnektir. Yapılan çalışmada termit avlayan karınca olarak bilinen megaponera analis türü karıncaların termitlerle girdikleri savaş sonrasında aldıkları açık yaralara yönelik bireysel ve sosyal düzeydeki davranışları incelenmiş ve organize sosyal yara tedavisi gösterilmiş. Termitlere yapılan baskınlarda termit kolonisinin askerleri, savunma sırasında karıncaların bacaklarını ısırarak yaralamakta ya da koparmaktadırlar. Yaralı karıncalar, arkadaşları tarafından yuvalarına geri taşınır ve tedavi edilir. Tedavi edilmeyen karıncalarda 24 saat içinde ölüm oranının enfeksiyonlardan dolayı %10’dan %80’e çıkmakta olduğu bilinmektedir. Araştırıcılar, yaralı karıncaların yuva içinde arkadaşları tarafından tedavi edilişini gözlemişler. Çalışmada, beş bacağın kaybı gibi ağır yaralanan karıncaların kurtarılmaya teşebbüs edilmediği gözlenmiş. Ancak bunun, yardım eden karınca tarafından değil de özellikle yaralı karıncaların tepkisizliği ile olduğu görülmüş. İlginç bir şekilde, hafif yaralanan karıncalar da yuva arkadaşlarının yakınında daha fazla yaralanmış gibi davranmaktaymışlar. Bu çalışma, karınca kolonisi bireylerinin açık yaralanmalarından doğan zararı en aza indirmek için pıhtılaşma ve yara onarımı gibi bireysel düzeyde bir adaptasyon dışında kurtarma ve tedavi gibi sosyal düzeyde bir adaptasyonun da olduğunu göstermiş. Ayrıca kurtarma ve tedavi konusundaki kararların çoğunun kurtarıcı ve tedavi edici karınca tarafından alınmadığını, bu davranışların yaralı karınca tarafından da düzenlendiği görülmüş.
Doğada hayvanlar grup üyeleri için özveride bulunurken kabul edilebilir bir riske girebilirler. Çoban köpekleri sürüyü korumak için rakip gruplarla ya da saldıran kurtlarla ölümüne bir mücadeleye girebilirler. Mandalar aslan saldırısına maruz kalan arkadaşlarını aslanların elinden kurtarmaya cesaret edebilmektedir. Bu özveri sosyal grup bağlarıyla orantılıdır. Bağları güçlü olmayan sosyal gruplarda fedakârlık çoğu zaman kendi yaşamlarını tamamıyla feda edecek düzeyde olmaz.
Fedakârlık, sosyalleşme düzeyi yükseldikçe, daha ileri boyutlara ulaşır. Maymun grupları, grup içi dayanışma örnekleri gösterirler. Gruptan ayrılan maymunlar için vahşi doğada yaşam zordur. Yaşamlarını sürdürebilmek için grubun desteğine gereksinim vardır. Bu şekilde sürü içinde, engelli bireylerin bakılması ve korunması mümkündür. Bunun birçok örneği vardır. Babunlar ve makaklar gibi primat gruplarında fedakârlığın ileri örnekleri görülebilmektedir. Japonya’da bir makak grubu içerisinde doğuştan elleri ve ayakları ileri derecede sakat olan, yürümekte zorlanan ve hiç tırmanamayan bir dişinin, grubu tarafından bakılarak benimsenmiş olması ve aynı zamanda beş yavru yetiştirmiş olması, primatlarda bu durumun hangi noktalara gelebileceğini gösteren iyi bir örnektir. Tanzanya’da şempanzelerle 45 yıl yaşamış olan ünlü İngiliz primatolog Jane Godall şempanzelerin, hayatlarını riske ederek birbirlerini tehlikeli durumlardan kurtardıklarına çokça şahit olmuştur. Hatta bir yetişkin erkek şempanzenin, bir yavru şempanzeyi derin suda boğulmaktan kurtarmaya çalışırken yaşamını kaybettiğini gözlemiştir. Filler ya da yunuslar da benzer fedakârlık örnekleri göstermektedirler. İnsan topluluklarında da fedakârlığın çok ileri örneklerini görebilmekteyiz. Arkeolojik buluntular, insanın atası konumunda olan Homo türlerinde hasta ve yaralılara bakım yapıldığını gösteren örnekler sunmaktadır. Grup için kendini feda etmenin en ileri örnekleri savaşlarda ülkeleri için yaşamlarını feda eden askerlerdir. Japon kamikazeler ait oldukları büyük grubu yani ülkelerini koruyabilmek için uçaklarıyla ölüm dalışı gerçekleştirdiler. Bu en üst düzey fedakârlık örneğidir ve benzeri örnekler ancak sosyal böceklerde görülebilmektedir.

İnsan topluluklarında fedakârca tutum ve davranışlar yüksek ahlaki değerler olarak görülür. Topluma katkıda bulunan özverili bireysel çabaların sergilenmesi, hayırseverlik, bilim insanlarının çabaları, kendini riske ederek toplum eğitimini, sağlığını ve güvenliğini temin etmekte olan meslek grupları toplumun takdiriyle ödüllendirilmektedir. Toplumlarda örnek alınan ve sevilen karakterler cesaret ve hayırseverlik şeklinde fedakârlık sergileyen bireylerdir. Çocukların en çok özendiği meslek grubu itfaiyecilerdir.
İnsanlar gerçek fedakârlık yapma potansiyelini içinde barındırır. Hastaya, yaralıya, ihtiyacı olana yardım etme, yakınını kaybedenlere destek olma, hatta tanımadıklarımız için hayatımızı bilerek riske atma bakımından benzersiz bir konumdayız. Acil durumlarda hiç kaçınmadan başkalarına yardım etmekten çekinmeyen birçok insan gösterdikleri kahramanlık için de “yapmam gerekeni yaptım”, “kim olsa aynı şeyi yapardı” der. Çoğu zaman da kendi kimliklerini dahi belirtmeden olay yerinden ayrılır. İnsanı fedakârlık yapmaya iten şey karşısındaki kişinin çaresizliğini gördüğünde yaşadığı içsel acıdır.
Bazen fedakârlık grup üyelerini ahlaklı olmaya davet ederek yapılır. Grup bireylerinin, zarar görme riskini göze alarak grup düzenine aykırı davrananları, hilecileri ve bedavacıları uyararak cezalandırılmaları da grup içi adalet hissinin getirdiği bir fedakârlık örneğidir. Grubun ahlakının bir teminatı da grup üyelerin tepkileridir. İçimizden gelen bir dürtüyle ahlak yasasını ihlal eden bireyleri uyarmak zorunda hissedebiliriz. Bireylerin ahlaka aykırı davrananları uyarması, grubun iç dengelerini düzenlemek için var olan derin bir sosyal içgüdüdür. Bedavacının cezalandırması ya da yanlış yapanın uyarılması, guruba bir yarar sağlar. Grup içi dengeler bu şekilde kurulmuştur. Yöneticisine haksız olduğunu söylemek, gördüğü bir suç eylemini ihbar etmek, bir protesto gösterisine katılmak, kuyruk beklerken araya giren kişiye müdahale etmek ya da trafik kuralını ihlal eden birini uyarmak şeklinde olabilir. İnsanlar böyle bir davranışla risk alırlar. En iyimser durumda zaman kaybetmek gibi bir bedel ödenir. Bu bedel daha ileri boyutlara ulaşabilir. Patronunuzu uyararak işinizden olabilirsiniz ya da uyarılan kişinin tepkisi ve saldırısı bir şiddete maruz kalmanıza neden olabilir. Bu gibi fedakârca cezalandırıcı davranışların yürütülmesi beynin aynı zamanda acı, öfke ve tiksinti hisleriyle de devreye giren ön insula bölümünü harekete geçirir. Bu davranışların getirisi, toplumda düzenin pekişmesi ve toplumsal kaynakların bencilce kullanımının önüne geçilmesidir. Toplumun yararını gözeten bu cezalandırıcı davranışlar akil yollarla yapılan hesapların bir sonucu değildir. İçimizdeki rahatsız edici bir hisle ilgilidir.
Fedakârca cezalandırıcı davranışların yürütülmesi beynin aynı zamanda acı, öfke ve tiksinti hisleriyle de devreye giren ön insula bölümünü harekete geçirir.
Gerçek fedakârlık davranışları kabilenin ortak çıkarları üzerinde temellenmiş bir içgüdüdür. İnsanlar zor da olsa grubun yararına olan davranışları yapmaya, ahlaklı olmaya ve kendilerini tehlikeye atacak olsalar da başkalarına yardım etmeye yatkındır. Bu davranışların ortaya çıkması özgecil fertlerden oluşan toplulukların, bencil fertlerin oluşturduğu düzensiz topluluklardan daha başarılı olması sayesinde olmuştur. Grup seçilimi ile grup içindeki bireyler arasında gruba fayda sağlayan fedakârca davranışlar ön plana çıkmıştır.
Ahlaki kurallar kesin midir?
Ahlaki kurallar çok görecelidir. Özellikle ikincil ahlaki kurallar gruptan gruba veya bir grup içinde zamanla değişir. En değişmez görülen “çalma”, “yalan söyleme”, “öldürme” kuralları olan temel ahlaki değerler dahi göreceli olabilir ve koşullara göre değişebilir. Örneğin fikir hırsızlığı bir çalma eylemidir. Ancak bunun sınırlarını tam olarak ortaya koyabilmek mümkün değildir. Birbirinin zamanını çalma konusunda ise çok daha dikkatsiziz. Diğer yanda yalan söyleme konusunda da benzer bir durum söz konusudur. Sıklıkla yalanlara başvurulur. Hepimiz her gün pembe yalanlar söyleriz. Öldürme ilkesi, insanın başka canlı türlerini öldürmesi söz konusuysa neredeyse hiç geçerli olmaz. Bir savaş durumu söz konusuysa bu ilke kendi türümüz için de geçersiz olur.
Tüm bu ilkelerin birleştiği ve ahlakın temel ilkesi olan “sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma” ilkesi üzerinden düşündüğümüzde burada da görecelilik söz konusudur. Özellikle klasik bir örnek olarak mazoşist bir insanın bunu kendi üzerinden tanımlayarak başkasına zarar verme eylemine dönüştürmesi söz konusu olabilir. Aslında mazoşist bir insanın başkasına zarar vermesi sadistçe bir eylemdir ve bu bakış açısı kendi içinde çelişir. Ancak burada yine ahlakın tanımı ile ilgili temel bir yanılgı vardır. Çünkü ahlâkın temel ilkesi olan sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma ilkesinde amaçlanan şey derin empati hissinin varlığını temin etmektir. Yani bu da karşımızdaki kişinin istemediği şeyi ona yapmamak anlamı taşır. Ahlaklılık bir anlamda karşımızdakinin ne istediğinin ya da ne istemediğinin farkında olabilmektir. Tüm bu sıra dışı durumlara rağmen temel ahlaki kurallar, toplumdan topluma ya da zamanla değişme göstermeksizin varlığını korumaktadır.
Temel ahlak kuralları neden zamanla değişmez?
Ahlak sosyal evrimin sonucu olarak ortaya çıkan ve grupların iç düzenini belirleyen bir doğa yasasıdır. Toplumun bir arada yaşamasını belirleyen kurallar bütünüdür. Doğa yasaları doğal koşullarla oluşmuştur. Temelinde yer alan etkilerin ve buna karşı tepkilerin ne olduğu bilinir. Açıklamaları da doğal yollarla yapılabilmektedir. Temel ahlak yasalarını belirleyen neden değişmedikçe bu yasalar da varlığını koruyacaktır. Ahlak yasalarını belirleyen toplumun sosyal yapısıdır. Eğer bir toplum sosyal bütünlüğünü koruyarak varlığını devam ettirmeye devam ediyorsa ahlak yasaları da değişmez. Ancak ahlakı ortaya çıkaran temel neden değişirse ahlak yasaları da değişebilir. Doğal koşullar bunu gerektirdiği için sosyallikten vazgeçmekte olan bir canlı türünün zamanla ahlak yasalarını kaybedeceği ve ahlaki ilkelerden uzaklaşacağı söylenebilir. Tam tersi olarak bir canlı türü sosyalleşmeye başladığında ise zamanla ahlak yasalarına daha çok tabi olacak ve ahlaki değerler kazanacaktır. Kedigiller içerisinde bir tek aslanda belirgin bir sosyal yapı bulunmaktadır. Bu da aslanın sosyal yeteneklerinin sonradan geliştiğinin açık bir göstergesidir.
Ahlak yasalarının ortaya çıkışı aynı bir balığın yüzgecinin ya da bir kuşun kanadının ortaya çıkışı gibidir. Bir canlı türü eğer su yaşamına geçiş yapıyorsa, su ortamının kuralları geçerli olur. Suda yaşam için yüzgeç gerekir. Eğer bir memeli suya geçiş yaparsa zamanla evrimsel ilkeler onun bacaklarının yüzgece dönüşmesine neden olacaktır. Bir zamanlar kara memelisi olan fok, balina ya da yunuslar suya geçiş yaptıklarında zamanla bu şekilde yüzgece sahip olmuşlardır. Eğer bir kuş su yaşamına geçerse bu kez kanatlar yüzgeç olacaktır. Penguenin vücut yapısı buna göre şekillenmiştir. Tüm kuşlar kanatlarıyla konforlu bir uçuş sağlarlar. Eğer bir memeli, hava alanına geçerse bu kez kanatlara sahip olması gerekir. Yarasaların ön ayakları bu şekilde evrilerek kanata dönüşmüştür. Sonuçta doğal koşullar şekli belirler. Sudaysanız yüzgeç, havadaysanız kanat gerekir. Sosyal bir canlı iseniz bu kez ahlak gerekir. Temel ahlak kuralları da bu nedenle değişmez. Çünkü sosyal canlılarda hayati bir yapı olan grup yapısının devamı buna bağlıdır.
Ahlak yasalarını belirleyen toplumun sosyal yapısıdır. Eğer bir toplum sosyal bütünlüğünü koruyarak varlığını devam ettirmeye devam ediyorsa ahlak yasaları da değişmez.
Ahlak ilkelerinin toplum tarafından korunması
Toplumda ahlaki değerler çoğunluğun sahip olduğu değerlerdir. Baskın kültürler, liderler ya da dini veya siyasi güçlerin etkileriyle ahlaki normlar değişebilir. Belirlenen normlar toplumun tepkileri ile kontrol edilir. Ahlaklılığın devamını sağlayan önemli bir etken toplumun sizin davranışınıza verdiği tepkidir. Toplumun ahlakı, bireylerin ahlakı için belirleyicidir. Ortalama ahlaki değerlere sahip olan çoğunluk, toplumun ahlaki değerlerini gözetir. Doğuştan genetik yolla gelen empati düzeyiniz ya da ahlaki yargı seviyeniz ne olursa olsun toplumun ahlak yasalarına uymak zorunda kalırsınız. Bu, toplumsal kontrol mekanizmaları tarafından yönetilir. Bireyler toplumun normlarına uymak zorundadır. Her ne kadar bireyler arasında ahlaki değerler açısından uç sınırlarda olan bireyler bulunsa da toplumun ahlakı, genetik olarak edinilmiş temel ahlaki ilkeler çerçevesinde çoğunluk tarafından belirlenir. Bu bireyler kendi yapısal özellikleri dışına çıkıp bir anlamda rol yaparak topluma uyum sağlamak zorundadır. Bireyler toplumun tepkilerine karşı her zaman dikkatli davranırlar. Hiç kimse toplumu göz ardı ederek varlığını sürdüremez. Toplumun belirlediği ve gözettiği kurallara mutlak bir şekilde uyma ihtiyacı duymamızın temel nedeni yalnız kalma korkusudur. Toplumsal kurallara uymamızı, ahlaklı davranmamızı ve grup için fedakârlık yapmamızı bir yandan vicdanımızdaki ahlak yasası belirler. Diğer yandan reddedilme ve yalnız kalma korkusu da bunu belirleyen bir başka nedendir. Toplumdan reddedilmek büyük bir risktir.
Yalnız kalma korkusu
Bu korku insanın sosyal evriminin ilk aşamalarından beri var olan bir durumdur. Primat atalarımız ağaçlardan indiğinde yırtıcı tehdidi nedeniyle birlikte olmak zorundaydılar. Grup dışı kalan, gruptan reddedilen bireyler kolayca yırtıcılara yem olmaktaydı. Gruba aykırı davranış, yaşamla uyuşmayan bir duruma neden olmaktaydı. Bu oldukça derin bir korkudur. Bu korkuyu en iyi tanımlayan durum sosyal başarısızlıklara karşı verdiğimiz tepkilerdir. Örneğin toplum içerisinde küçük düşme korkusu büyük bir endişe kaynağıdır. Reddedilmek istemeyiz.
Bir ders sırasında sözlüye kalkmak ya da bir toplulukta söz almak çok streslidir. Özellikle o topluluk ile henüz bağlar kurulmadıysa ya da o grubun henüz tam kabul edilmiş bir üyesi değilseniz bu heyecan çok daha büyüktür. Bir toplantıdan önce herkesin fikirlerini yakın arkadaşlarına rahatlıkla anlattığı ancak tüm grubun katıldığı toplantıda bu fikirlerin dile getirilemediğine çokça şahit olmuşsunuzdur. Birçok kişi bir grup önünde söz almak, fikir belirtmekten şiddetle korkar. Kalbiniz göğsünüzden fırlayacakmış gibi küt küt atar, soğuk soğuk terlersiniz, bazı kişilerin yüzü kızarır. Bu tepkiler vücudun doğal bir tehditle karşılaştığında da ortaya çıkan tipik korku tepkilerinin hemen hemen aynısıdır. Savanada bir aslan ile karşılaştığınızda aynı tepkiler ortaya çıkar. Vücudunuz bu durumda sizi hızlı tepki verecek şekilde bir otomatik programa almaktadır. Bu program sizin standardın üzerinde bir performans gösterebilmeniz için gerekli fırsatı sağlar. Kanınızda dolaşan adrenalin sizi, bir anlamda, turbo moduna alır. Kalp atışınız artar. Aynı hormonun bir yan etkisi olarak yüzünüz kızarır. Terleme ise tamamıyla savana ortamı için ayarlanmış bir savunma mekanizmasıdır ve aslında gün ortasında Afrika sıcağında sizin güneşin etkisiyle aşırı ısınmanızı engellemek için bir soğutma sistemidir.
Sosyal stres ile doğal tehdidin getirdiği stres gibi birbiriyle hiç ilişkisi olmayan bu iki durumun vücudumuzda oluşturduğu tepkilerin bu denli benzer olmasının temel nedeni, her iki durumun da bizi yaşamsal olarak aynı şekilde tehdit eden içgüdüsel tepkiler olmasıdır. Toplumun önünde sizi küçük düşüren bir davranış risklidir. Reddedilmenize neden olabilir, gruptan dışlanabilirsiniz. Doğada sosyal canlılar sürüden reddedildiğinde yalnız kalır ve ölürler. Toplumun bireyi olduğunu hissetmek sosyal yaşamda doyurucu bir his sağlar. Bu hissi kaybetmek istemezsiniz. Atalarımız bir grubun üyesi olacak şekilde seçilime uğramışlar ve varlıklarını bu şekilde devam ettirebilmişlerdi. Varlıklarını bir grubun üyesi olarak sürdürmek onlar için çok önemliydi. Dışlanma ise hayati olabilecek bir riski getiriyordu.
Yalnız kalma korkusu, sosyal evrim sürecinde seçilim etkileriyle zamanla artarak yaygınlaşmış bir korkudur. Grubun beklentilerine uyan ve yalnız kalma korkusuna derince sahip olan bireyler nesiller boyunca hayatta kalmışlar. Bu korkuya sahip olmayanlar ise gruptan uzaklaşmış ancak hem yırtıcılar tarafından avlanarak varlıklarını devam ettiremedikleri için hem de üreme fırsatına sahip olmayarak genlerini sonraki nesillere aktaramadıklarından seçilime uğramışlar ve böylece gen havuzunda bu özelliklere sahip genetik yapı gittikçe azalmıştır.
Sosyal evrimin karanlık yüzü
“Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma” ilkesi her zaman geçerli bir ilkedir. Ancak bir durumda geçersizdir. İnsanın sosyal evrim sürecinde yaşadığı gruplar içinde grubun başarısı için ortaya çıkan fedakârca iş birliği ve dayanışmayı sağlamakta olan temel ahlak yasaları grubun varlığını sağlayan ve bir bütün olarak doğada başarısı için gerekli olan yasalardır. Ancak grubun sınırları dışına çıkıldığında bu yasalar geçersiz olur. Bir grubun üyeleri, birbirlerine karşı duydukları sevgi, özveri ve yardımlaşma hislerini rakip gruplara karşı duymazlar. Yaygınca grubun rakibi olarak gördüğü bireylere karşı bu hisler tam tersi olarak şekillenir. Rakip gruplar düşman olarak görülür ve onlar için bu kez yıkıcı hisler beslenir. İnsan sosyalliğinin evriminde ortaya çıkmış olan bu durum, öteki olarak nitelendirilenlere karşı insanlık adına utanç verici suçların işlenmesine neden olmaktadır. Bu durum ayın karanlık yüzü gibidir. İnsanın evriminde kabile yaşamı olan uzunca dönemin getirdiği kötü bir evrimsel mirastır.
Derin içgüdüler kendi tarafınızdan bakmaya programlanmıştır. Rakip grupta yer alan ve öteki olarak nitelendirilen bireylere karşı empati duyguları ve ahlaki hisler baskılanır. Tam tersi hisler ortaya çıkar. Gruplar arasındaki kutuplaşma arttığında bu hisler daha da ileri noktalara taşınabilir. Toplumlar arası kararsız dönemlerde bir liderin etkisi ya da sürü etkisinin ortaya çıkardığı gerginlikler bir anda toplumsal hareketlere dönüşerek savaş ve soykırımlar şeklinde kendini gösterebilir. Empati ve ahlaki değerler tamamen kaybolur. Ancak bu rakip grup için geçerlidir. Toplama kampında çalışan bir Nazi subayı, orada yaşanılan inanılmaz insanlık dışı işkencelere karşı hiçbir rahatsızlık duymazken, evde çocuğunun eline bir iğne battığında canı yanar.
Ahlakı borçlu olduğumuz grup yapısının, aynı zamanda rakip gruplara karşı ahlaksızca yaklaşılmasının bir nedeni olmaması için neler yapılabileceği bugün modern insanın çözmesi gerek en önemli sorundur. Bunu makalenin sonuç bölümünde tartışacağız.

Ahlaklı olmak doğrudan dindar olmanın bir sonucu mudur? Din olmadan ahlak olabilir mi?
Ahlak, sosyalleşmenin evriminin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Henüz dinlerin insan toplumlarında yapısal olarak ortaya çıkmadığı dönemlerden beri derin içgüdülerle şekillenerek bireylerin vicdanında yerleşmiş olan içsel bir olgudur. İnsan sosyalliğinin evrimi, ileri aşamalarda dinlerin de ortaya çıkmasını sağlamıştır. Dinler insan topluluklarının bağlanma ve grup oluşturma için sahip oldukları derin içgüdülerin ortaya çıkardığı bağlayıcı etkilerle ortaya çıkmıştır. Başlangıçta kabile ile sınırlı olan bağlılık değerleri kabilelerdeki inanç yapıları ile karşılık buluyordu. Zamanla şehir yaşamına geçiş sonrası daha büyük gruplarla organize dinler ortaya çıktı. Dinlerin ortaya çıkışı zaten sosyal yapıların içinde mevcut olan ahlak yapısı ile birlikte olmuştu. Grupların yapısını belirleyen temel ilkeler ahlak olduğu için dinler ahlak ile bir bütünlük içindeydi ve doğal olarak dinler ahlakı da içinde barındırmaktaydı. Dinin ve ahlakın bu birlikteliği, yaygınca dinlerin ahlakı doğurduğu şeklinde yanlış bir algıya da neden olmaktadır.
Dinlerin ortaya çıkmaları ve yaygınlaşmalarında ahlakın önemli rolü olmuştur. Üç büyük tek Tanrılı dinin ortaya çıkışı ve vücut bulup varlıklarını yaygınlaştırarak sürdürebilmeleri, çok zor süreçlerin sonunda olmuştur. Ancak tüm zorluklara rağmen bu dinler yaygınlık kazanabilmiştir. Bunu mümkün kılan en önemli etkenlerden birisi de temel ahlaki ilkelerin ön planda olmasıdır. Organize dinler temel ahlak ilkeleri çerçevesinde şekillenmiştir. Tüm dini söylemlerde yüksek ahlaki ilkeler ön plandadır. Temel ahlaki ilke olan “Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma” ilkesi tüm dinlerin ana kuralıdır. Dinler bireylerin vicdanındaki derin toplumsal sözleşmeleri harekete geçirerek yaygınlaşmıştır.
Organize dinler temel ahlak ilkeleri çerçevesinde şekillenmiştir. Tüm dini söylemlerde yüksek ahlaki ilkeler ön plandadır.
Hem ortaya çıkış şekli hem çıkış zamanı hem de dinden bağımsız olarak tüm sosyal gruplar için geçerli olduğu gerçeğinden yola çıkarak ahlakın ortaya çıkış nedeninin din olmadığını söyleyebiliriz. İnsanın bir sosyal canlı olması, ahlaklı olabilmesi için yeterlidir. Ahlak dinle bağlı değil fakat, din ahlakla bağımlıdır. Din olmadan ahlak olabilir. Ancak, ahlaksız din olmaz. Bu, dinlerin temel iddiasıdır. Temel ahlak yasaları aynı zamanda tüm dinlerin temel kurallarıdır. Ahlakın temel biyolojik ilkelerinden ve gözlenen toplumsal verilerden yola çıkarak, ahlaklı olmak için dine gerek olmadığını görüyoruz. Burada cevap verilmesi gereken bir başka soru da “Din tam anlamıyla ahlaksızlığı giderebilir mi?” sorusudur. Ya da bu soruyu “Dinler ahlakın teminatı olabilir mi?” diye de sorabiliriz. Dinler ahlaki ilkeleri önde tutsalar da dini kontrol edenlerin sahip oldukları büyük güç ve yetkileri ve inanan halkın sorgulamadan çok yüksek bağlılığı, bazı zayıflıklar oluşturabilir. Dinin getirdiği güç zamanla dini temsil edenlerin ahlaki kurallara aykırı davranarak inançları suiistimal etmelerine neden olabilir. Dini kontrol altında tutabilen güçler ahlaki çizgiden uzaklaştıklarında inananların dine bağlılığının güçlü etkileri, ortaya çıkacak olan tepkiyi geciktirir. Ancak tarihte de örnekleri olduğu üzere çoğu zaman geç de olsa insanların vicdanındaki ahlaki değerler devreye girmekte ve dini, ahlaki değerler üzerinden sorgulayan yeni arayışlar ortaya çıkmaktadır. On altıncı yüzyılda Katolik kilisesinde ahlaki olmayan uygulamaların gittikçe artmakta olması, zamanla toplumun tepkisine neden olarak ahlak arayışını arttırmıştır. Protestan hareketinin ortaya çıkışı ve hızlıca büyüyerek çokça taraftar bulması bu nedenle olmuştur. Bu örnek aslında dinin temel ahlak yasaları üzerinde şekillendiğini ve dinin devamını kontrol eden yapının da bu olduğunu bize gösterir. Toplumun vicdanındaki ahlak yasası, dinlerin doğuşunda rol oynadığı gibi dinlerin devamlılığı için de gereklidir.
III. Sonuç
Canlıların doğadaki yaşam koşullarına karşı mücadeleye daha fazla birey olarak birlikte devam etmeye başlamaları nedeniyle sosyallik evrilmiş ve sosyalliğin evrimi süreci de ahlakın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ahlaki değerlere sahip olmamız sosyal olmamızın bir sonucudur. Darwin, kuramının ahlakı da kapsadığını İnsanın Türeyişi kitabında açıkladı. Ahlakın insan toplulukları için önemini vurguladı. Başlangıçta kuramını tehdit eden bir durum gibi görülen ahlaki davranışlar ve fedakârlığı açıklamakta zorlanmıştı. Ancak insanları bireyler olarak değil gruplar olarak düşünerek bu problemi çözmüş, ahlakın ve fedakârca davranışların doğal nedenlerini ortaya koyarak bunların doğa yasaları olduğunu göstermişti. Bilim çevreleri ve toplumda bir farkındalık yaratma uğraşı içinde olduğundan kuramının temel biyolojik kanıtlarını ortaya koyma üzerinde yoğunlaşmıştı. Sosyalliğin ve ahlakın evrimi ile ilgili fazla çalışma yapmadı. Bununla birlikte yaptığı bu açıklamalar, ahlakın biyolojik nedenlerini anlamamızda oldukça önemli bir yol göstericidir. Onun ortaya koyduğu temel ilkeler bugün de bu sıralamayı takip ediyor. Darwin’in biyolojik evrim kuramının kabulü bile bu kadar gecikmeyle yavaş yavaş ilerlerken onun sosyalliğin evrimi ve ahlak ile ilgili söyledikleri daha da yavaş karşılık bulmakta. Bu alana yönelik çalışmaların ancak yirminci yüzyılın sonlarına doğru yoğunlaştığını görüyoruz.
Ahlak kavramı, toplumsal yaşamın bir bütün olarak varlığını sürdürmesini sağlayan ve bizler için yüce değerler olarak görülen derin bir kavramdır. Grup olarak yaşamanın avantajları ile ortaya çıkan sosyalliğin evriminde, bireyleri birlikteliğin getirdiği zorluktan uzak tutmakta hatta bir memnuniyet hissi yaratmaktadır. Birliktelik sayesinde acılar azalmakta ve sevinçler artmakta, derin sosyal içgüdülerimiz bizi toplumu korumaya teşebbüs ettiğimiz için ödüllendirmektedir. İnançların getirdiği bağlılıkla, insanın bu kavramın uyandırdığı derin hislere yüce değerler atfetmesi ve ahlak kavramını inancın devamı olarak görmesi doğaldır. Bu şekilde ahlakın sadece dinden kaynaklandığı hissi ortaya çıkmaktadır. Ancak, din olmazsa ahlak olmaz düşüncesi doğru değildir. Bu yazıda ana hatlarını detaylıca yazdığımız gibi ahlak ve fedakârlık kavramları, doğa yasaları üzerinden şekillenmektedir. Canlılığın ortaya çıkışı nasıl olduysa, ahlak da aynı biyolojik evrimin temel yasaları ile ortaya çıkmıştır. Temel ahlaki yasaların insanda olduğu gibi tüm sosyal canlılarda izlerini görebiliriz. Ayrıca kültürel dönüşümlerle şekillenen gruptan gruba değişebilen ikincil ahlak yasaları da bulunmaktadır. Bunlar biyolojik evrimin süratinden daha hızlı bir dönüşümle gelişmiş insanda diğer canlılardan farklı olarak daha ileri noktalara ulaşmıştır.
Doğaya ve topluma sevgiyle baktığımızda her zaman onun güzelliklerini görmeye eğilimliyiz. Bir kuş, bir kelebek ya da yeni açan bir çiçek, derin bir mutluluk hissi verir. Ancak doğa sadece güzelliklerden ibaret değildir. Güzel olan yanları dışında doğada hastalıklar, bozukluklar ve acımasız bir yaşam mücadelesi de bulunmakta. Bu durum bedensel olduğu gibi bilişsel durumlar için de geçerli. Ahlakın güzel yanları olduğu gibi karanlık bir yüzü de var. Bu nedenle doğa yasalarına doğrudan dinsel yorumlarla bakılmasının ve tanrıya atfedilmesinin yanlış tarafı, kötülüklerin de tanrının bir ürünü olduğu düşüncesinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu, dini bakış için de yıkıcı olabilmektedir. Darwin, evrim kuramını ortaya koyduktan sonra bazı kilise mensupları bunu görmüş ve evrim kuramının yüzyıllardır Tanrı inancıyla birlikte insanın kafasında derin bir soru işareti olarak duran kötülük problemini çözdüğü fikrinde birleşmişlerdir.
Ahlakın tüm güzel yanları dışında, gruba bağlı olmanın bir sonucu olarak insanın tarafçı doğasının getirdiği kötü bir yanı vardır. İnsan doğasının bu karanlık yanı, savaş ve soykırımlar gibi en derin insanlık suçlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ait olduğumuz gruba karşı derin bir sevgi duyarken, öteki olarak gördüklerimizden de nefret etmemize neden olan hisler derin kabileci içgüdülerin harekete geçmesiyle ortaya çıkıyor. Depremler ve fırtınalar gibi zamanla biriken doğa güçlerinin bir anda tetiklenerek bir felakete dönüşmesi gibi, insan toplumlarında da zamanla birikerek kutuplaşan grupçuluk tetiklenebiliyor ve bu kez insan kaynaklı felaketler ortaya çıkabiliyor. İçimizdeki derin içgüdüler, derin suçların ortaya çıkması riski taşıyor. İnsanlık bazen empati düzeyi çok zayıf ve dengesiz olan hırslı bir diktatörün etkisi altında kalarak ve onun karanlık emellerine alet olarak bu derin yanlışları yapabilmektedir. Örneklerini gördüğümüz insanlık suçları kısa bir zamanda gerçekleşiyor. Sonrasında aradan uzun zaman geçmesine rağmen vicdanlarda hala derin sızılar kalıyor. Bu suçlar işlenirken şahit olanlar çoğu zaman donup sessiz kalmakta, süreç sona erdikten sonra da vicdanıyla hesaplaşmaktadır. Bu sürecin bir parçası olarak iştirak edenler, bunu neden yaptıklarını ve bir yanlışlık olduğu uyarısında neden bulunmadıklarını bile izah edemiyorlar.
Modern insan, iletişim ve ulaşım olanakları sayesinde globalleşti ve vicdanımızdaki ahlak yasası artık çok geniş bir kapsam kazandı. Dünyanın öbür yanındaki bir insanın acısını duyabiliyoruz. Hatta bu hisler sadece diğer insanlar değil, diğer canlılar için de geçerli; soy tükenişleri, balinaların karaya vurması ya da ıstırap çekmekte olan bir hayvanın görüntüleri içimizi sızlatıyor. Yerkürenin o kadar kırılgan olduğunu görüyoruz ki büyükçe bir volkanın aktivitesinin atmosferdeki izleri hepimizi etkileyecek bir noktaya gelebiliyor. Diğer yandan bizlerin de son hızla katkıda bulunduğumuz küresel ısınma hepimizi olumsuz etkilemekte. Çek Cumhuriyeti’nin yaptığı Avrupa’nın en büyük termik santrali, küresel ısınmaya neden olduğu için Pasifik okyanusunda bir adalar topluluğu olan Mikronezya tarafından ülkelerarası hukuksal yollara başvurularak dava edilebiliyor. Covid 19 salgınının da gösterdiği gibi, bir virüs aktivitesi artık küresel bir salgına dönüşüp bizleri yıllarca olumsuz etkileri ile baş başa yaşamak zorunda bırakabiliyor. Ayrıca dünyayı, dünya dışı riskler de bekliyor olabilir. Bizlerin varlığımızı borçlu olduğumuz 65 milyon yıl önce yaşanan göktaşı felaketinin bir benzeri, bu kez bizim yok olmamıza neden olabilir.
Bir grup ya da bir kabile olmanın oldukça ötesinde insanlığı bekleyen bu global tehditlerle iç içe yaşadığımız modern dünyada kabile içgüdüsü ile davranmak, ırkçılık ve tarafçılık yapmak gibi bir lüksümüz yok. Kabile yaşamını uzun zaman önce terk ettik. Yaklaşık on bin yıldır şehir yaşamına adapte olduk. Bunu takiben artık tüm dünyada tek bir nüfus gibi yaşıyoruz. İnsanın geldiği bu yeni medeniyet seviyesi artık onun tüm insanlığı kendi grubunun üyesi olarak görmesini sağlayacak bir noktaya geldi. İçimizdeki kabilenin sınırlarını tüm insanları içine alacak şekilde genişlettiğimizde, bu dış tehditlere karşı birlikte başarılı bir mücadelenin verilmesi mümkün olabilir.
Ancak tehditlerin her zaman farkında olmak önemli. Globalleşmemizin hızına uyum sağlayamayacak şekilde kabile içgüdümüz bizi terk etmemiş ve provokasyona açık olarak sessizce bekliyor olabilir. Geçtiğimiz yüzyılda medeniyetin geldiği en ileri aşamalardan birisinde Avrupa’nın tam ortasında yaşanan insanlık dramı tekrarlayabilir. İçimizdeki derin sosyal içgüdüler bunun için risk oluşturuyor. Bunun tekrarlamaması ve yeni bir Hitler olgusunun yaşanmaması, insanın zayıflıklarının farkında olmasıyla mümkün. İnsanlık nasıl doğal felaketlere çözüm bulmak için doğa kanunlarına başvuruyorsa, insanlığın bu karanlık yüzünün de bilimsel nedenlerinin farkında olarak çözümler üretmesi gerekir.
Alınabilecek tedbirlerin başında eğitim geliyor. İnsanların büyüme ve gelişme dönemlerinde tarafçılık hisleriyle büyütülmesinin engellenmesi gerekiyor. İnsanların tarafçılığın ne olduğunun farkında olacak ancak tarafçı olmayacak şekilde yetiştirilmesi önemli. Yeni nesillerin, sosyal bilimler üzerinden insan ahlakının derin nedenlerini, altta yatan biyolojik nedenlerinin de farkında olarak öğrenmesi, sosyal evrimin temel ilkelerinin, insanın güçlü ve zayıf yönlerinin farkında olması, gelecekte ortaya çıkabilecek insanlık suçlarının daha iyi kontrol edilebilmesini mümkün kılacaktır.
Ahlakın ve insan sosyalliğinin evrimini öncelikle biyolojik evrimden yola çıkarak daha detaylı anlayabiliyoruz. Ben evrimle ilgili araştırmalarıma biyolojik bilimlerden yola çıkarak başladım. Canlıların vücut yapısı ve özelliklerinin nasıl ortaya çıktığını temel evrim ilkeleriyle öğrendikten sonra bireysel davranışların ve karakterin ortaya çıkışını ve sosyalleşmenin evrimini daha iyi anlama şansım oldu. Sosyalleşmeyi evrimsel perspektiften anlamak, ahlak ve fedakârlık gibi değerlerin yanı sıra çok sayıda sosyal içgüdünün nasıl ortaya çıktığının farkında olabilmeyi sağlıyor. Bu nedenle psikoloji ve sosyoloji gibi bilimlerin temelinde de evrim olduğuna dikkat edilmesinin ve bu alanlarda verilen eğitimin temelinde evrime daha fazla yer verilmesinin büyük önemi olacaktır.
Son olarak bilim ahlakı ile ilgili şunlar söylenebilir. Ahlak, bilim insanları için de çok önemli bir kavramdır. Çünkü ahlak gerçekler ve doğrularla ilgilenir. Bilimin metodolojisi de bunu gerektirir. Bilimin yolu ve dili gerçeklerdir. Ahlakın ilk kurallarından birisi olan yalan söylememe, bilimin de ilk ilkesidir. Bu nedenle bilimsel bir buluşun farkında olup bunu toplumdan gizlemek ya da çarpıtmak temel ahlak kurallarına aykırıdır. İdeal bir toplum gerçeklerden vazgeçmeden doğruları bulabilmelidir.
Kaynaklar
- Darwin C. İnsanın Türeyişi (The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex) 1781 Çev: Kılıç B. Alfa Yayınları, 2019
- De Waal F., Bonobo ve Ateist. (The Bonobo and the Atheist, 2013), çev: Biçen A., Metis Bilim, 2013
- De Waal F., Empati Çağı: Daha Anlayışlı bir Toplum İçin Doğadan Dersler (The Age of Empathy: Natures Lessons for a Kinder Society, 2009) Çev: Yılmaz K., Alfa Yayınları, 2014.
- De Waal F., İçimizdeki Maymun; Biz Neden Biziz. (Our Inner Ape. A Leading Primatologist Explains Why We Are Who We Are, 2005), çev: Biçen A., Metis Bilim, 2008
- Dunbar RIM., 1992. Neocortex Size as a Constraint on Group Size in Primates. Journal of Human Evolution, 22 (6): 469–493.
- Edward O. Wilson. Yeryüzünün Sosyal Fethi; Sosyal Yaşam Dünyayı Nasıl Fethetti? (The Social Conquest of Earth) Çev: Tonak G., Say Yayınları, 2012
- Frank ET, Wehrhahn M, Linsenmair KE. 2018 Wound treatment and selective help in a termite-hunting ant. Proc. R. Soc. B 285: 20172457. http://dx.doi.org/10.1098/rspb.2017.2457
- Greene J, Haidt J. How (and Where) Does Moral Judgment Work? Trends in Cognitive Sciences 2002 6(12):517-523.
- Hamlin JK, Wynn K, Bloom P. Social evaluation by preverbal infants. Nature. vol 450/22 Nov. 2007
- J. Anderson Thomson Jr. , Clare Aukofer. Tanrılara Neden İnanırız? Çev: Işık K. Okuyan Us Yayınları, 2014
- Kaya T., Yaşam, evrim ve biz, Alfa Yayınları, 2015
- Keysers C, Empatik Beyin: Ayna Nöronların Keşfi İnsan Doğasını Anlama Yetimizi Nasıl Değiştirdi? (The Empatic Brain) Çev: Eper A., Alfa Yayınları, 2011
- Tomasello M. Neden Ortaklıklar Kurarız (Why We Cooperate, 2009) Çev: Tunçgenç B. Alfa Yayınları, 2015
- Torrey EF. Beynin Evrimi ve Tanrıların Ortaya Çıkışı: İlk İnsanlar ve Dinlerin Kökeni (Evolving Brains, Emerging Gods 2017) Çev: Aktaş E. Paloma Yayınevi, 2018.
- Wade N. İnanç İçgüdüsü; Din Nasıl Ortaya Çıktı ve Neden Hala Var Olmaya Devam Ediyor? (The Faith Instinct: How Religion Evolved and Why It Endures? 2010) Çev: Sözen M. Say Yayınları 2012
- Winston R., İnsan İçgüdüsü; İlkel Dürtülerimiz Modern Yaşamlarımızı Nasıl Biçimlendiriyor? (Human instinct: How Our Primeval İmpulses Shape Our Modern Lives?, 2003), çev: Köseoğlu S. Say Yayınları, 2002

