Ötanazi hem hasta hem hekim hem de ailelerin dahil olduğu çok boyutlu zor bir problem. Konuyu Hacettepe Üniversitesi Tıp Tarihi ve Etik Ana Bilim Dalı’ndan Dr. Sevim Coşkun’la konuştuk.
Arş. Gör. Dr. Sevim Coşkun
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Ana Bilim Dalı
Röportaj: Emrah Maraşo
GazeteBilim Genel Yayın Yönetmeni
Ötanaziyi bir hak olarak tanımladığımızda hekimin yaşatma yükümlülüğü ile hastanın seçimi karşı karşıya geliyor; bu durum tıp etiğiyle ve hekimin yaşamın koruyucusu rolüyle çelişmiyor mu?
SC: Ötanaziyi bir “hak” olarak tanımladığımızda, ilk bakışta tıp etiğinin en temel ilkeleri olan “hasta özerkliğine saygı” ile “zarar vermeme” ilkelerinin birbiriyle çatıştığını söyleyebiliriz. Yani hastanın kendi bedeni ve yaşamı üzerinde karar verme hakkı ile hekimin yarar sağlama, zarar vermeme ve dolayısıyla yaşamı koruma yükümlülükleri çatışır. Ancak geçmişte yaşanan örneklere ve literatüre baktığımızda, bunun diğer etik ikilemlerde de olduğu gibi tek düzlemde basit bir çelişki değil; farklı etik ilkeleri dengelemeye çalışan çok katmanlı bir tartışma olduğunu görebiliriz.
Yaşamı koruma ve öldürmem görüşü
Bu tartışmalar tıp etiği literatüründe iki temel görüş üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunlardan ilki geleneksel olarak tıpta hekimin rolünün “yaşamı koruma ve öldürmeme” üzerine olduğu; bu nedenle ötanazinin hekimliğin anlamıyla bağdaşmadığını savunan görüştür. Geleneksel tıp anlayışının temelini oluşturan Hipokrat Andında da hastası istese bile hekimin hastasına ölümcül bir ilaç (zehir) vermesi ve ölümün yolunu göstermesi yasaklanmıştır. Bu geleneğe bağlı olan hekimlere ve biyoetik alanında çalışan akademisyenlere göre de tıbbın ve hekimliğin biricik amacı; hangi gerekçeyle olursa olsun öldürmek değil, yaşatmaktır. Bu bağlamda hekimlerin sahip olduğu tıbbi bilgiyi birinin ölmesi için bir araç olarak kullanması, hekimlik mesleğinin doğasıyla temelden bağdaşmaz. Bu görüşteki bir diğer önemli nokta ise; eğer hekimler ötanazi uygulayarak hastaların ölümüne doğrudan müdahale ederlerse, toplumun hekimlere duyduğu güven sarsılabilir. Çünkü artık hekimler “hastalığı iyileştiren ve yaşamı koruyan” kişiler olarak görülmeyebilir; “ölümü gerçekleştiren/öldüren” kişiler olarak algılanabilirler. Dünya Tabipler Birliği (DTB) oluşturduğu etik bildirgelerde hekimin rolünün öldürmek değil, yaşatmak olduğunu kesin bir şekilde savunmaktadır. DTB özellikle 2019 yılında ötanaziye ve hekim yardımlı intihara (physician-assisted suicide) yönelik yayımlamış olduğu etik bildirgesinde “tıp etiği ilkelerine olan güçlü bağlılığın ve insan yaşamına gösterilen azami saygının sürdürülmesi gerektiğini” vurgulamış ve bu nedenle DTB’nin ötanazi ve hekim yardımlı intihara kesin olarak karşı olduğunu belirtmiştir. (Bir dipnot olarak “intihar” kelimesinin istenmeyen çağrışımları nedeniyle hekim yardımlı intihar” ifadesi özellikle güncel literatürde yerini büyük ölçüde “physician-assisted dying” (hekim yardımlı ölüm) ifadesine bırakmaya başlamıştır.)
Çekilen ağrı ve acıyı uzatmak
İkinci görüşe göre yaşamı her koşulda uzatmak, çekilen ağrı ve acıyı da uzatmak demektir. Bu da hekimin ağrı ve acıyı dindirme ödeviyle çatışmaktadır. Tıp biliminin gelişmesiyle birlikte insan ömrü uzamış ve yaşamı yapay olarak sürdürme olanakları artmıştır. Fakat bu durum bazen sadece hastanın dayanılmaz ağrı ve acılar içinde geçirdiği sürenin uzatılmasına sebep olmaktadır. Bu noktada modern tıp etiğinin argümanları şunu söyler: Hekimin görevi yalnızca hastayı iyileştirmekle sınırlı değildir. Bunun başarılamadığı ve mevcut durumun tedavisinin boşuna/nafile olduğu durumlarda hastanın ağrı ve acılarına son vererek, ona rahat, kolay ve insan onuruna yakışır bir ölüm sağlamak da hekimin görevleri arasındadır. Bu görüşü savunanlara göre; dayanılmaz ağrı ve acılar çeken, umutsuz ve ölümcül bir hastanın kendi özgür iradesiyle acılarına son verilmesini istemesi (özerklik ilkesi), bunun da onun yaşamının sonlandırılmasıyla olanaklı olması, tıp etiğinin “yararlılık” ve “zarar vermeme” ilkeleriyle çelişmez. Aksine böyle durumlarda ötanazi bir öldürme eylemi değil; merhamet çerçevesinde hastaya sunulan, ağrı ve acıları sona erdiren son bir tıbbi uygulama olarak görülmelidir.

Hekim her durumda yaşamın savunucusu mu olmalı?
Ancak burada da hekimin ağır bir vicdani ikilemle/yükle baş başa bırakılması söz konusu olmaktadır. Hekim her durumda yaşamın savunucusu mu olmalı; yoksa dayanılmaz ağrı ve acılar içindeki hastasının ölümüne yardımcı mı olmalıdır? Eğer hasta ile hekim, yaşamın sürdürülmesi isteği konusunda aynı değersel görüşü paylaşmıyorsa; hekimi kendi değerleriyle uyuşmayan bir “öldürme” eylemine zorlamak, yine etik açıdan tartışmalı bir konudur. Çünkü hekimlik mesleğinin geleneksel amaçlarıyla uyuşmayan “öldürme” eylemini bir ödev olarak belirlemek doğru değildir. DTB de yukarıda bahsettiğim etik bildirgesinde, hekimin mesleki özerkliğini koruma altına alarak “hiçbir hekimin ötanazi veya yardımlı intihar eylemini gerçekleştirmeye ve bu amaçla karar vermeye zorlanamayacağını” açıkça belirtmektedir. Ayrıca hekim eliyle yaşamı sonlandırmaya yönelik eylemler, yanlış olarak temellendirildiğinde bazı amaçların aracı haline getirilebilir ve tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Burada özellikle kötüye kullanım (suistimal) ve kaygan zemin argümanı (slippery slope) ile ilgili endişeler kaçınılmaz olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Hollanda ve Belçika gibi ülkelerde psikiyatri endikasyonuyla ötanazi uygulanan (psikiyatrik ötanazi) vakaların yıllar içindeki artışı, kaygan zemin argümanı ile ilgili endişeleri gündeme getirmektedir. Yine yakın zamanda tanık olduğumuz İspanya’daki Noelia Castillo Ramos örneğinde olduğu gibi, bu ülkelerdeki uygulamalar çerçevesinde ötanazinin artık yalnızca terminal (yaşamın son dönemindeki) hastalarla sınırlı olmadığı görülmekte; böylece fiziksel ve tedavi edilemez acının yanı sıra psikolojik acının da bu uygulamaların temel gerekçesi olan “dayanılmaz acı” kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusu, tartışmaların merkezine taşınmaktadır. Bu tartışmalar, ötanazi uygulamalarının sınırlarının nereye kadar genişleyebileceğini ve bu genişlemenin hangi koruyucu mekanizmalarla denetlenebileceğinin düşünülmesini zorunlu kılmaktadır.
Palyatif bakım görüşü
Bahsettiğimiz iki temel görüşten başka üçüncü bir görüşe sahip olanlar da vardır. Buna göre hekimin ödevi hastanın “iyiliğini ve esenliğini” korumaktır. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre palyatif bakım yaşamı onaylar, ölümü doğal bir süreç olarak görür ve ölümü hızlandırmayı ya da ertelemeyi hedeflemez. Hastanın fiziksel ağrılarını ve psikososyal acılarını en aza indirerek yaşam kalitesini artırmaya odaklanması, tıp etiğinin hastaya “yarar sağlama” ilkesiyle tam bir uyum içindedir. Bu nedenle hastanın yaşamını sonlandırmak yerine, hastaya uygun palyatif bakım hizmetlerinin verilmesini tercih etmek gerekmektedir. Ben de bu görüşü destekleyenlerdenim. Bu yaklaşımda hasta dayanılmaz ağrı ve acılarla bir başına bırakılmaz. Bu amaçla hastaya, çektiği ağrı ve acıları en aza indirerek, onun yaşam kalitesini artırmaya odaklanan (ağrı yönetimi ve psiko-sosyal destek gibi) palyatif bakım hizmetleri verilir. Böylece hastanın ötanazi talebinin/ihtiyacının ortadan kaldırılması hedeflenir. Ölümü hızlandırma amacı olmayan bu yaklaşım, ötanazi konusundaki etik ikilemlerin çözümüne yönelik en insani yol olarak ön plana çıkmaktadır. Burada da ülkelerdeki palyatif bakım hizmetlerinin ne kadar yeterli, etkili ve erişilebilir olduğu konusunda sorunlar ve tartışmalar karşımıza çıkmaktadır. Bu hizmetlerin geliştirilmesine yönelik birçok çalışma yapılmasına rağmen; istenilen seviyeye gelmesi için çoğunlukla zamana, doğru politikalara ve ekonomik desteğe ihtiyaç vardır.
Palyatif bakım sorunları
Güncel literatürdeki araştırmalar, dünyanın birçok yerinde palyatif bakıma erişimde eşitsizlikler, tutarsızlıklar ve yetersizlikler olduğunu göstermektedir. Ülkemizde de palyatif bakım merkezlerinin sayısının hızla artmasına rağmen ihtiyacı olan herkese bu hizmeti ulaştırmanın henüz tam anlamıyla mümkün olamadığı, hatta maddi ve teknik yetersizlikler nedeniyle bu hizmetlerin arzulanan seviyede olmadığı belirtilmektedir. Benzer şekilde düşük ekonomik gelire sahip ülkelerde palyatif bakım masrafları ve donanımlı merkezlerin eksikliği bir sorundur. Bu nedenle palyatif bakımın ulusal sağlık stratejilerine entegre edilmesi, bir devlet politikası olarak tasarlanması ve yeterli, adil bir düzeyde finanse edilmesi önemlidir. Bu bakımdan bazı görüşler; dayanılmaz acılara ve umutsuzluğa karşı ötanaziyi tartışmadan önce, sağlık sisteminin en baştaki ödevinin insanlara ölümden korkmayacakları kadar gelişmiş bir palyatif bakım hizmeti sunması olduğunu savunmaktadır.

Ötanaziyi tıptan çıkarmak
Günümüzde ötanazi/yardımlı ölüm tartışmasına yeni bir boyut eklenmiş ve bu uygulamanın tıp kurumundan/tıbbileştirmekten çıkarılması (de-medikalizasyon) önerilmiştir. Böylece tıptan bağımsız bir model ile hem doktor-hasta ilişkisinin korunacağı hem de bütüncül yaşam sonu bakımının güvence altına alınacağı savunulmaktadır. Bu model; zorlamayı, kişi üzerinde baskıyı tespit etme olasılığını da artıracak; tıp dışı bağımsız bir yapı ile aile baskısı veya ekonomik nedenlerden kaynaklanan zorlamaları daha tarafsız bir biçimde denetleyebilecektir. Bu argümana göre; ötanazi/yardımlı ölüm eylemi tıbbi bir prosedür olarak değil; sivil haklar kapsamında bir eylem olarak yeniden tanımlanmalıdır.
İngiltere’de bununla ilgili tartışmalar son dönemde yoğunlaşmış olup; Terminally Ill Adults (End of Life) Bill yasa tasarısı yasama aşamasına doğru ilerlemiştir. Burada ötanazi hakkının sivil/bireysel haklar çerçevesinde bağımsız bir yasal düzenlemeyle yasal hale getirilmesi durumunda, ötanazi/yardımlı ölüm eyleminin standart sağlık hizmetlerinden tamamen ayrı, hekimlerin yalnızca kendi özgür iradeleriyle sürece dahil olabileceği (opt-in), bağımsız bir hizmet olarak sunulabileceği önerilmektedir. Böylece bu sürece katılmak istemeyen hekimlerin ölüme yardım etme eylemi ile yaşatma yükümlülükleri arasında yaşadığı vicdani sıkıntı da ortadan kaldırılmış olacaktır. Ayrıca hastalar, hastalıklarını tedavi etmeye çalışan doktorlarını aynı zamanda bir “ölüm sağlayıcısı” olarak görmeyecekler ve hasta-hekim ilişkisinin temelindeki o koruyucu, yaşatıcı ve iyileştirici güven bağı zedelenmekten kurtulacaktır. İngiltere’nin önde gelen tıp kurumu olan Royal College of Physicians (RCP) da 2019’dan bu yana ilgili yasa tasarısına karşı tarafsız bir tutum benimsemiş; ancak yasanın hekimlere bir katılım zorunluluğu getirmeden, ayrı ve bağımsız bir hizmet olarak düzenlenmesi gerektiğini şart koşmuştur.
Bunlara ek olarak; eğer ölüme yardım etmek tıbbi bir uygulama olmaktan çıkarsa, sağlık sisteminin ve hekimlerin birincil odağı her koşulda hastanın ağrılarını dindirmek ve ona en üst düzeyde yaşam sonu desteği sunmak olarak kalmaya devam edecektir. Bu da palyatif bakımı daha bütüncül kılacak ve ötanazi/yardımlı ölüm eylemi, maliyet veya kaynak yetersizliği gibi nedenlerle palyatif bakıma ayrılacak enerjinin yerini alan “tıbbi bir kısayol” olma tehlikesinden uzaklaştırılmış olacaktır.
Sorumluluk ve hesap verilebilirlik bulanıklaşır
Ancak de-medikalizasyon modeli henüz tartışma aşamasında olup; pratikte nasıl işleyeceğine dair ciddi belirsizlikler bulunmaktadır. Örneğin yaşamı sonlandıracak eylemler için tıbbi değerlendirme sürecinin dışına çıkıldığında, hastanın gerçekten yaşamın son döneminde (terminal dönemde) ya da tedaviye dirençli bir durumda olup olmadığı kim tarafından, nasıl doğrulanacaktır? (İngiltere’deki güncel yasal düzenlemede bu kriter, altı ay veya daha kısa süre içinde ölmesi beklenen hastalar olarak somutlaştırılmış olsa da bu sürenin doğru bir biçimde tahmin edilmesinin klinik açıdan oldukça güç olduğu bilinmektedir.) Bu kapsamda tıbbi uzmanlık olmaksızın kurulan bağımsız yapıların yetkinlik değerlendirmesini sağlıklı yapamayacağı ve bu boşluğun savunmasız bireyleri riske atabileceği öne sürülmektedir. Bununla birlikte; her ne kadar model “tıp dışı” görünse de pratikte yine hekimlerin tanı koyması, ilaç yazması ve ölümcül maddeyi temin etmesi gerekmektedir. Dolayısıyla tıbbın bu süreçten gerçekten çıkarılamayacağı, sadece sorumluluk ve hesap verebilirliğin bulanıklaştırılacağı eleştirisi de getirilmektedir. Bağımsız bir yapıda tıp mesleğinin yüzyıllar içinde geliştirdiği etik kodlar, disiplin mekanizmaları ve mesleki standartlar bu uygulamada yer almayabilir. Bu durumda yaşamı sonlandıracak eylemlerin kötüye kullanımlarının nasıl önleneceği ve etik ihlallerin nasıl yaptırıma bağlanacağı belirsiz kalacaktır.
Ayrıcalık tehlikesi
Ayrıca bağımsız bir hizmet modeli, bu hizmete erişimi yeni bir ayrıcalık haline getirebilir. Özellikle dezavantajlı/örselenebilir grupların (ekonomik yetersizlik, coğrafi uzaklık veya sağlık okuryazarlığı eksikliği nedeniyle) bu hizmete erişemeyeceği ya da tam tersine, palyatif bakıma erişemedikleri için bu modele yönlendirilecekleri kaygısı da sıklıkla dile getirilmektedir. Bu kaygı özellikle üzerinde durulması gereken ve dezavantajlı gruplar açısından önemli riskler barındıran bazı ihtimalleri ortaya çıkartmaktadır. Çünkü palyatif bakıma erişemeyenlerin ölmeyi seçmek zorunda kalması, sağlık hakkı bakımından bir eşitsizliktir; tıp etiği açısından adalet ilkesiyle bağdaşmaz ve etik değildir. Benzer şekilde ölüme yardımı toplumsal bir hak ve sivil bir hizmet olarak yeniden çerçevelemek; zamanla ölümü sıradan ve kolay ulaşılabilir bir seçenek haline getirebilir. Bu da başta yaşlılar, kronik hastalar ve engelliler olmak üzere bazı bireylerin kendilerini “bir yük” olarak hissederek bu seçeneğe yönelmelerini/yönlendirilmelerini kolaylaştırabilir. Böyle bir durum ise; bu modelin bireyin özerkliğini güvence altına aldığı iddiasını sorgulanır hale getirmektedir.
Hasta hakları sadece tedaviyi reddetme ile mi sınırlı kalmalı, yoksa aktif bir sonlandırma talebi de bu hak demetinin doğal bir uzantısı sayılabilir mi?
SC: Güncel tıp etiği literatürü, uluslararası bildirgeler ve hukuk normları ışığında bu iki hak arasında önemli bir kavramsal ayrım bulunmaktadır. Ötanazi savunucuları bu iki durumu “özerklik” başlığı altında birleştirmeye çalışsa da etik ve hukuki açıdan bunlar farklı hak kategorilerine ve farklı temellere dayanmaktadır.
Negatif ve pozitif hak
Tıp etiği açısından baktığımızda özerklik ilkesinden doğan tedaviyi reddetme hakkı; hastanın kendi rızası dışında bedenine müdahale edilmesini engelleyen ve bedensel bütünlüğünü koruyan bir haktır. Haklar açısından bu, başkasının müdahalesini durdurmayı gerektiren “negatif bir hak” olarak tanımlanır. Yaşamı sonlandırma talebi ise başkasından, yani bu durumda hekimden belirli bir eylemi yapmasını istemeye dayanan “pozitif bir hak” niteliği taşır. Ancak hiçbir hak sistemi, bir bireye başkasını belirli bir eyleme zorlamak için sınırsız yetki tanımaz. Buradan hareketle pozitif ve negatif haklar arasındaki bu temel ayrım, iki talebin neden farklı etik ve hukuki değerlendirmelere konu olduğunu anlamak için önemlidir. Bu nedenle yaşamı sonlandırma talebi “özerklik” kapsamında bir hak olarak tanımlandığında, hekimi o eylemi yapmaya zorlar. Halbuki “özerklik” mutlak ve sınırsız değildir; yaşamın dokunulmazlığı ilkesiyle dengelenir ve başka birini (hekimi) belirli bir eylemde bulunmaya zorlama hakkını içermez. Bu ilke aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını güvence altına alan 2. maddesi gibi bağlayıcı uluslararası belgelere de dayanır.
Niyet ve nedensellik açısından da iki durum birbirinden ayrılır. Tedaviyi reddetme durumunda hekim, fayda sağlamayan ya da hasta tarafından istenmeyen bir müdahaleyi sonlandırır. Burada ölümün nedeni altta yatan hastalıktır ve doğal sürece izin verilmiştir. Aktif olarak yaşamın sonlandırılmasında ise hekim, tıbbi bilgi ve donanımını kullanarak ölümün doğrudan sağlayıcısı olur. Burada asıl niyet ölümün bizzat gerçekleştirilmesidir. DTB bu iki eylemi birbirinden ayırır: Tedaviyi reddeden hastanın kararına saygı göstererek bir tıbbi müdahaleyi durdurmak etik dışı değildir; ancak bu durum ötanaziyle aynı şey değildir ve öldürme amaçlı bir eylemin tıbbiliği ve gerekliliği etik açıdan tartışmalıdır.
Bireysel özgürlük meselesi
Öte yandan aktif yaşam sonlandırmanın da hak demetinin bir parçası olması gerektiğini savunan görüşler, özerklik ilkesini ve insan onurunu daha geniş yorumlar. Bu yaklaşıma göre; birey kendi yaşamının sahibidir ve ölümün zamanı ile şekli üzerinde kontrol sahibi olmak, bireysel özgürlüğün en temel ifadesidir. Dayanılmaz acı çeken, iyileşme umudu kalmayan bir hasta için ölümün bir “zarar” değil aksine bir “yarar” olduğu ileri sürülür. Bu argümana göre yaşam kurtarıcı tedaviyi reddederek ölüme izin vermek ile aktif olarak yaşamı sonlandırmak eylemlerinin her ikisi de aynı sonuca yol açtığına göre ahlaki bakımdan birbirinden farklı sayılmamalıdır. Zaten hukuki yasaklar bu uygulamanın gizli ve denetimsiz biçimde sürmesine engel olmamaktadır. Ötanazi yasal olarak serbest bırakılırsa, hukuki düzenlemeler bu uygulamaya şeffaflık ve denetim mekanizmaları getirecek; böylece hem hastaları hem de hekimleri daha iyi koruyacaktır. Ancak bu argümana karşı da önemli ampirik bulgular mevcuttur. Ötanazinin yasal olduğu Hollanda ve Belçika’dan gelen uzun vadeli veriler, yasal düzenlemenin uygulamayı sınırlandırmak bir yana, kapsamını giderek genişlettiğini göstermektedir. Başlangıçta yalnızca terminal hastalara uygulanan ötanazi; zaman içinde kronik hastalıkları olan, psikiyatrik rahatsızlıkları bulunan ve hatta bazı vakalarda iyileşme potansiyeli taşıyan genç bireyleri de kapsar hale gelmiştir. Bu tablo, yasal düzenlemenin beklenen denetim işlevini tam olarak yerine getirip getirmediğini sorgulatmaktadır.
Tıbbî bakım yükümlülüğüyle çelişme
Sonuç olarak; biyoetik tartışmalar ve tıp etiği standartları, hasta haklarının sınırını kendi bedenine yapılacak müdahaleleri reddedebilme hakkıyla çizmektedir. Güncel literatürdeki bazı tartışmalar da ötanazinin rızaya dayalı bir eylem olarak meşrulaştırılması girişiminin hekimin tıbbi bakım yükümlülüğüyle nasıl çeliştiğini ve bu çelişkinin dezavantajlı gruplar üzerinde eşitsizlik yaratan etkilerini ayrıntılı biçimde incelemektedir. Dolayısıyla aktif bir yaşamı sonlandırma talebi, yalnızca hastanın bireysel özerkliğiyle açıklanamayacak kadar karmaşık bir alandır; yaşamın dokunulmazlığını, hekimlik mesleğinin varoluş amacını ve toplumun savunmasız bireylerini doğrudan etkileyen farklı bir boyutu içermektedir. Bu nedenle etik ve hukuki açıdan tedaviyi reddetmenin doğal bir uzantısı olarak kabul edilemeyeceğini söyleyebiliriz.
Ötanazide, dayanılmaz fiziksel acı kriterlerinin zamanla psikolojik acı veya topluma yük olma hissi gibi daha esnek alanlara kayma riski etik olarak nasıl engellenebilir?
SC: Önceki soruların yanıtlarında bahsettiğimiz gibi bazı ülkelerde ötanazi, ağır fiziksel hastalıktan psikiyatrik acıya doğru genişlemiştir. Bu da “dayanılmaz acı” kavramını esnetme, hatta “topluma/aileye yük olma” hissini gerekçe yapma riskini artırmaktadır. Güncel literatür, bu genişlemeyi engellemek için hem hukuki hem klinik düzeyde daha sıkı ve çok katmanlı güvencelere ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
Psikiyatri bağlamında yoruma açık
Ötanazi konusunda sıkça karşılaştığımız “dayanılmaz acı”, “iyileşme umudu yok”, “ciddi ve tedavi edilemez hastalık”, “boşuna/nafile tedavi” gibi kriterler, psikiyatri bağlamında yoruma oldukça açıktır. Bu da “kaygan zemin” (slippery slope) riskini artırır. Bu bakımdan neyin “dayanılmaz acı” tanımına gireceğinin dar bir alanda belirlenmesi ve yoksulluk, yalnızlık, işsizlik gibi psikososyal ve sosyoekonomik sorunların tek başına gerekçe olarak yeterli olmaması önerilmektedir. Örneğin böyle durumlarda en az ikisinin psikiyatrist olduğu iki ya da üç hekimin ortak görüşü, Belçika’da ek güvence olarak benimsenmiştir. Ayrıca yalnızca sonradan dosya inceleyen komisyonlar yetersiz görülmekte; özellikle psikiyatrik olgularda, işlem öncesi bağımsız bir kurul tarafından değerlendirmenin yapılması gerektiği savunulmaktadır. Psikiyatrinin gözünden bu olgulara bakmak için yine sizin bu konuyla ilgili Prof. Dr. Hakan Türkçapar ile yapmış olduğunuz röportajı okurların okumasını tavsiye ederim.
Karar verme kapasitesi
Ötanazi için kişinin karar verme kapasitesinin değerlendirilmesi de çok önemli bir konudur. Örneğin depresyon, kişilik bozukluğu, mental yetersizlik, otizm gibi durumlarda kapasite değerlendirmesi oldukça zor ve çoğu zaman yetersizdir. Böyle durumlarda daha yapılandırılmış, ayrıntılı değerlendirmelere ihtiyaç duyulur. Öte yandan “yük olma” hissi, aile ve toplumdan gelen örtük baskı sebebiyle içselleştirilmiş bir damgalamayı da yansıtabilir. Bu sebeple kişinin yaşadığı “değersizlik” ve “yaşamı anlamsız bulma” hislerinin altında yatan sebebi iyi anlamak gerekir. Bunun için de böyle olgularda kişinin ailesiyle görüşülmesi de önerilmektedir. Ancak bu noktada aile görüşmesi hem kişinin hissettiği baskıyı tespit etmek hem de sosyal desteği değerlendirmek için yapılmalıdır. Karar verme yeterliliği olan bir hastada, ailenin görüşü hiçbir zaman hastanın özerk kararının önünde yer almamalıdır.
Yapılan çalışmalar yoksulluk, yalnızlık, işsizlik ve toplumsal dışlanma gibi sorunların ötanazi isteğini beslediğini; ancak bunların toplumsal başarısızlıklar olduğunu ve ötanaziyi çözüm aracı yapmamak gerektiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla politikalar, ötanaziyi yaygınlaştırmak yerine, bu alanlarda destek ve bakım hizmetlerini güçlendirmeye odaklanmalıdır.
Tüm makul seçenekler denenmeli
Son olarak güncel literatür ve kılavuzlar şunu açıkça ortaya koymaktadır: biyolojik, psikoterapötik ve sosyal olarak kişinin toparlanmasına odaklanan tüm makul seçenekler denenmeden “umutsuzluk” ve “tedaviye direnç” kararı verilmemelidir. Bu nedenle o günün şartlarında, kabul gören tüm makul tedaviler ve sosyal çözümler tükenmeden ötanazi uygulaması yapılmamalıdır. Bu bağlamda ötanazi kararlarında çok disiplinli ve toplumcu bir yaklaşım kritik olup; ötanazi uygulamaları toplumsal ve klinik yetersizliklerin çözümü haline getirilmemelidir.
Bakım maliyetleri ve kaynak kıtlığı
Ekonomik kısıtlılıklar içindeki bir sağlık sisteminde ötanazi, bakım maliyetinden kaçış için örtük bir çözüm yoluna dönüşebilir mi ve bu durumun dezavantajlı gruplar üzerindeki etik baskısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
SC: Önceki sorularda ötanazinin bireysel ve klinik boyutlarına değinmiştik. Ekonomik baskı altındaki sağlık sistemlerine baktığımızda ise son dönem bakım maliyetleri ve kaynak kıtlığı, ötanazi tartışmalarını doğrudan etkileyen bir arka plan oluşturabilir. Yapılan çalışmalar; yoksulluk, yetersiz hizmet ve bakım alternatiflerinin eksikliği gibi nedenlerin ölümü hızlandıran kararları fiilen teşvik edebildiğini gösteriyor. Örneğin ailelerin ötanazi istekleri hastanın “ağrısız, acısız ve rahat bir şekilde ölmesi” motivasyonundan değil, katlanılamayan tedavi masraflarından kaçış motivasyonundan kaynaklanabilir. Psikiyatrik hastalıklar için yeterli bakım sistemlerinin olmayışı ve yetersiz hizmetlerin yarattığı çaresizlik de ötanazinin “basit bir çözüme” ya da “bir kaçış yoluna” dönüşmesine yol açabilir. Bu da oldukça endişe verici bir durum. Ayrıca literatürde uzun dönem bakıma muhtaç olan ve çoklu yoksunluklar içinde yaşayan yaşlıların da özgür ve baskısız karar verebilme kapasitelerinin zedelenebileceği tartışılıyor. Bu nedenle bazı etik tartışmalar, ötanazinin “özerklik ve onur” gerekçesiyle yasallaşmasının, özellikle yaşlılar, engelliler ve kronik hastalar için ciddi güvenlik tehdidi ve ayrımcılık riski taşıdığını savunuyor. Dolayısıyla başta yoksullar, engelliler, psikiyatrik hastalar ve uzun dönem bakıma muhtaç yaşlıların bakımında ortaya çıkan finansal sıkıntılar, hizmet eksiklikleri ve bu gruplara yönelik toplumsal önyargılar; ötanazi kararlarının özgür iradeden çok yapısal baskılarla şekillenebileceğini düşündürüyor.
Dezavantajlı gruplara adil, erişilebilir ve saygın bakım sunacak sistemsel reformlar
İşte bu endişeler ve riskler nedeniyle, sağlık sistemlerinde hastalar üzerindeki maliyet baskısını çözmek için ötanaziye yönelinmesi yerine, sınırlı tıbbi kaynakların adil dağıtımının üzerine daha çok yoğunlaşılması ve bu kapsamda erişilebilir palyatif bakım ve evde bakım hizmetlerinin geliştirilmesi için çalışılması gerektiği vurgulanıyor. Sonuç olarak biyoetik literatüründe, çözümün ötanazinin bir maliyet aracı yapılması değil; dezavantajlı gruplara adil, erişilebilir ve saygın bakım sunacak sistemsel reformların yapılması olduğu öne çıkıyor. Ben de bu görüşe katılıyorum.
Çok taraflı değerlendirme süreci
Modern tıbbın palyatif bakım imkânlarının ulaştığı bir durumda “yapacak bir şey yok” denilen noktayı bilimsel değil de etik olarak kim tayin etmeli?
SC: Bu kararı ne tek bir hekim ne hasta ne de aile verebilir; olması gereken yapılandırılmış ve çok taraflı bir etik değerlendirme sürecidir. Bu süreci daha iyi anlamak için tıpta “tıbbi faydasızlık (futility)” ve “boşuna tedavi/nafile tedavi” kavramlarına bakmak gerekiyor. Buradan hareketle boşuna tedavi dediğimizde; hastaların içinde bulunduğu klinik durumu düzeltme olasılığı olmayan ya da bu ihtimalin çok düşük olduğu tedavileri anlıyoruz. Ayrıca uygulanmakta olan mevcut tedaviden daha yararlı olmayan; fakat daha pahalı veya daha riskli olan tedaviler de bu kapsama giriyor. Bu çerçevede, palyatif bakım imkanlarının da yeterli olmadığı durum için verilecek kararın ne tamamen hekime ne de tek başına aileye veya vekile bırakılmasının yeterli olmadığını; bu durumun yapılandırılmış ve çok taraflı bir etik değerlendirme gerektirdiğini yapılan çalışmalar bize gösteriyor. Bu bağlamda Hastane Etik Kurullarının (Klinik Etik Karar Verme Kurullarının) varlığı önemli hale geliyor.
Faydasız tedaviyi uygulamama sorumluluğu
Hekimler, öncelikle tıbben uygun ve fayda sağlayacak tedavileri önermekle yükümlüler. Bununla paralel bir şekilde “faydasız” tedavileri uygulamama sorumlulukları da mevcut. Ancak fizyolojik faydasızlık, hekim tarafından belirlenebilecek bir durum olsa da hastanın yaşam kalitesine yönelik bir faydasızlığın yalnızca hekim tarafından belirlenmesinin zor olduğu kabul ediliyor. Bu kapsamda, boşuna tedavinin hastanın değerleri ve hedefleriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiği; bunun için hastanın ve ailenin uygulanan tedaviye bakışının verilecek tedavi kararı için ayrılmaz bir parça olması gerektiği görüşü, biyoetik literatüründe öne çıkıyor. Burada öncelikle tıbbi sınırların hekim tarafından çizilmesi; sonra da klinik etik karar için başta hastanın değerleri ve özerkliği korunarak, hem hastanın hem de ailenin sürece dahil edilmesi öneriliyor. Bunun için yine biyoetikçiler tarafından geliştirilmiş olan ve “4 göze/4 kutu yöntemi” olarak da bilinen (tıbbi belirleyenlerin, hastanın değerlerinin ve tercihlerinin, yaşam kalitesinin ve bağlamsal diğer faktörlerin (aile dinamikleri, ekonomik koşullar, sigorta sistemleri, yasal çerçeve, toplumun konuya bakışı gibi) birlikte ele alındığı) bir yöntem, klinik etik karar vermede yardımcı olarak kullanılıyor. Böylece sistematik bir şekilde hastanın durumu değerlendiriliyor, subjektif önyargılar azaltılmış oluyor ve başta hasta ve ailesi olmak üzere, tüm ilgili özneler karar verme sürecine dahil edilebiliyor.
Tek başına hekime bırakılmamalı
Bu konudaki birçok makale, böyle zor ve çatışmalı konulardaki kararların yükünün tek hekimin omzuna bırakılmamasını ve bunun için birden çok kişiyle ortak karar alınması gerektiğini savunuyor. Bu bağlamda birden çok uzmanın yer aldığı klinik etik kurullarının/hastane etik kurullarının ve benzer kurumsal prosedürlerin devreye sokulması öneriliyor. Bu kurullar; hekimler, hemşireler, sosyal hizmet uzmanları ve bağımsız biyoetikçilerden oluşan, olgunun hem tıbbi hem insani boyutlarını birlikte değerlendiren ve tek bir kişinin omuzlaması güç olan klinik etik sorunları kolektif bir sorumluluk çerçevesinde ele alan yapılar olarak görev yapıyor. Böylece etik açıdan hastanın değerlerini merkeze alan, şeffaf ve ilgili tüm aktörlerin karar verme aşamasında yer aldığı bir süreç sonunda faydasız tedavinin daha fazla sürdürülmemesi kararının verilmesi mümkün olabiliyor.
Ülkelerdeki uygulamalar
Ötanazi yasal bir hak haline gelirse, bunu uygulamayı reddeden hekimin vicdani ret hakkı ile hastanın hizmete erişim hakkı arasındaki denge nasıl kurulmalı? Ötanazinin hak olduğu ülkelerdeki pratikler nedir?
SC: Literatüre göre ötanazinin yasal olduğu ülkelerde hem hekimin vicdan özgürlüğü hem de hastanın yasal hizmete erişimi temel hak olarak görülüyor. Bu iki hak genelde “uzlaşmacı” modellerle dengelenmeye çalışılıyor, ancak sınırlar ve uygulamalar ülkeden ülkeye değişiklik gösteriyor.
Hekimin vicdanını önde tutan yaklaşımda, hekimin hiçbir aşamada (bilgilendirme ve sevk dahil) zorlanmaması gerektiği; bu vicdani yükün sistemin ve uygulamayı yapmayı kabul eden hekimlerin üzerinde olması gerektiği savunuluyor. Uzlaşmacı yaklaşımda ise hekimin doğrudan uygulamayı reddedebileceği; ancak hastanın yasal hizmete erişiminin güvence altına alınması için en azından hastayı sevk etmesi veya sistemli yönlendirmeye katkıda bulunması gerektiği savunuluyor. Diğer yandan bazı biyoetikçiler, yasal ve standart bir tıbbi hizmete yönelik vicdani ret hakkının ciddi biçimde sınırlandırılması, hatta kaldırılması gerektiğini; aksi halde hastaların haklarının ve adil erişimin zedeleneceğini savunuyor.
Ülke örneklerine bakıldığında Hollanda’da hastalar ötanaziyi talep edebiliyor; ancak bunu belirli bir hekimden isteme hakları bulunmuyor. Hekim, mesleki gerekçeyle ötanazi talebini reddedebilir. Hastaların ötanazi uygulamasına erişimi, gönüllü hekimler ve yapılandırılmış sistem üzerinden sağlanıyor. Belçika’da da benzer bir yapı geçerli. Hekim uygulamayı reddetme hakkına sahip; ancak hastanın sisteme erişimi konusunda katı bir sevk zorunluluğu öngörülmemiş. Bunun yerine ulusal düzeyde gönüllü hekim ağları ve koordinasyon mekanizmaları hastanın erişimini güvence altına almak için devreye giriyor. İspanya’da ötanazi hastanın bireysel hakkı olarak tanımlanmış; devletin bu uygulamayı organize etme yükümlülüğü var. Vicdani ret yasal, ancak sistem düzeyinde hekimin hastanın erişimini sağlama zorunluluğu bulunuyor. Kanada’da ise belirli koşullar çerçevesinde ötanazi anayasal bir hak olarak tanımlanmış. Bazı eyaletlerde hekimler “etkili sevk” yapmakla yükümlü. Yasal manada etkili sevk; uygulamayı reddeden hekimin, ötanazi talebi olan hastayı, bu talebi karşılayabilecek bir meslektaşına sevk etme şartının olması anlamına geliyor.
Farklı ülkelerdeki pratiklere bakarak yapılan ötanazi tartışmalarında öne çıkan argümanlardan biri; uzak bölgelerde başka hekim yoksa, hekimin bizzat ötanazi uygulamasını yapmaya zorlanabileceği yönünde. Bu argüman oldukça tartışmalı olmasına rağmen hastanın bu uygulamalara erişimi lehine en ileri görüşlerden biri. Diğer bir görüşe göre ise; hekimlerin sevk dahi yapmama hakkının korunması gerektiği ve sistemin (örneğin kayıtlı gönüllü hekim listeleri, devlet çapında koordinasyon hizmetleri gibi) hastayı doğrudan yetkili hizmet sağlayıcısına bağlaması gerektiği yönünde. Başka bir görüş ise; ötanazi gibi hizmetlerin artık “standart hizmet” haline geldiği yerde, bu uygulamalara vicdani yönden itirazı olanların ilgili uzmanlıklara seçilmemesi veya hizmet tekelinin tıp mesleği dışına da yayılması yönünde. Ancak yapılan araştırmalar; en çok benimsenen dengenin, hekime bu uygulamalara doğrudan katılmama hakkını tanıyıp, hasta için etkili, gecikmesiz bir yönlendirme yapılması ya da sistem temelli bir erişim mekanizması kurulması olduğunu gösteriyor. Bu denge etik açıdan uygun görünüyor; fakat biyoetik literatüründe oldukça tartışmalı bir konu olduğunu yeniden vurgulamak istiyorum.
Ahlaki yaralanma
Ötanazi karar sürecine dahil olan hekimlerin yaşadığı ahlaki yaralanma riski bu etik tartışmanın neresinde duruyor?
SC: Literatüre baktığımızda ötanazinin hem karar hem de uygulama sürecine katılan hekimlerde ahlaki sıkıntı (moral distress) ve ahlaki yaralanma (moral injury) yaratma riskinin oldukça yaygın ve derin olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla; ahlaki yaralanma, ötanaziyle ilgili etik tartışmaların tam merkezinde yer alan bir sorundur. Yapılan araştırmalar, ötanazi kapsamında öncelikle hastanın özerkliğinin korunması ve acısının hafifletilmesi konularının tartışıldığını; hekimlerin vicdani yükünün ise bu tartışmalarda çoğu zaman ikinci planda kaldığını gösteriyor.
Hekimlerin ötanazi uygulamaları nedeniyle yaşadığı ahlaki yaralanmanın sebepleri arasında bu taleple ilk karşılaşmada yaşadıkları böyle bir eylemde rol alma gerilimi, birinin ölümünde aktif fail olma hissi ve bu konudaki mesleki rehberliğin ve destek mekanizmalarının yetersiz olması sayılıyor. Hekimler, uygulamayı bir yandan anlamlı ve tatmin edici bulurken, bir yandan da duygusal ve ahlaki olarak zorlayıcı buluyor. Özellikle “yaşatma” üzerine olan profesyonel kimliklerini ve “iyilik yapma” anlayışlarını yeniden düşünüyorlar.
Her ne kadar yaşanan çatışma çoğu zaman “hasta-hekim çatışması” gibi sunulsa da güncel literatür asıl gerilimin hekimlerin kendi vicdanları ile mesleki rolleri arasında yaşandığını vurguluyor. Hekimlerin vicdani ret hakkının engellenmesinin, hekimlerin mesleği bırakmasına ya da branş değiştirmesine yol açabileceği tartışılıyor.
Hekimler ötanazi uygulamasının ardından hem “doğru olanı yaptım” hem de “yanlış bir şey yaptım” hissini eş zamanlı yaşayabiliyor. Bu çelişki; süreci anlamlandırma çabası ve mesleki kimlikle yüzleşmeyle birleşince hekimlere ağır bir ahlaki yük bindiriyor. Bazı etik analizler; ötanazi konusunda öldürme/ölmesine izin verme ayrımının teorik olmaktan çok bizzat hekimlerin yaşadığı ahlaki deneyim üzerinden tartışılması gerektiğini savunuyor. Bu bağlamda hekimlerin yaşadığı ahlaki yaralanmanın, bu konuda meslek etiği açısından uygun şekilde hareket etmeyi doğrudan belirleyen bir unsur olduğunu söyleyebiliriz. O nedenle hastanın özerkliğinin korunması ve dayanılmaz acılarının hafifletilmesi için ötanazi uygulamasının normatif yönden desteklenmesinin yanında, hekimin vicdani bütünlüğünün ve bu uygulamalara katılmama hakkının korunması ve hekimler için hem duygusal hem mesleki destek mekanizmalarının oluşturulması, belirlenen etik çerçevenin ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırılmalıdır.
Not: Bu yazının son halini almasında değerli katkıları olan Sayın Hocam, Prof. Dr. Nüket Örnek Büken’e içten teşekkürlerimi sunarım.
Okuma Önerileri ve Yararlanılan Kaynaklar
Abal, F. G. (2025). Euthanasia, Anti-Egalitarian Bias, and Breach of the Duty of Medical Care: A Reply to Rivera López. Bioethics, 39(7), 716–722. https://doi.org/10.1111/bioe.13439
Ahmed, F., Kutluk, T., Yurduşen, S., Şengelen, M., Aydın, B., Kirazli, M., Aydın, S., Sullivan, R., & Harding, R. (2024). Palliative Care in Turkey: Insights from experts through key informant interviews. Journal of Cancer Policy, 42, 100506. https://doi.org/10.1016/j.jcpo.2024.100506
Aşkın, U., & Yeğrim, K. (2022). ÖTANAZİ VE HASTANIN KENDİ GELECEĞİNİ BELİRLEME HAKKI ARASINDAKİ İLİŞKİ. Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, (52), 1–24. https://doi.org/10.54049/taad.1183542
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950). https://www.echr.coe.int/documents/d/echr/convention_tur 2021
BBC News. (2026, March 26). Spanish woman to die by euthanasia after long legal battle with father. https://www.bbc.com/news/articles/c7vqdd23y0vo
Beauchamp, T. L., & Childress, J. F. (2013). Principles of Biomedical Ethics (7th ed). Oxford University Press.
Bertini, I. (2025). The Right to Die: Autonomy at the Limits. Voices in Bioethics, 11. https://doi.org/10.52214/vib.v11i.13787
Colleran, M., & Doherty, A. M. (2024). Examining assisted suicide and euthanasia through the lens of healthcare quality. Irish Journal of Medical Science (1971 -), 193(1), 353–362. https://doi.org/10.1007/s11845-023-03418-2
De Hert, M., & Van Assche, K. (2024). Euthanasia for unbearable suffering caused by a psychiatric disorder: Improving the regulatory framework. World Psychiatry, 23(1), 54–56. https://doi.org/10.1002/wps.21152
Demir, M. (2016). Palyatif bakım etiği. Journal of Medical and Surgical Intensive Care Medicine, 7(2), 62–66. https://doi.org/10.5152/dcbybd.2016.1202
Dholakia, S. Y., Bagheri, A., & Simpson, A. (2022). Emotional impact on healthcare providers involved in medical assistance in dying (MAiD): A systematic review and qualitative meta-synthesis. BMJ Open, 12(7), e058523. https://doi.org/10.1136/bmjopen-2021-058523
Euthanasia, human rights and the law | Australian Human Rights Commission. (n.d.). Retrieved 10 May 2026, from https://humanrights.gov.au/resource-hub/by-resource-type/publications/uncategorised/euthanasia-human-rights-and-law
Fontalis, A., Prousali, E., & Kulkarni, K. (2018). Euthanasia and assisted dying: What is the current position and what are the key arguments informing the debate? Journal of the Royal Society of Medicine, 111(11), 407–413. https://doi.org/10.1177/0141076818803452
GazeteBilim. (2026, March 30). Ötenazi: Gerçekten yapacak bir şey yok mu? GazeteBilim. https://gazetebilim.com.tr/otenazi-gercekten-yapacak-bir-sey-yok-mu/
Gomez-Virseda, C., & Gastmans, C. (2025). Conscientious objection in euthanasia and assisted suicide: A systematic review. PLOS ONE, 20(6), e0326142. https://doi.org/10.1371/journal.pone.0326142
Gori, C., & Luppi, M. (2024). Cost-containment long-term care policies for older people across the Organisation for Economic Co-operation and Development (OECD): A scoping review. Ageing & Society, 44(9), 1919–1942. https://doi.org/10.1017/S0144686X22001076
Jones, M. C. (1909). The Hippocratic Oath. The American Journal of Nursing, 9(4), 256–260. https://doi.org/10.2307/3403543
Jonsen, A. R., Siegler, M., & Winslade, W. J. (2015). Clinical ethics: A practical approach to ethical decisions in clinical medicine (Eighth edition). McGraw-Hill Education. http://bluestem.csu.edu:2048/login?url=http://accesspharmacy.mhmedical.com/book.aspx?bookid=1521
Knaul, F. M., Arreola-Ornelas, H., Kwete, X. J., Bhadelia, A., Rosa, W. E., Touchton, M., Méndez-Carniado, O., Vargas Enciso, V., Pastrana, T., Friedman, J. R., Connor, S. R., Downing, J., Jamison, D. T., Krakauer, E. L., Watkins, D., Calderon-Anyosa, R., Garcia-Santisteban, R., Nargund, R. S., Cleary, J., … Radbruch, L. (2025). The evolution of serious health-related suffering from 1990 to 2021: An update to The Lancet Commission on global access to palliative care and pain relief. The Lancet. Global Health, 13(3), e422–e436. https://doi.org/10.1016/S2214-109X(24)00476-5
Kono, M., Arai, N., & Takimoto, Y. (2023). Identifying practical clinical problems in active euthanasia: A systematic literature review of the findings in countries where euthanasia is legal. Palliative & Supportive Care, 21(4), 705–713. https://doi.org/10.1017/S1478951522001699
Kopar, P. K., Visani, A., Squirrell, K., & Brown, D. E. (2022). Addressing Futility: A Practical Approach. Critical Care Explorations, 4(7), e0706. https://doi.org/10.1097/CCE.0000000000000706
Kouwenhoven, P. S. C., van Thiel, G. J. M. W., van der Heide, A., Rietjens, J. A. C., & van Delden, J. J. M. (2018). Developments in euthanasia practice in the Netherlands: Balancing professional responsibility and the patient’s autonomy. The European Journal of General Practice, 25(1), 44–48. https://doi.org/10.1080/13814788.2018.1517154
Kutluk, T., Ahmed, F., Cemaloglu, M., Aydin, B., Sengelen, M., Kirazl, M., Yurdusen, S., Sullivan, R., & Harding, R. (2021). Progress in palliative care for cancer in Turkey: A review of the literature. ECANCERMEDICALSCIENCE, 15, 1321. https://doi.org/10.3332/ecancer.2021.1321
Leboul, D., Bousquet, A., Chassagne, A., Mathieu-Nicot, F., Ridley, A., Cretin, E., Guirimand, F., & Aubry, R. (2022). Understanding why patients request euthanasia when it is illegal: A qualitative study in palliative care units on the personal and practical impact of euthanasia requests. Palliative Care and Social Practice, 16, 26323524211066925. https://doi.org/10.1177/26323524211066925
Matthew, M., Bonner, K., & Stumpf, A. (2025). Physicians’ moral distinctions between medical assistance in dying (MAiD) and withdrawing life-sustaining treatment in Canada: A qualitative descriptive study. BMC Medical Ethics, 26(1), 19. https://doi.org/10.1186/s12910-025-01176-7
Mroz, S., Dierickx, S., Deliens, L., Cohen, J., & Chambaere, K. (2021). Assisted dying around the world: A status quaestionis. Annals of Palliative Medicine, 10(3), 3540553–3543553. https://doi.org/10.21037/apm-20-637
Mumuni, H. I., Iddrisu, M., Laari, L., Dzansi, G., & Aziato, L. (2024). Navigating end-of-life care dilemmas: A qualitative inquiry of nurses’ and midwives’ knowledge of euthanasia and circumstantial factors influencing euthanasia in a resource-constraint setting. BMC Nursing, 23(1), 859. https://doi.org/10.1186/s12912-024-02527-2
Parra Jounou, I., Triviño-Caballero, R., & Cruz-Piqueras, M. (2024). For, against, and beyond: Healthcare professionals’ positions on Medical Assistance in Dying in Spain. BMC Medical Ethics, 25(1), 69. https://doi.org/10.1186/s12910-024-01069-1
PhD, J. van O., MD, MD, W. van R., & DFAPA, M. S. K., MD. (2026, May 9). Psychiatric Euthanasia in the Netherlands: Young People, Procedural Medicine, and the Limits of Psychiatry | Psychiatric Times. https://www.psychiatrictimes.com/view/psychiatric-euthanasia-in-the-netherlands-young-people-procedural-medicine-and-the-limits-of-psychiatry
Pinto, P., Fogarty, G. B., & Kissane, D. (2025). Narrative review of the impact on physicians of administering euthanasia or physician-assisted suicide and its association with moral distress. Palliative & Supportive Care, 23, e115. https://doi.org/10.1017/S1478951525000240
RCP position statement on the Terminally Ill Adults (End of Life) Bill, 9th May 2025. (n.d.). Retrieved 9 May 2026, from https://www.rcp.ac.uk/policy-and-campaigns/policy-documents/rcp-position-statement-on-the-terminally-ill-adults-end-of-life-bill-9th-may-2025/
Rivera-López, E. (2024). Euthanasia, consensual homicide, and refusal of treatment. Bioethics, 38(4), 292–299. https://doi.org/10.1111/bioe.13261
Sallnow, L., Dorsey-Rivera, B. E., Ntizimira, C., Ahmad, N., & Kumar, S. (2025). Assisted dying, complex systems, and global equity in palliative care. Lancet, 405(10473), 103–105. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(24)02717-X
Savulescu, J., & Schuklenk, U. (2017). Doctors Have no Right to Refuse Medical Assistance in Dying, Abortion or Contraception. Bioethics, 31(3), 162–170. https://doi.org/10.1111/bioe.12288
Scopetti, M., Morena, D., Padovano, M., Manetti, F., Di Fazio, N., Delogu, G., Ferracuti, S., Frati, P., & Fineschi, V. (2023). Assisted Suicide and Euthanasia in Mental Disorders: Ethical Positions in the Debate between Proportionality, Dignity, and the Right to Die. Healthcare, 11(10), 1470. https://doi.org/10.3390/healthcare11101470
Seidlein, A.-H., Riedel, A., Heidenreich, T., & Klotz, K. (2025). Nursing ethical dimensions of euthanasia and medically assisted suicide for older people in need of long-term care. Frontiers in Psychiatry, 16. https://doi.org/10.3389/fpsyt.2025.1589487
Sellars, M., White, B. P., Yates, P., & Willmott, L. (2022). Medical practitioners’ views and experiences of being involved in assisted dying in Victoria, Australia: A qualitative interview study among participating doctors. Social Science & Medicine, 292, 114568. https://doi.org/10.1016/j.socscimed.2021.114568
Shenouda, J., Blaber, M., George, R., & Haslam, J. (2024). The debate rages on: Physician-assisted suicide in an ethical light. British Journal of Anaesthesia, 132(6), 1179–1183. https://doi.org/10.1016/j.bja.2024.01.002
Stigall, W. (2022). The Hippocratic Oath. The Linacre Quarterly, 89(3), 275–286. https://doi.org/10.1177/00243639211069431
Terminally Ill Adults (End of Life) Bill. (2026, April 22). GOV.UK. https://www.gov.uk/government/collections/terminally-ill-adults-end-of-life-bill
Terminally Ill Adults (End of Life) Bill—Parliamentary Bills—UK Parliament. (n.d.). Retrieved 9 May 2026, from https://bills.parliament.uk/bills/3774
Tripodoro, V. A., Fidalgo, J. F. L., Pons, J. J., Connor, S. R., Garralda, E., Bastos, F., Montero, Á., Monzón Llamas, L., Béjar, A. C., Suárez, D., & Centeno, C. (2025). First-Ever Global Ranking of Palliative Care: 2025 World Map Under the New WHO Framework. Journal of Pain and Symptom Management, 70(5), 447–458. https://doi.org/10.1016/j.jpainsymman.2025.07.026
Verhofstadt, M., Audenaert, K., Van den Broeck, K., Deliens, L., Mortier, F., Titeca, K., De Bacquer, D., & Chambaere, K. (2021). Euthanasia in adults with psychiatric conditions: A descriptive study of the experiences of Belgian psychiatrists. Science Progress, 104(3), 00368504211029775. https://doi.org/10.1177/00368504211029775
Verhofstadt, M., Moureau, L., Pardon, K., & Liégeois, A. (2024). Ethical perspectives regarding Euthanasia, including in the context of adult psychiatry: A qualitative interview study among healthcare workers in Belgium. BMC Medical Ethics, 25(1), 60. https://doi.org/10.1186/s12910-024-01063-7
WMA. (2025). Handbook of WMA Policies. WMA. https://www.wma.net/wp-content/uploads/2026/01/HB-E-Version-2025_1.pdf
WMA Declaration of Geneva: Hearing before the WMA (2017). https://www.wma.net/policies-post/wma-declaration-of-geneva/
WMA Declaration of Venice on End of Life Medical Care: Hearing before the WMA (2022). https://www.wma.net/policies-post/wma-declaration-of-venice/
WMA Declaration on Euthanasia and Physician-Assisted Suicide: Hearing before the WMA (2019). https://www.wma.net/policies-post/declaration-on-euthanasia-and-physician-assisted-suicide/

