GazeteBilim
Destek Ol
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
Okuyorsun: Yaşama sınır çizmek!
Paylaş
Aa
GazeteBilimGazeteBilim
Ara
  • Anasayfa
  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk
  • Etkinlikler
    • Astronomi Dersleri
    • Çağdaş Epistemoloji Dersleri
    • Davranış Nörolojisi Dersleri
    • Eğitimciler İçin Yapay Zekâ Okur-Yazarlığı Dersleri
    • Epigenetik Dersleri
    • Evren ve Kozmoloji Dersleri
    • Evrim Dersleri
    • Bilim Tarihi Dersleri
    • Hegel Dersleri
    • İnsan Felsefesi Dersleri
    • Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve İktisadi Düşünce Dersleri
    • Konuşmaktan Korkmuyorum
    • Kuantum Mekaniği ve Yorumları Dersleri
    • Marx Dersleri
    • Nörobilim Dersleri
    • Nörodilbilim Dersleri
    • Nörohukuk
    • Nörofelsefe Dersleri
    • Nöroperspektifler
    • Nöropsikanaliz Dersleri
    • Öğrenilmiş Çaresizlik
    • Teizm, Deizm, Agnostisizm ve Ateizm Dersleri
    • Teoloji, Bilim ve Felsefe Tartışmaları
    • Zihin Dersleri
  • Biz Kimiz
  • İletişim
  • Destek Ol
Bizi Takip Edin
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
Copyright © 2023 Gazete Bilim - Bütün Hakları Saklıdır
GazeteBilim > Blog > Bilim > Biyoloji > Yaşama sınır çizmek!
Biyoloji

Yaşama sınır çizmek!

Yazar: GazeteBilim Yayın Tarihi: 20 Nisan 2025 31 Dakikalık Okuma
Paylaş

Canlılar alemi çoğu zaman bize üstesinden rahatça gelebileceğimiz parçalar olarak görünür. Bir veya iki köpeğimiz olup olmadığını biliyoruz; arka bahçemizde kaç ağaç yetiştiğini sayabiliriz. Doğa tarihi müzeleri, yaşamın çeşitliliğini düzenleme ve kataloglamaya yönelik bilimsel yaklaşımların somutlaşmış hali olarak kuruldu. Bu, insanların genellikle sezgisel olarak bir organizmayı diğerinden ayırt edebilmeleri sayesinde mümkün oldu; karşılaştığımız yaratıkların çoğunun uzay ve zamanda oldukça net sınırları var.

Derek J. Skillings

Pennsylvania Üniversitesi

Çeviren: Irmak Durgun

Kızım iki yaşındayken, onu Doğa Tarihi Müzesine götürdüm. Sergi alanında doldurulmuş hayvanların arasında dolaşıyor, her bir hayvana yaklaşıyor, işaret ediyor, neye baktığımızı soruyordu. Afrika Memelileri salonuna girdiğimizde, hikaye kitaplarından aşina olduğu canlıların varlığından o kadar etkilendi ki, heyecanla yarı uydurulmuş isimleri bağırdı: Zürapotam! Gergeslan! Kızım kitaplardan tanıdığı hayvanları gerçek boyutlarında görmenin heyecanını yaşarken, ben de kızımın gözünden, bildiğimi sandığım tuhaf canlıları yeniden keşfetmenin heyecanını yaşıyordum.

Canlılar alemi çoğu zaman bize üstesinden rahatça gelebileceğimiz parçalar olarak görünür. Bir veya iki köpeğimiz olup olmadığını biliyoruz; arka bahçemizde kaç ağaç yetiştiğini sayabiliriz. Doğa tarihi müzeleri, yaşamın çeşitliliğini düzenleme ve kataloglamaya yönelik bilimsel yaklaşımların somutlaşmış hali olarak kuruldu. Bu, insanların genellikle sezgisel olarak bir organizmayı diğerinden ayırt edebilmeleri sayesinde mümkün oldu; karşılaştığımız yaratıkların çoğunun uzay ve zamanda oldukça net sınırları var. Art arda dizilmiş yürüyen fillerden oluşan bir sürünün içinde, hortumu annesinin hortumuna şefkatle sarılı bir bebek file bakarken bile, bir filin nerede bittiği, diğerinin nerede başladığı açıktır.

O zaman nasıl oluyor da bireysellik biyolojinin en eski ve en can sıkıcı problemlerinden biri oluyor? Binlerce yıldır doğa bilimciler ve filozoflar, canlı sistemlerinin en temel birimlerini tanımlamak ve gezegenimizde yaşayan organizmaların kesin sınırlarını belirlemek için çabalıyorlar. Bu zorluk, kısmen, tüm canlılar alemini eklem yerlerinden parçalara ayırabilecek tek bir teori arayışından kaynaklanıyor. Ancak benim görüşüm, böyle birleşik bir teorinin olmadığı yönünde; şu soruya tek bir cevap yok: ‘‘Dünyanın hangi kısımları biyolojik bir birey olarak sizin parçanızdır ve hangileri değildir?’’ Bireyselliğe dair farklı açıklamalar, biyolojik etkileşimler ağının üzerine çizilmiş örtüşen bir Venn diyagramı gibi, farklı sınırlar seçer. Bunun nedeni belirsizlik ya da bilgi eksikliği değil; aksine, canlılar alemi öyle bir şekilde var oluyor ki, onu anlayabilmek için birden fazla bireysellik açıklamasına ihtiyaç duyuyoruz.

Bireyselliğe dair farklı açıklamalar, biyolojik etkileşimler ağının üzerine çizilmiş örtüşen bir Venn diyagramı gibi, farklı sınırlar seçer.

Biraz düşündüğümüzde, bireysellik sorununun aslında iki sorundan oluştuğunu görürüz: Kimlik ve bireyselleşme. Kimlik sorunu şu soruyu sorar: ‘‘Bir şeyin zamanla değişmesi durumunda aynı şey olarak kalması ne anlama gelir?’’ veya ‘‘İki varlığı aynı tür yapan şey nedir?’’ Bireyleşme sorunu şu soruyu sorar: ‘‘Şeyleri birbirinden nasıl ayırırız?’’ veya ‘‘Bir nesnenin sınırları nelerdir?’’ Kimlik temelde aynılığın ve sürekliliğin doğasıyla ilgilidir; bireyselleşme ise farklılıklar ve kopuşlarla ilgilidir. Bu iki konu aynı madalyonun farklı yüzleridir. Odak noktanıza uyması için birini diğerinin açısından yeniden çerçeveleyebilirsiniz.

Dünyada bir şeyi seçebilmek için onu hem bir şey yapan şeyin ne olduğunu hem de onu diğerlerinden farklı kılan şeyin ne olduğunu bilmeniz gerekir; kimlik ve bireysellik, benzerlik ve farklılık. Bireyselliğin bu yönlerinin her birinin de dereceleri vardır. Bir arı, bir arı sürüsünden daha iyi bireyselleşmiştir ve bir arı sürüsü de bir ekosistemden daha iyi bireyselleşmiştir. Aynı şekilde siz de dün olduğunuz kişiye, bebeklik fotoğraflarınızdaki kişiden daha yakınsınız. Bu tür soyutlamalar daha pratik sorularla bağlantılıdır.

Dünyada bir şeyi seçebilmek için onu hem bir şey yapan şeyin ne olduğunu hem de onu diğerlerinden farklı kılan şeyin ne olduğunu bilmeniz gerekir; kimlik ve bireysellik, benzerlik ve farklılık.

Bahçenizdeki omurgasız türlerini kataloglamaya çalıştığınızı düşünün. Farklı görünseler bile gençleri ve yetişkinleri aynı türün üyeleri olarak bir araya toplamak istersiniz. Bunu yapmak için, kimlikle ilgili hatalardan kaçınmak adına, bir organizmanın yaşam döngüsünün farklı aşamalarını anlamanız gerekir. Elbette bu durum, kelebekler ve tırtıllarla dolu bir bahçede doğru tür sayısını elde etmeyi oldukça zorlaştırabilir. Aynı şekilde, bir organizmanın parçalarını tek bir bütün olarak görmek yerine, onları ayrı varlıklar gibi saymak da yanlış bir bireyselleştirmeye yol açabilir; bu konuda dikkatli olunmalıdır. Bir sümüklüböceği, ardından sırtında büyüyen bir kabukla birlikte ikinci bir sümüklüböceği saymak istemezsiniz. Omurgasızların yaşamlarını yeterince iyi bildiğimizde, onları sınıflandırmak da kolaylaşır, öyle değil mi? Bu genelde hayvanlar için geçerlidir. Fakat daha karmaşık ve belirsiz örnekler görmek istiyorsanız, bahçenizden çıkmanıza gerek yoktur. Bitkiler buna en iyi örneklerden biridir.

Bir organizmayı diğerinden ayıran nedir? Bitki yaşamı burada aldatıcıdır çünkü bir bitkinin ne zaman büyüdüğünü ve ne zaman yeni bir şey ürettiğini söylemek zor olabilir. Sidney Üniversitesinden biyoloji felsefecisi Peter Godfrey-Smith, büyüme ile üreme arasındaki ayrımı, biyolojik bireyselliğin merkezindeki temel bulmacalardan biri olarak tanımlıyor. Onun ifadesiyle: ‘‘Üreme yeni bir birey yaratmaktır, büyüme ise aynı bireyden daha fazlasını yaratmaktır.’’ Ancak ikisi arasında belirsiz bir ilişki var.

Onun ifadesiyle: ‘‘Üreme yeni bir birey yaratmaktır, büyüme ise aynı bireyden daha fazlasını yaratmaktır.’’

Çilek gibi birçok ot, tohumdan filizlenmesinin yanı sıra, sürgün veya stolon adı verilen yer üstünde yatay uzanan gövdeler de çıkarır. Bu sürgünlerin konduğu yerde yeni kök ve yaprak sistemleri büyür. Sürgünler kopsa bile, ana gövde sorunsuz bir şekilde hayatına devam eder. Tek bir çilek tohumu, bazıları birbirine bağlı, bazıları ise bağlantısız, geniş bir ‘bitki’ ağı üretebilir. Orijinal tohumdan büyüyen bitkinin sınırlarını ve dolayısıyla bahçede kaç farklı çilek bitkisi olduğunu belirlemek zordur.

19. yüzyılın başlarında, doğa bilimciler arasında bireyselliğin tanımı hakkındaki tartışmaları başlatan asıl şey bitkilerdi. Charles Darwin’in büyükbabası Erasmus Darwin, Botanik Bahçesi (1791) adlı eserinde şöyle yazmıştır: ‘‘Bir ağaç, tam anlamıyla bir tomurcuk ailesi veya sürüsüdür; her tomurcuk ayrı bir bitkidir.’’ Müze koleksiyonlarını oluşturan ilk doğa bilimcileri için, dünyanın dört bir yanında yaptıkları araştırma gezileri sırasında topladıkları sıradışı organizmalar özel bir ilgi alanıydı. Denizden, tuhaf yaşam döngülerine sahip tuhaf yaratıklar çıkarılıyordu: Hayatlarına kurbağa yavruları gibi yüzerek başlayan kese benzeri tunikli canlıların kolonileri; şeffaf jet motorlu salpların oluşturduğu uzun zincirler; ve başlangıçta bitki olduğuna inanılan mercanlar, anemonlar, deniz kalemleri ve diğer hayvanlar.

Bir sifonoforun nerede başlayıp nerede bittiğini anlamak o kadar kolay olmayabilir!

Genç Charles Darwin, bu keşif gezilerinden birinde geminin doğa bilimcisi olarak görev yaptı ve beş yıl boyunca 5.000 örnek topladı. Günlüğünde (1839’da Beagle’ın Yolculuğu adıyla yayımlanmıştır) denizdeki ‘‘bileşik hayvanlara’’ olan ilgisinden bahsetmiştir; bu hayvanların ‘‘her birinin bireyselliği henüz tamamlanmamıştır.’’ Mercanları ele alalım; polip adı verilen binlerce ve binlerce birbirine bağlı klonun koloni veya kümelerinden oluşurlar. ‘‘Bitki benzeri bir bedenin yumurta ürettiğini, yüzebildiğini ve kendine uygun bir yer seçebildiğini, sonra da her biri sayısız farklı hayvanla, karmaşık organizasyonlarla dolu dallara dönüştüğünü görmekten daha dikkat çekici ne olabilir?’’

‘‘Bitki benzeri bir bedenin yumurta ürettiğini, yüzebildiğini ve kendine uygun bir yer seçebildiğini, sonra da her biri sayısız farklı hayvanla, karmaşık organizasyonlarla dolu dallara dönüştüğünü görmekten daha dikkat çekici ne olabilir?’’

Bu tür ‘‘zoofitlerin’’ bireysel birimlerini bir ağaçtaki tomurcuklara benzetiyordu; fakat büyükbabası gibi o da tomurcukların ‘‘bireysel bitkiler olarak kabul edilmesi gerektiğini’’ kabul ediyordu. Sonraları ‘‘Darwin’in Bulldog’u’’ olarak ünlenen İngiliz biyolog Thomas Henry Huxley, 1852’de Londra Kraliyet Enstitüsünde yaptığı konuşmada bireyselleşmeye dair etkili bir açıklama sundu. Huxley, hidrozoanlar adı verilen denizanası benzeri bir grup deniz omurgasızını inceledi. Bazı hidrozoanlar (hidra) hayatlarını bireysel polipler olarak yaşarken, diğerleri (Portekiz-askeri gibi sifonoforlar) çok sayıda bireyden oluşan karmaşık koloniler halinde gelişir. Huxley bu son yaratıklara zooid adını verdi.

Huxley’in sorunu, ‘‘belirli bir türden tek bir şeyi’’ nasıl seçeceğini bulmaktı. Bireysel bir hidra polipi, tüm bir sifonofor kolonisine mi benziyordu yoksa daha çok o koloninin bir üyesi miydi? Huxley, biyolojik bireyselliğin yalnızca bağımsız varoluşa dayandırılamayacağını söyledi. Tekil zooidler veya sürgünsüz çileklerde olduğu gibi, bireyselliği kendi kendini idame ettirme kapasitesi olarak ele almak ‘‘kaçınılmaz olarak saçmalıklara ve çelişkilere yol açacaktır.’’ Bunun yerine Huxley, sperm ve yumurtanın birleşmesiyle yeni bir organizmanın oluşması anlamına gelen eşeyli üremeyi, uygun ölçüt olarak öne sürdü.

Bu görüşe göre, karahindiba küçük bir bitki değil, ‘‘gövde, kalın dallar veya derin köklere yatırım yapmamış büyük bir ağaçtır.’’

Tek bir çilek çekirdeğinden çıkıp genişleyen stolon ağı gibi, klonlama ve tomurcuklanma yoluyla gerçekleşen eşeysiz ‘‘üreme’’ sadece büyümedir. ‘‘Gerçek biyolojik bireysellik, tek bir yaşamın sunduğu olguların toplamıdır: Başka bir deyişle, tek bir yumurtadan çıkan tüm hayvansal formların bir araya getirilmesidir.’’ Bu nedenle eşeyli üreme yoluyla üreyen bir hidra polipi, bireysel bir zooide değil, bir sifonofor kolonisine benzemektedir. Bir asırdan fazla bir süre sonra Amerikalı biyolog Daniel Janzen bu görüşü ‘Karahindiba ve Yaprak Bitleri Nedir?’ (1977) adlı makalesinde genişletti. Çilekte olduğu gibi, karahindiba ve yaprak bitleri de eşeysiz ve eşeyli üreme arasında dönüşümlü olarak çoğalabilirler. Bahçenizde rastladığınız karahindiba kümelerinin çoğu eşeysiz üreme sonucu oluşan klonlardır. Janzen, evrim perspektifinden bakıldığında tüm bu klonların aynı dağınık bireyin parçaları olduğunu ileri sürdü. Bu görüşe göre, karahindiba küçük bir bitki değil, ‘‘gövde, kalın dallar veya derin köklere yatırım yapmamış büyük bir ağaçtır.’’ Çok dağınık bir tacı vardır.

Tek bir çilek çekirdeğinden çıkıp genişleyen stolon ağı gibi, klonlama ve tomurcuklanma yoluyla gerçekleşen eşeysiz ‘‘üreme’’ sadece büyümedir.

Huxley ve Janzen’e göre eşeyli üreme, büyümek ile yeni bir birey oluşturmak arasında net bir çizgi çizer. Ancak bu durum bizi sadece bitkiler ve omurgasızlar açısından değil, aynı zamanda neredeyse tüm bakteriler de dahil olmak üzere tek hücreli yaşamın büyük çoğunluğu açısından da zor bir durumda bırakıyor. Bu organizmalar eşeysiz bölünmeyle çoğalma eğilimindedir, yani iki klon üretmek için ikiye bölünürler. Dolayısıyla geride kalan iki bakterinin daha büyük bir bütünün parçaları olarak değerlendirilmesi gerekecektir; mutasyon ve alt popülasyon farklılaşması gerçekleşmezse, tüm bir bakteri popülasyonu tek bir birey olarak değerlendirilecektir. Vardığımız bu sonuç pek de tatmin edici değil. Öyleyse, alternatif nedir? Bireyselliğin iki yüzü olduğunu hatırlayalım.

Organizmaları bireyselleştiren kriterlere baktık; bu, eşeyli üremenin özellikle yararlı göründüğü bir alan. Buna diğer yönden de bakabilir, bir şeyin tüm parçalarına tutarlı bir kimlik kazandıran şeyin ne olduğunu anlayabiliriz. Yaşayan bir sistemi belirli bir birey yapan, değişime uğrayabilen ama bir şekilde aynı kalan bir ‘‘şeyi’’ yapan şey nedir? Cevaplardan biri, bireyselliği bir spektrum veya gradyan olarak görmektir. Peki bir şey daha az ya da daha çok ‘‘kendisi’’ olabilir mi? Bu durum sezgilere çok aykırıdır; özellikle de birey kavramının uzun süredir özler fikrine, maddenin değişen dünyasının ötesinde bir yerde bulunan şeylerin indirgenemez ‘‘doğalarına’’ bağlı olması nedeniyle.

Yaşayan bir sistemi belirli bir birey yapan, değişime uğrayabilen ama bir şekilde aynı kalan bir ‘‘şeyi’’ yapan şey nedir?

Darwin’in Beagle’a ayak basmasından çok önce, Aristoteles doğal dünyayı ‘birincil maddeler’ (bireylerin bireyler olarak, varoluşun en temel biçimleri olarak bulunuş şekilleri) terimiyle açıklamıştı. Tek bir belirli meşe palamudu, birincil bir maddedir. Onunla daha sonra meşe palamudu veya tohum gibi daha genel kategoriler oluşturabilirsiniz. Aristoteles, bir şeyin neden öyle olduğunu dört temel sebep üzerinden analiz etti; nihai neden veya telos (Antik Yunancada son anlamına gelir), şeyin varoluşunun nihai nedeni veya amacıdır. Bir şeyin telos’u onun öz doğasıdır. Meşe palamutları meşe ağacı olmak içindir, tıpkı bıçakların kesmek için olması gibi. Meşe palamudunu canlandıran güçler onun içindedir ve bu nihai hedefe ulaşmak için çalışırlar. Bu teleolojik akıl yürütme, bu şekilde devam eder. Meşe palamudu neden ağaçtan düşer? Çünkü çoğunlukla toprak ve su elementlerinden oluştuğu için, Dünya’nın merkezine mümkün olduğunca yakın olan doğal yerini bulmak ister.

Yaklaşık iki bin yıl boyunca, Aristoteles’in nihai nedenler teorisi, Avrupalı ​​bilginlerin canlılar dünyası hakkındaki düşünce tarzına yön verdi. Ancak bu tür düşünceler, sonunda 16. ve 17. yüzyıllardaki bilimsel devrim sırasında ortaya çıkan felsefelerle yer değiştirdi. Bilim, telos yerine evrensel yasalara uygun olarak hareket eden maddenin etkileşimlerine odaklandı. Bu görüşe göre, organizmalar soyut, aşkın bir amaçla tanımlanmaz; onların farklı nitelikleri, Dünya’da gözlemlenebilen şeylerden gelmelidir. Meşe palamutları, kabuklarının altındaki maddelerin etkileşimleri sonucu meşe ağaçlarına dönüşürler.

Bu entelektüel çalkantı döneminde çalışan en sevdiğim isimlerden biri Sir Kenelm Digby oldu. Kendisi, 17. yüzyılda yaşamış, sıra dışı ancak artık bilinmeyen bir İngiliz doğa filozofu, simyacı, korsan ve saray mensubuydu. Aynı zamanda ünlü bir kılıç ustası, tanınmış bir bira üreticisi ve modern şarap şişesinin mucidiydi. Digby, özellikle organizmaların gelişimi konusunda biyolojik düşüncenin ön saflarında yer alıyordu. Doğal sistemlerin nasıl organize olduğu ve geliştiği konusunda takıntılıydı; basit örneklerden başlayıp karmaşıklığa, insanlara doğru ilerliyordu. Digby, en bilinen felsefi eseri olan İki İnceleme’de (1644), ortaya çıkan mekanik felsefeyi, bireylerin, parçalarının toplamından daha fazlası olduğu yönündeki Aristoteles fikriyle birleştirmeye çalıştı. Ancak bilimsel paradigmaya göre bu ‘fazlası’ maddi olmayan veya okült alemden gelmemelidir.

Digby, hayvanları karmaşık birer otomat olarak görüyordu ve bir makine gibi, bir hayvanın davranışının da ancak onu oluşturan parçaların eylemleriyle oluşabileceğini düşünüyordu.

Digby, hayvanları karmaşık birer otomat olarak görüyordu ve bir makine gibi, bir hayvanın davranışının da ancak onu oluşturan parçaların eylemleriyle oluşabileceğini düşünüyordu. Peki bir sistemin parçalarını bir araya getirip canlı bir birey oluşturan şey nedir? Digby, bu sorunu çözmek için, bileşik varlıkların nasıl organize olduklarına dair bir teori geliştirdi. Hayvanlar ve makineler arasında içsel bir işbölümü olduğunu söyledi: “Parçaların ‘çok farklı doğaları ve hareket türleri’ var; öyle ki her birinin kendi başına tamamen farklı bir bütün olduğunu düşünebiliriz.”

Canlılar, farklı görevleri olan parçalardan oluşmuştur; kemikler destek sağlar, kalp pompalar, eller kavrar ve değiştirir. Ancak bir sistemi, sadece ‘‘yapay olarak birbirine bağlanmış’’ parçalar kümesi olmaktan çıkarıp, bağımsız ve gerçek bir bütün haline getiren bir şeyin olması gerekir. Digby’nin cevabı, bütünlüğün, sistemin işlevsel olarak birbirine bağımlı ve entegre olmasından kaynaklandığı yönündeydi. Yani, sistemin bir bölümündeki bir faaliyet, çoğu zaman o bölümün dışındaki bir nedenden kaynaklanır (karşılıklı bağımlılık); ayrıca sistemin parçalarının birbirleriyle olan etkileşimi, sistemin bütünsel davranışını açıklayarak bu faaliyetin tüm sistemle bağlantılı olduğunu gösterir (entegrasyon).

Örneğin bir filin kalbi, yalnızca sindirim sisteminden gelen enerji, solunum sisteminden gelen oksijen ve iskelet sisteminden gelen destek sayesinde kan pompalayabilir. Tüm bu parçaların birlikte çalışması, bir filin etrafta dolaşıp fil gibi şeyler yapmasını mümkün kılar. Tersine, fil parçalarının gelişigüzel bir şekilde bir araya getirilmesi, bir fil ile aynı şey değildir. Ortaya çıkan şey cansız parçalar yığını olurdu. Yani her bir parçanın işleyişi veya varlığı diğer parçaların işleyişine veya varlığına bağlıdır ve bireyin karakteristik davranışı ancak tüm parçalar bir bütün olarak organize olup birlikte çalıştığında ortaya çıkar.

Yani her bir parçanın işleyişi veya varlığı diğer parçaların işleyişine veya varlığına bağlıdır ve bireyin karakteristik davranışı ancak tüm parçalar bir bütün olarak organize olup birlikte çalıştığında ortaya çıkar.

Biyolojik kimliğin temeli olarak işlevsel bütünleşme kavramı ancak 19. yüzyılda tam olarak geliştirildi ve hem hücre hem de evrim teorisinin yükselişiyle dönüşüme uğradı. Biyolog ve filozof Herbert Spencer, ‘‘en güçlünün hayatta kalması’’ ifadesini ortaya attı. Metabolizma ve organizma gelişimine ilişkin karmaşık yeni bulguları, evrim ve organizmaların çevreleriyle (görünüşteki) uyumuyla birleştirmeye çalıştı. Spencer, Biyolojinin İlkeleri (1864) adlı eserinde; biyolojik bireyin, parçalarının birbirine bağımlılığının, onun bir bütün olarak işlev görmesini ve çevresel değişime yanıt vermesini sağladığını yazdı. Yani: ‘‘Uygun koşullara yerleştirildiğinde, iç ilişkilerini dış ilişkilere sürekli olarak ayarlayarak işlevlerinin dengesini koruyabilen bir yapıya sahip olan herhangi bir somut bütün.’’

Hücre teorisi tartışmaya başka bir boyut ekledi: Hiyerarşi. Geleneksel görüşe göre, canlı sistemleri yalnızca bir şekilde bölebilirdiniz. Bir bireyi merkeze koyduğunuzda, daha küçük birimler bireyin parçaları; daha büyük birimler ise koloni ya da sürülerdir. Digby ve T. H. Huxley’in de görüşleri bu yöndeydi. Fakat hiyerarşik bir bakış açısıyla bakıldığında bireyler diğer bireylerden oluşabilir. Örneğin, botanikçi Alexander Braun 1855’te yaptığı ‘‘bitkisel birey’’ araştırmasında, bitki örtüsünün ’‘bitkiler dediğimiz kabuk saraylarının gizli salonlarında yaşayan ve burada sessizce danslarını edip çılgın eğlencelerini kutlayan’’ minik, canlı, bağımsız taneciklerden oluştuğu yönündeki fikirlerini anlattı.

Daha sonra, biyolog, Thomas’ın torunu ve Cesur Yeni Dünya (1931) kitabının yazarı Aldous’un kardeşi Julian Huxley sahneye çıkıyor. Huxley biyolojik hiyerarşi konusunda daha titiz bir teori geliştirdi. Hayvanlar Alemindeki Birey (1912) adlı eserinde canlı maddenin, ‘‘uyumlu parçalara sahip, sürekli, kapalı, bağımsız sistemler’’ halinde gruplandırılabileceğini yazdı. Bu görüş eşeysiz olarak üreyen organizmaları, hücreler gibi organizma alt-birimlerini, ve kolonileri içermesi bakımından büyükbabasınınkinden farklıydı. Huxley bireyselliğin derecelerini de onayladı. Gerçek sistemlerde, ‘‘ilerleme asla durmaz, bağımsızlık asla mutlak değildir, uyum asla mükemmel değildir’’ diye yazdı. Bu, bizim gibi çok hücreli organizmaların evrimini anlamak söz konusu olduğunda gerçekten ilgi çekiciydi.

Evrim bize hiçbir organizmanın tamamen yoktan var olmadığını öğretir. Tarihin bir noktasında, bağımsız hücrelerin bir araya gelebilmek ve daha sonra kolektif olarak evrimleşebilmek için değişmiş olması gerekir.

Evrim bize hiçbir organizmanın tamamen yoktan var olmadığını öğretir. Tarihin bir noktasında, bağımsız hücrelerin bir araya gelebilmek ve daha sonra kolektif olarak evrimleşebilmek için değişmiş olması gerekir. Huxley buna ‘‘bireyselliğin hareketi’’ adını veriyordu; bireylerin yeni, daha üst düzey bir bireye dönüşümü. Bunu, sürekli olarak yeni parça-bütün hiyerarşilerinin ortaya çıkışı olarak da görebilirsiniz. Bu tür değişimler artık bireysellikte büyük geçişler veya evrimsel geçişler olarak biliniyor. Bunlar arasında kromozomlar halinde bir araya gelen genler; bir arkenin (bakteri benzeri bir organizma) bir bakteriyi yutarak ökaryotlara dönüşmesi (o bakteri ileriki zamanlarda mitokondrimiz haline geldi); çok hücreliliğin kökenleri ve uyumlu bireyler olarak hareket eden sosyal grupların kökenleri (böcek kolonileri gibi) yer alıyor.

Peki tüm bunlar bizi biyolojik bireyin tanımı sorusunda nereye götürüyor? Masada birçok seçenek var gibi görünüyor ancak hiçbiri tam anlamıyla işe yarar değil. Teorilerin güçlü ve zayıf yönleri, ele aldığımız soruna bağlıdır: Büyümeyi üremeye karşı nasıl ayırt edeceğimiz, bireyleri topluluklardan nasıl ayıracağımız, organizmaları bütün olarak neyin birleştireceği veya biyolojik sistemlerin hiyerarşik yapısıyla nasıl başa çıkacağımız. Belki de sadece ellerimizi havaya kaldırıp Spencer’ın 1864’te söylediği şu sözlere katılmamız gerekiyor: ‘‘Daha önce de ima edildiği gibi, itiraz edilemeyecek hiçbir bireysellik tanımı yoktur.’’ O zaman, biyolojik bireyciliğin büyük bir teorisinin olmaması önemli mi? Kesinlikle önemli! Yaşamı açıklayabilmek için popülasyon biyologları ve ekologlarının popülasyondaki bireyleri ayırt edebilmeleri gerekir. Evrimsel biyologlar ebeveynleri yavrularından, bir soyu diğerinden ayırt edebilmelidir. İmmünologlar ve gelişim biyologları, birey ile onun çevresi arasındaki farkı ayırt edebilmelidir.

Biyolojinin çeşitli bölümlerinin incelemeye değer bulduğu objeler birbirinden farklı olabilir. Yani belki de biyolojik bir birey, biyologların bulup çıkarmayı ve incelemeyi yararlı buldukları şeydir.

Başka bir deyişle, biyologlar nesneleri sayabilmeli ve daha sonra bu sayıları karşılaştırabilmelidir. Ama belki de biyolojik bireylerin gerçek doğasını ortaya çıkarmanın hiçbir yolu yoktur. Bunun yerine, biyolojik sistemleri parçalara ayırmanın birçok farklı yolu, her biri farklı bir amaç için önemli olan birçok farklı türde birey olabilir. Bu bir yama işi. Günümüzde birçok biyolog ve filozof bu görüşü benimsiyor. Janzen’in ‘‘Karahindiba ve Yaprak Bitleri Nedir?’’ adlı yazısında belirttiği şeylerden biri de evrimsel biyologlar ile ekologların bireysel karahindibalardan ve bireysel yaprak bitlerinden bahsederken farklı şeylerden bahsettikleriydi. Biyolojinin çeşitli bölümlerinin incelemeye değer bulduğu objeler birbirinden farklı olabilir. Yani belki de biyolojik bir birey, biyologların bulup çıkarmayı ve incelemeyi yararlı buldukları şeydir.

Amerikalı filozof David Hull bu cevaptan tatmin olmamıştı. Biyolojinin bireyleştirme pratiklerinin basit bir kolaycılığa değil, yaşam hakkında en iyi çalışılmış teorilere dayanması gerektiğini ileri sürdü. Hull’a göre, bireyselleşmeyi açıklayabilecek kadar sağlam tek biyolojik teori, doğal seçilim yoluyla evrim teorisiydi. Evrimin kendisi bize hangi varlıkların birey olarak sayılacağını söyler. Hull, doğal seçilimin evrimin motoru olduğunu, dolayısıyla seçilim için gerekenler açısından bireyselliği hesaba katmamız gerektiğini öne sürer. Evrimsel bireyler en temelde birbirleri arasında farklılık gösteren varlıklardır; değişkenlikleri uyumda farklılıklara neden olur ve bu farklılık ve uyum bir sonraki nesile aktarılır. Bu bireylere sıklıkla ‘‘seçilim birimleri’’ denir çünkü doğal seçilim sürecinin işlediği birimdirler.

Evrimsel zaman içindeki seçilme baskısı, organizmaların işlevsel uyuma sahip olmalarını, çevrelerine iyi uyum sağlamalarını, üreme darboğazlarından geçmelerini ve tek hücreli yumurtalardan gelişmelerini açıklar. Bu özellikler çoğu zaman bir birey olmakla ilişkilendirilir ve kullanışlı bir belirteç işlevi görebilir; ancak bir şeyi başlı başına bir birey olarak tanımlamak için yeterli değildir. Hull’un görüşü neredeyse egemen görüş haline gelecek kadar büyük bir etkiye sahip oldu. Ben de Hull’un biyolojik bireyselliğin en iyi teorilerimize dayanması gerektiği ve doğal seçilim yoluyla evrimin sahip olduğumuz en iyi araç olduğu şeklindeki görüşüne katılıyorum.

Evrimsel zaman içindeki seçilme baskısı, organizmaların işlevsel uyuma sahip olmalarını, çevrelerine iyi uyum sağlamalarını, üreme darboğazlarından geçmelerini ve tek hücreli yumurtalardan gelişmelerini açıklar.

Ancak bireyselleşmenin tek teorik ölçütü olarak evrim teorisine odaklanmak talihsiz bir hatadır. Bunun nedeni, işe yaramaması değil, burada tartıştığımız zengin tarihsel yaklaşımlardan bazılarını, örneğin işlevsel entegrasyonu, bir kenara itmesidir; ki bu yaklaşımlar, komik bir şekilde, artık yeni şekillerde önem kazanmıştır. Bu yaklaşımların yeniden canlanmalarının sebebi, mikroorganizmaların evrimsel tarihteki rolünü anlama şeklimizde bir devrim yaşanıyor olmasıdır. Simbiyozlar, farklı türlerin veya birbirine benzemeyen şeylerin bir arada yaşamasıyla oluşan topluluklardır. Bunun bilinen bir örneği, temel besinlerini oluşturan selülozu sindirmek için bağırsaklarındaki bakteri ve protistlere güvenen termitlerdir.

Bu birlikte yaşama biçimi, 19. yüzyıl doğa bilimcilerini büyüleyen mercanlardan, hidrozoanlardan ve karınca kolonilerinden oldukça farklıdır; bunlar aynı türden oluşurlar (Gerçi artık bu kolonilerdeki hayvanların da simbiyotik topluluklar olduğunu biliyoruz). Bizler de dahil olmak üzere çok hücreli canlıların evrimsel tarihimiz boyunca bakteriler ve diğer mikroorganizmalarla simbiyotik ilişkiler içinde olduğu fikrine uzun zamandır sahibiz. Ancak yakın zamana kadar simbiyotik etkileşimlerin detayları oldukça karanlıktı ve ortaya çıkarılması zordu. DNA diziliminin ortaya çıkmasıyla her şey değişti. Bilim insanları bakteri DNA’sını kolayca çıkarıp, onların hangi bakteri olduklarını ve ne yaptıklarını anlamaya başlayabildiler. Böylece birçok simbiyotik etkileşimin aslında çok derinlere dayandığı ortaya çıktı.

Bahçıvanların baş belası, Janzen’in karahindibalarının yoldaşı olan yaprak bitlerine geri dönelim. Bu böceklerin eşeyli ve eşeysiz üreme arasındaki geçiş biçimlerinin ötesinde ilginç bir özellikleri daha var. Bunlar sadece bitki özsuyuyla beslenen gurmelerdir. Bu durum yaprak biti için bir sorun teşkil eder çünkü bitki özsuyu, yaprak bitinin hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu temel aminoasitlerin bir kısmından yoksundur. Bu nedenle bir zamanlar başka yerlerde yiyecek aramak zorundayken, artık hücrelerinin içinde yaşayan bakterilerle (Buchnera aphidicola gibi) özel bir ortaklık kurarak bunu sağlıyorlar. Bu bakteriler yaprak bitinin ihtiyaç duyduğu aminoasitleri sentezler. Bu simbiyoz en azından 160 milyon yıllık ve her iki partner de birbirleri olmadan hayatta kalma yeteneklerini kaybetmiş durumdalar.

Bazen evrim, ‘bireyselliğin hareketi’ içinde karmaşıklaşmanın yanı sıra basitleşmeye de yol açabilir.

Buchnera, bu ortaklık uğruna genomunun büyük bir kısmını kaybetti. Bazen evrim, ‘bireyselliğin hareketi’ içinde karmaşıklaşmanın yanı sıra basitleşmeye de yol açabilir. Çoğu simbiyotik ilişki bu kadar sıkı bir şekilde bağlı değildir. Ama yine de baktığımız neredeyse her yerde vardırlar. Diğer tüm büyük memeliler gibi insanlar da vücutlarında, mikrobiyom adı verilen çok büyük ve çeşitli simbiyotik mikrop topluluğuna ev sahipliği yaparlar. Çoğunluğu bakterilerden oluşan bu mikroplar vücudun hemen her yüzeyini kaplar. Cildinizde, dişlerinizde ve solunum yollarınızda bol miktarda bulunurlar. Ama bunların büyük çoğunluğu bağırsaklarınızda yer alır. En son tahminlere göre vücudunuzda ve vücudunuzun üzerinde yaşayan mikropların sayısı, vücudunuzdaki hücre sayısına eşit. Bu tahmini yapan makale, oranın, dışkılamanın dengeyi değiştirebileceği kadar yakın olduğunu belirtiyor.

Sizinle yaşayan mikropların çoğu muhtemelen bunu “farkında olmadan” yapıyordur. Siz onlar için sadece “başka bir ortam”sınız. Bunların bir kısmı işlevsel ve fiziksel olarak vücudunuzla bütünleşmiştir. Mikrobiyomunuzun sıradışı ve bazen rahatsız edici etkilere sahip olduğu ortaya çıktı. Aksi halde yararlanamayacağınız bazı besinleri sizin için erişilebilir hale getirebilir ve böylece metabolizmanız ve kilonuz üzerinde etkili olabilir. Dokularınızın ve bağışıklık sisteminizin gelişimini etkiler. Patojenlere karşı sizi savunmaya yardımcı olabilir. Hatta davranışlarınız ve ruh haliniz üzerinde bile sonuçları olabilir.

Yavruların simbiyontlarını annelerinden aldığı yaprak bitlerinden farklı olarak, bakterilerinizin neredeyse tamamı çevreden alınmıştır. Bu büyük bir farktır. Yaprak bitleri genlerini aktardıkları gibi simbiyontlarını da aktarırlar. Bu, doğal seçilim için gerekli koşullardan biri olan kalıtımın var olduğu anlamına gelir. Eğer bir yaprak biti, bakterilerindeki bir çeşitlilik nedeniyle diğerlerinden daha iyi performans gösteriyorsa ve bu bakteriler nesilden nesile aktarılıyorsa, yaprak biti ve bakterilerden oluşan bu simbiyotik topluluk, evrimsel bir birey olmak için gereken şartları karşılayacaktır. Hull’un terimleriyle, bunların hepsi birlikte bir seçilim birimini oluştururlar.

Daha önce iki ayrı şeyin olduğu yerde şimdi tamamen yeni başka bir şey var. Bu sizin için geçerli değil, mikroplarınızın çoğu için de geçerli değil. Bu yüzden evrimin gözünden, siz ayrı bireylersiniz.

Daha önce iki ayrı şeyin olduğu yerde şimdi tamamen yeni başka bir şey var. Bu sizin için geçerli değil, mikroplarınızın çoğu için de geçerli değil. Bu yüzden evrimin gözünden, siz ayrı bireylersiniz. Biz mikrobiyomumuzu, yaprak bitlerinin Buchnera’larını miras aldığı gibi miras almıyoruz. Evrimsel açıdan bakıldığında bizler ayrı yaratıklarız. Ancak Digby ve Spencer’ın, bir organizmayı bir arada tutan ölçütler olarak işlevsel bağımlılık ve bütünleşmeden bahsettiklerini hatırlayın. Bir şeyi parçaların basit bir koleksiyonu olmaktan ziyade gerçek bir bütün yapan şey; hem her bir parçanın işleyişi veya varlığı için diğerlerine ne ölçüde bağımlı olduğuna, hem de bütünün bakımı, davranışları ve tepkilerinin parçaların yapısı ve etkileşiminin bir sonucu olup olmadığına bağlıdır. Eğer bir sistemin oluşumu veya işleyişi bu şekillerde bir parçaya bağlıysa, o parça bütüne aittir; oraya nasıl geldiğine veya aktarılıp aktarılmadığına bakılmaksızın.

İnsan metabolizmasını ve nasıl çalıştığını, bağışıklık sisteminin tek bir bireyde nasıl geliştiğini veya organizmaların enerjiyi nasıl alıp kendilerini nasıl koruduklarını anlamak istiyorsak, en azından en hayati mikroplarımızdan bazılarını dahil etmemiz gerektiği açıktır. Ayrık parçaların bir bütün olarak işlev gördüğü fizyolojik bireysellik merceğinden bakıldığında, insan parçaları ve mikrobiyal parçalar içeren bir bireysiniz.

Bence artık, biyolojik dünyayı nasıl sınıflandıracağımızı açıklamak için tek bir bireysellik teorisi arayışını geride bırakma zamanı geldi. Kavramaya çalıştığınız şey (gelişim, fizyoloji veya evrim olabilir) bir canlının sınırlarını belirlemek için önemli olacak etkileşimleri belirler. Vücudumun sınırlarını nereden çizeceğim sorusunun tek bir cevabı yok. İçimizde ve üzerimizde yaşayan organizmalarla sürekli etkileşim halindeyiz; biyotik ilişkilerin ve aşılan sınırların kesişimindeyiz. Arkanıza yaslanır ve her bir yönünü aynı anda hayal etmeye çalışırsanız, bir Venn diyagramının canlanmış hali olduğumuzu göreceksiniz. Bu diyagramı kızımla paylaşacağım günü sabırsızlıkla bekliyorum; belki bir dahaki sefere mercanlara bakmak için akvaryuma gittiğimizde, işaret edip “Bu ne?” diye sorduğunda.

Kaynak

https://aeon.co/essays/what-constitutes-an-individual-organism-in-biology (Son erişim tarihi: 12.04.2025)

Etiketler: biyoloji, biyolojik bireysellik, doğa tarihi müzeleri, evrim
GazeteBilim 20 Nisan 2025
Bu Yazıyı Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp E-Posta Linki Kopyala Yazdır
Önceki Yazı bipolar Bipolar bozuklukta travmatik stres ve ruhsal travma terapisi
Sonraki Yazı embriyo, insan embriyosu Kuantum kameralar hayatın ilk anlarını kaydediyor!

Popüler Yazılarımız

krematoryum fırını

Türkiye’de ölü yakma (kremasyon): Hukuken var, fiilen yok

BilimEtik
23 Kasım 2023
cehalet
Felsefe

“Cehalet mutluluktur” inancı üzerine

Eşitleştiren, özgürleştiren, mutlu kılan, bilgi midir yoksa cehalet mi? Mutlu kılan, cehalet mutluluktur sözünde ifade edildiği gibi, bilgisizlik ve cehalet…

12 Ağustos 2023
deontolojik etik
Felsefe

Deontolojik etik nedir?

Bir deontolog için hırsızlık her zaman kötü olabilir nitekim çalma eyleminin özünde bu eylemi (daima) kötü yapan bir şey vardır.

15 Ağustos 2024
Güzel şeyler, özgür seçim süreçlerinin en çirkin şekillerde baskı altına alınmasına rağmen varlığını sürdürmeyi dişiler sayesinde başarır.(Görsel: The Belkin)
Flörtöz Hayvanlar

Ördekler, penisleri ve Amerikan ekonomisi

Yanık türkülerin yeşil başlı gövel ördeklerinden esinlenilen romantizm yalnızca bizim hayallerimizde var; gerçek dünyada bu türlerin aşk hayatları çok daha…

5 Kasım 2024

ÖNERİLEN YAZILAR

Çarpıcı bir adaptasyon: Kuşlar yuvalarını korumak için neden sigara izmaritini kullanıyor?

Bilim insanları kuşların bu evrimsel zekasına hayran kalsalar da, ortadaki büyük ekolojik tehlikeye dikkat çekiyorlar.

Hayvanlar
29 Mart 2026

“Açken kendin değilsin” sözü bilimden geçer not aldı mı?

Açlık genel bir zihinsel sis yaratmıyor ama beyni yemeğe karşı daha hassas hale getiriyor.

Biyoloji
5 Mart 2026

Proteine ihtiyacımız var ama doğru kombinasyon çok önemli!

Metabolizma uzmanı olan Rob Wolfe, “Aynı toplam protein miktarına sahip besinler eşdeğer değil.” diyor. Ona göre proteinin kalitesine dikkat etmemiz…

BiyolojiGastronomi
5 Mart 2026

Yapay zekâyla yapay evrim oluşturuldu!

Sonuçlar, yapay zekanın evrimi daha iyi anlamak için nasıl kullanılabileceğini gözler önüne seriyor.

BiyolojiYapay Zekâ
5 Mart 2026
  • Biz Kimiz
  • Künye
  • Yayın Kurulu
  • Yürütme Kurulu
  • Gizlilik Politikası
  • Kullanım İzinleri
  • İletişim
  • Reklam İçin İletişim

Takip Edin: 

GazeteBilim

E-Posta: gazetebilim@gmail.com

Copyright © 2023 GazeteBilim

  • Bilim
  • Teknoloji
  • Felsefe
  • Kültür-Sanat
  • Gastronomi
  • Çocuk

Removed from reading list

Undo
Welcome Back!

Sign in to your account

Lost your password?