Türkiye’nin önde gelen adli bilimcilerinden Prof. Dr. Halis Dokgöz’le yeni çıkan kitabı “Temastaki İz Ayrıntıdaki Şeytan üzerine konuştuk…
Prof. Dr. Halis Dokgöz
Röportaj: Emrah Maraşo
Yeni kitabınız Temastaki İz Ayrıntıdaki Şeytan’da cesetsiz cinayetlerden kan lekelerine uzanan vakaları ele alıyorsunuz. Bir suçun çözülememesinde belirleyici olan, izlerin yokluğu mu, onları göremememiz mi? Kitabınızdan hangi örnek bu ayrımı en çarpıcı biçimde gösteriyor?
Adli bilimlerin temel amacı, suçun ve ölümün ardında kalan maddi gerçeği bilimsel yöntemlerle ortaya koymaktır. Edmond Locard’ın değişim ilkesi, adli bilimlerde temel bir kavram olup, iki nesne temas ettiğinde her birinin diğerinde bir iz veya kalıntı bıraktığını belirtir. 20. yüzyılın başlarında Edmond Locard tarafından formüle edilen bu ilke, suç soruşturmalarında fiziksel kanıtların önemini vurgular. Günümüzde olay yeri incelemesinden adli biyolojiye, DNA analizlerinden dijital delillere kadar uzanan tüm kriminalistik uygulamaların bu ilkenin üzerine inşa edildiğini söylemek abartı sayılmayacaktır.
İlke genellikle “Her temas bir iz bırakır” şeklinde özetlenir ve saç, kan, kir ve lifler de dahil olmak üzere çok çeşitli materyalleri kapsar. Bu kavram, adli bilimcileri şüphelilerin olay yerinde bıraktıkları ve elde bir şüpheli varsa da onun olay yerinden üzerine taşıdığı iz kanıtlarını belirleme ve analiz etmede çok önemli deliller ortaya koyabilir. Adli bilimcilerin saptadığı iz materyalleri gözle görülemeyecek kadar küçük, mikroskobik ve hatta nano teknolojinin inceleme alanına girebilir.
Temas, fiziksel olduğu kadar tarihsel, biyolojik ve etik bir olgu olup her temas yalnızca maddesel değil ruhsal izler de bırakır. Adli tıp ve adli bilimler ise bu izleri bilimsel yöntemlerle yeniden görünür kılan ve maddi gerçekliğe dönüştüren bilimsel disiplinlerdir. Bilimselliğin yalnızca laboratuvarlarda değil aynı zamanda sosyal yaşamımızda da bir karşılığı olması kaçınılmaz ve bu durumun edebiyat, felsefe ve sanata yansıması doğaldır. Özellikle Mary Shelley’nin 1818 yılında yayımlanan “Frankenstein ya da Modern Prometheus” romanı yaşam, ölüm, kimlik, sorumluluk ve bilim etiği gibi konuları içermesi yanında geçmişten bugüne ışık tutucu bir perspektif de sunuyor.

Aslında yaşamımızda yaptıklarımız ve hatta yapmadıklarımızın izini taşımıyor muyuz? Her temas; ister bir ayakkabı izi, ister bir saç teli, ister görünmeyen bir DNA profili, ister alıp verdiğimiz hava, isterse dijital bir veri olsun geride mutlaka saptanabilecek bir iz bırakıyor. Olaya sadece kriminalistik açıdan bakmayıp epistemolojik bir yaklaşım da zorunlu görünüyor. Bilimsel gerçekliğe ulaşırken genel çerçeveyi görmek kadar ayrıntıların analizi ve sentezi büyük önem taşıyor. Yaygın olarak kullandığımız “Şeytan ayrıntıda gizlidir” sözü, karmaşık olayların çözümünde en kritik unsurun çoğu zaman gözden kaçan küçük ayrıntılar olduğunu ifade ediyor. Dolayısıyla adli bilimlerin başarısı sadece görünmeyen küçük izleri görünür kılmak değil aynı zamanda arka planda kalan küçük olasılıkların %100’e de karşılık gelebildiğini de göstermektir.
Adli bilimlerde tanıklar konuşabilir veya susabilir. Ancak maddi gerçekliği ortaya koyan bilimsel deliller yalan söylemez; yalnızca doğru değerlendirecek bilim insanları ve kriminologları bekler. 1985 yılında Alec Jeffreys’in DNA profillemesini geliştirmesi, Locard’ın değişim ilkesine moleküler düzeyde yeni bir boyut kazandırdı. Artık yalnızca kan ve semen gibi görünür biyolojik örnekler değil, bir nesneye dokunma sırasında dökülen birkaç epitel hücresi kimliklendirme için yeterli olabiliyor. Kuşkusuz temas yalnızca fiziksel değildir. Bir bilgisayara, cep telefonuna veya tablete giriş yapmak, GPS’i kullanmak, sosyal medya paylaşımı yapmak, akıllı saat taşımak da dijital izler üretir. IP kayıtları, konum verileri, mesajlaşma geçmişi, bulut sistemleri ve log dosyaları, modern soruşturmaların vazgeçilmez delilleri hâline gelmiştir. Böylece Locard’ın ilkesi, dijital evrende de geçerliliğini koruyarak güncelleyebiliriz; her dijital temas da iz bırakır.
Bir suçun çözülememesinde belirleyici olan, izlerin yokluğu değil onları görünür kılmaktır. Prof. Dr. Cedric Keith Simpson, 20. yüzyılın en önde gelen İngiliz adli tıp uzmanı ve patologlarından biridir. Londra Üniversitesi’nde ilk adli tıp uzmanı olarak görev yapmış, kariyeri boyunca binlerce otopsi gerçekleştirerek dönemin en ikonik cinayet davalarının çözülmesinde kritik rol oynamıştır. Seri katil John George Haigh’inasit banyosu cinayetlerini çözmüştür. Simpson olay yerinde yaptığı incelemede; binanın dışında yağlı ve bozulmuş görünen bir toprak parçası fark eder. Topraktan, kısmen çözülmüş ancak yine de tanımlanabilir insana ait vücut yağ dokusu saptar. Daha da önemlisi, toprakta asit tarafından aşındırılmış ancak insan kalıntıları olarak tanınabilen küçük kemik parçaları bulur. Ardından, Haigh’in kaderini belirleyecek keşif gelir: çamur ve kalıntılar arasında, araştırmacılar 3 safra taşı ve en önemlisi, eksiksiz bir üst protez ve kısmi bir alt diş protezi bulurlar. Diş protezlerinin akrilik malzemesinin asidin yıkıcı gücüne dirençli olması olayın seyrini değiştirecektir. 2. Dünya Savaşı sırasındaki bombardımanında, yıkılmış bir kilisenin enkazında bulunan bir ceset üzerinde yaptığı incelemede kişinin bombalama kurbanı olmadığını, eşi tarafından boğularak öldürülen ve oraya gizlenen Dobkin isimli bir kadın olduğunu adli antropolojik yöntemlerle kanıtlamıştır. Yine 1966 yılında Londra’nın ünlü gangsteri Ronnie Kray tarafından vurularak öldürülen George Cornell’in otopsisini yaparak çete liderlerinin müebbet hapis cezası almasında kritik rol oynamıştır.
Kaza, intihar ve cinayet ayrımının güçleştiği vakalarda adli bilimlerin sınırları neler? Polisiye dizilerde gördüğümüz “bilim her şeyi kesin olarak çözer” beklentisi, gerçek soruşturmalarda ve adalet arayışında nasıl bir sorun yaratıyor?
Bireyin solunum, dolaşım ve santral sinir sitemi fonksiyonlarının geri dönüşüm durmasına hem tıbbi açıdan hem de hukuksal açıdan ölüm diyoruz. Ölüm gerçekleşmişse bu kez ölüm nedeni, ölüm zamanı ve ölüme etki eden faktörlerin sorgulanması ve elbette ölümün orijini meselesi üzerine yoğunlaşıyoruz. Ölüm orijinleri intihar, cinayet, kaza veya kalp krizi, hipertansiyon, beyin kanaması gibi doğal nedenlerle olabilir.
Sonuç olarak mahkemelerce olay yeri incelemesi, otopsi, psikolojik otopsi ve görgü tanıklarından alınan ifadeler gibi pek çok bulgu ve belgenin bir arada değerlendirilmesinden sonra ancak kaza, intihar veya cinayet ayrımı söz konusu olabilmektedir. Ve her olayın kendine özgü dinamikleri olduğu gerçeğini hiçbir zaman göz ardı etmemeliyiz. Birtakım kalıplar yerine her olguyu kendi içinde değerlendirip irdelemeliyiz.
Kitabınızda Frankenstein’dan Sherlock Holmes’e, Dostoyevski’den Goya’ya uzanıyorsunuz. Hem adli tıp uzmanı hem karikatürist olarak, sanatın suç ve şiddeti anlamamıza katkısını nasıl görüyorsunuz? Sanat eserlerinden herhangi biri sizin bir vakaya bakışınızı değiştirdi mi?
Olay yeri ve ölüm her ne kadar bir son olarak kabul edilse de adli tıp ve adli bilimler açısından bilimsel araştırmanın başlangıç noktası olarak kabul edilebilir. Olay yerindeki her nesne, her biyolojik örnek, her mikroskobik parçacık ve her çevresel değişiklik, gerçeğin yeniden inşasına katkı sağlayabilecek olası bir potansiyel delildir. Bu nedenle adli tıp ve adli bilimler yalnızca otopsi yapan bir disiplin değil ölümün sessiz tanıklarını bulup onu konuşturan bir disiplinler bütünüdür. Onun için cesetler konuşur diyoruz.
Edebiyat ve sanat hem dönemin nesnel ve öznel gerçekliğini yaşanan tanıklıktan yola çıkarak psikoloji ve sosyal boyutuyla açıklarken bilimsel gerçekliğin de bir parçası olduğunun altını çizmek isterim. Bir adli tıp uzmanı olarak her vakaya hak temelli bakıyorum ve yaptığımız işin mağdurların ve ölen insanların haklarının temsilinde son işlem olduğuna inanıyorum. Ve bu perspektif bilim ve sanatın buluşma noktasını oluşturuyor.

