Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in, İran’a açtığı savaş, felaketin boyutlarını yalnızca insanlar için değil, doğa için de son derece kritik bir noktaya taşımaktadır.
Emre Çevik
GazeteBilim Yazı İşleri
İnsanın yeryüzündeki tarihi kadar eski olan bir durum varsa o da suç ve savaşlardır. Bu yüzden tarih kitapları yaşanmış savaşların tarihlerini, antlaşmalarını ve insan kayıplarını yazar. Ancak bombaların düştüğü toprakların altında, dumanla kaplanan gökyüzünde ve zehirlenen nehirlerde yaşanan trajedi, hiçbir antlaşma metninde ve kayıpta yer almaz. Bugün Batı Asya’da özellikle İran ve çevresinde yükselen savaş çığlıkları sadece jeopolitik dengeleri değil, binlerce yıllık bir doğal mirası da tehdit ediyor. İnsanlar sığınaklara koşarken, kaçacak hiçbir yeri olmayan sessiz kurbanlar var: Göç yolları barut dumanıyla kesilen kuşlar, su kaynakları ağır metallerle zehirlenen amfibiler ve yaşam alanları birer savaş alanına dönüşen yaban hayvanları. Savaş, doğaya karşı işlenmiş en büyük ve en unutulmuş suçtur.
Savaşın ekolojisi
Savaşların doğa üzerindeki yıkıcı etkisini anlamak için tarihin karanlık sayfalarına bakmak yeterlidir. Çatışmalar bittiğinde imzalanan antlaşmalar, toprağın ve suyun zehrini temizlemeye yetmez. Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen, Avrupa’nın bazı bölgelerinde toprağa sızan ağır metaller ve patlamamış mühimmatlar nedeniyle hala tarım yapılamamakta, yaban hayatı zehirlenmeye devam etmektedir.
Modern savaş tarihinin biyoçeşitliliğe vurduğu en büyük ve en bilinçli darbelerden biri Vietnam Savaşı’nda yaşanmıştır. İşgalcilerin askeri strateji gereği, ormanlarda saklanan birlikleri açığa çıkarmak amacıyla milyonlarca litre kimyasal yaprak dökücü (Agent Orange), devasa yağmur ormanlarının üzerine püskürtülmüştür. Bu hamle, sadece o dönemin insanlarına değil, o ormanlara bağımlı yaşayan sayısız bitki ve hayvan türüne de genetik düzeyde zarar vermiş, milyonlarca hektarlık canlı yaşam alanı çorak birer araziye dönüşmüştür.
1991 yılındaki Körfez Savaşı ise savaşın bölgesel sınırları aşarak nasıl küresel bir çevre felaketine dönüşebileceğinin en acı kanıtıdır. Geri çekilen askeri birliklerin ateşe verdiği yüzlerce petrol kuyusu aylarca yanmış, gökyüzünü kaplayan zehirli dumanlar asit yağmurları olarak toprağa inmiştir. Denize dökülen devasa boyuttaki ham petrol, Basra Körfezi’nin deniz ekosistemini adeta boğmuş; deniz kaplumbağalarından balık türlerine, kıyı şeridini kullanan kuşlardan mercan resiflerine kadar her şey ziftin karanlığında can vermiştir.
Savaşların doğa üzerindeki etkisi yalnızca bombardımanla sınırlı değildir. Çatışma dönemlerinde devlet otoritesi zayıflar, koruma alanları denetimsiz kalır ve yasadışı avcılık hızla artar. Özellikle büyük memeliler bu durumdan ciddi biçimde etkilenir. Afrika’da yaşanan Kongo Savaşları sırasında birçok milli parkta fil, goril ve antilop popülasyonları ciddi biçimde azalmıştır. Silahlı gruplar ve aç kalan siviller, hayatta kalabilmek için vahşi hayvanları yoğun şekilde avlamıştır.
Savaşın etkileri çatışma bittikten sonra da devam eder. Mayınlar, patlamamış mühimmatlar ve kirlenmiş topraklar yıllarca ekosistemleri etkilemeye devam eder. Örneğin Angola İç Savaşı sonrasında milyonlarca kara mayını savana ekosistemlerinde büyük memelilerin hareketini uzun süre engellemiştir. Filler ve antiloplar geleneksel göç yollarını terk etmek zorunda kalmış, bazı bölgelerde popülasyonlar tamamen yok olmuştur.
İran: Batı Asya’nın saklı biyoçeşitliliği
Bugün dünyanın dikkatini çeken en hassas bölgelerden biri İran’dır. İran merkezli büyüyen savaş yalnızca siyasi dengeleri değil, bölgenin biyolojik çeşitliliğini de derinden tehdit etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in, İran’a açtığı savaş, felaketin boyutlarını yalnızca insanlar için değil, doğa için de son derece kritik bir noktaya taşımaktadır. Çoğu zaman uluslararası medyada yalnızca kurak çöllerden oluşan bir coğrafya olarak resmedilen İran, gerçekte olağanüstü zenginlikte bir biyoçeşitlilik merkezidir.

Sanıldığından çok daha çeşitli ekosistemlere sahip olan İran’da, yaklaşık sekiz bin bitki türü, yüzlerce kuş türü ve çok sayıda nadir memeli bu ülkenin dağlarında, çöllerinde ve sulak alanlarında yaşamaktadır. Ülke; kuzeyde Hazar Denizi kıyısındaki kadim Hirkan Ormanları’ndan batıda yükselen Zagros Dağları’na, merkezdeki geniş tuz çöllerinden güneydeki mangrov ekosistemlerine kadar uzanan son derece geniş bir habitat mozaiğine sahiptir. Özellikle Hazar kıyısındaki ormanlar milyonlarca yıllık geçmişe sahip relikt ekosistemlerdir ve Batı Asya’nın en önemli doğal alanlarından biri olarak kabul edilir.
Bu zengin coğrafya, dünyada yalnızca burada hayatta kalmayı başarabilmiş ve sayıları parmakla gösterilecek kadar azalmış bazı türler için son sığınaktır. Bunların başında, yeryüzündeki en nadir büyük kedilerden biri olan Asya çitası (Acinonyx jubatus venaticus) gelir. Bir zamanlar Batı Asya ve Orta Asya’nın geniş bozkırlarında yaşayan bu alt türün bugün doğada yalnızca birkaç düzine bireyinin kaldığı düşünülmektedir. İran’daki çöl ve yarı çöl ekosistemleri, bu türün gezegen üzerindeki son yaşam alanı durumundadır.
Benzer şekilde İran’ın dağlık bölgelerinde yaşayan Pers leoparı (Panthera pardus saxicolor), Batı Asya’nın en önemli yırtıcılarından biridir. Bu güçlü ve gizemli büyük kedi, geniş ve bozulmamış habitatlara ihtiyaç duyar. Ancak askeri faaliyetler, yol yapımı, askeri üslerin kurulması ve altyapı tahribatı gibi süreçler bu türün yaşam alanlarını hızla parçalayabilir. Dağ keçileri, yabani koyunlar ve bölgeye özgü pek çok memeli türü de aynı şekilde bu ekosistemlerin sağlıklı kalmasına bağlıdır.
İran’ın coğrafyası yalnızca dağ ve ormanlardan ibaret değildir. Ülkenin iç kesimlerinde yer alan geniş çöl sistemleri –özellikle Dasht-e Kavir– son derece özel adaptasyonlara sahip sürüngenler, küçük memeliler ve çöl kuşları için benzersiz yaşam alanları oluşturur. Bu ekosistemler ilk bakışta cansız gibi görünse de, aslında son derece hassas ve karmaşık bir biyolojik denge barındırırlar.
Böylesine kırılgan bir coğrafyada yaşanacak büyük ölçekli askeri saldırılar doğa için yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Stratejik öneme sahip dağlık ve ormanlık alanların bombalanması, nadir türlerin son sığınaklarının yok olmasına yol açabilir. Petrol tesislerinin hedef alınması veya sanayi altyapısının zarar görmesi ise çok daha geniş çaplı çevresel felaketleri tetikleyebilir. Petrol sızıntıları, ağır metal kirliliği ve askeri araçların oluşturduğu habitat parçalanması yalnızca savaş sırasında değil, savaş sonrasında da ekosistemleri onlarca yıl boyunca etkilemeye devam edebilir.

Kısacası, İran’da büyük bir savaş yalnızca insan toplumlarını değil, milyonlarca yıllık doğal mirası da tehdit etmektedir. Dağlarda dolaşan bir leoparın, çölün ufkunda koşan son çitaların ya da kadim ormanlarda yaşayan sayısız canlı türünün kaderi de bu çatışmaların gölgesinde şekillenebilir. Savaşların gerçek bilançosu çoğu zaman rakamlarla ölçülür; oysa doğanın kayıpları çoğu zaman sayılara sığmayacak kadar sessiz ve geri döndürülemezdir.
Göçler ve koruma çalışmaları
İran, yalnızca kara ekosistemleri açısından değil, aynı zamanda küresel kuş göçleri bakımından da son derece kritik bir coğrafi konumda yer alır. Avrupa, Asya ve Afrika arasında hareket eden milyonlarca göçmen kuş için ülkenin sulak alanları, gölleri ve deltaları hayati öneme sahip durak noktalarıdır. Bu habitatlar, uzun ve zorlu göç yolculuğunda kuşların dinlenmesini, beslenmesini ve enerji depolamasını sağlayan doğal istasyonlar gibi işlev görür.
Her yıl binlerce flamingo, Tepeli pelikan (Pelecanus crispus) ve turna (Grus grus) gibi türler İran’daki sulak alanlara uğrar; burada enerji depoladıktan sonra binlerce kilometrelik göçlerine devam ederler. Ancak savaş koşulları bu hassas ekosistemleri hızla bozabilir. Petrol kirliliği, askeri faaliyetlerin yarattığı yoğun gürültü, gece operasyonlarından kaynaklanan ışık kirliliği ve artan insan hareketliliği göçmen kuşların davranışlarını ciddi biçimde etkileyebilir. Bu baskılar göç rotalarının değişmesine, üreme başarılarının azalmasına ve bazı popülasyonların zamanla çökmesine yol açabilir.
Bölgenin coğrafi konumu ayrıca Afrika ile Avrasya arasında gerçekleşen kıtalararası göçlerin ana geçiş hattı üzerinde yer alması nedeniyle daha da önemlidir. Füze saldırıları, yoğun askeri hava trafiği ve patlamalarla dolu bir hava sahası, göçmen kuşlar için görünmez bir ölüm tuzağına dönüşebilir. Böyle bir kaotik ortamda yönlerini kaybeden sürüler enerji rezervlerini tüketerek tükenmişlikten ölebilir ya da doğrudan çatışmaların ortasında kalarak telef olabilir.
Savaşın çoğu zaman göz ardı edilen bir diğer etkisi ise doğa koruma çalışmalarının neredeyse tamamen durma noktasına gelmesidir. Sıcak çatışma ortamı ve uluslararası yaptırımlar, yaban hayatına yönelik bilimsel araştırmaları ve koruma projelerini ciddi biçimde sekteye uğratır. Araştırmacılar sahaya erişemez, projelerin finansmanı kesilir ve yıllarca süren çalışmalar yarıda kalabilir.
Buna ek olarak devlet kurumlarının zayıflamasıyla birlikte milli parklar ve koruma alanları da savunmasız hale gelir. Ekonomik kriz ve geçim kaynaklarının azalması, yerel halkı çoğu zaman hayatta kalabilmek için doğal kaynakları daha yoğun kullanmaya zorlar. Bu süreçte kaçak avcılık artar, ormanlar kesilir ve yaban hayatı hızla tükenir. Sonuç olarak savaş yalnızca şehirleri ve altyapıyı değil, doğayı koruyan tüm mekanizmaları da çökertir; böylece ekosistemlerin yıpranma süreci çok daha hızlı ve derin bir hâl alır.
Sonuç: Doğanın barış ekolojisi
Savaşlara genel olarak baktığımızda kullanılan bir füze toprağa düştüğünde yalnızca insan yapımı binaları yıkmaz; aynı zamanda milyonlarca yıllık evrimin ürünü olan canlıları, bir ormanın nefesini ve bir nehrin saflığını da yok eder. Savaşın yarattığı tahribat yalnızca şehirlerin harabelerinde değil, sessizce yok olan ekosistemlerde ve geri dönmesi neredeyse imkânsız doğal dengelerde de görülür.
Savaşlar insanlık tarihinin en yıkıcı olaylarıdır; ancak bu yıkımın yalnızca insanlar arasında gerçekleştiğini düşünmek büyük bir yanılgıdır. Ormanlarda yaşayan kuşlar, çöllerde dolaşan memeliler, göllerde yaşayan balıklar ve göç yollarında dinlenen kuş sürüleri de bu çatışmaların görünmeyen kurbanlarıdır.
Yok edilen bir ormanı, kirletilen bir nehri ya da nesli tükenen bir türü geri getirmek çoğu zaman mümkün değildir. Bu nedenle savaşların gerçek bilançosu yalnızca insan kayıplarıyla ölçülemez; kaybolan ekosistemler, yok olan türler ve sessizce ortadan kaybolan doğal dengeler de bu hesabın ayrılmaz bir parçasıdır.
Doğa; atılan her merminin, patlayan her bombanın acısını en derinden hisseder. Bu yüzden barışı savunmak yalnızca şehirleri ve sivilleri korumak için değil; dağlarda koşan son çitaları, gökyüzünü aşan göçmen kuşları ve toprağın yaşam kaynağı olan ormanları yaşatmak için de vazgeçilmez bir zorunluluktur.
Belki de en acı gerçek şudur:
Doğa savaşın tarafı değildir; ama en ağır bedeli her zaman o öder.
Kaynakçalar
Thor Hanson, Thomas Brooks, Gustavo A. B. Da Fonseca, William R. Rice (2009). Warfare in Biodiversity Hotspots. Conservation Biology.
Thor Hanson (2018). The Impacts of War on Biodiversity. BioScience, 68(7): 498–507.
International Union for Conservation of Nature (IUCN). Armed Conflict and Biodiversity Conservation Reports.
United Nations Environment Programme (UNEP) (2009). From Conflict to Peacebuilding: The Role of Natural Resources and the Environment.
BirdLife International. Migratory Bird Flyways and Global Conservation Status Reports.
World Wildlife Fund (WWF). Wildlife and Armed Conflict: Impacts on Species and Habitats.

