Gezi dönüşü arkadaşlarınıza “Paris çok güzeldi ama asıl yeraltı b.k gibiydi ve ben Paris’te bayıldım!” deme ayrıcalığına sahip olacaksınız.
Aydın Kemirtlek
Paris dendiğinde aklınıza neler geliyor? Kruvasan kokan sabahlar, Eyfel Kulesi’nin altında içilen şaraplar, Seine Nehri kıyısında, sokak müzisyenlerinin söylediği şansonlar eşliğinde el ele yürüyen aşıklar, saraylar, bahçeler… Haklısınız, bunları hayal etmek bile çok güzel. Ancak, Paris’i bilmeden Paris’i sevmek çok kolay. Zihninizdeki Paris imgesini bir parça değiştirebilmek için; Anadolu’nun bitmez tükenmez o küçük Parislerinden birisinde “keşke gerçekten Paris’te olabilsek…” diye hayaller kuran biz Türklerin yıllardır kahvehanelerden altın günlerine anlatıp durduğumuz o meşhur şehir efsanesini hatırlamakta yarar görüyorum: “Taharetlenmeyi bilmez şu Fransızlar, parfümü icat ettiler. Çünkü yıkanmıyorlardı, sarayların koridorlarına tuvaletlerini yapıyorlardı…!”
Peki, bu efsane ne kadar doğru? Gelin Seine Nehri kıyısında piknik yapmak için aldığımız makaronları ve şarapları bir süreliğine kenara bırakalım. Sizleri, Paris gerçekleriyle yüzleştirmek için, Amerikan Yüzyılı karşısında cilalı imaj devrini çoktan geride bırakmak zorunda kalmış olan bu sözde romantik aşk şehrinin parfüm kokulu sokaklarından ayrılıp, birlikte bu şehrin gerçek kalbine, daha doğrusu bağırsaklarına inmeye davet ediyorum. Hazırsanız burnunuzu tutun. Çünkü; hep birlikte Paris Kanalizasyon Müzesi’nde (Musée des Égouts de Paris) kısa bir geziye çıkıyoruz.

Şemsiyeli kayıklardan modern müzeye: Paris Kanalizasyon Müzesinin gelişimi
1850’lerde İmparator III. Napolyon ve onun efsanevi şehir plancısı Baron Haussmann, Paris’i baştan yaratmaya karar verdiğinde, işin mimari vitrininin altında kusursuz bir motor gibi işleyen bir sistem kurmaları gerektiğini biliyorlardı. Haussmann’ın sağ kolu, dahi mühendis Eugène Belgrand, Paris’in altına modern bir kanalizasyon ağı ördü.
Bu sadece bir mühendislik harikası değil, aynı zamanda gerçekleştirilen sosyal bir devrimdi. Kentin seçkinleri yukarıda, Haussmann’ın Fransız işçiler bir daha rahatça ayaklanamasınlar diye açtığı o geniş ve ferah bulvarlarda, kafelerde burjuvaların kendi suretlerinde yarattıkları orta sınıf üyeleri, burjuva gibi yaşamanın tadını çıkarırken; aşağıda karanlıkta çalışan kanalizasyon işçileri (égoutiers) bu modern, hijyenik ve medeni Paris’in yaşanmasını mümkün kılıyordu. Kanalizasyon sistemi, modern iktidarın doğayla ve hastalıklarla mücadelesinin en somut, en devasa aygıtıydı. Yukarıdaki lüks, aşağıdaki pisliğin disiplin altına alınmasına bağlıydı. Dışkı hepimizi eşitliyordu ama boruların yönünü ve çapını iktidar belirliyordu.
Ne de olsa Orta Çağ ve Rönesans Paris’inde sokakta yürümek ciddi bir hayatta kalma mücadelesiydi. İnsanlar lazımlıklarını doğrudan pencerelerinden sokağa boşaltırken, “halt!” (dur!) diye bağıran köylü Almanların aksine, sadece kibarca “gare à l’eau!” (suya dikkat!) diye bağırırlardı. Tabii bu su pek de saf değildi!
18. yüzyılda, Güneş Kral Louis’nin görkemli Versailles Sarayı’nda bile durum içler acısıydı. Aristokratlar devasa perukları ve ipek elbiseleriyle gezinirken, sarayın gizli köşeleri ve koridorları adeta açık hava tuvaleti olarak kullanılıyordu. İşte “Fransız parfümü kötü kokuyu bastırmak için doğdu” efsanesi gücünü tam olarak buradan, kentin elitlerinin bu kokulu şatafatından almaktadır.
Ancak bu işin şakası 19. yüzyılda bitti. Nüfus patlaması, sanayileşme ve altyapısızlık, Paris’i adeta devasa bir açık hava foseptiğine dönüştürdü. Sık sık yaşanan sel felaketleri, dışkı sularını doğrudan içme suyuna karıştırıyor ve binlerce insanın ölümüne yol açan kolera salgınlarına neden oluyordu. Dışkı artık sadece kokmuyor, aynı zamanda öldürüyordu.

Paris kanalizasyonları o kadar büyük ve muazzam bir mühendislik harikasıydı ki, 1867 ve 1889 Dünya Fuarları sırasında bir anda dönemin en popüler turistik cazibe merkezi haline geldi.
Gözünüzde canlandırmaya çalışın: 19. yüzyılın sonlarında, şık döpiyesli hanımefendiler ve silindir şapkalı beyefendiler, ellerinde şemsiyelerle atık suların üzerinde kayıklarla romantik (!) turlar yapıyorlardı. İlerleyen yıllarda bu turlar raylı vagonlarla yapılmaya başlandı. 1992’de ise bu turlar resmi bir müzenin doğuşunu sağladı.

Ekim 2021’de ise Branley Antropoloji Müzesi ve Rus Ortodoks Katedrali’nin yakınında bulunan bu müze, Seine Nehri kıyısında tamamen yenilenmiş olarak, şeffaf ve modern cam bir binayla kapılarını yeniden açtı. Artık bu haliyle o eski karanlık dehliz havasından çıkıp, son derece şık, interaktif sanat ve bilim etkinliklerinin düzenlendiği modern bir yapıya bürünmüş durumda.
Paris’in boşaltım sisteminin anatomisi: Kanalizasyon Müzesinin bölümleri
Paris Belediyesi tarafından işletilen müzeden içeri girip yerin altına doğru süzüldüğünüzde, sizi aktif olarak çalışan bir şebeke karşılıyor. Dilerseniz mihmandarlar eşliğinde gezebileceğiniz müzede, altınızda gürül gürül atık sular akıyor. Her sınıftan, her etnik gruptan insanın tuvaletlerde, banyolarda gerçekleştirdikleri benzer boşaltım eylemleri, Paris’in altındaki bu müzede adeta enternasyonal bir marşa dönüşüyor.

Aubriot Galerisi: Paris’in ilk kapalı kanalizasyonunu yaptıran Hugues Aubriot’ya adanan bu galeride, devasa maketler ve kanalizasyon işçilerinin kullandığı tarihi ekipmanlar, giysiler, Paris’in ve Parislilerin kanalizasyon tarihine ilişkin gravürler, resimler ve fotoğraflar sergileniyor.
Temizleme Topları ve Makineler: Kanalizasyonu tıkanmaktan kurtaran devasa ahşap temizleme topları ve raylı temizlik makineleri, teknolojik gelişimin insan dışkısıyla olan imtihanını gözler önüne seriyor.
Belgrand Ağı: 1850’lerde mühendis Eugene Belgrand, artıkları ve atık suyu taşıyacak yeni, daha geniş tüneller ve nehirlerden evlere su taşıyacak su kanalları tasarladı. Mühendis Emmanuel Bruneseau’dan yenisi inşa edilmeden önce eski kanalizasyon sisteminin bir haritasının çıkarılması istendi. Bu bilim adamı, alandaki çalışmaları boyunca aralarında kayıp mücevherler, bir orangutan iskeleti, hatta bir timsah ve binlerce sıçanın iskeletlerine rastladı.
Kanalizasyon sokakları takip eder. Kanalizasyon tünelleri, Paris sokak düzenini neredeyse birebir aynısıdır. Aşağıdaki geniş kaldırımlar ve üstteki caddelerin isimlerinin yazılı olduğu levhalar bile vardır. Yukarıdaki sokak tabelalarının aynısını göreceğiniz bu yeraltı sokaklarında yürürken, adeta şehrin bağırsaklarında ilerliyorsunuz. Paris’in üstü neyse, altı da aynı sokak planına sahip. Yani kaybolursanız, kanalizasyondaki tabelalara bakarak hangi caddenin altında olduğunuzu anlayabilirsiniz.

Bu dehlizlerde gezerken, Paris’in sadece bir ışık şehri değil, aynı zamanda terle, emekle inşa edilmiş devasa bir atık yönetimi şehri olduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Modern elitler şehri güzelleştirirken, onu yaşanabilir kılan asıl kahramanların karanlıkta çalışan kanalizasyon işçileri olduğu gerçeği sinevizyon, belgesel gösterimleriyle yüzünüze çarpıyor.
Yeraltı sanatından bilim atölyelerine müze etkinlikleri
Burası sadece paslı borulara bakıp çıkacağınız bir yer değil; oldukça avangard bir sanat ve eğitim merkezi. Kurulduğu günden bu yana müze, dışkı ve sanatı bir araya getiren absürt ama büyüleyici etkinliklere ev sahipliği yapıyor:
Nuit Blanche (Beyaz Gece): Müze, Paris’in meşhur sanat gecesinde kapılarını çağdaş sanatçılara açıyor. Örneğin yakın zamanda sanatçı Mathild Clerc-Verhoeven’in “Membrane Urbaine” (Kentsel Zar) adlı enstalasyonu müzenin nemli duvarlarını süslemiş durumda.
Çocuklar İçin Bilim Atölyeleri: Evlerin, fabrikaların atıklarının nasıl yönetildiği, suyun nasıl arıtıldığı, Paris faunası (kanalizasyonda yaşayan fareler, kanalizasyon çalışmaları sırasında bulunan diğer hayvanların kalıntıları ve Seine Nehri’ndeki 32 farklı balık türü) çocuklara laboratuvar önlükleri giydirilerek, her birinin şehrin kanalizasyon meselesini en iyi şekilde kavramaları için atölye çalışmalarıyla anlatılıyor.
Dünya Tuvalet Günü Etkinlikleri: Her 19 Kasım haftasında, küresel sanitasyon ve temiz su krizine dikkat çeken uluslararası çalıştay ve konferanslar tam da bu dehlizlerde yapılıyor.

Müzede Nazilerin işgaline karşı direniş örgütlerine katılmış, toplama kamplarına gönderilmiş kanalizasyon çalışanları anısına özel bir bölüm ayrılmış durumda.
Devrimlerin, direnişin ve kaçışın rotası
Bir Türk gezgini olarak Paris’te sadece kralları, burjuvaları dinleyecek değilsiniz ya! Bu dehlizler, Fransa tarihinin en kanlı ve en isyankâr günlerine de tanıklık etmiştir. Tıpkı Paris Yeraltı Mezarları gibi, kanalizasyonlar da her zaman birer sığınak ve kaçış rotası olmuştur.
14. yüzyıldaki Maillotin isyanlarından, 16. yüzyılda katliamdan kaçan Protestan Huguenotlara, Fransız Devrimi sırasındaki gizli buluşmalardan, 2. Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı savaşan Fransız Direniş (Résistance) üyelerine kadar birçok devrimcinin hayatı bu karanlık dehlizlerde kurtulmuştur.

Fransız edebiyatının dev ismi Victor Hugo “Sefiller” (Les Misérables) romanında, kahramanı Jean Valjean’ı yaralı Marius’u sırtında taşıyarak bu kanalizasyonlardan kaçırırken, edebiyat tarihinin en görkemli tasvirlerinden birini yapar. Şöyle der o ölümsüz satırlarında Büyük Usta:

”Kanalizasyon, şehrin vicdanıdır. Her şey orada birleşir ve yüzleşir…Kanalizasyon bir mezar oldu, bir sığınak oldu. Suç, zekâ, sosyal protesto, vicdan özgürlüğü, düşünce… İnsan yasalarının zulmettiği ne varsa bu delikte saklandı…”

Hugo için kanalizasyonlar, yalanın olmadığı tek yerdir. Yukarıdaki sokakların köşe başlarını tutmuş lüks salonlarda söylenen yalanlar, aşağıya indiğinizde, şehrin gerçek yüzüyle (çöp, atık, çamur…) karşınıza çıkar. Oraya düşen her şey ister Başkan Macron’dan ister işçi Simon’dan gelsin artık eşittir.

Louvre’da Mona Lisa’ya 50 metre uzaktan bakabilmek için Çinli turist kafileleriyle dirsek dirseğe çarpıştıktan sonra, aç kalacağınızı bile bile internet yalanlarına kanarak, et ete, kucak kucağa oturulan pahalı restoranlardan birisinde tuvalete de para vermek zorunda kalıp; “…çarım böyle şehrin içine!” dedikten sonra, Paris’in “gerçek” kokusunu içinize çekmek (mecazi anlamda, endişelenmeyin müzenin havalandırma sistemi çok iyi) için rotanızı Pont de l’Alma’ya çevirebilirsiniz.

Paris Kanalizasyon Müzesi, bize medeniyetin sadece göğe yükselen süslü saraylarla, kulelerle değil, yerin altına gizlediğimiz insani gerçekliğimizle kurulduğunu hatırlatan tarihi ve mühendisliği birleştiren eşsiz bir deneyim sunuyor. Üstüne üstlük, gezi dönüşü arkadaşlarınıza “Paris çok güzeldi ama asıl yeraltı b.k gibiydi ve ben Paris’te bayıldım!” deme ayrıcalığına sahip olacaksınız.
İyi yolculuklar ve aman, şehrin tüm çıplaklığıyla bütün gerçekleriyle yüzleşmek istemiyorsanız müzeyi gezerken mazgallara dikkat edin, ellerinizi hiçbir yere sürmeyin!

